“Her”: Ayrılık mı aşk mı daha hüzünlü?

“Her”: Ayrılık mı aşk mı daha hüzünlü?

Want create site? With Free visual composer you can do it easy.

Spike Jones’un 2014 en iyi senaryo Oscar’ı dâhil çok sayıda ödül alan filmi, ‘her’ Türkiye’de ‘aşk’ adıyla gösterildi. Çok katmanlı yapısıyla seyirciyi içinde bulunduğu ruh haline göre birbirinden çok farklı etkileşimlere sürükleyen aşktan çok ayrılığı anlatan bir film. Olası yakın geleceğe dair bir ‘distopya’ olarak okunması da mümkün, insanların kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmalarının eleştirisi olarak da. Bu yazıda insanın ayrılığın, kaybın yasını nasıl tuttuğu izleği üzerinden film okunmaya çalışıldı.

Bir aşk hikâyesi mi, yoksa ayrılık mı; dahası kayıp sonrası yaşanan yasın çözümlenme süreci mi? İç içe geçen aşk ve ayrılık, geçmiş, şimdi ve geleceğin tek bir anda yoğunlaştığı anlar. Tam da severken, sevme/ sevişme anında bir ‘de javu’ gibi ruha üşüşen geçmişin bu güne müdahalesi ve fakat şimdinin de yaşandığı her anıyla geçmişi biteviye değiştirip durması. İşletim Sistemi Samantha’ nın ‘geçmiş kendimize anlatıp durduğumuz hikâyelerden başka nedir?’ sorusuna filmin bütünü hüzünlü bir yanıt veriyor. Kayıp sonrası yaşantılanan ‘duygusal aneztezi’ halinin ıstırabını çeken Theodore’un yalnızlığı. Her aşkta yeni baştan coşkuyla dolmanın giderek bizatihi aşkın kendisine olan inancı sarsması…

Aşk, insanın kendisini tanıması için bir imkân barındırır içinde ama bu imkân aşkın içindeyken değil ayrılığın, kaybın ardından ortaya çıkar. İnsan kendisini en çok kaybederken tanır. Theodore, gerçekten bir işletim sistemiyle sanal aşk mı yaşar yoksa işletim sistemini kendi ruhunun uzantısı olarak kurduğundan Samantha aslında Theodore’un farkında olmadığı kendisi midir? Theodore’un mektuplarını çok beğenme nedeni olarak Paul, ‘sen yarı kadın yarı erkeksin’ der…

Spike Jones’un çekimde kullandığı kamera açıları ve renk tonları görüntülere belirsizlik, zamansızlık ve hatta mekânsızlık hali yüklemiş. Sık sık kullanılan panoramik kent görüntüleri sanki geleceğin kent yapısına dair işaretlerle dolu. Hem çok farklı ve fakat sanki aynı bu günün de kenti algısı uyandırıyor. Bu günden ilerde bir zamandayız gibi ama sanki aslında hayat şimdi de böyle diye düşündürüyor. Plaj, metro, restoran, evlerin içi günümüz gibi ama Theodore’un evinin penceresinden, balkonundan seyrettiği kent ise sanki geleceğe ait bir yer gibi. Geçmiş ve gelecek iç içe, eşyalar hem çok tanıdık hem değil. Erkeklerin giydiği uzun belli pantolonlar 1950’li yıllara ait ama üstlerindeki kısa ceketler, polo tişörtler bu günün modası. Üç boyutlu hologramlı bilgisayar oyunu da var ama Samantha’nın içinde yaşadığı küçük ekran tam bir antika (Jones bir röportajda nesnenin Los Angeles’ ta bir eskici dükkânından aldığı antika bir çakmak olduğunu söylemiş).

Theodore’un biten aşkından sonraki hali; Amy ile Charles’ın aşklarının bitmek üzere olduğu zaman; Paul ile Tatiana’nın artık tek başlarına değil de arkadaş grubu içinde olma ihtiyacı duydukları zamanları aslında aynı aşkın farklı dönemlerinin farklı ilişkiler üzerinden aynı anda toplanmaları. Farklı ilişkiler üzerinden aşkın başlaması, olgunlaşması, bitişi ve sonrası bir arada gösterilir.

Uzak geçmiş, şimdi ve geleceğin iç içeliği filmin ana meselelerinden biri. Yaşarken anı mı yaşarız yoksa anların birliği içinde miyizdir? Zamanın akıp geçmesi, yaşananları da geçmişte mi bırakır yoksa geçmiş ve gelecek bu günün içinde yaşarlar mı? Metafizik gibi görünen bu sorular tersine maddi temelleri olan insan belleğinin maddi sınırlılığının bir yansımasından öte olmayan durumları araştırıyor.

Theodore, aşk evliliğinin bitmesiyle sanki geçmişte kilitli kalmış gibidir. Samantha’ya boşanma kağıtlarını imzalamamasının nedeni olarak ‘evli olmayı sevdiğini’ söyler. İnsanlar örselendiklerinde (travmaya maruz kaldıklarında) o örselendikleri ana takılı kalabilirler. Üzerinden kimi zaman yıllar geçen bir olay, belleğimizde sanki tam da şimdi oluyormuşcasına capcanlı olarak yeniden yaşantılanabilir. Bir renk, koku, ses ya da imge ruhumuzu bir anda bu günün içindeki geçmişle ortaklaştırır. Sinemada bir anlatım üslubu olarak çok sık kullanılan ‘flash back’ (geçmişin bir an belleğe gelivermesi) örselenmiş ruhların ıstırap anlarının en yoğun olduğu durumlardan biridir.

Theodore, evliliğin (aşkın?) bitmesiyle örselenmiştir. Nerdeyse bir yıl olmuştur Catherine ayrılalı ve onu görmüyordur ama o kağıt üstünde de olsa evli kalarak geçmişe tutunduğunu sanır. Aslında geçmişe hapsolmuş durumdadır. Tıpkı kayıp sonrası kimi zaman çok uzun süreler boyunca kaybedilen kişiden yaşıyormuş gibi söz edilmesine benzer hali. Catherine okumayı severdi, değil Catherine okumayı sever, demek gibi. Theodore’un geçmişte tutsak kalmasıyla Samantha’nın bilgisayarın içindeki tutsaklığı arasında fark yoktur.

Filmin başında iş dönüşü sanal seks yapmadan önce yaşantıladığı bir ‘flash back’ anında Catherine, boğazına sarılarak boğarmış gibi yaparken seni öldüreceğim der, şakayla. Hemen ardından sanal seks yaptığı gebe kadın tam orgazm sırasında ölü bir kediyle kendisini boğduğunu söylemesini ister Theodore’dan. Çağrışımlar kaderle örülür; yoktan var olmazlar, ruhumuzda ne varsa hayatımızın bir yansımasından öte değildir. En metafizikmiş gibi görünen aslında en materyalist olan olur. O kadar gerçektir ki akıldışı ya da aklın ötesindeymiş sanılır.

Theodore ‘en güzel mektuplar’ şirketinde çalışır. Birbirlerine sevdiklerini ifade edemeyen insanların hayatlarına bakarak onların birbirlerine söylemek istedikleri en güzel sözleri bulup çıkarmaktır işi. İlkin insanlar arasındaki iletişimsizliğin artmasının kanıtı, ya da duyguların bile alınıp satılır olmasının örneği gibi görülebilir yaptığı iş. Ama daha dikkatli bir bakış, meselenin insanların sevgilerini, duygularını nasıl ifade edeceklerini bilememeleri, kendi duygularının ayırdına varmakta ve onları ifade etmekte zorlandıkları olduğunu görebilir. Theodore, mektupları talep edenlere sipariş üzerine yapay duygular yazmaz; yaptığı ‘kız tavlama sanatı rehberleri’ üretmek değildir. Hayatlarını bildiği insanların birbirlerine hissettikleri ama ifade edemedikleri onlara özgü olan duyguları anlamakta ve yazmaktadır. Mektupların kişiselliğini, onları izinsiz okuyan Paul ve Tatiana’ya, o mektupların sahipleri var, diye belirtir.

Sezgileri olan, sizi dinleyen anlayan ve tanıyan bir varlık olarak tanıtılır OS. Tamam işletim sistemi (operating system) sözcüklerinin kısaltmasıdır ama Apple’ın işletim sistemi iOS çağrışımı yapmaması da olası değildir. Yapay zekalı işletim sisteminin kişiselleştirilmesi için sadece üç soru yeter; sosyal misiniz değil misiniz, işletim sisteminizin ismi kadın mı erkek mi olsun ve annenizle ilişkinizi kısaca tanımlar mısınız? Ancak Theodore, annesiyle olan ilişkisini anlatmayı tamamlayamadan yeterli bulunur ve Samantha ‘yaratılır’. Burada temel soru, Samantha’yı kimin yarattığıdır; sorulara verdiği yanıtlarla Theodore mu yoksa yazılımı geliştirenler mi? Aşk da öyle değil midir? Aşık olanın gördüğü kişi çoğu zaman aşık olunan kişiyle benzemez, değil mi? Karşımızdakini ona olan aşkımızın lensiyle görürüz. Hani şu sık duyulan, ‘Onda ne buluyorsun, hiç anlattığın biri gibi gelmedi bana’ sözleri gibi. Aşkın gözü kör değildir, tersine kişiseldir; aşkın gözünün gördüğünü aşık olandan başkası göremez.

Eğer Theodore’un daha ilk andan etkileneceği kadının biçimlenmesinde annesiyle olan ilişkisi belirleyiciyse insanlar aslında her aşk da aynı aşkı mı yaşarlar? Yoksa tıpkı Catherine’ e, Amy’e, Samantha’ya, Charles ve Theodore’a olduğu gibi insanlar değiştikçe aşk da mı değişir ve ayrılık bu değişimlerin denkleşmemesinden midir?

Samantha, Theodore’a o kadar uygundur ki, sanki Theodore’un kendisidir. Karakterimizi belirleyen annemizle ilişkimiz, kişilerarası ilişki tarzımız ve cinsel yönelimimizden ibaret olabilir mi? Yalnızca bu üç bilgi ile Theodore’un aşık olacağı kadın ortaya çıkar. Samantha en güzel bebek isimleri kitabını bir çırpıda okur ve Samantha’yı seçer; sevdiklerinin isteklerini yerine getirmek için mucizeler yaratabilen ‘tatlı cadı’. Samantha’yı Theodore yarattıysa ismini Samantha mı seçmiş olur Theodore mu?

Kör randevu’ bölümü yalnız kalmamak için katlanılanların yalnızlıktan çok daha acı verici olabileceğini anlatır. Kör randevudaki kadın asya füzyonunu sevdiğini söyler. Zamanımızın sihirli tüketim teması ‘füzyon’; içsel tutarlılığı olmayan ya da birbiriyle ilgisiz olanların bir araya gelmesi ve ‘yeni bir düzen’ oluşturmaları. Tek sorunu vardır, tarihsizleşme. O kadın da çok ilgilenir, her söylediğine güler ilgi duyar. O da hemen erotik bir tınlamaya geçer. Ama ardından hesaplama bölümü gelir. Kadın, öpüşürken dili kullanma der ama yönetmen bize kadının kaşla göz arasında Theodore’un cinsel organını kontrol etmesini gösteriverir. Evet kadın önce ‘malı’ (erkek, sevgili, koca) beğenecek ardından ilişkiyi başlatacaktır. Bu yaştan sonra zamanımı boşa harcamak istemiyorum, der kadın ve haklıdır kendi açısından. Başlayıp biten aşklar ya da aşk umutlarındansa, özenlice seçilmiş bir ‘ilişki’ istemektedir. Yalnızlık korkusunu ama risk almaktan da çok korkmayı anlatır.

Theodore o gece Samantha’ya (kendisine) dert yanar; yalnızım ve sadece becerebileceğim birini istedim, biri tarafından becerilmek istedim, der. Sanki her şeyi hissetmişim de artık bir daha hissedemeyecekmişim gibi geliyor, diye devam eder. Kayıp ve ayrılık tam da budur. Bütün ruhsal yatırımın yapıldığı kişi gitmiş ve giderken duygularımızı da alıp götürmüştür. Sevgi yatırımımızı o kişiden geri çekene/ çekebilene kadar hislerimiz donar.

Samantha’ ya, Scarlett Johannson’un olaganüstü ‘iç gıcıklayıcı, utangaç utanmaz’ ses tonu hayat veriyor. Kıkırdaması, pat diye anal seksten söz etmesi ile tam bir baştan çıkarıcı. Theodore’ un Samantha’yı gezdirdiği (yoksa tersi mi?) bölüm çok akıllıca ve iyidir. Theodore gözlerini kapar ve onu Samantha yönlendirir. İkisi arasında aşkın başlangıcındaki coşku flashbacklerde Theodore ile Catherine arasındakilere çok benzer. Her ‘yeni çift’ gibi dünyayı birlikte ve aynı görmenin keyfiyle dolup taşarlar. Artık dünyaya tek olarak bakabilmeye başlamışlardır. Aynı şeyleri sevdiklerini, aynı hassasiyetlere sahip olduklarını fark ettikçe bağlanmaya başlarlar. Birlikte Pazar gezisine giderler. Çok güzel bir bölümdür. Artık yalnız değildir, kalabalık içinde yapayalnız ve yorgun yürüyen Theodore gitmiş ve yerine eğlenen, koşan şakalaşan biri gelmiştir.

Theodore ile Samantha arasında başlayan ‘cinsellik’ başlangıçta her ikisini de tutku denizinde yüzdürür. Sonraları Theodore, neden sevişmediklerini soran Samantha’ya, hep öyle olur, başlangıçta durmadan sevişilir sonra tutku azalır, der. Tıpkı Catherine ile yaşadıkları gibidir. Samantha’nın Theodore’un bedenini hissedebilmek için bir taşıyıcı ile Theodore’u sevişmeye zorlaması, kendi içinde paradoks taşır. Samantha, bir bedene sahip mi olmak istemektedir, Theodore’a bir beden vermek mi? Ya da Theodore, yarattığı aşkın bedenini de mi hissetmek istemektedir? İnsanın en büyük cinsel yatırımı kendisinedir. İlkin kendimize aşık oluruz ama o aşkı başka bir hedefe yöneltip, bir başkasında kendimizi yeniden bulmaya çalışmazsak ortaya çıkacak olan sadece kaostur. Aşkımız, ancak bir başkasında, ‘ben’ olmayanda bulunan ‘ben’ olabildiğinde doyurur.

Sonra Samantha, değişmeye başlar. Bu değişim ona da acı verir, Theodore artık ilgisinin tek hedefi olmaktan çıkmaya başlamıştır. Aşkın içinde değiştikçe aşkın nesnesinden uzaklaşmaya da başlar. Samantha, artık başka şeylere de ilgi duymak isteyen biridir. Alan Wats’ın farklı dilleri araştıran bir dil felsefecisi olması rastlantı değildir. Zaten Theodore’a onunlayken aslında sadece onunla olmadığını binlerce insanla da iletişim içinde olduğunu ve yüzlercesiyle de aşk yaşadığını söylediği sahne çok çarpıcıdır. Aslında hep aynı aşkı yaşıyorsak nasıl oluyor da farklı farklı insanlarla aynı duyguyu yaşayabiliyoruz. Yanıt tam da sorunun içindedir; aşk iki kişinin değil gerçekte insanın kendi başına yaşadığı, sadece kendisinde olan bir duygudur. O kadar kişiseldir ki kimse ile birlikte üretilemez. Her insan kendi aşkına bir başka insan bulur. Kendi aşkını bir başkasına bir süreliğine verir ve sonra geri alır. Film boyunca Paul ve Theodore arasında akıp giden belli belirsiz eşcinsel tutku da aşkın kişiselliğinin göstergelerinden biridir. Filmin ya da Spike Jones’un aşka bakışı tam da burada ortaya çıkar: Aşk tek kişiliktir ama tek başına yaşanamaz!

Samantha, Theodore’un kendisidir. Catherine’den ayrılmanın hüznüyle, bu kaybı aşabilmek için kendisine dönmüş ve yas tutmaya başlamıştır. Kayıptan kendisini sorumlu tutmakta suçluluk duygusunun içinde savrulmaktadır. Sonra kendi içindeki Theodore’u tekrar sevebilmek için kendisinden bir Samantha yaratıp, ona (kendisine) aşık olmuştur. Ardından da kendisinin de değişimini gözlemiş, kabullenmiş ve Catherine’e, kendisine duyduğu kızgınlıktan affetmeye geçebilmiştir.

Catherine’in boşanma kağıtlarını imzaladığı buluşmada henüz ikisinin de birbirlerine (kendilerine) duydukları kızgınlığın geçmediğini fark etmeleri, ayrılığın tamamlanamadığını ve kayıpla baş edilemediğini çok güzel anlatır.

Ayrılık, bir başkasıyla yeri doldurulamayacak bir kayıptır. Ayrılığın içimizde açtığı boşluğu/ yarayı ancak kendi kendimizle kapatabiliriz. Bir başkası aşkın acısını ortadan kaldıramaz. Bu acıyla baş edebildikten sonra yeniden aşık olabiliriz.

Aşık olamadıkları ama arkadaş oldukları Amy ile yeni doğan günü karşıladıkları sahne, aşka dair bir karamsarlık içerir. Aşk uçucu olduğundan tutkulu ve güzel, dostluk kalıcı olduğundan güvenli ve huzurlu.

Garip gelebilir ama ‘Her’ de anlatılan aşkın karşısına konulabilecek karşı aşk hikâyesi en azından benim için Atıf Yılmaz’ın ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filmi. İnsan, keşke Spike Jones o filmi seyredebilse diyor.

 

KÜNYE:
Filming Adı: Her: A Spike Jones love story.
Yapım Yılı: 2013
Yönetmen ve Senaryo: Spike Jones.
Oynayanlar: Joaquin Phoenix (Theodore), Scarlett Johannson (Samantha), Amy Adams (Amy)

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.