Yanukovich hükümetine karşı Kiev’de gerçekleştirilen kitlesel protestoları veren televizyon haberlerinde, tekrar tekrar, Lenin’in heykellerini parçalayan protestocuların görüntülerini seyrettik. Öfkeyi dışa vurmanın kolay bir yoluydu bu: Heykeller Sovyet baskısının bir simgesi işlevini görüyordu ve Putin’in Rusya’sı da Rusların komşuları üzerinde nüfuz kurmalarına yönelik Sovyet politikasının bir devamı olarak algılanıyor. Unutmayalım ki Lenin heykelleri Sovyetler Birliği boyunca çoğalarak görünür olmaya başladığında tarih yalnızca 1956’yı gösteriyordu: O vakte kadar Stalin heykelleri çok daha yaygındı. Fakat Krushchev’in Komünist Partinin 20. Kongresinde Stalin’e yönelik ‘gizli’ ithamlarının ardından Stalin heykellerinin yerlerine topluca Lenin heykelleri konuldu: Lenin kelimenin düz anlamıyla Stalin’in yerini alıyordu.1962’de Pravda gazetesinin künye bölümünde yapılan değişiklik de bunu aynı oranda açık kılıyordu. Bu değişikliğe kadar, baş sayfanın üst sol köşesinde biri Lenin’e ve diğeri Stalin’e ait iki profil resmi yan yana duruyordu. Stalin’in alenen de reddedildiği 22. Kongreden kısa bir süre sonra, Stalin’in resmi yalnızca kaldırılmakla kalmamış, yerine Lenin’in ikinci bir resmi konmuştu: Şimdi birbirinin aynısı iki Lenin yan yana duruyordu. Bu tuhaf yineleme, Stalin’i, yokluğu içerisinde eskiden olduğundan daha var kılıyordu.

Ukraynalıların, Sovyet nüfuzundan kurtulma ve kendi ulusal egemenliklerini öne sürme iradelerinin bir göstergesi olarak Lenin heykellerini parçalamalarını seyredişin içinde, her şeye karşın, tarihsel bir ironi bulunuyordu. Ukrayna ulusal kimliğinin altın çağı –Ukraynalıların kendilerini öne sürmelerinin engellendiği- çarlık Rusya’sı dönemi değil, savaş ve kıtlık tarafından tüketilmiş bir Ukrayna’daki Sovyet politikasının ‘yerelleşme’ olduğu bir dönem, yani Sovyetler Birliğinin ilk on yılıydı. Bu dönemde Ukrayna kültürü ve dili yeniden canlandırılırken sağlığa, eğitime ve sosyal güvenliğe ilişkin haklar da yürürlüğe konulmuştur. Yerelleşme, Lenin tarafından formüle edilen ve hiçbir belirsizlik içermeyen ilkeler uyarınca yürütülüyordu:

Proletaryanın, verili bir devletin sınırları içinde baskı altında tutulan halkların zorla alıkonulmalarına karşı savaşmaktan başka seçeneği yoktur ve öz-belirlenim için mücadele hakkı da tam olarak bu anlama gelmektedir. Proletarya, sömürgeler ve ‘bizzat kendi’ uluslarının baskı altında tuttuğu halklar için siyasal ayrılık hakkını talep etmelidir. Bunu yapmazsa, proletarya enternasyonalizmi anlamsız bir ifadeye dönüşür; ezen ve ezilen ulusların işçileri arasındaki karşılıklı güven ve sınıf dayanışması da olanaksız hale gelir.

Lenin, sonuna kadar bu konuma sadık kalmıştır: Ekim Devriminin hemen ardından, Rosa Luxemburg, yeni devlet içinde yalnızca ilerici güçler egemen olacaksa küçük uluslara tam bir egemenlik verilmesi gerektiğini ileri sürdüğünde, Lenin, koşulsuz bir ayrılma hakkını savunuyordu.

Stalin’in merkezileştirilmiş bir Sovyetler Birliği projesine karşı son mücadelesinde, Lenin, Sovyet devletini oluşturan ulusal öğelerin tam egemenlikleri konusunda ısrarcı bir tutum sergileyerek, yine küçük ulusların koşulsuz ayrılma hakkını savunmuştu (bu meselede Gürcistan tartışma konusuydu) – Stalin’in 27 Eylül 1922’de Politbüro’ya yazdığı bir mektupta Lenin’i ‘ulusal liberalizm’ yanlısı olmakla itham etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Stalin’in zaten yönelmiş olduğu istikamet, Sovyet Rusya hükümetinin diğer beş cumhuriyetin (Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) de hükümeti olması gerektiği yönündeki önerisinde açıklık kazanmıştır:

Eğer halihazırdaki karar Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından onaylanıyorsa, bunu kamuya açılmayacak, fakat Sovyet organları, sözü edilen Cumhuriyetlerin Merkez Yürütme Komiteleri ya da Sovyet Kongreleri arasında dolaşımda olması için Cumhuriyetlerin Merkez Komiteleriyle iletişime geçilecek, ardından da Büyük Rusya Sovyet Kongresinin çağrısı yapılarak, orada, bunun bütün bu Cumhuriyetlerin isteği olduğu ilan edilecektir.

Yüksek otoritenin, Merkez Komitesinin karşılıklı etkileşimi, temeliyle birlikte bu biçimde ilga edilmişti: Yüksek otorite artık basitçe kendi iradesini dayatıyordu. Oluşan zarara bir de aşağılama eklemek ister gibi, Merkez Komite, sanki bu kendisinin isteğiymiş gibi, yüksek otoritenin yasa koyuculuk bakımından nasıl bir zemin talep edeceğini sormaya karar vermişti. En göze çarpan örnekte, 1939’da, üç Baltık devleti, rızalarını ortaya koyan bir edimle, Sovyetler Birliğine katılma isteklerini beyan ettiler. Bütün bunlar içerisinde Stalin, Devrim öncesi çarcı politikaya geri dönüyordu. Rusya’nın 17. yüzyılda Sibirya’yı ve 19. yüzyılda da Müslüman Asya’yı sömürgeleştirmesi, artık emperyalist bir yayılma olarak lanetlenmiyor, aksine, bu geleneksel toplumları ilerlemeci bir modernleşme yoluna soktuğu için övülüyordu. Putin’in yürüttüğü dış politika, çarcı-Stalinist çizginin açık bir devamıdır. Putin’e göre Rus Devriminden sonra, Bolşevikler Rusya’nın çıkarlarına bir hayli zarar vermişlerdir: “Bolşevikler, bir dizi sebepten –hükümlerini Tanrı versin– Rusya’nın tarihsel güneyinin geniş kesimlerini Ukrayna Cumhuriyetine verdiler. Bunu, nüfusun etnik yapısını göz önünde bulundurarak gerçekleştirmiş de değiller ve günümüzde bu bölgeler Ukrayna’nın güneydoğusunu oluşturmaktadır.”

Askeri geçitlerde ve resmi törenlerde, Lenin silinmişken, Stalin’in portrelerinin yeniden gösterideki yerlerini almalarında şaşılacak bir şey yoktur. 2008 yılında Rossiva TV tarafından gerçekleştirilen bir kamuoyu yoklamasında, Stalin, yarım milyon oyla, tüm zamanların üçüncü en büyük Rus’u seçilmişti. Lenin bir hayli geride kalarak altıncı olmuştu. Stalin, bir Komünist olarak değil, Lenin’in yurtseverlik karşıtı ‘sapmasının’ ardından, Rus büyüklüğünün onarıcısı olarak yüceltiliyordu. Putin, kısa bir süre önce, Ukrayna’nın güneydoğudaki yedi ili için, en son 1917’de kullanılmış bir terimi yeniden canlandırarak Novorossiva (‘Yeni Rusya’) diyordu.

Fakat Leninist alt-akım, baskılanmasına karşın, Komünist yeraltında Stalin karşıtlığında ısrar etti. Christopher Hitchen’in 2011’de yazdığı üzere, “Gulag’la ilgili hayati önemdeki sorular”, Solzhenitsyn’den çok önce, “olguyla eşzamanlı olarak ve büyük tehlikelerin göze alınması suretiyle, Boris Souvarine’den Victor Serge’ye ve C.L.R. James’e kadar, sol muhalifler tarafından soruluyordu. Bu cesur ve ileri görüşlü heretikler, bir biçimde tarih yazımının dışında tutulmuşlardır (elbette başlarına gelebilecekler konusundaki öngörüleri bundan çok daha korkunç şeyleri içeriyordu ve bu öngörüler çoğunlukla da gerçekleşmişti).” Bu iç ayrılık Komünist hareketin doğal bir parçasıydı ve açık bir biçimde faşizm karşıtıydı. “Nazi Partisinde, Führer’in Nasyonal Sosyalizmin hakiki özüne ihanet ettiğini öne sürerek hayatını tehlikeye atan karşıt görüşlü hiç kimse yoktu” diye devam ediyor Hitchens. Tam olarak, Komünist hareketin kalbindeki bu gerilim nedeniyle, 1930’lardaki tasfiye sırasında olunabilecek en tehlikeli yer adlar listesinin başlarıydı: Birkaç yıllık bir süre içinde Merkez Komitenin ve Kızıl Ordu önderliğinin % 80’i vuruldu. Bir başka muhalefet belirtisi de iktidardakilere, yerine getirilmemiş vaatlerini hatırlatmak amacıyla, protestocu kalabalıkların milli marşlar da dâhil olmak üzere resmi şarkılar söylediği bir dönemde, ‘gerçekten varolan sosyalizmin’ son günlerinde saptanabilir. Bunun aksine, GDR içinde, 1970’lerin başından 1989’a kadar, milli marşın kamusal alanda söylenmesi suçtu: Sözleri (‘Deutschland einig Vaterland’, ‘Almanya, birleşik Atavatan), yeni bir sosyalist ulus olarak Batı Almanya’ya uymuyordu.

Rus milliyetçiliğinin yeniden dirilmesi, yeniden yazılmayı gerektiren belirli tarihsel olaylara neden oldu. Andrei Kravchuk’un yakın dönemde yaptığı bir yaşam öyküsü filmi olan Amiral, 1918-1920 arasında Sibirya’yı yöneten Beyaz kumandan Aleksandr Kolchak’ın yaşamını yüceltmektedir. Fakat söz konusu dönemde karşı-devrimci Beyaz güçlerin açık zalimliğinin yanı sıra totaliter potansiyelini de hatırlamak uygun olacaktır. Eğer İç Savaşı Beyazlar kazansaydı, diyor Hitchen, “faşizmi adlandırmak için kullandığımız sözcük İtalyanca değil, Rusça bir sözcük olurdu. … Sibirya’nın 1918’deki işgali (bütün Amerikan ders kitaplarından bütünüyle çıkarılmış bir olay) sırasında Amerikan Seferî Kuvvetlerine komuta eden Tümgeneral William Graves, anılarında, Rus sağcılarına egemen olan yaygın ve ölümcül bir Yahudi düşmanlığını yazıyor ve ekliyordu: “Son elli yıl içinde, cinayetlerin, Amiral Kolchak’ın hükmü esnasındaki Sibirya’daki kadar güvenle ve herhangi bir cezalandırılma tehlikesi olmaksızın işlenebildiği bir yerin daha tarih tarafından gösterileceğinden kuşkuluyum.”

Avrupa’daki bütün neo-faşist sağ (Macaristan, Fransa, İtalya ve Sırbistan’daki) devam etmekte olan Ukrayna krizinde Rusya’yı katı bir biçimde destekliyor ve bu da Kırım referandumunu, Rus demokrasisi ile Ukrayna faşizmi arasındaki bir tercih olarak sunan resmi Rus söyleminin yalan olduğunu ortaya koyuyor. Ukrayna’daki olaylar –Yanukovich ve çetesini deviren kitlesel protestolar– Putin tarafından yeniden canlandırılan karanlık mirasa karşı bir savunma olarak anlaşılmalıdır. Protestolara, Ukrayna hükümetinin Avrupa Birliği ile bütünleşmeye değil de Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmeye öncelik vermek yönündeki kararı yol açmıştı. Öngörülebileceği gibi çok sayıda anti-emperyalist solcu, haberlere Ukraynalıları destekliyormuş gibi tepki verdi: Avrupa’yı hâlâ idealize ederken nasıl da aldanış içindeydiler ve bu durum, AB’ye girmenin Ukrayna’yı yalnızca Batı Avrupa’nın bir sömürgesine dönüştüreceğini ve Ukrayna’nın da er ya da geç Yunanistan gibi olacağını görmelerini engelliyordu. Gerçekte, Ukraynalılar AB’nin gerçekliğine kör olmanın uzağındadırlar. AB’nin sorunlarının ve eşitsizliklerinin tamamen farkındalar: Verdikleri mesaj, kendi durumlarının çok daha kötü olduğundan başka bir mesaj değil. Avrupa’nın sorunları olabilir, fakat bunlar zengin insanların sorunlarıdır.

O halde mevcut çatışmada Ukraynalıların tarafını mı tutmamız gerekir? Bunu yapmak için ‘Leninist’ bir nedenimiz var. Lenin, Devlet ve Devrim ütopyasını terk ettikten epey sonra, son yazılarında, Bolşevizm için mütevazı, ‘gerçekçi’ bir proje arayışındaydı. Rus kütlelerinin ekonomik azgelişmişliği ve kültürel geri kalmışlığı nedeniyle, Rusya için ‘sosyalizme doğrudan geçiş’ yapmaktan başka bir yol olmadığını ileri sürüyordu: Sovyet iktidarının bütün yapabileceği, ılımlı bir ‘devlet kapitalizmi’ politikasını, köylü kitlelerin yoğun bir kültürel eğitimiyle –propagandanın beyin yıkaması değil de uygarlaşmış standartların sabırlı ve aşamalı bir biçimde yerleştirilmesi– birleştirmekti. Olgular ve figürler açığa çıkardı ki “uygarlaşmış normal bir Batı Avrupa ülkesinin standartlarına ulaşabilmemiz için çok fazla ön hazırlık yapmak zorundayız. … Kendimizi henüz kurtaramamış olduğumuz yarı-Asyalı cehaleti aklımızdan çıkarmamalıyız.” Ukraynalı protestocuların Avrupa’ya referans yapmalarını ‘uygarlaşmış normal bir Batı Avrupa ülkesinin standartlarına ulaşmak’ amacının bir göstergesi olarak da düşünebilir miyiz?

Fakat burada meseleler derhal karmaşıklaşıyor. Ukraynalı protestocuların referansta bulundukları ‘Avrupa’ tam olarak neye karşılık geliyor? Bu, tek bir düşünceye indirgenemez: Bu, milliyetçi ve hatta faşist öğeleri kapsıyor, fakat aynı zamanda Etienne Balibar’ın ‘égaliberté’ adını verdiği eşitlik-içinde-özgürlük fikrine, Avrupa’nın küresel siyasal tahayyüle biricik katkısına da uzanıyor, her ne kadar günümüz pratiğinde bu fikre en çok Avrupalı kurumlar ve yurttaşlar ihanet ediyor olsalar da. Bu iki kutup arasında, bir de Avrupalı liberal-demokratik kapitalizmin değerine duyulan naif bir güven söz konusudur. Avrupa, Ukraynalı protestocularda kendisinin en iyi ve en kötü yanlarını, yabancılara yönelik karanlık korkusunu olduğu kadar özgürleşimci evrenselliğini de görme olanağına sahiptir.

Yabancılara yönelik karanlık korkuyla başlayalım. Ukrayna’nın milliyetçi sağı, günümüzde, Balkanlardan İskandinavya’ya, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a vuku bulan şeyin yalnızca bir görünümüdür: Etnik ve dinsel tutkular patlıyor ve Aydınlanma değerleri geri çekiliyor. Bu tutkular gizliden gizliye hep oradaydılar; yeni olan şey, bu tutkuların sergilenmesindeki açık utançsızlıktır. Bir toplum düşünün ki özgürlük, eşitlik, eğitim ve sağlık hakkı gibi büyük modern aksiyomları bütün yurttaşlarına taşıyarak bunlarla bütünleşmiş ve bu toplumda ırkçılık ve cinsiyetçilik kabul edilemez ve saçma kılınmış olsun. Sonra yine düşünün ki aynı toplum bu aksiyomlara inanırmış gibi görünmeyi sürdürdüğü halde adım adım bu aksiyomların içini bilfiil boşaltsın. İşte size yakın dönem Avrupa tarihinden bir örnek: 2012 yazında Macaristan’ın sağcı başbakanı Viktor Orbán, Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç duyulduğunu duyuruyordu. “Umalım ki” diyordu, “Tanrı bize yardım etsin ve ekonomik kurtuluş için demokrasinin yerine devreye sokulması gerekecek yeni bir tip siyasi sistem icat etmek zorunda kalmayalım. … İşbirliği bir niyet meselesi değil, bir güç meselesidir. Belki işlerin böyle yürümediği kimi ülkeler, örneğin İskandinav ülkeleri vardır, fakat bizim gibi yarı-Asyalı ve biraz da ayaktakımı olan halklar yalnızca güç varsa birleşebilirler.”

Bu sözlerdeki ironi kimi eski Macar muhaliflerin gözünden kaçmamıştı: Sovyet ordusu, 1956 ayaklanmasını bastırmak üzere Budapeşte’ye hareket ettiğinde, kuşatma altındaki Macar liderler tarafından sürekli olarak Batıya gönderilen mesaj, kendilerinin Asyalı komünistlere karşı Avrupa’yı savunmakta oldukları biçimindeydi. Şimdi, komünizmin çöküşünden sonra, Hıristiyan-muhafazakâr hükümet, kendisinin temel düşmanı olarak, günümüzün Barı Avrupa’sı tarafından temsil olunan tüketim temelli ve çok kültürlü liberal demokrasiyi işaret etmektedir. Orbán ‘Asyalı değerler içeren kapitalizme’ yönelik sempatisini zaten beyan etmiş durumda; eğer Orbán üzerindeki Avrupa baskısı devam ederse, onu, kolaylıkla, Doğuya bir mesaj gönderirken de düşünebiliriz: “Burada Asya’yı savunuyoruz!”

Günümüzün göçmen-karşıtı popülizmi, doğrudan barbarlığın yerine insanî bir yüz takınmış bir barbarlığı yerleştirmiştir. Bu durum, ‘Komşunu sev” biçimindeki Hıristiyan etikten paganlığın klana barbar Öteki konusunda tanıdığı ayrıcalık haline bir gerilemeyi temsil etmektedir. Kendisini Hıristiyan değerlerini bir savunusu olarak sunsa da, bu, gerçekte Hıristiyan mirasına yönelik en büyük tehdittir. G. K. Chesterton yüz yıl önce şöyle yazıyordu: “Özgürlük ve insanlık adına Kilise ile savaşmaya başlayan insanlar, keşke yalnızca Kilise ile savaşabilselerdi, böylelikle özgürlüğün ve insanlığın bu kadar uzağına düşmezlerdi. … Sekülerizm yanlıları, yalnızca kutsal şeyleri enkaza dönüştürmekle kalmadılar; eğer bu onlar adına avutucu bir şey olacaksa, seküler şeyleri de enkaza dönüştürdüler.” Dini savunanların durumu da aynen böyle değil mi? Dinin fanatik savunucuları, çağdaş seküler kültüre saldırmaya başladılar; sonunda her türlü anlamlı dinsel deneyimi terk etmiş bir durumda belirmeleri elbette şaşırtıcı olmayacaktır. Benzer bir biçimde, çoğu liberal savaşçı da anti-demokratik fundamentalizmle savaşma hevesi içindeyken, özgürlüğün ve demokrasinin uzağına savrulmaktadır; keşke yalnızca terörle savaşabilseler! ‘Teröristler’, belki bir başka dünyaya duydukları sevgi uğruna bu dünyayı bir enkaza dönüştürmeye hazırdırlar; fakat ‘teröre’ karşı savaşanların, Müslüman ötekine duydukları nefret dolayısıyla kendi demokratik dünyalarını bir enkaza çevirmeye bu kadar hazır olmalarına ne demeli? Bunların kimisi insan onuruna o kadar büyük bir sevgi beslemektedir ki bu onuru savunmak için işkencenin yasallaştırılmasına hazırdır. Göçmen tehdidine karşı Avrupa’yı savunanlar da aynı şeyi yapmaktadır. Yahudi-Hıristiyan mirasını korumak konusundaki ateşli halleri içinde, o mirasın en önemli öğesinden vazgeçmeye hazırlar. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek tehdit, Avrupa’yı istila etmek için bekleyen uyduruk göçmen kitleleri değil, Avrupa’nın göçmen karşıtı savunucularıdır.

Bu gerilemenin işaretlerinden bir tanesi, yeni Avrupa sağından sıklıkla duyulan, iki ‘aşırılığın’, yani solun ve sağın, daha ‘dengeli’ bir görünüm kazanması yönündeki taleptir. Bize, durmaksızın, aşırı sola (komünizme), İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’nın aşırı sağa davrandığı (faşistlerin bozguna uğratılması) gibi muamele edilmesi gerektiği söyleniyor. Fakat gerçekte, burada hiçbir denge yoktur: Faşizm ile komünizmin eşitlenmesi, faşizme el altından ayrıcalık tanımaktır. Böylelikle sağcıların faşizmin komünizmi taklit ettiği argümanlarını duymaya başladık: Bir faşist olmadan önce Mussolini bir komünistti; Hitler de bir Nasyonal Sosyalistti; toplama kampları ve soykırıma varan şiddet biçimleri, Naziler bunları kullanmadan önce Sovyetler Birliği tarafından zaten kullanılıyordu; Yahudilerin imha edilmesi, sınıf düşmanının imha edilmesinin açık bir örneğiydi vs. Bu argümanların amacı, ılımlı bir faşizmin komünist tehlikeye karşı meşru bir tepki olduğunu ileri sürmektir (Heidegger’in Nazizm’le ilişkilerini savunmak isteyen Ernst Nolte tarafından uzun zaman önce açığa vurulmuş bir amaç). Slovenya’da sağcılar, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlara karşı savaşmış olan anti-komünist Vatan Bekçilerinin yeniden işlevsel kılınmasını istemektedir: Çok daha büyük bir kötülük olan komünizme karşı gelmek için, Nazilerle işbirliği yapmak biçiminde, son derece zor bir tercih yapmışlardı.

Ana-akım liberaller, temel demokratik değerlerin etnik ya da dinsel köktenciliğin tehdidi altında olduğu zamanlarda, liberal-demokratik bir gündemde birleşmemiz, neyi kurtarabiliyorsak onu kurtarmamız ve daha radikal toplumsal dönüşümler konusundaki rüyaları terk etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Fakat dayanışmaya yönelik bu çağrıda ölümcül bir kusur bulunuyor: Liberalizmin ve fundamentalizmin nasıl da kısır bir döngüye yakalanmış olduğunu bilmezlikten geliyor. Fundamentalizmin bir karşı savaş başlatmasına ve kendisini öne sürmesine neden olan şey, liberal hoşgörüyü ihraç etmeye yönelik agresif girişimin kendisidir. Günümüzün politikacıları, bizlere liberal özgürlük ile fundamentalist baskı arasında bir tercih sunduklarında ve muzaffer bir edayla şu “Kadınların kamusal yaşamdan dışlanmasını ve haklarından yoksun bırakılmasını mı istiyorsunuz? Dine yönelik her türlü eleştirinin ölümle cezalandırılmasını mı istiyorsunuz?” biçimindeki retorik soruları sorduklarında, bizi kuşkuya düşürmesi gereken şey, yanıtın açıklığıdır: Bunu kim ister ki? Sorun şu ki liberal evrensellik masumiyetini uzun zaman önce yitirdi. Max Horkheimer’in 1930’larda kapitalizm ve faşizm hakkında söyledikleri bir başka bağlamda günümüz için de geçerlidir: Liberal demokrasiyi eleştirmek istemeyenler, dinsel fundamentalizm konusunda da ağızlarını kapalı tutmalıdırlar.

Liberal demokratik kapitalist Avrupalı, Ukrayna için nasıl bir yazgının rüyasını görüyor? AB içinde Ukrayna’yı neyin beklediği açık değil. Sovyetler Birliğinin son on yılından oldukça bilinen bir fıkrayı pek çok kere anlattım, fakat buraya son derece uygun. Bir Yahudi olan Rabinovitch, göç etmek ister. Göçmen bürosundaki bürokrat ona nedenini sorar ve Rabinovitch şu yanıtı verir: “İki nedenle. İlki, Komünistlerin Sovyetler Birliğinde iktidarı kaybetmesinden ve yeni iktidarın Komünistlerin bütün suçlarını biz Yahudilere yüklemesinden korkuyorum.” Bürokrat araya girerek, “Fakat bu çok saçma. Sovyetler Birliğinde hiçbir şey değişemez. Komünistlerin iktidarı sonsuza dek sürecek” der. Bunun üzerine Rabinovitch, “İşte bu da benim ikinci nedenim” yanıtını verir. Buna eş bir konuşmanın bir Ukraynalı ile bir AB idarecisi arasında geçtiğini düşünelim. Ukraynalı şu şikâyette bulunur: “Burada, Ukrayna’da paniğe sürüklenmemizin iki nedeni var. İlk olarak Rus baskısı altında AB’nin bizi bırakmasından ve ekonomimizin çökmesinden korkuyoruz.” AB idarecisi araya girerek, “Fakat bize güvenebilirsiniz, sizi bırakmayacağız. Hatta ülkenizin idaresini ele geçirdiğimizden emin olacağız ve ne yapacağınızı size biz söyleyeceğiz” der. Bunun üzerine, Ukraynalı “Eh, bu da benim ikinci nedenim” yanıtını verir. Mesele, Ukrayna’nın Avrupa’yı hak edip etmediği ya da AB’ne girecek kadar iyi olup olmadığı meselesi değil, aksine, Avrupa’nın Ukraynalıların isteklerini karşılayıp karşılayamayacağı meselesidir. Eğer Ukrayna’daki durum, iplerin oligarkların elinde olduğu etnik fundamentalizm ile liberal kapitalizmin bir karışımı olarak sonuçlanırsa, Ukrayna, günümüzde Rusya (ya da Macaristan) ne kadar Avrupalıysa o kadar Avrupalı olacaktır (Ukrayna’daki olaylarda çeşitli oligarşik grupların –Rus yanlıları, Batı yanlıları– oynadığı role pek az dikkat ediliyor).

Kimi siyaset yorumcuları, AB’nin, Rusya ile çatışmalarda Ukrayna’ya yeterince destek vermediğini ve Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhakına yönelik tepkisinin de pek istekli olmadığını ileri sürüyorlar. Fakat göze çarpan bir biçimde eksik olan bir başka destek tipi var: Çıkmazı kırmak için herhangi bir mümkün stratejinin önerilmesi. Avrupa, kendi tarihinin kalbinde yer alan özgürleşimci vaadi yenileyip onarmadığı sürece böyle bir strateji önerebilecek bir konumda olmayacaktır. Avrupa’nın égaliberté mirasını, yalnızca, Eski Avrupa’nın çürümekte olan cesedini arkamızda bırakmak suretiyle koruyabiliriz. Avrupa’dan öğrenmesi gerekenler Ukraynalılar değildir: Maidan’daki protestocuları motive eden rüyanın düzeyini tutturup bunu sürdürmeyi öğrenmesi gereken Avrupa’dır. Korkmuş liberallerin öğrenmesi gereken ders, günümüzün liberal mirasında kurtarılmaya değer olan öğeleri, yalnızca daha radikal bir solun kurtarabileceğidir.

Maidan protestocuları, elbette birer kahramandı, fakat gerçek kavga –yeni Ukrayna’nın ne olacağına ilişkin kavga– şimdi başlıyor ve bu kavga, Putin’in müdahalesine karşı verilen kavgadan çok daha sert bir kavga olacak. Yeni ve daha riskli bir kahramanlığa ihtiyaç duyulacak. Bu, bizzat kendi ülkelerinin milliyetçi tutkularına muhalefet eden ve bu tutkuların yalnızca iktidar aygıtları olduğunu teşhir eden kimi Ruslar tarafından zaten sergilendi. Ukraynalılar ile Ruslar arasında temel bir dayanışmayı öne sürmenin ve çatışma terimlerini reddetmenin zamanıdır. Bir sonraki adım, Ukraynalı siyasal eylemciler ile Putin rejimine yönelik Rus muhalefeti arasında tesis edilecek örgütsel ağlarla, kardeşliği, alenen sergilemek olmalıdır. Bu biraz ütopik görünebilir, protestolara hakikaten özgürleşimci olan bir boyut katabilmenin tek yolu da bu türde bir düşüncedir. Öteki türlü, oligarklar tarafından maniple edilen milliyetçi tutkuların bir çatışmasıyla baş başa kalacağız. Bu türlü jeopolitik oyunların, sahih özgürleşimci siyasete verebileceği hiçbir şey yoktur.

Çeviri: Abdurrahman AYDIN