“Geçmişteki ayaklanmaların aksine, sonuncusunun geldiği yer; yeni yükselen, fakat gelecekten beklentileri sınırlı kalmış olan öfkeli orta sınıftı.”

Yeni bir öfke türü İran İslam Cumhuriyeti’ni alevleriyle kapladı. 28 Aralık 2017’de Meşhed şehrinde yüksek fiyatlara karşı başlayan küçük sokak eylemleri süratli bir biçimde 85 şehir ve eyalete yayıldı. Kalabalıklar işsizlikten, geçim şartlarındaki olumsuzluklardan şikayetçiydi ve bir kısmı da baskıcı rejime karşı 1930’larda İran’ın modernizasyonu ile itibar kazanmış Şah Rıza Pehlevi’ye olan özlemlerini gösteriyordu. Bu sırada ABD başkanı Donald Trump ve İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu, muhalif kesimden Halkın Mücahitleri Örgütü ve monarşi yanlılarının tarafına geçerek “İran halkına destek verdiler”. Yayınlanan bir videoda, maskeli bir protestocu yurttaşlarını ayaklanmaya katılmaya davet ediyordu, ayrıca yabancı dostlarına da bir mesajı vardı: “Canınız cehenneme, bizi yalnız bırakın!” Protestoculara yönelik polis baskısı ve sosyal medyaya yönelik engellemeler bu büyük kargaşayı sonlandırdı, ama arkasında 25 ölü ve 3,700 tutuklu bıraktı.

Peki bu kitlesel patlayışı nasıl açıklayabiliriz? Onlarca gözlem arasından iki tanesini ayrıştırmakta fayda var. Birincisine göre, bu ayaklanma bir başka devrimin uvertürüydü[1]. Ötekine göre, bu ayaklanmalar İranlıların toplumsal sorunları ortaya koyarken gösterdiği tipik bir davranıştı. Gerçek ise daha farklı olabilir. Ne basitçe, bazı rutin protestoların yayılıp büyümesi, ne de bir devrimin önsözüydü. Meydana gelen şey; olağanüstü bir halk ayaklanmasıydı. Ayaklanmanın çekirdeği ise “orta-sınıf yoksullar”dan oluşuyordu. Bu kesimin büyüyen öfkesi, toplumsal refahı piyasanın insafına terk eden neoliberal çağımız tarafından beslenmektedir. İran ekonomisinin dışa açılması ile birlikte, bu sınıf da eğitim fırsatlarından yararlanmayı başardı, fakat işgücü piyasalarında aynı şey gerçekleşmedi. Beklentiler yüksek, insanca geçinmenin olanakları ise düşük kaldı. Hem alt hem de orta sınıftan gelen farklı temayüllerle birlikte, inancını yitirmiş bu öfkeli sınıf, umursamaz yöneticilerin aklından hiç çıkmamak üzere hep bir kenarda durmaktadır.

İran’da işçilerin veya haklarından mahrum kesimlerin protestolar düzenlemesi nadir görülen bir şey değildir. Doksanlardan beri ücretler, yan yardımlar, işten çıkarmalar, bağımsız sendikalar ve işçilerin daha fazla bölünmesine, bilgi eksikliği yaşamasına ve korunmasızlıkla karşı karşıya kalmasına neden olan ekonomik liberalizasyonun olumsuzluklarına karşı eylemler düzenlenmektedir. Bugün İran’daki işçilerin yaklaşık %80’i halen güvencesiz çalışmakta ve “sürekli iş sözleşmeleri”nden de mahrumdur. Muhtemelen bu sebeplerden, 2015 yılında yaklaşık 400 ve 2016’da ise 350 işçi eylemi yaşandı.[2] Emek çalışmaları araştırmacısı Zahra Ayatollah’a göre geçen yıl mart ayından bu yana yaklaşık 900 protesto meydana geldi. Son protestolarda beş tane emek örgütü ortak bir bildiri yayınlayarak “sefalete ve yoksulluğa son” çağrısında bulunup, hükümete işçi-yanlısı reformları gündeme almasını önerdi. Örgütlü emeğin bu protestoları desteklediği aşikâr, fakat ne derece katılım gösterdikleri ise bilinmiyor.

Bugünlerde, İran’daki otoritelerin örgütlü emekten bile daha fazla karşı karşıya kaldığı apayrı bir kitle var. Mart 2016’dan beri yaklaşık 1,700 toplumsal protesto gerçekleştiğini, eski cumhurbaşkanı Mahmoud Ahmadinejad’a yakınlığı ile bilinen muhafazakâr, İslam Devrimi Zahitleri Topluluğu aracılığıyla öğreniyoruz.[3] Şehirler bu aralar çok hareketli; polisler ve sokak satıcıları arasında her gün sokak çatışmaları yaşanıyor; bisiklet-taksiler yolcu ve mal taşıma ruhsatları olmamasına rağmen yasağı çiğniyorlar; emekliler maaşları, alacaklılar kayıp tasarrufları ve çiftçiler de mahsuller ve tarlalar konusunda karşılaştıkları zorluklar için protestolar gerçekleştiriyor. Bu sırada halkın hava kirliliği ve su sıkıntısı gibi sorunları da bulunuyor. Hükümet sınırlayıcı ağını enformel olanın ve “sessiz tecavüzler”in -izinsiz olarak ev inşa etmek, kaçak su ve elektrik kullanmak veya sokak ticareti yapmak- üzerine attığı için, fakirler kolektif öfkelerini sokağa döküyorlar. Bu tip protestolar, kısmen de olsa, alt sınıfların sessiz tecavüzler sayesinde başaramadığı şeye karşı, onları birleştirerek kolektif bir reaksiyona neden olmaktadır.

Son protestoları ateşleyen günlük memnuniyetsizliklerdi. Fakat, huzursuzluklar bu tip bir muhalif memnuniyetsizliğin çok daha ötesine gitti -eylemler birdenbire birleşerek, tüm ülkeye yayıldı, net bir politik dil ile buluşarak şiddeti doğurdu ve 20’lerindeki kızgın gençlerin liderlik ettiği bir hâl aldı. Orta-sınıf yoksulların birer üyesi olarak, eylemciler sokaklarda slogan atıp, organize ve koordine olduklarında ciddi bir risk almış oldular. Gösteriler sıradan değil, aksine ulusal çapta, olağandışı bir ayaklanmaya yakın seyretti.

Fakat iki önemli ayaklanma atlatmış olan İslam Cumhuriyeti için bu kitlesel patlama ne kadar olağandışıydı? Birincisi, 1991 ile 1994 yılları arasında gerçekleşen; Tahran, Şiraz, Arak, Meşhed, Gazvin, Tebriz ve Horamabad gibi şehirlere sıçrayan bir dizi toplumsal protestodan müteşekkildi. Bunların çoğu gecekondu mahallelerinde yaşayan ve yaşam alanlarının belediyelerce yıkılacağı konusunda endişe yaşayan kesimlerin dahil olduğu protestolardı. En çarpıcı olaylar Meşhed’in Kuy-e-Tollab bölgesindeki gecekondu semtinde meydana geldi. Yetkililer mevcut konutların statüsünü yasallaştırmayı isteyen bölge sakinlerinin isteğini reddetmişti. Polis göstericilere ateş açıp, ikisini öldürdüğünde, kalabalık şehir çarşısını, kütüphaneyi ve bazı polis karakollarını ateşe verdi; akşama kadar olayların tüm şehri sardığı bilgisi paylaşılıyordu. Ordu birliklerinin olayları bastırmada yetersiz kalmasıyla birlikte, merkezi hükümet başka şehirlerden Besicleri[4] bölgeye sevk etti. Olayların sonunda ortaya çıkan tabloya göre Meşhed isyanı yaklaşık 100 kadar konut ve dükkânın kullanılamaz hale gelmesi, 300 kişinin tutuklanması, 6 polisin ölümü ve 4 eylemcinin idamıyla sonuçlanmıştı.

İkinci infilak 2009’da Yeşil İsyan ile birlikte meydana geldi. Olaylar başkanlık seçimlerinde favori olarak gösterilen reformist siyasetçi Hussein Mousavi’nin rakibi muhafazakâr mevcut cumhurbaşkanı Mahmoud Ahmadinejad’a seçimlerde hile yapıldığı yönündeki söylentiler arasında yenilmesiyle cereyan ederken, meydanlar uzun süredir özlemi çekilen; yolsuzluktan, otoriter rejimden ve sürekli denetlenmekten uzak bir yaşam isteğiyle dolup taşmıştı. Seçim sonuçlarının açıklanmasından haftalar sonra, sokak siyaseti halkın kendini ifade etme biçiminin başlıca yöntemi haline gelmişti. 15 Haziran 2009’da Tahran’daki unutulmaz sessiz yürüyüşün akabininde yaşanan sokak çatışmaları muhafazakâr yapıyı şoka uğratmıştı. Devrim Muhafızları’nın başkentin kontrolünü tamamen ele alması iki ay sürdü. Senenin sonunda yaklaşık 10,000 kişi tutuklanmış ve 70 kişi de olaylar sırasında öldürülmüştü. Reform yanlısı medya karartılmış ve Tahran’daki özgür iletişim hakkı da fiili olarak dondurulmuştu.

Peki bu hareketlerin başını çekenler kimlerdi? Doksanlardaki ayaklanmaya katılanlar İran’ın geleneksel yoksul ve çoğunlukla eğitimsiz olan kırsal göçmenleriydi; yerel olan mücadeleleri konut inşası ve kentsel imkanlara yönelik itilaflardan ibaretti. Aksine, Yeşil İsyan ve onun reformcu önderliği çok büyük ölçüde Tahran ve bazı büyük kentlerin şehirli orta-sınıfından gelmekteydi. Bu insanların endişeleri ise, insan hakları ve politik özgürlüklere yönelikti.

Daha da ilginci, son yaşanan ayaklanma ne sıkıntılı geleneksel yoksul kesimden ne de modern orta-sınıftan gelmektedir. İran İslam Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’na göre; tutuklananların %90’ı 25 yaş altı ve görünüşe göre eğitimli gençlerden oluşuyor. Son olayların sergilediği şey orta-sınıf yoksulların isyanı değil; genişleyen eğitim olanaklarının, şehirleşmenin ve yıkıcı ekonomik liberalizasyonun ürettiği büyük bir genç kuşağın varlığıdır.

Bu genç sınıfın bazı paradoksları da bulunmaktadır. Üniversite mezunudurlar, sosyal medya konusunda usta sayılırlar, dış dünyadaki bilgiye hakimdirler ve bir orta-sınıf yaşamının hayalini kurarlar. Fakat ekonomik şartlar, onları gecekondu semtlerindeki veya şehrin kenar mahallelerindeki gelenekselleşmiş yoksul hayatı yaşamaya, aile desteğine mahkûm olmaya ve geçici, düşük statülü işleri -taksi şoförlüğü, pazarcılık, seyyar satıcılık veya tezgahtarlık gibi- yapmaya itmektedir. Bir orta sınıf yoksulu sık sık şehir merkezinin kapısını aşındırır, ama şehrin periferisinde yaşar. Nike marka ayakkabıları giymenin özlemini çeker, ama onun ucuz “çakma”larına boyun eğmek zorundadır. Yurtdışında çalışmanın veya tatil yapmanın hayalini kurar, fakat parasal yokluğun ve vize yasaklarının kapanına kısılmış hisseder. Bu sınıf, dünyaya yoksulluk ve yoksunlukla; gecekondu mahalleleri ve geçici işlerle; borç ve prekaryayla; üniversite, tüketim ve internet -global bir yaşam- ile bağlıdır. Bu sınıfın üyeleri dünyada nelerin var ve mümkün olduğunun gayet farkındadır, tabii bunun eksikliğinin acılarını da. Onların güvencesizliği (prekarya) ve arafı gelip geçici şeyler olarak varsayılır, ama gerçekte kalıcı hale gelmiştir bile. Ne tamamen genç hissederler ne de tamamen yetişkin ve engin bir ahlaki zorbalığın içine batmış gibidirler; bu sınıf, radikalizmin kritik bir oyuncusu haline geliyor.

Bu sınıfın kökenleri İran’daki yüksek doğum oranlarının, dünyanın en büyük genç nüfuslarından birini yaratmış olduğu 1980’lere kadar uzanıyor. Aynı tarihlerde, okur-yazarlık da artmaktaydı. 90’ların sonunda sarsıcı biçimde, öğrenci nüfusu %266 oranında artarak toplam nüfusun üçte birinin öğrencilerden oluşur hale gelişiyle sonuçlandı. Haziran 2014 itibariyle, İran’daki üniversite öğrencilerinin sayısı 4.5 milyondu[5], yani İslam Devrimi’nden bu yana yirmi beş kattan daha fazla bir artış anlamına geliyordu bu durum. 2000’lerin başında her beş haneden birinde ya bir üniversite öğrencisi ya da bir üniversite mezunu bulunuyordu. Bir özel üniversite yapılanması olan İslami Özgürlük Üniversitesi’lerindeki[6] büyüme ve uzaktan eğitimdeki artış neredeyse tüm köylerden üniversite mezunları üretmektedir.

Her ne kadar eğitim, beklentilerin üzerinde artış gösterse de, bu durum ekonomik hareketliliği tanzim etmede yetersiz kaldı; en az 2,5 milyon üniversite mezunu şu an bir işten yoksun bulunmaktadır. Genel olarak bakarsak, İran parlamentosunun bir raporuna[7] göre eğitimli gençlerin %35’i işsizdir. Bu insanlar, orta halli bir eve sahip olma hayallerini çöpe atmak zorundalar, çünkü bunu gerçekleştirebilmeleri için aylık kazançlarının üçte birini 96 yıl boyunca biriktirmeleri gerekiyor. Hâl böyle olunca, İran Kentsel Gelişim Bakanlığı’nın 14 şehirde 2014 yılında yaptığı çalışmaya[8] göre, İran’ın şehir yerleşiminin %20’sinden fazlasına denk gelen gettolara gecekondu inşa etmek de revaçta oluyor. Yetersiz maddiyata bir de elverişsiz konutlar eklenince, evlilik planları da ya suya düşüyor ya da erteleniyor. Bu da İran’daki 4 milyon genç üniversite mezununun, İran’daki geleneksel evlilik yaşına ulaşmalarına rağmen neden hâlâ yalnız olduklarının bir nedenini gösteriyor. İran’da aileler ihtiyaç sahibi üyelerine sıklıkla yardım etme alışkanlığına sahip olmalarına rağmen, bağımlılık duygusunun vermiş olduğu utanç ve işe yaramazlık hissi bu gençleri fazlasıyla durgun bir hale itiyor. Ekonomik ortam onlara iş yaratmakta, hükümet ise onları korumakta başarısız kalınca, bu huzursuz gençler de bir isyanın çakmağını çakmaya hazır hale geliyorlar. İlk kıvılcım Meşhed protestolarıyla birlikte çıktı.

Haklarından mahrum bu insanlar için kimler sesini yükseltiyor?  Başka bir zaman ve başka bir ülkede, tıpkı 90’ların Mısır’ındaki gibi, bu sınıfa ait kesimler Arap Baharı öncesi ve sırasında sokak siyasetindeki yerini almadan önce, milliyetçi ve İslamcı hareketlere katılmıştı. Eğer, Tunus’ta ilk olarak IŞİD (DAEŞ-DAİŞ) bu gençleri yanına çekmeseydi, merkez-sol Genel İş Sendikası onlar için bir ses olabilir gibi görülüyordu. Fakat İran’da, ne inşa ettiği ideolojik yapıyı korumakla meşgul İslamcılar, ne “siyasi gelişmeler” ve post-İslamcı proje konusunda endişeli reformistler, ne de genellikle ortada görünmeyen solcular içerisinde temsil imkanı bulabilmektedirler. Son ayaklanmada gördüğümüz ve duyduğumuz gibi, bu sınıf kendi temsilini sokakta aramaya zorlanmaktadır. Bu gençlerin isyanındaki dinamikler, akıllara yine orta-sınıf yoksulların kritik bir rol oynadığı Aralık 2010’undaki Tunus başkaldırısını getiriyor.

İran’daki son olaylar bir devrimin uvertürü müydü? Verili göstergeler -ülke çapındaki gösteriler, rejim değişikliğine yönelik çağrılar, seçkinlerdeki görüş ayrılıkları ve uluslararası destek- ortaya bunun böyle olabileceğine yönelik bir tablo koyabilir. Fakat, bu bir yanlış okuma olabilir.

İlk olarak, rejim değişikliğine ve şiddete yönelik çağrılara olan uluslararası destek, bu aşamada, protestocuların dış güçlerin ajanları olduğu yönündeki basit iddialara sebebiyet verdi. İkinci olarak, olaylar ülke çapına yayılırken, katılımcıların gerçek sayısı Yeşil İsyan’a oranla kısıtlı kalmaktaydı. Çoğu sıradan vatandaş sokaklarda toplaşırken, bunların büyük kısmı olayların nereye varacağını izliyordu; gördükleri belirsizlik karşısında ortaya çıkan şeylerin ülkelerini bir başka Suriye haline getirebileceğinden korkmuşlardı. Üçüncü olarak, İran’ın siyasi elitleri bölünürken -birbirilerini olaylar patlak verdiği için suçlama eğilimindeydiler,- aslında sistemin temelini korumak konusunda sıkı sıkıya bağlı kaldılar.

Son olarak, ve en önemlisi, başkaldırı geniş bir sınıfsal ve siyasi koalisyonu harekete geçirmek konusunda -aynı eksiklik yoksul ve çalışan sınıfı kendi safına çekemeyen Yeşil İsyan’da da vardı- oldukça başarısız kaldı. İran’ın son ayaklanması haklarından en çok mahrum toplumlardan birini içeriyordu, burada müreffeh bir orta sınıf neredeyse namevcuttur. Orta sınıfın önemli bir siyasi kanadını oluşturan reformcular son protestolarda dışarıda kaldılar. Dert ortağı olmalarına rağmen, reformcuların siyasetçi ve entelektüelleri açık bir biçimde bu isyana muhalif bir tutum sergiledi. Önde gelen reformcu düşünürler, Abbas Abdi veya Sadeq Zibakalam gibi, bariz bir biçimde isyanın aleyhinde konuşmalar yaptılar. Suriye benzeri senaryoların ötesinde, İranlı reformcular gerçek devrim fikrini prensiplerine aykırı kabul eder. Aslında değerli olan mevcut çabalarının, baskıcı yapının -İslamcı devletin seçilmemiş, fakat güçlü kurumları- inatçı direnişi sonucunda haksızlığa uğramasına rağmen, onlar reform anlayışına sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam ederler. Sadede gelecek olursak, bir devrim hareketinin emekçi yoksullar ile orta sınıfları içeren siyasal ve sınıfsal koalisyonlara sahip olamayışı düşünülemez.

Şimdilik, isyan ve eli kulağındaki devrime yönelik tüm sanılar bitti. Fakat altı çizilen şikayetler devam ediyor. Eğer yönetenler bu statükoyu sürdürmeye devam ederse, “öfkeli sınıf” yakında ya da daha sonra tekrar saldıracak. Ondan sonrasını ise kimse bilemez. İran siyaseti herkesin malumu olduğu gibi öngörülemezdir -devrim, belki de daha fazlası.

Ara sıra gerçekleşen protestoların tekrar yoksulları, siyasal güçleri ve orta sınıfları bir araya getirdiği bir momentum kazandığını varsayarsak; bu grupların oluşturacağı koalisyon devrimci bir püskürmeye yol açar mı? Ülke çapındaki bir başkaldırı amacına ulaşsa bile, bir başka Arap Baharı’na -devletin tepesinde çok az bir değişim getirdi- evrilmeye elverişlidir. Bunun başarıya ulaşabilmesi için devrimci hareket güçlü bir organizasyon, stratejik bir vizyon, ilerlemeci bir ajanda geliştirmeli ve insanları bir başka geleceğin mümkün[9] olduğuna inandırabilecek bir önderliğe sahip olmalıdır. Ne olursa olsun, gelecek orada bir yerlerde bizi bekliyor.

 

ÇEVİRİ: Ali DEĞİRMENCİ

Yazının Kaynağı: Bayat, A. (2018, 27 Ocak). The Fire That Fueled the Iran Protests. https://www.theatlantic.com/international/archive/2018/01/iran-protest-mashaad-green-class-labor-economy/551690/

DİPNOTLAR

[1] Uvertür: Operada, orkestranın perde açılmadan önce çaldığı parça. (ç.n.)

[2] Harris, K. & Kalb, Z. (19 Ocak 2018). How years of increasing labor unrest signaled Iran’s latest protest wave. https://www.washingtonpost.com/news/monkey-cage/wp/2018/01/19/how-years-of-increasing-labor-unrest-signaled-irans-latest-protest-wave/?utm_term=.d8bd14d5c96c

[3] Association of the Devotees of the Islamic Revolution. (6 Ocak 2018). Causes behind Iran’s protests: A preliminary account. http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/iran-protests-preliminary-account-180105232533539.html

[4] Besic: Ayetullah Humeyni tarafından Kasım 1979’da İran’da kurulan, gönüllü milis teşkilatı (ç.n.)

[5] Salehi, Y., & Rahmanian, M. (2014, 18 Haziran). Young, educated Iranians create a ‘tsunami’ of unemployment. https://www.pri.org/stories/2014-06-18/young-educated-iranians-create-tsunami-unemployment

[6] 1982’de İran’da İslam Devriminin önemli isimlerinden Ali Ekber Haşimi Rafsancani tarafından kurulun bir özel üniversite sistemidir. İran’ın birçok eyaletinde bulunan kurumun 70,000 (2015) akademik personeli ve 1,702,231 (2015) öğrencisi bulunmaktadır (ç.n.)

[7] http://www.eghtesadonline.com

[8] http://farhangemrooz.com/news/51948/

[9] Bayat, A. (2017). Revolution without Revolutionaries: Making Sense of the Arab Spring. Stanford: Stanford University Press.