Nasıl yaşar insan,
Ezmekten, saldırmaktan, soymaktan bıkmadan,
Böyle yaşar insan insanlıktan
Çıkmaktan hiç usanmadan,
Boşuna kasılmayınız baylar,
Kötülüğünüze bakmadan.
(Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman.)

2000’li yılların ortasından sonra Türkiye’de darbe ve darbecilik, siyasette, medyada ve akademik yazında hiç olmadığı kadar çok tartışıldı. Darbe kavramı demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının karşıtı olarak kuruldu ve darbe karşıtı olacak her tavır ve teşebbüsün demokratikleştirmeye hizmet edeceği ve demokratikleştikçe de Türkiye’nin darbe geleneğinden uzaklaşacağı vaaz edildi, söylendi. Ancak, bu pozisyonu benimseyenler tarafından bu durumun iktidar içi mücadelelerdeki rolü önemsemendi ve bu söylemin AKP’nin kendi hegemonyasını kurmasındaki rolü sorgulanmadı.[1] Gelinen noktada ise ne Türkiye’nin demokratikleştiği ne de Türkiye’nin darbe geleneğinden uzaklaşmış olduğu görüldü; tam tersine otoriterleşme artarken Türkiye 15 Temmuz gecesi bir darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kaldı. Bu yazıda, darbe söyleminin kullanımını yakın zamandaki Türkiye Siyasi Tarihi’nde önemli bir kırılma olarak gördüğümüz 12 Eylül 2010 Referandum’u öncesinde ve referandum bağlamında tartışacağız. Bu vesileyle hem liberal aydının zihin dünyasını ve hem de liberal aydının darbe bağlamında ürettiği söylemin neye işaret ettiğini göstermeye çalışacağız. Darbe kavramını herhangi bir siyasi suçlamadan ayıran şey; suçlanan siyasi aktörün gayrimeşru olduğunun ilanı (dolayısıyla da suçlayan aktörün kendini de facto meşru olarak sunması) ve siyasal alanda kimin meşru aktör olduğunu belirleme gücünden gelmekte.[2] İlk söylenmesi gereken belki de şu: Referandum süreci ve öncesinde ortaya çıkan ve egemen olan darbe söyleminin sade kendi döneminde etkili olduğunu düşünmek yanıltıcı olur; tam tersine aşağıda hegemonya kavramında tartışacağımız üzere siyasal iktidar bu olay sırasında edindiği siyasal terminoloji sayesinde karşısına çıkan siyasal olayları soğurabildi ve bu terminoloji sayesinde de yeni söylemler üretebildi. Darbe söylemi bu yazının derdi olsa da, bu söylemin halesi içerisinde yer alan ve darbe söylemini çekici kılmak için bolca kullanılan sivilleşme, demokrasi, haklar ve özgürlükler gibi kavramlar da dert edinilmekte.

Neden böyle bir çalışma yaptığımızı Simon Critchley’e başvurarak açıklayabiliriz. Critchley, Bush dönemi Amerikasında, Bush’a destek veren entellektüelleri kastederek “Onların elinde, sahip olduğumuz en değerli kelimelerden bazıları -demokrasi, haklar, insan haysiyeti ve en başta da özgürlük- eğilip bükülüp siyasal iktidarı muhafaza etmek için söylenen adi yalanlar derekesine düşürülüyor”[3] der ve dolayısıyla kavramların kurtarılması ve siyasal mücadele sürecinde anlamların yeniden inşa edilmesi gerekliliğine işaret eder. Critchley’nin düşüncesinde yeni bir iddianın olmadığını söyleyebiliriz. Hatta bu durumun Türkiye de dâhil olmak üzere siyasetin genel ve değişmez bir parçası olduğunu ve siyasi iktidarın kendisini devam ettirmek için kavramların işaret ettiği anlamları iktidarın doğası gereği bozduğunu, manipüle ettiğini ve yeniden inşa ettiğini varsayabiliriz. Bizim bu yazıdaki pozisyonumuz ise böyle bir kullanımın hegemonik süreçlerdeki işlevine ve anlamına odaklanmak olacaktır. Böyle olduğu ölçüde de bazı kavramların, egemen söylemlerin ve bunların belli tarihsel süreçlerdeki rollerinin açığa çıkacağını düşünmekteyiz. Ancak, bu tartışmada odağımıza aldığımız “darbe söyleminin” yukarıda bahsettiğimiz hegemonik süreçlerdeki etkisini anlamak adına ideoloji ve hegemonya tartışmasını gerekli görmekteyiz.

Volosinov ideolojinin sadece bilinç üzerinden açıklanamayacağını, ideolojinin bilince indirgenmiş halinin ideolojiyi psikolojinin yasalarına indirgeyeceğinden bahseder. Volosinov’a göre ideoloji ancak içinde bulunan toplumsal yapının koşullarıyla beraber anlaşılabilir ve dil ideolojinin vücut bulmasının aracıdır. Her bir gösterge ideolojik mücadelenin bir parçasıdır ve ideolojinin bir semiyotiği vardır.[4] Dil tarafsız bir iletişim aracından öte, politik mücadelenin gerçekleştiği bir kavga alanıdır. Volosinov’un kavramsallaştırmasının iki önemli noktası bulunmakta: Birincisi, dili tarihselleştirmesi ve dili tarihselleştirirken bunun politik mücadelelerden, siyasal kavgalardan azade olmadığını göstermesi. İkincisi ise göstergelerin -kelimeler, resimler, işaretler vb.- tekil bir anlamları olmadığını, göstergelerin anlamlarının siyasal mücadelenin bir yönünün bizatihi göstergenin anlamını sabitlemeye dönük mücadele olduğudur. Eagleton bu nedenle göstergenin “sınıf mücadelesinin bir arenası” olduğunu söyler.[5] Diğer bir deyişle, belirli bir tarihsel momentte anlam çoğulluğu içerisinde anlamı sabitlemenin siyasi mücadelenin parçası olduğunu düşünüyoruz. Ancak siyasi mücadeleler söylem mücadelelerine indirgenemez ve bununla beraber ikisi birbirinden bağımsız olarak da düşünülemez.

Necmi Erdoğan’ın vaktiyle post-Marksizm özelinde yaptığı tespitin bu tartışma için de güncelliğini ve önemini koruduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan dil ve çoğulluk tartışmasına atfen “Çokdilliliğin bizatihi etik bir değer olarak savunulması … Mevcut toplumsal iktidar ilişkilerinin vasıfsız bir çoğulculuk ekseninde oyalanması anlamına gelebilir. Dahası, diyalojizmin söyleme içkin olduğu söylendiğinde, Bakhtin’in bunu özgürleştirici bir pratik olarak sunması boşlukta kalır. Bu anlamda tarihsel-konjoktürel hegemonik çözümlemelerin devreye sokulması önemlidir”[6] demektedir. Çokdillilik veya kamusal alandaki söylem çoğulluğu kendinde bir demokratikleştirme alameti olarak yorumlanamazlar, bu kavramlar diğer kavramlar gibi ancak belirli tarihsel koşullarda sınıf mücadelesi, iktidar ilişkileri, devlet içi iktidar çatışmaları ve diğer toplumsal ilişkiler ile beraber anlaşılabilir. İdeolojik mücadele iktidar ilişkilerinin içine yerleştirerek siyasal aktörlerin bu iktidar mücadelesindeki konumlarını, ne tür maddi aygıtların ve bu maddi aygıtlar ile beraber ne tür pratiklerin ortaya konduğunu göstermesi açısından elverişlidir. Hegemonya kavramı yukarıda işaret ettiğimiz gibi ideolojiyi bilinç kavramının tekelinden çıkararak toplumsal alanın ve gündelikliğin içine taşır ve ona maddi hal kazandırır. İdeoloji Gramsci’ye göre her şeyden önce toplumsal bir pratiktir. Mouffe, Gramci’deki ideoloji kavramıyla ilgili önemli bir noktaya dikkat çeker: İdeoloji öznelerin aktif mücadelesi ile kurulur ki bu mücadelenin içinde kurulan ideolojik özneler doğrudan bir sınıf çıkarını temsil etmezler.[7]

Diğer bir deyişle, ideoloji bir grubun/sınıfın entellektüel ve siyasal açıdan daha az güçlü bir sınıfı kendi çıkar ve istekleri doğrultusunda manipüle etmesi ve kandırması değildir. Böyle bir düşünce, kandırılan sınıfın kendi “doğru” çıkarları onlara gösterildiğinde, o sınıfın karşıt siyasal pozisyona geçeceği gibi ham bir hayalin ürünüdür. Bu durumu kabaca “Marx ve Engels’in reddettiği rasyonalizm idealizm”[8] olarak tanımlayabiliriz. Böyle bir tasavvur ideolojiyi endoktrinizasyon olarak görür ve kitleleri saf alımlayıcı olarak düşünür. Erdoğan’ın dediği gibi “Gramscici anlamıyla hegemonya kimilerinin anladığı şekliyle bir toplumsal sınıfın veya grubun diğer toplumsal sınıflara veya gruplara kendi ideolojisini kabul ettirmesi demek değildir.”[9] Bu haliyle hegemonya ideoloji kavramını içerirken, ideolojiden daha kapsayıcı bir siyasal alana işaret eder.

Hegemonya Gramci’ye göre, iktidarın okul, kilise, ticaret odaları…vb yerlerde dolaylı olarak uygulanması olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan Gramsci, Althussser’in devletin ideolojik aygıtları tanımına benzer bir tanım yapar; hegemonya sivil toplumu etkiler, sivil toplum da hegemonyanın bir alanıdır. “Gramsci, hegemonyayı, devlet ile ekonomi arasındaki bütün aracı kurumları kastettiği ‘sivil toplum alanı ile ilişkilendirir” derken Eagleton bunu kasteder.[10] Böylece hegemonya “bir sınıfın sadece ekonomik çıkarların temsili bir sınıf olmanın ötesine geçirerek, uzun dönemli çıkarlar açısından tabi sınıfların da çıkarlarını birleştirerek bir ortak çıkar tanımının gereğiyle”[11]açıklanabilir. Bu açıdan bir sınıfın kendi çıkarlarını hâkim kıldığı otomatik bir çıkar temsili ilişkisinden bahsedemeyiz ancak bir sınıfın hegemonik hale gelmesi ideolojik bir egemenlik olanağıdır aslında.

Hegemonya aynı zamanda “Gramsci’nin ‘ahlaki ve entellektüel’ birlik adını verdiği şey, hegemonik kolektif iradenin ortak bir kod ya da kodlar etrafında, sağduyulaşmış bir ‘gerçeklik’ etkisi yaratması”[12] olarak da düşünülebilir. Bu gerçeklik etkisini, hegemonikleşme halini Critchley’nin “… siyaset esasen korkunun idaresidir, bir korku ekonomisidir, yurttaş kitlelerinde doğru duygulanım düzeyini üretmek için sürekli korku düzeyi üretmek için sürekli korku düzeyi ayarı yapmaktır”[13] sözleriyle beraber düşünmekte fayda var; zira hegemonya aynı zamanda kitlelerin duygusal belirlenimine dair de bir eylemdir. Ancak Critchley’e ek olarak sevinç ve haz duygularının da işe koşulduğunu söyleyebiliriz, çünkü korku, fantezi veya gerçek düşman karşılığında üretiliyorsa, sevinç ve haz da bu düşmanın yenilgiye uğratılmasında açığa çıkacak duygu olacaktır. Ancak bu durumda hegemonik olma iddiasındaki bir siyaset tam da yeni düşmanlar, yeni korkular ve dolayısıyla yeni haz ve sevinçler yaratabilme becerisinde gizlidir. Karşımıza çıkan darbe söylemi -darbeyi yapacak düşmanın varlığını da düşündüğümüzde- bu korku ekonomisine dönük operasyonun bir parçası olurken, buna karşı mücadele ve darbecilerin yenilgiye uğratılması siyasal iktidarın içermeye çalıştığı kitlelerin sevinç ve haz duygularına seslenir.

Bu noktada, darbe söylemine tekrar dönersek, yukarıda işaret ettiğimiz ölçüde bu söylemin anlamı bizatihi siyasal öznelerin ideolojik mücadelesinin sonucunda ortaya çıkmış ve AKP, bu söylem üzerinden kazandığı ideolojik egemenliği farklı siyasal olaylara da de tahvil edebilmiştir. Bu ideolojik egemenlik, aynı zamanda AKP’nin “yeni bir siyasal alanın” yaratılması yolunda kitleleri, ‘ahlaki ve entellektüel’ birlik etrafında mobilize edebilmesinin yolunu açmıştır. Hegemonyanın sınıf çıkarlarının dolaysız örgütlenmesinden öte olan anlamı, AKP’nin neden darbecilik etrafında şekillenen siyasal çatışmada farklı sınıfsal konumlardan olan toplumsal grupların -liberal entellektüeller, burjuvazi, altsınıflar- desteğini aldığını anlamımızı sağlar.

Bir Silah olarak Muktedirin Dilindeki Darbe Söylemi

Cihan Tuğal, 2000’li yıllarda Türkiye’de AKP karşıtı her hareketin darbeci olmak ile suçlandığını ve bu süreçte AKP ve demokrasi kelimelerinin birbiriyle iç içe geçtiğini; dolayısıyla AKP’ye karşı her türlü muhalefetin –eğitimin özelleştirilmesine karşı çıkan solcu öğrencilerden, greve çıkan işçilere kadar- darbeci olarak kodlandığını söyler.[14] Bu söylem, medyadaki AKP yandaşı veya dönem itibari ile AKP savunuculuğunu üstlenen liberal ve/veya İslamcı “aydınlar” tarafından dolaşıma sokuldu ve AKP tarafından da araçsallaştırıldı. 12 Eylül Referandumuna giderken (ilk Balyoz haberinin de 20 Ocak 2010’da yapıldığını düşündüğümüzde) gittikçe artan dozda AKP’nin organik aydınları tarafından AKP karşıtı muhalefeti tanımlamak için kullanıldı. Bu yazıda, darbe söyleminin nasıl kurulduğunu incelemek için Ahmet Altan’ın, Hasan Cemal’in, Hasan Bülent Kahraman’ın, Etyen Mahçupyan’ın, Ali Bayramoğlu’nun ve Cengiz Çandar’ın[15] 2010 yılı içerisindeki yazıları incelenmiş ve analiz edilmiştir.[16] Bu yazarlardan birçoğu sonradan iktidarın gazabına uğradı ve çalıştığı gazeteden ayrılmak zorunda kaldı. Bunun temel sebebinin ise ilerleyen süreçte siyasal iktidarla yaşanan görüş ayrılığı olduğunu söyleyebiliriz. Amacımız ne bu isimlerin ne kadar “günah keçisi” olduğunu tekrarlamak ne de tekrar ve tekrar fazlasıyla tüketilmiş “Yetmez ama Evet” tartışmasını açmaktır. Amacımız biraz da, bu yazıda darbe söylemi üzerinden örnek olarak seçilen isimleri de kapsayacak şekilde bu figürlerin bir toplumsal tipi yansıttığını ve bu toplumsal tipin düşünüş şeklinin hala Türkiye Siyaseti’nde etkin olduğunu göstermektir. Bu entellektüellerin toplumsal bir tip oluşturduğu ölçüde seçilen isimlerin değişmesinin yazının ana argümanlarını değiştirmeyeceğini söyleyebiliriz. Aşağıda da örnekleri ile göstereceğimiz üzere darbe karşıtlığı ve darbecilik ikiliği üzerinden şekillenen bir siyaset, siyasal alan içerisinde birçok farklı öğeyi kapsamakta ve darbeci olmak veya darbeye karşıt olmak siyasal alan içerisinde demokrat olmayı belirleyen turnusol kâğıdı işlevini görmekteydi. Darbecilik, siyasi muhalefeti halk iktidarına karşı olmaktan elitist olmaya, devletçi olmaktan vesayetçi olmaya, değişim karşıtı olmaktan darbe tetikçiliği yapmaya… vb. pozisyonlar içerisinde tanımlamak için araçsallaştırılmıştır diyebiliriz.

Tam da bu bağlam içerisinde üretilen bu karşıtlıklar, AKP’nin hegemonya inşa sürecinde siyasal repertuarının vazgeçilmez argümanları olmuştur.  Bu anlamda, aşağıda da srasıyla tartışacağımız gibi darbe söylemi otoriter devlet savunuculuğunu, elitizmi, statükoculuğu işaret ederken aynı zamanda siyasal alanda kimin demokratik değerlerin savunucusu kimin de bunun karşısında olduğunu belirleme gücü olan bir repertuara işaret etmekteydi.

Kemalist Otoriter Devlet’e karşı Demokratik Sivil Toplum

Bu liberal tipin eleştirilerine temel aldığı düşüncenin kaynağı ise fazlasıyla sorunlu olmakla beraber incelenmeye değer, çünkü benzer bir şekilde Türkiye’de siyasal alanda yer alan İslami ideoloji ile ortaklıkları aşikâr.[17] Liberal ve İslami aydınların temel başlangıç noktasının Türkiye’de devletin otoriter bir niteliğe sahip olduğu ve bu otoriterliğin devletin laik karakterinden kaynaklandığı olduğunu söyleyebiliriz. Devletin kurucu ideolojisi olan “Kemalist ideoloji”[18] ise devlete ideolojik rengini vermiştir ve yaşanan problemlerin kaynağı haline gelmiştir. Bunun yanında “Kemalizm” devlet eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı otoriter modernleşmeyle çevrede yer alan Sünni kitleyi baskılamıştır.[19] Bu görüşe göre devlet siyasal alanın belirleyici ve en önemli aktörü olarak tanımlanırken; demokrasinin önündeki en büyük engeldir. Liberal düşünür, demokrasinin gelişmesinin ancak “sivil toplum”un gelişmesi ile olacağını; sivil toplumu kendinden menkul demokratik yapısı ile kutsayarak Türkiye’de yer alan farklı siyasal aktörlerin sivil toplumda yer alması ile demokrasinin gelişeceğini varsayar. Bu ikili karşıtlık içerisine darbecilik ve demokrasi kavramları yerleştirilirken; darbecilik devletçilikle; demokrasi sivil toplum savunusu ile iç içe geçer. Darbecilik ve devletçilik militarizm ile özdeşleştirilirken, bunun karşıtı sivilleşme olarak karşımıza çıkar. Ancak, bu anlayış sivil toplum ile devlet arasındaki karşılıklı ilişkiyi ret ederken, devletin sivil toplumu belirleme gücünü yok sayar ve bu yüzden de sivil toplumun geliştiği iddiası ile demokrasi arasındaki bağ fazlasıyla sorunludur.[20]

A.A. bir yazısında “Her şeye rağmen ‘sivil toplumun’ güçlendiğini, ‘yasaları dinlemem, istediğim zaman yasayı çiğnerim’ diyen yüksek yargının zorlandığını, seçilmiş iktidarları baskı altına alan ordunun siyaset alanında gerilediğini görüyorlar”[21] diyerek devlet ve sivil toplum karşıtlığını açıkça kurmaktadır. A.B.’de bu süreci benzer kavramlarla okuyanlardan: “Öyküsü nasıl gelişir bilinmez ama bilin ki Türkiye derin devlet mücadele, demokratikleşme ve sivilleşme sürecinde yeni kapı açmaya hazırlanıyor…”[22] H.B.K. ise yazısında AKP ve devlet içerisindeki aktörler arasındaki iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesi olarak sunarken şunları söylemekte: “Bunu yapmamak bir tek şeydir: sivillikten korkmak ve kaçmaktır. Unutmayalım ki, toplumsal düzende gerçek anlamda sivil olan tek şey bütün kurallarıyla özgürce işleyen bir siyasettir. Onun gücü her şeye yeter.”[23]

Yukarıda hegemonya bağlamında değindiğimiz gibi diyalojizmin söyleme içkin olduğunu ve bu yönden demokratik bir değer olarak sunulmasına benzer bir akıl yürütmeyi sivil toplum bağlamında görebiliriz. Bu tarz bir düşünce, devletin sivil toplum karşısında gerilemesini kendinde demokratik bir gelişme olarak kutsar; sivil topluma kendinde demokratik bir değer atfeder. Tartıştığımız üzere devlet ve sivil toplum birbirinden ayrık iki unsur değildir; beraber aynı amaç doğrultusunda işleyen farklı alanlardır. AKP’nin sivil topluma ihtiyacı dün sivil toplum’u kendi hegemonyası için bir mevzi olarak görmesinden geliyorsa bugün bu hegemonyayı yeniden üretecek bir mevzi olarak görmesinden gelmekte.

Sivilleşme ve sivil toplum söylemi aynı zamanda vesayet söylemine karşı işleyen bir mekanizmaydı.  Bu düşünceye göre, devlet içindeki askeri ve sivil bürokratik güçler siyasal alana müdahale ederek siyasal alanın işleyişini bozarken Türkiye’de sürekli bir siyasal krize sebep olmaktaydı ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldi. Tabi ki burada bahsi geçen aktörlerin hepsi Kemalist olmakla maluldü ve darbeciler ile beraberdiler.[24] Vesayet söylemi AKP’ye, kendisini gerçekleştirmesinin/”demokratik reformları” yapmasının önünde engeller olduğunu ve yapısal sorunların çözülmemesinin sebebinin kendisi değil bizatihi devlet içerisindeki bu aktörler olduğunu söyleme fırsatı veriyordu. Kürt sorunu, azınlıklar meselesi, dış ilişkiler gibi bir sorunlar listesinden bahsedilebilir ve tabi ki bu liste uzatılabilir.[25]

C.Ç. bu durumu şu sözlerle dile getirecekti:

Türkiye’de apaçık biçimde asker-yüksek yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay)-CHP şeklinde pekala ifade edilebilecek bir ‘siyasi koalisyon’ mevcut. Bu, siyasi terminolojimizde ‘asker-sivil bürokratik vesayet rejimi’ diye ifade edilen geleneksel iktidar omurgasını ifade ediyor. Değişen isim ve sıfatlarıyla, Cumhuriyet’in ta başından beri süregelen Türkiye’nin siyasi iktidar omurgası bu.”[26] E.M. ise bu durumu benzer kavramlarla açıklayacak ve: “Bu yeni dönemin sentezi halen sivil siyasetin ve ülkenin demokrat unsurlarının taşıdığı yeni bir tez üzerinden oluşacak. Ve bu noktadan sonra Kemalistlerin hayretle idrak edecekleri üzere, kendilerine bütün dünya tarafından ‘karşı devrimci’ muamelesi yapılacak[27] diyecekti. H.C. de bütün suçu “vesayet rejimi” denilen kavram heyulasına atacak ve “Bu ülkede yıllar yılı demokrasi ve hukuk devletinin önünü tıkayan ‘vesayet sistemi’nin, ‘bürokratik oligarşi’nin gücünü kimse küçümsemesin[28] diyecekti. A.A. ise “Çağdaş bir ülkede ‘halk’ iktidardadır, bizim ülkemizde ‘devlet’ iktidarda. … Bu ülkede yaşanan tartışmaların odak noktası ‘devlettir’. … Şöyle dikkatle bir dinleyin, kimin bu kanlı yapıdan yana olduğunu rahatlıkla anlarsınız[29] diyerek AKP’nin seçildiğini ama iktidar olamadığını dile getirecekti.

H.C. ve diğer yazarlarda çarpık bir tarih anlayışını ve bunun siyasete yansımasıyla ortaya çıkan anakronik düşünceleri kolaylıkla görebiliriz. Bu tarih anlayışın çarpıklığının, siyasal sorunun kaynağı olarak görülen aktörü ve zihniyeti Cumhuriyet tarihine genelleştirmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden “vesayet rejimi” Cumhuriyet dönemi boyunca hep egemen, Kemalizm ise her dönemi belirleyen değişmez bir ideoloji, darbeciler ise bundan beslenen siyasi aktörler oluyordu. Bu yüzden C.Ç. referandum sonrası şunu yazabilmekteydi: “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, sonuç ortaya çıktıktan sonra yaptığı ‘darbeci anlayış kaybetti’ değerlendirmesi doğru ve isabetlidir. ‘Darbeci anlayış’ın, Türkiye’nin demokratik değişiminin karşısında durduğu ve referandumda ‘Hayır’dan yana olduğu tartışma götürmez. Kaybetmiştir.”[30]

Elitizme Karşı Verilen Demokrasi Mücadelesi!

Dolayısıyla liberal entellektüellere göre darbeci anlayış, oluşturmuş olduğu vesayet sisteminden vazgeçmek istemiyordu çünkü onlar için halk güvenilmezdi ve tabii ki elde ettikleri sınıfsal konumlarını terk etmek istemiyorlardı. Bu noktada, AKP’nin organik aydınları ‘darbeci olma’ kavramını, seçkinci, elitist olmak gibi sınıfsal ve kültürel kodlarla iç içe geçirerek kullanacaklardı. Bu anlatıya göre, Cumhuriyet’in seçkinleri kendi sınıfsal pozisyonlarını kaybetmemek için AKP iktidarına karşıydılar ve seçilmiş siyasi iktidarın darbe ile devrilmesine razıydılar. Burada işe koşulan anlatı, darbe söylemini belli sınıfsal ve kültürel kodlara indirgemekten geçiyordu. Bu indirgeme, toplumu darbesever kentli, orta sınıf, seküler kitle ile AKP’yi destekleyen ve demokrasiyi savunan İslamcı, taşradan gelme alt sınıflar olmak üzere ikiye ayırmakta bir beis görmüyordu.

Mesela, A.A.:

“Onların iktidarı, bizim baskı altında yoksul bir halk olarak yaşamamıza bağlı, baskıyı kırıp zenginleştiğimizde ellerindeki iktidarı “gerçek sahibine” vermek zorunda kalacaklarını biliyorlar. … Yıllarca önlediler bunu. … Onların “iktidarı” ile bizim “yoksulluğumuz” doğru orantılıydı, ne kadar yoksulsak onlar o kadar güçlüydü, ne kadar “esirsek” onlar o kadar ‘efendimizdi’.”[31] Bir başka yazısında ise bu tahlili “Büyük şehirlerde yaşayan küçük burjuvaların “ordu yandaşlığı” ise daha ziyade “psikolojik.” Onlar kendilerini “halk” denilen bir “kalabalıktan” üstün görüyorlar, hem tavırlarıyla, hem giyimleriyle, hem de yaşama biçimleriyle bu halkı “temsil” eden birilerinin “onların” medyasına, zenginine, ordusuna meydan okumasını içlerine sindiremiyorlar[32] şeklinde yapmaktaydı.

Benzer bir çizgiyi H.B.K.’nın yazılarında görmek de mümkün:

Sokağa dökülen ve kendisini Cumhuriyet mitinglerine teslim eden bu kesim eğer söz konusu demokrasiyse, açık açık “muhafazakâr” bir tutum içindedir. Darbeci, müdahaleci, bürokratik unsurların egemenliğine göz yuman bu kesim bugün siyasal proje olarak hiçbir bilince sahip değildir. Ben bunlara ‘kenterler’ diyorum.”[33] 

Bu anlamda “Beyaz Türk”/”Siyah Türk” söylemi tekrardan devreye sokulmuş oluyor ve çarpık bir “sınıf” analizi kültürel kodlar üzerinden yeniden kuruluyordu. Siyasal iktidarın “dışlanmışların, sessizlerin, ezilenlerin” sesi olacağız söylemiyle beraber düşündüğümüzde alt sınıflar ve üst sınıflar arasındaki gerilim ve bunun getirdiği kültürel ayrışma darbecilik ve demokrasi karşıtlığına indirgenmekteydi. AKP’nin farklı sınıfsal çıkarları bir araya eklemlemesi -altsınıflardan, kent işçilerine, küçük esnaftan büyük sermayeye kadar- ve siyasal hegemonyasını gerçekleştirebilmesi tam da bu sınıfsal amalgamı kendi siyasal söylemine dâhil edebilmesinde ve organik entellektüellerin kendisine verdiği destekte karşımıza çıkmaktaydı. E.M. bu durumu şu şekilde açıklıyordu:

Görüldüğü gibi demokratikleşme ve sivil/asker ilişkileri alanında bugünkü vesayet rejiminin devam etmesini isteyenlerin oranı ile referandumda ‘hayır’ diyeceklerin oranı hemen hemen aynı. Diğer tarafta demokratik bir rejimi savunanlarla referandumda ‘evet’ diyecek olanların oyları da birbirine çok yakın. Bu durum esas kırılmanın ne olduğunu ortaya koyuyor. Bu referandumun iki kanadı arasındaki temel ayrım cumhuriyetin temel niteliğinin ne olacağıdır. Referandum demokrasi ile vesayet arasında yapılıyor ve toplumun her iki kanadı da bunu böyle anlıyor. Referandum paketinin içeriği önemli olmaktan çıkmış durumda, çünkü herkes yapılacak tercihin ‘gerçek’ anlamının farkında. … İsteyen bu Türkiye’yi görmezlikten gelmeye devam edebilir. İsteyen gerçekleri çarpıtmaya, yenilgiyi inkâr etmeye çabalayabilir. Ama her aşama bu yenilgiyi tescil edecek ve ‘efendilerin’ tahakkümünden kurtulmaya yönelik her adım, bu ülkenin ‘taşralılar’ sayesinde sağlığına kavuşmasına vesile olacak.”[34]

E.M.’nin bu sınıfsal ikiliği “taşralılar” ve “efendiler” olarak kuruşu aslında bizlere beslendikleri ‘düşünsel’ kaynağı göstermesi açısından önemli. Tabi ki özel olarak E.M. değil, bahsettiğimiz genel bir tipoloji olarak liberalin bu kaynağa dayandığını ve siyasi analizini bunun üzerinden ürettiğini söyleyebiliriz. Şerif Mardin’in “merkez-çevre” gerilimi bu aydınların darbeciliği sınıfsal konuma uyarlaması açısından önemli bir araç sağlamakta çünkü bu anlatıya göre çevre sadece kültürel değil sınıfsal olarak da ezilmiş olarak karşımıza çıkmakta. H.B.K.’nın “kenterler” olarak işaret ettiği -artık her nasıl bir toplumsal grupsa- kesim de kentli olarak taşranın yani çevrenin karşısında sınıfsal üstünlüğünü koruyan bir grup olarak karşımıza çıkıyor. Örtük olarak böyle bir söyleme göre ki AKP’nin de bu söylemi kullandığını rahatlıkla söyleyebiliriz, “çevre”nin merkezdeki güçlere karşı güçlenmesi Türkiye’yi demokratikleşmenin yanı sıra sınıfsal bir eşitliği de beraberinde getirecekti. Bu yüzden E.M. rahatlıkla şunu yazabilmekteydi:

Türkiye İttihatçılıkla Cumhuriyet’i birbirine bağlayarak konsolide eden bir elitist otoriter rejimin, sivil ve asker bürokrasinin siyasete, devletin ise topluma vesayet koyduğu bir sistemin sonunu ilan ediyor.”[35]

Açıkça E.M.’nin dile getirdiği gibi AKP’nin “demokrasi mücadelesi” elitizme karşı bir mücadele olma iddiası taşıyordu ve AKP karşıtları kendi elitist konumlarını kaybetmek istemiyorlardı. Mesela C.Ç. referandum öncesi bunu açık bir şekilde dile getirecekti:

“‘Hayır’cıların bir kısmının kafası karışık olabilir ama hatırı sayılır bir oranı ‘sınıfsal çıkar’ üzerinden tepki veriyor. Biraz deştiniz mi, her şeye rağmen bir ‘askeri darbe’yi ve onunla kurulacak olan yönetimi bugünkü iktidara tercih ettiklerini itiraf ediyorlar. Askeri darbeye de ‘sivil darbe’ye de karşıyız” sloganı kocaman bir yalan.”[36]

Ancak bunun eşitlikçi bir söylemi doğurmadığını açıkça ifade edebiliriz zira bu sınıfsal-kültürel seçkincilik eleştirisi hiçbir zaman bir kapitalizm eleştirisini kapsamıyordu ve bu anlamda AKP’nin İslamcı zenginleri ‘artık İslamcılar da bu ülkede zengin olabiliyor’ diye kutsanıyordu. Bu anlayış bu anlamıyla neo-liberal bir piyasa ekonomisini desteklerken, kapitalizmin getirdiği eşitsizlikleri kültürel alana tahvil ederek, AKP’nin neo-liberal politikalarının getirdiği eşitsizlikleri gizlemeyi amaçlıyordu. Dönemin kahraman darbe karşıtı A.A. mesela şöyle diyebilecekti: “Turgut Özal, “ekonomik” prangaları kırdı. Şimdi de “hukuksal” prangalar kırılıyor. Ve, halk “bilinçli” bir şekilde bu değişimi destekliyor.”[37]

Tabii darbe karşıtı A.A.’nın karşı olduğu 12 Eylül darbecilerinin hükümetinde Başbakan yardımcılığı yapmış, sermayenin her daim yanında olmuş Turgut Özal’ı desteklemesi çelişki gibi görünse de tıpkı AKP gibi Türk Sağı’nın bu çelişkili yapısını kitlelere bütünlüklü bir ideoloji olarak sunma konusunda “başarılı” olduğu söylenebilir. Darbe karşıtı söylem elitizm eleştirisi ile darbecilerin geriletilmesinin demokrasiyi geliştireceği fikrini alt sınıfların sınıfsal konumlarında iyileşme ve tahakkümden kurtulma fikri ile birleştirirlerken, AKP’nin “mağduriyet” söylemine yeni bir alan açıyorlardı.

Karanlıklar Çağından Aydınlığa Çıkış

“Darbeciler” ise bu siyasal dönüşümün yaratacağı sınıfsal dönüşümden korkuyorlardı ve bu yüzden değişimi reddediyorlardı. AKP’nin organik entellektüellerine göre AKP Türk siyasetinde dönüşüm ve değişimin aktörü iken buna karşı duranlar “statüko”nun sözcüleriydi. Değişim “çevre”nin merkeze karşı çıkması ile başlamıştı ve çevredeki aktörler yani AKP’nin tabanı olarak tanımlanan muhafazakârlar ve İslamcılar demokrasiyi savunan güçler konumundaydı. Siyasal alan tıpkı sınıfsal konumlar gibi ikiye bölünmüş ve darbe söylemi bu iki konumu belirleyen kelime haline gelmişti. A.A. gene bütün açık sözlülüğü ile bu durumu şöyle açıklamış: “Biz, ‘değişimi şöyle mi yapalım yoksa böyle mi yapalım’ diyen, en iyi değişimin hangisi olduğunu tartışan iki ‘tarafla’ karşı karşıya değiliz, siyaset arenası bugün ‘değişimi isteyenlerle istemeyenlerin’ dövüşüne sahne oluyor.”[38] Başka bir yazısında ise “Değişime “hayır” diyenler niye “hayır” diyor? Darbe sisteminin “sustası” değişmesin mi?”[39] diyerek değişime hayır diyenlerin darbe destekçileri olduklarını açıkça belirtmiş. Gene A.A. “Belki de samimiyetle ‘demokrat’ olduklarını zannediyorlarmış. Şimdi, ‘demokrat’ değil de düpedüz ‘askerci’, ‘halk düşmanı’, ‘azınlık sultası’ destekçisi olduklarını görmek onları sarsmış[40] diyerek “hayır”ı savunanların sahte demokrat olduğunu ilan etmişti.

AKP’nin organik entellektüelleri her yazıda darbecileri değişim karşıtı olarak özdeşleştirmek yerine AKP’yi değişimin öznesi olarak göstererek, siyasal alanın pozitif bir aktörü olduğu imgesini yaratıyorlardı. A.A. mesela “Siyaset sahnesinde, ‘yeniliğin’ temsilcisi ‘muhafazakâr’ AKP olurken, kendilerini ‘modern’ sanan okumuş yazmış seçkinler tutuculuğu sahipleniyorlar[41]  dedikten sonra hızını alamayarak “‘İlerici’ gözükerek ‘tutucu’ olmak, ‘demokrat’ gözükerek ‘darbecileri’ desteklemek, ‘adil’ gözükerek ‘hukuksuzlukları’ sahiplenmek istiyorlar. Bu ‘imkânsız’ kıvranmayı gerçekleştirebilmek için de ‘sahtekârlıktan’ başka bir yol kalmıyor onlara[42] diyerek referandumda “hayır”ı destekleyenleri sahtekârlıkla suçlayabilecekti. E.M. ise “İslami duyarlılığa sahip bir partinin Türkiye’deki vesayet rejimini değiştirmek, sistemi demokratikleştirmek üzere ısrarlı çaba göstermesi, ‘soldaki’ yelpazeyi de epeyce hazırlıksız yakalamış gözüküyor[43] diyerek sola saldırma fırsatını es geçmeyecekti. Başka bir yazısında ise analizini tarihselleştirerek dile getirecekti: “Kemalizm’in oluşturduğu cumhuriyetin belirli dünya koşullarında ‘yönetemez’ hale gelmesiyle oluşan karşı tepkiler ise günümüzün AKP’sini yaratmış durumda. Dolayısıyla bu parti Türkiye’yi ‘ileri demokrasiye’ taşıyan bir sürükleyici aktör olmaktan ziyade, ‘ileri demokrasiyi’ talep eden dindar çoğunluğun uzantısı olarak işlev görüyor.”[44]

İleri demokrasiyi hedefleme iddiasındaki bu tür bir değişim söylemi hegemonya bağlamında bahsettiğimiz “gerçeklik” hissini ve duyguların kontrolünü göstermesi açısından da önemli. ‘Değişiyoruz’ iddiası ile beraber ülkenin demokratikleştiğine/demokratikleşeceğine dair söylem sade yarattığı gerçeklik hissi ile değil aynı zamanda yarattığı umut ve sevinç duygusu ile beraber anlaşılmalıdır. Bu durum geçmişin kötülüklerinden arınıyoruz; diğer bir deyişle mutlu bir başlangıç yapıyoruz hissi ile beraber sevinç ve haz duygusu yaratabilme becerisine sahiptir. Bunun karşısında duran güçler ise bu söylem açısından, karanlık duyguları ve değişim karşıtlığını temsil etmektedir. H.C. bu ikiliği şu şekilde açıklıyor: “Örneğin siyasette Tayyip Erdoğan, 2000’lerin başından itibaren değişim dalgasının farkına varabildiği için seçim üstüne seçim kazanmaya devam ediyor. … Ama ‘baş çelişki’ değişimi isteyenlerle istemeyenler arasında, demokrasi ve hukuk devletini isteyenlerle istemeyenler arasında, barışı isteyenlerle istemeyenler arasında, siyasette diyalog ve uzlaşmayı isteyenlerle istemeyenler arasında…”[45]

A.A. ise H.C.’den daha heyecanlı olduğunu gösterircesine: “Şimdi cumhuriyet değişiyor. ‘Diktatörlük’ dönemi bitiyor. Darbeciler gözaltına alınıyor, adaletin önüne çıkarılıyor. … Bir zaman sonra herkes değişime alışacak, ülke normalleşecek, askerler asker, yargıçlar yargıç olacak, halkı bir ‘dikta’ altında yaşatmaya kalkışılmayacak. Muhteşem bir dönüşüm bu. …  Silahla, darbeyle, muhtırayla ‘değişimi’ engelleyebileceklerini sanma gafletine düştüler[46] demekteydi.

AKP ve referandum öncesini diktatörlük, ülkenin anormal olduğu bir dönem olduğuna dair tasviriyle A.A. epik bir karanlıklar çağı eleştirisi yapıyor ve aydınlığa çıkışı referandumun onaylanmasında görüyor. Bu tür bir karanlık ve aydınlık çağlar ikiliği, yaşanan siyasi olayın yani referandumun tarihsel bir moment olarak kurgulanması için önemli bir fırsat sunuyor. Bu durum geleceğe dair beklentileri yükseltirken -haz ve sevinç duygusunun kontrolü-, tam tersi bir durum ise karanlığı derinleştirecekti -korku duygusunun yönetimi-. A.A. bu durumu: “Artık bu ülkenin büyük bir değişimin eşiğinde durduğu hissediliyor. Birçok insanın ‘olumlu değişimlerin’ AKP iktidarında gerçekleşmesinden rahatsızlık duyduğunu görüyoruz. … Siyaset sahnesinde kimse AKP’yi, ‘değişimlere karşı çıkarak’ geriletemez[47] sözleri ile açıklarken E.M. değişimin gerçekleşmemesi halinde oluşacak kırılmayı tariflemiş: “Toplum olarak artık bu ordunun ve yargının ne olduğu hakkında bir fikrimiz var ve bu değerlendirmeyi yok sayarak ‘ilerlemek’ mümkün değil. Reform çabasını, değişimi ve adaleti engellemek üzere atılan her adım, aslında reformun, değişimin ve adaletin önünü daha da açıyor.”[48]

AKP, organik entellektüellerinin desteği ile kendisini reformcu, demokratik değerlerin savunucusu olarak sunabilmiş ve 12 Eylül referandumu bu vesileyle devlet aygıtını ele geçirme mücadelesinin hukuksal ve siyasal bir yansımasından ziyade Türk Siyasi Tarihi’nde bir dönem demokrasi mücadelesi olarak kendisine yer bulmuştu. Referandum sonrası H.B.K. özcülükle yüklü sözleriyle “evet” sonucunu yukarıda bahsettiğimiz pozitif bir gelecek duygusuna vurgu yapan siyasal analizinde:

Ortaya çıkan referandum sonuçlarının birisi genel diğeri özel iki anlamı var. Genel anlam değişme, yenileşme, modernleşme iradesinin kararlılığına dönüktür. Halk ne zaman önüne bu yönde görüş açıklayacağı bir sandık koyulursa oyunu olumlu bir yaklaşımla kullanmıştır”[49] derken C.Ç ise “Ama darbe yandaşları  anlaşılabilir, ‘değişime direnme’ refleksleriyle ‘Hayır’ çağrısı yaptılar, ‘Hayır’ oyu verdiler. Onlar kaybetti. Darbeci anlayış[50] diyerek hayır oyu verenleri ‘darbeci anlayış’ın havarileri olarak tanımlamakta bir sakınca görmemişti.

AKP ve Diğerleri:

Çandar’ın kullandığı “darbeci anlayış” kelime çifti siyasal özneleri ikiye ayırması ve bu açıdan kutuplaştırması açısından yararlı bir kavramsallaştırma. Bu şekilde, AKP dışında başka bir konumu temsil eden herhangi bir siyasal özneyi “darbeci” olarak tanımlayabilir ve siyasi alanın meşru bir aktörü olmadığını ilan edebilirsiniz. AKP bu kavramsallaştırmayı, siyasal alan içerisinde “milli iradeye” saygılı tek aktör olarak kendisini göstererek kendi hegemonik pozisyonunu güçlendirmek için kullandı/kullanıyor. Siyasal alan içerisinde yer alan AKP dışındaki diğer özneler siyasi konumlarını gayri meşru bir pozisyondan almaktaydı. AKP siyasal alanın kurallarına uyarken, muhalefet bu kuralları ihlal etmekteydi. Bu şekilde CHP, MHP ve BDP gibi birbirinden çok farklı politik pozisyonları temsil eden partiler ‘darbeci olmak’ konumunda birleştirilebilecekti. C.Ç. bir yazısına “PKK’dan, CHP-MHP’den ona buna: ‘Anti-demokrat savaş koalisyonu'”[51] başlığını atabilecekti. A.A. ise yukarıda tartıştığımız değişim söylemi ile gayrı meşru siyasal konumu şu sözlerle birleştirecekti: “Bugün demokrasinin yolunu açmaya çalışan, dünyayla bütünleşmeyi amaçlayan, ordunun ve yargının hukuk dışı gücünü kısıtlamaya uğraşan tek bir parti bulunuyor, o da AKP. CHP ve MHP, eski düzenin sözcülüğünü üstlenmiş, her türlü değişime karşı çıkan, 12 Eylül Anayasası’yla hesaplaşma bir yana o anayasayı bütün güçleriyle savunan partiler.”[52]

A.A. burada CHP ve MHP’nin ordunun ve yargının hukuk dışılığını savunduğunu ve bundan dolayı da zaten meşru bir aktör olmadıklarını iddia etmekte bir sakınca görmüyordu. A.B.’nin ise darbe söylemini AKP dışında neredeyse herkesi kapsayacak bir şekilde kullandığını söyleyebiliriz. Bir yazısında “BDP, CHP ve MHP üçlüsü müthiş görüntü oluşturuyor… Bunlara DİSK gibi köklü sendikaları da eklediğimiz de ortaya ilginç bir tablo çıkıyor”[53] derken başka bir yazısında: “Malum, sol semalarda bir kez daha özgürlük ve demokrasinin ruhuna ters rüzgârlar esiyor. Ancak bu kez esinti daha kesif ve kapsamlı… Sadece CHP değil söz konusu olan. DİSK”ten liberal sol iddiası taşıyan gazetelere, eski solculardan yenilerine tüm sol aktörlerde iktidar mücadelesi takıntılı, değişim sürecinden endişe duyan, ‘kim’ sorusunu ‘ne’ sorusuna tercih eden ‘gen’ler harekete geçmiş durumda…[54] diyerek AKP dışındaki siyasi aktörleri aynılaştırmaktan çekinmiyordu.

A.B., referandum sürecinde AKP karşısında “hayır”ı ve “boykot”u savunan siyasal grupları tek çatı altında toplarken, AKP’nin bir kanaat üreticisi olarak çalıştığını açıkça göstermekten bir sıkıntı duymamakta ve Türk Sağı’nın sol nefretini gözler önüne sermekteydi: “Çünkü referandum konusunda, değişlik paketin kim tarafından, ne amaçla hazırlandığı sorusunu, yani iktidar mücadelesi takıntısını askıya alıp, içeriğine bakarak, ne olduğu üzerinde durarak “evet” demeye sıcak bakan tek bir sol örgüt, parti, dernek, çevre görmedim…  Hastalıklı bir durum değil mi sizce?”[55] ve başka bir köşe yazısında “Hayır” deme konusunda, sol, ülkücüler, ulusalcılar, PKK-BDT bir ittifak içinde görünüyorlar…. Hastalıktır, hastadır…” deme cüretini gösterebilmekteydi.[56] H.C. de aşağıdaki satırları yazan Osman Can’ın sözlerine köşesinde yer vererek bu konuda farklı düşünmediğini göstermekteydi: “Demokrasiyi demokrasi için tehdit görmek, siyaseti toplumsal sorunların çözümünde devre dışı bırakmak, demokrasi yoluyla diktatörlüğe gidiş iddiasına inanmak, totaliter anlayışların ve darbe heveslilerinin arayıp da bulamadığı bir zemin değil mi?”[57] AKP’nin otoriterleştiği ve bir dikta yönetimi istediğine dair eleştirileri gene darbe heveslilerine zemin yaratmak olarak gösterecek ve siyasal aktörlerin eleştirisinin gerçekliğini baştan keserek darbeye çanak tuttuğu gerekçesiyle baştan gayri meşru olduğunu ilan edecektir.

Muhalefetin Meşruiyeti ve Meşru Muhalefet

AKP’nin siyasal alanda, darbecilere karşı tek meşru siyasi aktör veya parti olarak gösterilmesi aynı zamanda demokrasi ve parlamentarizm arasında arızi bir denklik kurulmasına yol açmakta ki bu arızi ilişki AKP’nin hegemonyasını yeniden ve yeniden üretmesinde önemli bir söylem aracı haline gelmektedir. Demokrasinin bu şekilde savunusu, “milli irade”nin temsilinin demokrasi için yeter ölçüt olmasına yol açarken aynı zamanda siyasal iktidara yapılan muhalefetin, AKP tarafından siyasal iktidara değil halka karşı yapıldığını söylemesi açısından bulunmaz bir fırsat sunmuştur. Bu şekilde seçimlere ve parlamentarizme indirgenmiş bir demokrasi savunusu karşımıza çıkarken; sokak gösterileri, sendikal grevler… vb. demokratik hakları kullanmak AKP’nin kolaylıkla suçlayabileceği kendisine dönük darbe girişimleri olarak sunulabildi.

A.A. bir yazısında CHP veya diğer siyasal parti ve kurumlarda temsil edilen “halk”ı bu siyasal aktörlerin darbecileri desteklediğini gözeterek açıkça halktan saymadığını belirtebilmekteydi:

12 Eylül Anayasası’nı savunanlarla, darbeciliği destekleyenlerle, Genelkurmay’ı ‘demokrasinin deniz feneri’ gibi görenlerle, Ergenekon’un ‘avukatlığını’ üstlenenlerle bir yakınlığımız olamaz. … Bunları savunanlara her zaman karşıyız, ‘laiklik’ deseler de karşıyız, ‘yoksulluk’ deseler de karşıyız, onların ‘peçelerine’ değil fikirlerine bakıyoruz. … Sizin ‘laiklikle’ de, ‘yoksullukla’ da alakanız yok, siz ‘halk iradesinin’ güçlenmesinden nefret ediyorsunuz sadece, devleti elinizde tutup rantı paylaşmak istiyorsunuz, bunun için de “darbecilik ve Ergenekonculuk” hep var olsun diye parçalanıyorsunuz.”[58]

Başka bir yazısında ise demokratik bütün mekanizmaları ve süreçleri sayısal üstünlüğe indirgeyen, bu anlamda böyle bir “çoğunluk demokrasi”sinin savunusunu yapan bir perspektifle karşı karşıyayızdır:

Yaşadığınız toplumla ilgili kararlarınızda da çatışmalar ve sınırlamalarla karşılaşırsınız. … Toplumun içinde gruplar vardır ve sizin isteklerinizi paylaşan grubun tercihi diğerleri tarafından kabul görmez. … Onlar daha kalabalıksa onların dediği olur. … Onun için diktatörlükler, askerî darbeler, sizin “söz hakkınızı” yok sayan zorbalıklar insanı her şeyden fazla öfkelendirir. … İnsan, her zaman kendi kaderini belirleyemese de, hiç olmazsa o kaderin belirlenmesinde bir ‘söz hakkı’ olsun ister. … Sizin dediğiniz olmasın ama hiç olmazsa ‘ne diyorsun’ diye sorsunlar. … Diktatörlüklerde, size sormazlar. … Söz hakkınızı, varlığınızı yok sayarlar.”[59]

Üstte alıntısı yapılan yazıda, daha ince bir işçiliğin AKP ve onun demokrasi anlayışını meşrulaştırma için işe koşulduğunu söyleyebiliriz. A.A. hali hazırda diktatörlük ile demokrasi arasındaki farkı göstermiş ve halkın önüne konulan sandığın demokrasi için yeter ölçüt olduğunu belirtmiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, iktidar olduktan sonra kendine muhalif olanların duygu ve düşüncelerini dikkate almamasında demokrasi açısından sorunlu bir taraf yoktur, bu hayatın doğasında vardır. Benzer bir şekilde C.Ç. referandumda %42’lik “hayır” oyunun önemli olduğuna dair analizlere cevap verirken AKP ve destekçilerini “halk” olarak tanımlamakta, karşı çıkanları ise açıkça yok sayabilmektedir: “Yüzde 42’yi yüzde 58’den daha değerli göstermek isteyenlere, bundan sonrası için askersiz ve yargı kastı olmadan yürümek zorunda oldukları yolda kolay gelsin. Bizim gibiler ise Türkiye halkıyla aynı yolda, gelecek doğrultusunda ilerlemekten çok memnunuz. Bu da bir itiraf![60]

Dolayısıyla darbe söyleminden yola çıkan liberal entellektüel iki aşamalı bir söylem mekanizmasını devreye sokuyor. Birincisinde demokrasiyi seçim mekanizmasına indirgiyor ve devlet ile ilişkilendirerek demokrasiyi bir yönetme biçimi olarak tartışıyor; ikincisi ise AKP ve onun dışındaki kitlenin siyasal seçimlerinin “darbeci” olduğu ölçüde gayri meşru olarak kabul edilmesini gerektiğini beyan ediyor. Yukarıda da tartıştığımız üzere bu ise AKP’nin siyasal alanda muhaliflerini gayri meşru -halktan destek almayan, dış güçlerden ya da terör örgütlerden destek alarak AKP’yi devirmeyi amaçlayan- aktörler olarak tanımlayabilmesinin de yolunu açmıştı ve bugün de bu söylemin kullanılmaya devam ettiğini söyleyebiliriz.

Darbe Çığırtkanlığı Alanı!: Muhalefet

Referandum sürecinde karşımıza çıkan darbecilik söyleminin başka bir anlamda kullanımı ise muhaliflerin eleştirilerini darbe çağrısı olarak tanımlamaktan geçiyor. Bu yukarıda da tartıştığımız gibi AKP dışındaki aktörlerin siyasal alandan dışlanmasının yanında siyasal gidişattan duyulan endişeyi bastırmanın bir yolu olarak da kullanılmaktaydı. AKP dışında yer alan siyasal aktörlerin “otoriterleşme”, “yargı bağımsızlığının sonu” gibi eleştirileri AKP’ye darbe çağrısı anlamına geldiği için bu eleştiriler bu entellektüeller tarafından önemsizleştirilecekti. Mesela H.C. açık açık yazacaktı bunu: “Yani ‘Ne şeriat ne darbe!’ sloganıyla, darbecilere bilerek ya da bilmeyerek ‘yol arkadaşlığı’ yapılıyordu. … Yakın geçmişte, ‘Ne şeriat, ne darbe!’ sloganı atanlar, bilerek ya da bilmeyerek, nasıl ki Ergenekoncuların yol arkadaşlığı rolünü seçtilerse, bugün de ‘Ne askeri, ne sivil faşizm!’ diyenler, yine bilerek ya da bilmeyerek, kendilerine bu ülkenin ikinci sınıf demokrasi saflarında yer açıyorlar.[61]

Benzer bir şekilde C.Ç. “Bazılarının bir süre öncesinden seslendirmeye başladıkları ‘sivil darbe süreci’ safsatasından kastın, Türkiye’de siyaset zemininin ‘de-militarizasyonu’ olduğunu, ‘sivilleşme’ ve ‘demokratikleşme’ye açılan kapıları tıkamaya yönelik bir ‘tez’ olduğunu biliyoruz. … 2010’da ‘sivil darbe’ safsatasıyla, 1982’nin ‘askeri vesayet rejimi’ne sarılamayız...”[62] diyerek otoriterleşme eğilimlerini safsata olarak tanımlayacak ve 2010 yılından içimize su serpecekti. A.B. ise bu fırsat ile “laikler” adlı toplumsal grubu da” işin içine katıp “Özellikle ‘hayırcı’lar ‘korku imparatorluğu’, ‘devletin ele geçirilmesi’ gibi unsurlardan oluşan kampanyalarla laik korkuları, laikçi hastalıkları tahrik ediyor ve bir iç savaş psikolojisi oluşturuyorlar[63] diyebilecekti. H.B.K.[64] ise “Referandum günlerinin sonuna yaklaşırken anayasa değişikliğine olumsuz bakan kesimler bunun otoriter demokrasi, baskıcılık gibi kavramlarla bütünleşeceğini söylüyor. Bana kalırsa şaşırtıcı bir iddia[65] diyecek ve yazısının devamında neden şaşırdığını anlatacaktı.

Bugün de benzer bir şekilde AKP, kendisinin otoriterleştiğine, bir tek adam diktası inşa ettiğine dönük eleştirileri zamanında liberal entellektüellerin kullandığı söylem repertuarına başvurarak cevap vermekte. Darbe söylemi AKP için sadece bir tehdit algısını betimlemekten öte siyasal alanı belirlemesinde önemli bir işleve sahipti ve sonuç bölümünde tartışacağımız gibi AKP’de bunu kullanmaktan çekinmeyecekti.

Sonuç Yerine:

Gramsci’ye göre her toplumsal sınıf/ grup kendi aydınına sahiptir, bu durumda aydınları bağımsız bir sınıf olarak ele almamız mümkün görünmemektedir. Bu noktadan hareketle, liberal entellektüellerin darbe söylemlerini kullanış biçimini ilerleyen tarihlerde iddia ettikleri gibi yanlış yorumlama/yanılma/kandırılma olarak yorumlamak açık bir şekilde safdillik olur. ‘Darbe’ kavramını araçsallaştırarak üretilen kötülüğün, iktidarı meşrulaştırmayı sınıfsal bir amaç olarak hedefleyen bu yazarların elinde bir silaha dönüştüğü açıktır. Bu noktada bu “kötülük” meselesi üzerinde bir anlık durmayı öneriyoruz. Liberal kişiliğin siyasi tahayyülünün beslendiği kaynak, onu siyasal iktidarı eleştirirken bile var olan kötülüğü kişi kültüne indirger ve kötülüğün siyasal ve kitlesel yanını görmeyi reddeder. Badiou’nun Nazizm bağlamında tartıştığı kötülük kavramsallaştırmasını bağlamından koparacak da olsak tartışmamız açısından yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Badiou temelde kötülüğün bir siyasi düzenin tekilliğinden türediğini ve bunu mümkün kılan şeyin ise “Nazizmin siyasi bir düzenlenişin parçası olarak Yahudi sözcüğünü içinde barındıran “kitlesel” bir öznellik”i kurması olduğunu söyler.[66]Türkiye-Nazi Almanya’sı benzerliği indirgemeciliğine düşmeden, Badiou’nun işaret ettiği siyasal birlik ile kötülük arasındaki ilişkinin inşasını düşünebiliriz. Badiou, Yahudi Soykırımı’nın mümkün olmasının yolunun ancak Yahudiler’i dışlamış bir Alman birlikteliğinden geçtiğini söyler. Kötülüğü mümkün kılacak şey önce siyasi birliğin oluşmasıdır ve siyasi birliği oluşturmak için önce ilgili topluluk tanımlanmalıdır. Nazi Almanya’sında ırk bağlamında ilgili grup tanımlanırken, başka siyasal düzlemlerde farklı kategoriler üzerinden ilgili grup siyasal birlik oluşturmaya çağrılabilir. Türkiye bağlamında ise bunun referandum sürecinde ve öncesinde “darbeciler” karşısında oluşturulmuş bir siyasi birlik olduğunu söyleyebiliriz.[67] Liberal entellektüellerin de içinde bulunduğu bu siyasal birlikle ortaya çıkan kitlesel özneleşmenin kötülükleri ile bugün yaşadığımız kötülükler arasındaki bağın varlığı inkâr edilemez. “ÇYDD PKK’lılara burs veriyor” ve ya “ÇYDD kızları fuhuşa sürüklüyor” tarzı kötücülükle; 10 Ekim sonrası ölenleri anmak için yapılan saygı duruşunda tekbir getiren kötülük arasındaki devamlılık inkâr edilemez. Liberal entellektüeller için Zizek’in sözünü uyarlayabiliriz: “ne yaptıklarını biliyorlar(dı) ve yine de yapıyorlar(dı).”[68]

Liberal entellektüellerin AKP’ye kendi hegemonyasını kurmada verdiği en büyük desteğin bu hegemonyayı üretecek siyasal repertuar olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin siyasetin düşmana karşı verilen bir demokrasi mücadelesi ve bu mücadeleyi verebilecek tek siyasi aktörün kendisi olarak sunma becerisi referandum sürecinde edindiği siyasal söylem sayesindedir ve AKP mevcut siyasal duruma göre bu düşmanın adını değiştirip yeniden devreye sokabilmiştir. Bu yüzden AKP Gezi Olayları’nı veya 17-25 Aralık sürecini kendi kitlesine darbe olarak sunabilmiş; bu süreçle beraber siyasetin bir seçme-seçilme ilişkisine indirgenebilmesini sağlamış[69]; demokrasinin parlamentarizmden ibaret olduğu düşüncesini demokrasinin egemen tanımı haline getirebilmiş; sokaktan veya yargıdan gelen eleştirileri siyasal iradeye müdahale olarak gördüğünü beyan etmiştir. Yukarıda değindiğimiz gibi darbe söylemi bu anlamı ile sadece referandum sürecini belirleyen bir söylemden ziyade yeniden devreye sokulabilecek bir araç niteliğini taşımaktaydı.

Bu yazıdaki amacımız en başta da değindiğimiz gibi darbe söyleminin AKP’nin hegemonik bir siyasal aktör haline gelmesinde ve bunu yeniden üretebilmesindeki rolüne dair bir tartışmaydı; ne liberal entellektüeli suçlamak ve/veya hak ettiklerinden fazla bir önem atfetmek, ne de onu AKP’nin siyasal günahları için sorumlu tutmaktı. Ancak, karşıt etkili bir politika üretmenin yolunun sorunu ayrıntılı bir şekilde tanımlamaktan geçtiğine inandığımız için darbe söyleminin bir direnme/ karşı koyma alanı yarattığını da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Crtichley’nin dediği gibi “Kendi başımızayız ve ne yapacaksak kendimiz yapmak zorundayız. Siyaset öznel yaratıcılık, hayal gücü, sebat ve elbette inat ve kurnazlık gerektirir. Hiçbir ontoloji ya da eskatolojik tarih felsefesi bunu bizim yerimize yapamaz.”[70]

 

DİPNOTLAR

[1] AKP hegemonyasını sadece söylemsel bir “başarı” hikâyesi olarak düşünmüyoruz; tam tersine ekonomik süreçler  (farklı sınıfsal çıkarları iktisadi olarak birleştirebilmesi) ve gündelik hayatı kendi ideolojik anlayışı doğrultusunda kültürel ve politik olarak yeniden inşa edebilmesi ile beraber düşündüğümüzde AKP hegemonyasının boyutunu ve bu hegemonyayı yeniden üretebilmesini kavrayabiliriz. Biz bu yazıda bu süreçlerden birine odaklandık.

[2] Bu yazının ne darbe söyleminin referandum sürecinde kullanılmaya başlandığı ne de bu söylemin analizini bu yazıda tükettiği gibi bir iddiası bulunmakta. Tam tersine bu yazının amacı belirli bir tarihsel süreçte siyasal iktidarın hegemonik hale gelmesinde bu söylemin nasıl kullanıldığını gösterirken; bu hegemonik söylemin hem geçmişi hem de geleceği nasıl yapılandırdığına/yapılandırabileceğine dair bir giriş tartışması yapabilmek.

[3] Simon Critchley, “Sonsuz Talep: Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti”, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, s. 156.

[4]  V.N. Volosinov, “Marxism and The Philosophy of Language”, çev. Ladislav Meteika ve I.R. Titunik, Seminar Press, New York ve London, 1973, s.10-12.

[5]  Terry Eagleton, “İdeoloji”, çev. Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1991, s. 272.

[6]  Necmi Erdoğan, “Metinlerarasılık, hegemonya ve siyasal alan”, Toplum ve Bilim Dergisi, 63, 1994, s. 45.

[7] Chantal Mouffe, “Hegemony and Ideology in Gramsci” içinde Gramsci & Marxist Theory, Routledge & Kegan Paul, (ed) Chantal Mouffe, 1979, s. 189.

[8]  Eagleton, age, s. 112.

[9]  Agy, s. 45.

[10] Age, s. 165

[11]Age, s.194.

[12] Erdoğan, agy, s. 46.

[13] Critchley, age, s. 262. Devamında Critchley “Burada ekonomi terimini Freud’un yüklediği anlamda, psikososyal organizmada doğru enerji ya da duygulanımsal akış dağılımını sağlama amaçlı düzenleme olarak kullanıyorum” der. Biz Critchley’nin kavramsallaştırmasını takip etmekteyiz.

[14] Cihan Tuğal, “Religious politics, Hegemony, and the Market Economy”, içinde Building Blocs: How Parties Organize Society, 2015, (ed). Cedric de Leon, Manali Desai ve Cihan Tuğal,  California, Stanford: Stanford University Press, s. 101-102.

[15] Yazarların isimleri yazı içerisinde okuyucuya kolaylık olması ve sürekli tekrarı önlemek amacıyla isim ve soy isimlerinin baş harflerinin kullanımıyla yapılan kısaltmalar şeklinde kullanılacaktır.

[16] Bu yazının son düzeltmeleri yapılırken Ahmet Altan ve Mehmet Altan tutuklanmış; Hasan Cemal çok daha önceden Milliyet’ten ayrılmak zorunda kalmış, Cengiz Çandar ana akım medyada sakıncalı insan konumuna düşmüş, Ali Bayramoğlu ise Yeni Şafak’tan ayrılmıştı.

[17] Bu yanıyla, bu tipin İslamcı ideolojiye önemli bir desteğinin; Kemalizm eleştirisi yaparken İslami düşüncenin kendi ideolojisini, İslami ideolojiyi katmadan sunması olduğunu söyleyebiliriz.

[18] İlginç bir şekilde bu düşüncenin “Kemalist ideolojiyi” başlangıç anında dondurduğunu ve değişmeden Türk Siyasi tarihi boyunca var olabildiğini savunmasıdır. Bu düşünceye göre devletten bağımsız bir “Kemalizm” savunusu olamaz ve Kemalizm otoriterliği içselleştirmiş bir düşüncedir. Ancak toplumsal mücadeleler ekseninde Kemalizm’in değiştiği aşikârdır. Bunun en basit ve en açık örneği tek parti dönemi ile 68 sonrası Ecevit CHP’sindeki Kemalizm’in birbiriyle aynı olmadığıdır.

[19] Tek parti dönemi Kemalizm’i birçok açıdan eleştirebilir ve baskıcı bir karaktere sahip olduğu da açıktır. Kemalist ideolojinin kendisine halk arasında ciddi bir popüler taban yaratamadığı ise ayrıca doğrudur ancak buradan yola çıkarak bütün Türkiye Siyasi Tarihi’ni bu ideolojinin belirlediğini söylemenin fazlasıyla çarpık bir okuma olduğunu düşünüyoruz.

[20] İçinde bulunduğumuz siyasi durumun bu sorunları fazlasıyla gösterdiğini düşünmekteyiz.

[21] “Ergenekon ve ordu”, 05.07.2010.

[22] “Demokratikleşmede hedef bu kez yargı”, 23 Mart 2010.

[23] “Yargı Reformunun Korkakları”, 03 Mart 2010.

[24] Mesela A.A. bunu da açıkça dile getirecekti: “Bu anayasa değişikliği gerçekleşirse, Kemalist rejim, demokrasi karşısında çok önemli mevzilerinden birini kaybedecek.” “Abdullah Öcalan ve esef”, 11 Eylül 2010.

[25] Bu listede tabi ki işçi hakları, iş cinayetleri, özelleştirmeler ve getirdiği hak kayıpları gibi sorunların olmasını beklemek naiflik olurdu.

[26] “Askerler, Baykal, Türkiye Kürtleri…”, 03 Mart 2010.

[27] “Cumhuriyet rejiminin diyalektiği”, 01 Eylül 2010.

[28] “Kılıçdaroğlu’yla siyaset nasıl değişir?”, 25 Mayıs 2010. Bu satırları okuyunca insanın, Özal’ın, Mehmet Ağar’ı İçişleri bakanı yapmış Çiller’in demokratik olduğuna inanası geliyor.

[29] “Sorun”, 20 Ağustos 2010.

[30] “12 Eylül’ün zincirleri kırıldı”, 13 Eylül 2010.

[31]  “Çaresiz şiddet”, 20 Eylül 2010.

[32] “Kaçakçılar ve küçük burjuvalar”, 27 Ocak 2010.

[33] “Gözü Açılan Kargalar ve CHP”, 05 Temmuz 2010.

[34] “‘Efendiler’ ve ‘taşralılar’”, 15 Ağustos 2010.

[35] “Değişim”, 15 Eylül 2010.

[36] “Kim ‘evet’çi, kim ‘hayır’cı?”, 08 Eylül 2010.

[37] “Çaresiz şiddet”, 20 Nisan 2010.

[38] “Balyoz ve anayasa”, 06 Nisan 2010.

[39] “Faili meçhuller ve Ergenekon”, 19 Ağustos 2010.

[40] “Demokrat olmak…”, 25 Mart 2010.

[41] “Değişecek…”, 03 Şubat 2010.

[42] “De ki AKP yok”, 03 Mart 2010.

[43] “AKP size niye güvensin ki”, 07 Mayıs 2010.

[44] “Kim kimi niçin destekliyor?”, 15 Aralık 2010.

[45] “‘Değişim’i isteyenler, istemeyenler…”, 01 Ekim 2010.

[46] “Kırılma”, 23 Şubat 2010.

[47] “Değişecek…”, 03 Şubat 2010.

[48] “Kırılma”, 09 Nisan 2010.

[49] “Evetin hayrı”, 13 Eylül 2010.

[50] “12 Eylül’ün zincirleri kırıldı”, 13 Eylül 2010.

[51] “PKK’dan, CHP-MHP’den ona buna: ‘Anti-demokrat savaş koalisyonu'”, 05 Mayıs 2010.

[52] “AKP ve demokratlar”, 31 Mart 2010.

[53] “Kara ittifak sesini yükseltirken”, 22 Temmuz 2010.

[54] “Sol’da farklı bir duruş ve yeni bir çıkış”, 23 Temmuz 2010.

[55] “Solcular ve Referandum: Garip ilişki” , 17 Temmuz 2010.

[56] C.Ç. ve E.M. de referandum sürecinde “hayır” diyenleri hasta olarak tanımlayacaktır. Bu hastalık söyleminin rastlantısal olarak seçilmediğini düşünmekteyiz ki burada hastalık bedensel değil zihinsel bir durumu imlemekte. Bu anlamda açıkça “hayır”cı tavrı psikolojik bir bozukluk olarak görerek normal ile anormal arasında ayrım çizerek kimin sözünün geçerli olması gerektiğini açıkça belirtirler. AKP’nin bugün de siyasi muhaliflerini zaman zaman “hastalık” söylemini kullanarak cevap verdiğini söyleyebiliriz.

[57] “Darbeci ideoloji, siyaset ve HSYK!”, 08 Eylül 2010

[58] “Laiklik, yoksulluk, Ergenekon”, 25 Mayıs 2010.

[59] “Darbe”, 13 Eylül 2010.

[60] “Bak, orada 58’e 42 yazıyor!”, 14 Eylül 2010.

[61] “Ben ne yapardım ‘sivil faşizm’ olsa?..”,  08 Ocak 2010.

[62] “2010’da 1982’ye sarılamayız”, 24 Mart 2010.

[63] “Ayrılıkçı rejimin beyazları ve hayırcılar”, 10 Eylül 2010.

[64] H.B.K. bir yazısında “Referanduma hayır diyenler darbe yanlısı da değildir” diyecekti ancak yukarıda açıkladığımız gibi ölçüde bazı yazarlar ve bazı metinler dışında açık açık “hayırcılar darbecidir” diye yazan olmamıştır çünkü bunun daha sofistike söyleme şekilleri vardır. Kullanılan kavramlar, beslenilen zihinsel gelenek, kurulan argümanların gelişimi böyle bir özdeşliğin referandum sürecinde kurulduğunu açıkça göstermektedir.

[65] “Solun Referandumla Sınavı”, 08 Eylül 2010.

[66] Alain Badiou, “Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme”, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s. 70.

[67] Referandum sonrası bu birlik başka adlar altında yeniden kuruldu/kuruluyor. Badiou’nun analizini hegemonya analizi ile birleştirirsek, siyasal iktidarı hegemonik kılanın da kendi varlığının yeni koşullara uyarlayıp yeni adlar altında siyasal birliktelik yaratabilme becerisi olduğunu söyleyebiliriz.

[68] Slavoj Zizek, “Giriş: İdeoloji Hayaleti”, içinde İdeolojiyi Haritalamak, ed. Slavoj Zizek, 2011, Dipnot Yayınları, Ankara, s. 18

[69] Anayasa değişiklerini iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını siyasal bulan AKP, bu yüzden Anayasa Mahkemesi üyelerine rahatlıkla siyaset yapacaklarsa cüppelerini bırakıp parti kurmalarını söyleyebilmiştir.

[70] Age, s. 143.