İnsanlar daima hareket halindedir. Yaşamlarını daha iyi koşullarda sürdürebilmek, hatta kimi zaman sadece yaşamlarını sürdürebilmek için bulundukları yerlerden başka yerlere gitmektedir. Yüzbinlerce yıllık bu göçerlik tarihinin yanında insanların yerleşik hayata geçmeleri çok daha yakın bir döneme, tarıma dayalı yaşamın ortaya çıkmasına denk düşmektedir. Buna rağmen günümüzdeki toplumsal algı, göçün arızi bir olgu olduğu yönündedir. Bu algı, kentlerin uygarlık alanı olarak ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir. O andan itibaren göç ve göçmenlik doğal bir olgu olarak değil, uygarlığın dışında ve ona tehdit olarak görülen bir olgu olarak görülmeye başlanmıştır.

Yerleşiklik, toprak, ülke, sınır, egemenlik, devlet gibi kavramların gelişimi ile göçün bir sorun olarak kodlanışı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dolayısıyla göçmen sorunu temelinde siyasal bir sorundur. Bu siyasallığın saptanıp, altının çizilmesi, burada yürütülecek olan göçmenlik tartışması bakımından birincil önemdedir.

Bu noktadan bakıldığında, göç üzerine araştırmaların başlamasının, ya da Foucaultcu bir deyimle, göçün söylemselleştirilmesinin 19. yüzyılın sonlarına rastlaması da tesadüf sayılamaz. Bu dönem aynı zamanda ulus devlet düzeninin dünya çapında kurumsallaştığı dönemdir. Belirli sınırlar dahilinde ulus egemenliğinin ilanı, bu sınırların içinin ve dışının mutlak ayrımı, insanların sınır ötesi hareketlerinin de sorunsallaştırılarak kontrol edilmesini de beraberinde getirmiştir. Uluslararası sistemin kendine has dengeleri, devletlerin ekonomik ihtiyaçları, bölgesel çalkantılar ve elbette savaşlar göç hareketlerinin oluşumuna ve göçmenlere dair oluşan söylemin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ulus devletler, göçmenleri kimi zaman destekleyip olumlayarak, kimi zaman ise dışlayıp olumsuzlayarak sürekli bir yönetimsellik aracı olarak kullanmıştır.

Siyasal Bir Kategori Olarak Göçmenlik

Her toplumun kendine özgü bir göçmen kavrayışı vardır. Balibar’ın deyişiyle, göçmen, etnik ve sınıfsal ölçütleri birleştiren, yabancıların karman çorman içine boca edildiği karma bir kategoridir. Bununla beraber bu bütünün ikircikleri de vardır. Paris’te bir Portekizli bir İspanyol’dan daha çok, bir Arap ya da Siyah’tan daha az göçmen olacaktır; bir İngiliz ya da Alman elbette göçmen olamaz; bir Yunanlı belki; İspanyol bir işçi, hele Faslı bir işçi “göçmen” olacaktır ama bir İspanyol sermayedar, hatta Cezayirli bir sermayedar öyle olmayacaktır.”[1]

Balibar’ın göçmenin tanımlanması konusundaki bu yaklaşımı oldukça zihin açıcıdır. Göçmen tanımı ve algısı, zamana ve mekana bağlı olarak değişim gösteren bir esnekliktedir. Kimi zaman bütünleştirici ve farklılıkları ortadan kaldıran bir grup tanımı olabilirken kimi zaman da spesifik bir gruba gönderme yapabilmektedir. Terim her zaman tam olarak bir toplumsal gerçekliğe değil, daha çok bir temsile gönderme yapmaktadır. Fransa’da göçmen terimi en görünür grup olan Kuzey Afrikalı bir kişiyi akla getirmektedir. Almanya’da akla gelen Almanya’da yerleşmiş bir yabancı olarak Türk’tür. Amerika’da ise artık göçmen denilince akla gelen Hispaniklerdir.[2]

Göçmen karşıtlığının dünya çapında yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Bir türlü aşılamayan ekonomik krizler, güvenlik ve terör söyleminin yaygınlığı ve neoliberalizmle beraber yurttaşların kamusal mal ve hizmetlere erişiminin sınırlandırılması/koşullandırılması göçmenleri hem rakip hem de tehdit olarak gören siyasal anlayışın popüler hale gelmesine neden oldu. Hiçbir yerde göçmenlere iyi gözle bakılmıyor. Gazetelerde ve televizyonlarda her yeni gün yasadışı yollardan ülke değiştirmeye çalışanların haberleri yer alıyor. Göçmenler bulundukları ülkedeki her türlü düzensizliğin, çürümüşlüğün sorumlusu olarak gösteriliyor.

Balibar yaşadığımız göçmen sorununu, 1980’lerle başlayan, “göçmenlerin yeniden sömürgeleştirilmesi” süreci olarak adlandırır. Bu süreç hem gündelik yaşamda hem de evrensel insani değerler konusunda açığa çıkmaktadır. Yeniden sömürgeleştirme süreciyle beraber, yabancıların ve göçmenlerin yaşadıkları mekanlar, idare, yargı ve güvenlik mercilerinin sistematik bir tahribatına uğramaktadır. Bu sistematik tahribat, yabancıların yurttaşlarla aynı sosyal, insani ve güvenlik haklarına sahip olduğu algısını ortadan kaldırmaktadır. Onları doğrudan ikinci sınıf konuma itmektedir. Son yıllarda birbiri ardına çıkartılan göçmen kontrol politikalarının amacı, kayıt dışı sektöre ya da onu besleyen işgücü kaynağına son vermek değildir. Tam tersine, baskıcı politikaları haklı gösterecek olan bu yasa dışılığın yeniden üretiminin sağlanmasıdır. Bu yasa dışılığı, en temelde göçmenlerin yasal statüler kazanmalarını engelleyerek yapmaktadır. Balibar’a göre, bu yasa dışılık, tüm ülkede bir güvenlik sendromu yaratılmasını sağlamaktadır. Göçmenlere dayandırılan bu güvenlik sendromu, toplum içinde “mikrofaşizm” olarak adlandırılabilecek bir şiddete ve dışlamaya zemin yaratmaktadır. [3]

Zizek, göçmen ve yabancıya yönelik tepki ve şiddetin nedeni olarak “id kötülüğü” dediği, herhangi bir gündelik çıkarcı ya da ideolojik temelden yoksun bir şiddeti görmektedir. Ona göre yabancıların işleri çaldığına, batılı değerler için tehdit oluşturduklarına yönelik söylenenler gerçek neden olamaz. “İd kötülüğü” öznenin arzusunun en baştan beri kayıp olan nedeni/nesnesi ile ilişkisindeki o temel “kısa devre”yi sahneye koymuş olur: “Öteki”de bizi asıl rahatsız eden şey, nesne ile ayrıcalıklı bir ilişkinin keyfini sürüyormuş gibi görünmesidir. Öteki, ya bizden ayırmış olduğu bir nesne-hazineye sahiptir ya da bizim bu nesneye sahip oluşumuz için bir tehdit oluşturmaktadır.[4] Göçmen sıfatıyla öteki, ulus devlet aracılığıyla kurulan siyasal ilişkiyi kısa devre yaptırdığı için, öznenin şiddetinin açık hedefidir. Göçmenlerin ve yabancıların dışlanması ulus devletin hem ideolojik hem de kurumsal inşasında belirleyici bir unsur olmuştur. Yurttaşlığın bir aidiyet ilişkisi ve pozitif tanımlama olduğu kadar, dışlama ilişkisi ve negatif tanımlama olduğunu ortaya seren olgu göçmenlerin ve yabancının konumudur.

Yurttaşa Karşı Göçmen

Eski Yunan’da polis, Tanrıların Yunanlılara bağışladığı bir armağan olarak kabul ediliyordu. Her Yunanlı kendini, ilk önce polis üyesi bir yurttaş olarak algıladığından yaşamı polisin yaşamı ile koşullandırılmıştı.[5] Tanrı armağanı olarak polis sadece yurttaşlara aitti ve yabancıların polis üzerinde bir hakkı yoktu. Göçmenler ve yabancılar daima bir tehdit olarak algılanır ve tüm kötülüklerin kaynağı olarak görülürdü. Yurttaşların devletini sahiplenmesi ve yabancıları dışlamasıyla ilgili bu Eski Yunan düşüncesi varlığını günümüze kadar devam ettirmiştir.

Eski Yunan’da yabancılara yönelik bu dışlama, ortaçağda daha farklı bir boyut kazanmıştı. Richard Sennett, Ten ve Taş’ta, Ortaçağ’da Venedik’te göçmen Yahudilerin, Yunanlıların ve Türklerin, kirlilik, hastalık ve bedensel düşkünlüklerin sorumlusu olarak görülerek gettolarda yaşamaya zorlanmalarını anlatır. Her bir yabancı grup ayrı bir adacığa hapsedilerek belli bir saatten sonra kente karışmaları engellenirdi. Yabancıların gündüzleri ticaret yapmaları serbestti ama akşam olduğunda kendi yaşam alanlarına dönmeleri zorunluydu. Göçmenler kent yaşamının ve ticaretinin önemli bir parçasını oluştursa da asla kentin asli unsuru olarak görülmemektedirler. Güvenliklerinin karşılığı olarak, gettolarda toplumdan ayrı biçimde yaşamaları sağlanmıştı.[6] Sennett’nin anlatısı, ortaçağdaki kentlilik anlayışına ilişkin önemli bir veri sağlamaktadır. Görüyoruz ki, yurttaş (citizen) kavramının kökeninde olan kent (city), ekonomik ve sosyal bir mekan olduğu kadar, aynı zamanda belli bir siyasal ve idari haklara sahip olabilmenin de ölçütü olarak gelişmiştir. Kentten dışlama beraberinde kimlikten ve haklardan dışlamayı da beraberinde getiriyordu.

Göçmenler ve kentle olan ilişkilerinin günümüz yurttaşlık anlayışına kökenlik edişine dair en önemli vurguyu Brubaker yapmaktadır. Ona göre yoksul göçmenlere karşı kapanma, erken modern dönemin kent yönetimi siyasetinin en önemli parçalarından biridir. Brubaker’ın aktardığına göre 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılda dilencilerle ilgili önemli bir dönüşüm yaşandı. Her bir kentin, yoksullarından sorumlu olması benimsenerek, yoksullar kayıt altına alınarak dilenmeleri bir kontrole ve denetime bağlandı. Yalnızca idari izni olanların dilencilik yapmasına izin verildi. Şehre ait olmayan yabancı yoksulların dilenmeleri yasaklandı. Yabancı yoksullar ile yerli yoksullar arasında bu ayrım beraberinde kent aidiyetinin de belirlenmesini getirdi. Böylece bir yandan yabancı yoksullar dışlanırken öte yandan, bu kapanmayla beraber bir kentlilik fikri de gelişti. Bu kapanma ve dışlama hareketi Brubaker’a göre “sınırları belli bir topluluğa üyelik olarak yurttaşlığın” tanımlanmasının başlangıcını oluşturmaktadır.[7] Devlet aygıtı merkezileştikçe bu kapanma ve dışlama, diğer devletlerle ve/veya diğer devletlerin üyeleriyle ilişkilerde ortaya çıkacaktır. Fakat henüz bir üyelik esasının gelişmediği ulusal değil, teritoryal esasa göre işleyen devlette, kent üyelerinin belirlenmesi kolay bir işken, devlet üyeliğinin belirlenmesi o kadar kolay değildir.

Erken modern dönemde “üyelik” ve “ikamet” arasında keskin bir ayrım yoktu. İkamet daha temel bir kategoriydi ve üyelik ondan türemekteydi. “İkamet uyrukluğu belirler” ilkesi geçerliydi. Göçmenlik bu ikisi arasındaki ilişkiyi problemli hale getiren bir olguydu. Yoksul göçmenlere karşı etkin bir kapanma için “üyelik” ile “ikamet” arasındaki ayrımın keskinleştirilmesi gerekliydi. İkamet üyeliğin üzerinde belirleyici kılındı. Devlet üyeliği, ikametten bağımsız olarak tanımlanmaya başlandı.

Brubaker’ın Almanya’daki göçmen ve üyelik üzerine yürüttüğü bu tartışma, “sınırları belli bir topluluğa üyelik olarak yurttaşlığın” yasal kurumsallığının oluşmasında göçmenliğin etkisini göstermektedir. Resmi olarak tanımlanan dışsal olarak sınırlanmış bir üyelik statüsü olarak yurttaşlık “modern devletin içsel gelişiminin bir ürünü olarak değil daha çok coğrafi olarak yoğun, kültürel olarak konsolide edilmiş, ekonomik olarak birleşmiş ve politik olarak entegre edilmiş devlet sistemi içindeki devletler arası ilişkilerden doğmuştur”[8]

Göçmenlerin ve yabancıların dışlanması ve ulusal kapanma Almanya’da yurttaşlığın yasal kurumsallaşmasına hizmet ederken, Fransa’da da yabancılarla ilişki ulusçuluk ideolojisinin tesisinde önemli bir rol oynamıştır. Devrimin ilk dönemlerinde kozmopolitan bir anlayış egemendir. 1791 Anayasası büyük oranda yurttaşlar ile yabancılar arasında eşitlik üzerine kuruludur. Fransa’da ortaya çıkan yabancı karşıtı milliyetçilik savaş ve hizip mücadelelerinin ürünüdür. Yabancıları ve göçmenleri kısıtlayıcı pek çok hükmü getiren Konvansiyon olmuştur.[9]

Bu dönüşümün nedeni ulus devlet ideolojisinin tanımında gizlidir. Ulus devlet, bir ulusa ait devlettir: belirli, sınırlı, egemen bir ulusun devletidir. Devrimle birlikte ulusal yurttaşlığın icadı, kosmopolitanizmi devredışı bırakarak, beraberinde yabancının mutlak biçimde dışlanmasını getirmiştir. Bu yüzden yabancı ve yurttaş birbirine bağımlı, aynı zamanda birbirini dışlayan kategorilerdir. Yurttaş ile yabancının icadı, belirli haklardan ve sorumluluklardan yalnızca belirli kimselerin yararlanabilmesinin de alt yapısını oluşturmuştur. Fransız Devriminin bu icadı aynı zamanda ulusallık ile yabancılık arasında bir daha kapanmayacak bir ayrım ortaya çıkartmıştır. Nitekim göçmenlere yönelik sınır kontrolleri dünyada ilk kez Fransız Devrimi’nin hemen ertesinde gündeme geldi. Örneğin, 1792’de İngiltere’de ortaya çıkan Yabancılar Yasası, Fransız Devrimi’nin yıkıcı etkilerini ülkeye taşıyabilecek devrimcileri sınır kapılarında durdurmak amacı ile tasarlanmıştı. Bütün bu gelişmeler sınır kontrollerini, pasaport gibi olguları gündeme getirdi.[10]

Ulus devletin oluşum süreci, kültürel ve kimliksel sınırları teritoryal ve siyasal sınırlarla örtüştürmeye yönelik kuralların tanımlanmasını kapsar. Ulus, bu hayali ya da icat edilmiş cemaat kendi temsilerine göre kapanma ya da dışlama tarzlarını tanımlarlar. Bu perspektif içinde geçmiş, şimdiki zamanı meşrulaştırmaya yarar. İnşa edilen modeller, ulusal deneylerin her birini özgülleştirir. Geçmiş, bugünün temsilini oluşturur. Bugün her ülkenin göçmenleriyle sürdürdükleri bir arada bulunma pratiğini belirleyen de bu özgül tarihleridir.

Ulus Devlet, Demokrasi ve Göçmenler

Devletin iki tür sınırı vardır. Dışsal olanı, devletin topraklarına girme kriterlerini belirleyeceği sınırdır. İçsel sınır ise, yurttaşlığa dahil olma kriterlerinin belirlendiği sınırdır. İlki göçmenlik politikalarınca belirlenir, ikincisi ise uyrukluk politikaları ile. Uyrukluk politikaları ile göçmenlik politikaları yakından bağlıdır. Her şeyden önce, kimin göçmen olduğunu tanımlamak, kimin uyruk olduğunu tanımlamak için gereklidir. Bunun yanında, devlet göçmenin uyruk olup olmayacağına, hangi göçmenlerin yurttaş olacağına ve bu sürece uygun politikalara da karar vermektedir.

Yabancıların hukuksal statüsü, o ülkedeki uluslaşma sürecinin gelişimiyle doğrudan ilgilidir. Tarih boyunca kimin “polis”in üyesi olacağı konusunda sürekli bir tartışma olmuştur. Kimin yurttaş olacağını açıklamak, bir ülkenin siyasi hayatının en önemli meselelerinden biridir. Demokratik ülkelerde bu karar daha da önemlidir. Çünkü bu karar politik sürece kimlerin dahil olacağını belirler.

Göçmenlerin kapsanması diğer dışlanan toplumsal kesimlere göre daha zordur. Kolektif kimliğin korunmasını zorlaştıran ve onu deforme eden bir unsur olarak göçmenler sadece “güvenlikle” ilgili değil aynı zamanda “egemenlikle” ilgili de bir kriz doğurmaktadır. Hatta günümüzde her ne kadar güvenlik meseleleri öne çıkartılsa da krizin egemenlikle ilgili kısmı daha belirleyicidir. Modern devlette egemenlik, ulusal bir egemenliktir ve ulusla vatandaşlık eşitlenme eğilimindedir. Göçmenler ise bu sınıra sığmayan kesimlerdir.

Göçmenleri olumsuz tanımlamak, ulusu ve yurttaşı pozitif tanımlayabilmenin yegane koşuludur. Göçmenler, düzenli olarak işleyen devlet ve toplumun kuraldışı unsurudurlar, hatta ulusun kurucu mitini eski göçmenliğin oluşturduğu toplumlarda (ABD, Avustralya vs.) bile durum böyledir. Wimmer ve Schiller göçmenliğin devlet için bu denli önemli olmasını dört nedene bağlar. Birincisi; göçmenler, “halk”, “egemenlik” ve “yurttaşlık” arasındaki eşliği tahrip ediyorlar. Göçmenler, ortak değerlere sahip toplumun ve bunları kollayan devlete yabancı olarak algılanırlar. Çünkü onlar başka bir devlete sadıktırlar ve ait oldukları toplumsal değerler de başkadır. İkincisi; göçmenler, “halk” ve “ulus” arasındaki eşliği tahrip eder. Etnik olarak farklıdırlar ve bu farklılıklarıyla ulusu inşa edenlerin teklik politikalarını zaafa uğratırlar. Üçüncüsü; göçmenler, “halk” ve “dayanışma grubu” arasındaki eşliği tahrip eder. Ulusal dayanışma ağının dışından geldikleri için ulusal olarak gelişmiş sosyal dayanışmaya ve güvenlik ağına dahil edilemezler. Dördüncüsü; göçmenler, ulus devletin yerleşik hukuk kurallarında asla doldurulamayan gedikler açarlar. Egemenlik alanı ötesinde bir hukuk düzenlemesi söz konusu olamayacağı için, mevcut hukuk, göçmenlerin durumunu tam olarak kavrayamaz.[11]

Göçmenlerin ulus devlet ve egemenlik arasındaki ilişkiyi yapı bozuma uğrattığı yolundaki en güçlü iddiayı Giorgio Agamben dile getirmektedir. Ona göre eğer mülteciler modern ulus devlet düzeni için bu kadar rahatsızlık verici bir unsuru oluşturuyorsa bunun nedeni her şeyden önce, insan ile vatandaş, doğum ile milliyet arasındaki sürekliliği koparmak suretiyle modern egemenliğin orijinal kurgusunu bozmasındandır. 1789 bildirgesinde en açık ifadesini bulan ve modern egemenliğin özü olan şey, insanların haklarına, ancak yurttaş kimlikleriyle sahibi olabilmeleri gerçekliğidir. Ulus, doğumla içine girilen kimliğin adıdır ve yurttaşlıkla eşitliği aracılığıyla, insanlara doğumundan itibaren hak sahibi kılar. “Tebaa”dan “yurttaş”lığa geçişte egemenlik ilkesiyle donatılan yalın doğum ilkesi, egemenliğin özüdür. Doğum doğrudan doğruya ulus/yurttaş oluyor ve haklar insanlara, ancak ve sadece yurttaş sıfatıyla veriliyor.[12]

Göçmenler, ulusa ve devlete ait olmayanlardır. Bu vasıfsızlıkları onları hak sahibi olmaktan alıkoymaktadır. Agamben’in ilk siyasal ilişki dediği “yasaklama” apaçık biçimde göçmenlere karşı uygulanmaktadır. Göçmenlerin sürekli olarak -Agamben’in deyişiyle- belirsizlik mıntıkasında tutulması bu yasaklama politikasının bir sonucudur.

Ulusu tarif etmekte kullanılan dil, din, toprak, etnisite, hayali cemaat, siyasi birlik gibi tüm tanımlamaların sınırları dışında kalan göçmenler, uluslaşma stratejileri ve devletler politikalarınca daima bir tehdit olarak algılandı. Ama aynı zamanda göçmenler, ulusu sınırlayıp tanımlanabilir kılan bir etmendir ve bu haliyle ona ihtiyaç vardır. Göçmenleri yabancı olarak dışlama ile yurttaş olarak içerme arasındaki karar eşiği, egemenliğin ulusta olduğu bir sistemde meşruiyetin temel direğini yerinden etmektedir. Bugünün siyaset sosyolojisi ve felsefesinin temel sorunsalı da bu kurucu egemen ilişkinin içinden geçtiği yeniden yapılanma sürecine has sıkıntılardır.

Sonuç

Yurttaş, modern siyasetin temel aktörüdür. Günümüz demokrasilerinin mihenk taşı, yurttaşların özgürlükleri ve kendilerini gerçekleştirebilme kapasiteleridir. Bu nedenle yurttaşlığın sınırları ile demokrasinin sınırlarının bir tutulma eğilimi vardır. Fakat bu eşitleme, günümüz ulus devlet sisteminde önemli bir yer tutan, “yurttaş olmayanları” dışarıda bıraktığı için, demokrasi anlayışını krize sokmaktadır.

Modern siyasal teorideki demokrasi tanımlamasının içinde bulunduğu bu kriz asıl olarak, siyasetin kuruluşu ve egemenlikle ilgili yapısal bir sorunun görüntüsünden başka bir şey değildir. Siyasetin temelinde yatan bu yapısal bozukluk, siyasetin insanlardan ayrık bir kategori olarak inşa edilmesinden kaynaklanmaktadır. Sosyal gerçeklikten ayrı ve hatta sosyal gerçekliği belirleyen bir siyasal gerçekliğin, mutlak gerçeklik olarak ortaya konulması modern siyasetin çarpık gelişmesine neden olmuştur.

Bu çarpıklığı ilk teşhis eden Marx olmuştu. Hegel’in Hukuk Felsefesini Eleştirisi’nde, Hegel’in, gerçekte aile üyeleri ve sivil toplum üyeleri olarak var olan yığından türeyen devleti, mistifikasyonla tersyüz edip, bütün bunları ideanın bir eylemi olarak gösterdiğini söyler. Bunun nedeni Hegel’in gerçek bireylerden hareket etmemesidir. Gerçek bireyler yerine, onun yüklemleri ve soyutlamaları özne olarak kılınmaktadır.[13] Yurttaşlık bu siyasallaştırılarak soyutlanmış yüklemlerden biridir ve devlet teorisinde insanlar ancak yurttaş sıfatlarıyla siyasallığın içinde yer almaktadır. Bu anlamıyla, Hegel’in teorisi modern siyasal teorinin de özünü oluşturur.

Marx’ın Hegel’in hukuk felsefesinde keşfettiği bu çarpıklık, Clastres’ye göre bölünmüş tüm toplumlardaki siyasallığın özünü oluşturur. Bir arada yaşamın gereği olan siyaset, bir aradalığın sürekliliği adına, gücün toplumun dışına itilmesiyle kurulur.[14] Bölünmemiş toplumlarda, iktidar gücü olmayan bir şefe verilerek toplumdan dışlanan siyasal erk, bölünmüş toplumlara geçişle beraber, devlet içindeki yöneten yönetilen bölünmüşlüğünün içine işlemiştir.

Günümüzde modern burjuva siyasetinin yaldızının kalkıp, pasının ortaya çıktığı, başka bir ifadeyle, mutlak güç sahibi insan çokluklarının çıplak halleriyle göründüğü alan, yurttaşlarla göçmenlerin birbirlerine sürtündüğü alanlardır. Yurttaşlar, siyasallıkla kurulmuş hak sahibi özneler olarak siyasetin aktörü konumundayken, göçmenlerin mahrumiyetleri kurucu güç sorununu gündeme getirmektedir.

Ulus devlet sistemi, dünyevi bir egemenlik anlayışı üzerine kuruludur. Bu egemenliğin kaynağı ise bir bütün halinde ulustur. Ulus ise siyasal olarak kurulmuş bir ortaklıklar toplamı ve sürekliliğidir. Ulus kavramı, yasa ve devletle aynı düzlemde kullanılırken yurttaşlık kavramıyla örtüştürülmektedir. Bu örtüştürme, devletin salt hukuki bir kategori olan yurttaşlık üzerinde siyasal performans yürütebilmesine olanak sağlamaktadır.

Bir kimliğin tanımlanmasında ve öznelliklerin inşasında, içleme ve dışlama pratikleri bir arada işler. Belirli bir ortaklıklar kümesi yaratılırken, bir yerden sınır çekilerek, bu kümeye dahil olmayanlar da belirlenmiş olur. Devletler için bu kategori, yabancılar olarak adlandırılır. Yabancılar, devletle bağı olmayanlardır. Ne devlet üzerinde yetkileri, ne de hakları vardır.

Göçmenler ise sınırların içindeki yabancılardır. Çeşitli biçimlerde ortaya çıkan göçmenler, bugün dünyanın tüm ülkelerinde yayılmıştır. Bulundukları ülkelerde ekonomik ve sosyal hayatta bir şekilde varlık gösteren göçmenlerle yurttaşlar arasında ayrım günümüzün en temel problemlerinden biridir. Göçmenlerin yaşadıkları ülkelerden insanca yaşam, yurttaşlarla eşit statüde bulunma haklarını talep etmeleri devletleri krize sokmaktadır. Göçmenleri yurttaşlarla bir tutmak, ulusal egemenlik anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü devlet, tikel ve belirli bir ulusa ait devlettir.

Ulus devletin bu krizi onu göçü ve göçmenliği farklı biçimde söylemselleştirmeye itmiştir. Bugün göçmen sorunu bir güvenlik ve sosyal haklar sorunu olarak işlenmeye çalışılmaktadır. Neo-liberal politikaların sonucu olarak artan yoksulluğun müsebbibi olarak görülen göçmenler aynı zamanda ulusal güvenliğe tehdit olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Her gün yeniden üretilen bu söylem, her türden asimilasyon ve entegrasyon politikasını devre dışı bırakmakta ve başarısızlığa mahkum kılmaktadır.

Meselenin özünü görmeyen, görmezden gelen bu yaklaşımların soruna çözüm üretebilmesi mümkün görünmemektedir. Sorun ancak, ulus devletin egemenlik anlayışının baştan aşağı yeniden tanımlanması, daha doğrusu, ulusal olmayan ve yurttaşa dayanmayan bir demokrasi anlayışının düşünülebilmesiyle çözülebilecek bir problemdir.•

DİPNOTLAR

[1] Etienne Balibar, “Irkçılık ve Kriz”, Balibar, E. ve Wallerstein, I. Irk, Ulus, Sınıf, İstanbul: Metis, 2000, içinde s.275

[2] Kastoryano, Riva,(2000), Kimlik Pazarlığı, İstanbul: İletişim Yayınları, s.27

[3] Etienne Balibar, We, The People Of Europe?, New Jersey: Princeton University Press, 2004, ss 41-63

[4] Slavoj Zizek, Gıdıklanan Özne, Ankara: Epos Yayınları, 2005, s.244

[5] Mehmet AliAğaoğulları, Kent Devletinden İmparatorluğa, Ankara: İmge Kitabevi, 2000, s.20

[6] Richard Sennett, Ten ve Taş, İstanbul: Metis Yayınları, 2002, ss.190-225

[7] Brubaker, Rogers, Citizenship And Nationhood In France And Germany, Cambridge: Harvard University Press, 2001, ss.64-65

[8] age s.70

[9] age s.45

[10] Ayşe Kadıoğlu, “Göçebeliğin İntikamı” Radikal Gazetesi, 19.07.2006

[11] Wimmer, A & Schiller,G., (2002), “Methodological Nationalism and Beyond: Nation State Building, Immigration and The State”, Global Networks 2, ss.309-310

[12] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001, ss.169-172

[13] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 1997, ss. 17-37

[14] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1990, s. 33