Irk ve ırkçılığın göçle ilişkili olduğu çağdaş yolları anlamak, hem sosyal bilimciler için hem de ırkçılıkla mücadele için aciliyet kazanmıştır. Özellikle Avrupa toplumlarının yapılandırıcı bir özelliği olarak ırkçılığın tanınması, Avrupa’nın göç rejimlerinin ırkçılık ile nasıl eklemlendiğini ve nasıl ifade edildiğini ele almak için gereklidir. Burada sorulması gereken kavramsal soru şudur: göçmenler, yerleşmiş topluluklar ve yeni gelenler göç rejimleri tarafından nasıl şekillenir ve şekillendirilir? Yazının başında ırk ve göç arasındaki bağlantının tasarlandığı çeşitli yolların bulunduğunu iddia edebiliriz. Burada başlarken altı çizilmesi gereken diğer bir nokta, ırkçılığın ırksallaştırılan grupların varlığına atfen, antropolojik ve doğal bir tepki olmadığı, aksine ırkların/ırksallaştırmanın belirli ekonomik, politik, kültürel vs. akslarda tarihsel süreç içerisinde kurulduğudur. Bu aksiyomdan çıkarılacak öneri farklı siyasal konjonktürde farklı grupların maruz kaldığı ırkçı dışlamaların çeşitliği ve transformasyonudur. Örneğin Avrupa’daki antisemitizm ile postkolonyal göçmenlerin maruz kaldığı dışlama mekanizmalarının, ırkçılığın toplumsal yapıdaki hiyerarşiye genel bir gönderme yapmasının ötesinde, farklı analitik kavramlarla irdelenmesi gereken olgular olduğunu söylemek yerindedir.

Analitik olarak, ırksallaştırma konsepti, ırk oluşumunun tarihsel olarak nasıl şekillendirildiğini ve bu fikrin kullanımının, kültürel veya politik süreçler yoluyla dışlayıcı uygulamalar için nasıl bir temel oluşturduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Irk burada bir açıklama ve spesifik ideolojik pratik olarak ele alınmalıdır. Irkçılığa sömürgecilik ve emperyalizm içinde gelişen bir siyasal proje olarak bakmak gerekmektedir. Irk’ı, iktidar sahipleri tarafından verilen ve “öteki”ni farklı ve aşağı olarak tanımlamak için atfedilen ama üretken bir fark olarak düşünmek gerekir. “Biz” ve “Onları” özlü olarak tanımlayan dışlayıcı bir uygulama olarak ırkçılık süreci, mutlaka biyolojik ayrımcılık kavramlarına dayanmaksızın “ayrı türlerin” oluşumunu ima eder. “Irk”ın performatif gücü, ırk sınırlarını, seçimler, fırsatlar ve kaynaklar açısından, kendileri tarafından tanımlananlar için hiyerarşik sonuçları olan fikirler, uygulamalar ve kurumlar vasıtasıyla şekillendirir. Bu nedenle, ırk-göç bağını, özellikle bu alanları tanımlayan kurumlar, ideolojiler ve uygulamalar arasında akıcı ve birbiriyle iç içe geçmiş bir bağlantılar paketi olarak analiz etmek gerekir (Erel vd, 2016). Bu bağlantılanma şekli tabiatıyla içinde oluştuğu konjonktüre bağlıdır ki bu da farklı tarihsel ve mekânsal koşullarda farklı görünüşler sergiler. Burada odaklanılmaya çalışılan konjonktür 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ortaya çıkan toplumsal konfigürasyondur. Bu sebeple yazıda ne ırkçılığın tarihsel boyutları ne de farklı teorik ve politik kavramsallaştırmaları hakkında detaylı bir tartışmaya girilecektir.

Almanya’da 12 yıllık Hitler faşizmi (nasyonal sosyalizm) insanları biyolojik temelli sınıflandırarak, kimin yok edileceğine, kimin ulusal birliğin üyesi olarak hayatta kalma hakkı olduğuna karar verirken, ırkı sosyal bölünmede temel kategorik unsur olarak gördü. Savaş sonrası kurulan ve liberal-demokratik değerler üzerinden yeniden yapılandırılmaya çalışılan Alman devleti, Nazi döneminin bu dehşet verici mirasını ırk kavramını ve anlayışını reddederek aşmaya çabaladı. Zira “ırk” anlayışı bu “yeni başlangıçta” saygınlığını yitirmiş ve kamusal söylemde tabu niteliği kazanmıştı. Bu imperativ her ne kadar kurucu bir zorunluluk olarak görünse de, gerek günlük sosyal etkileşimde gerekse de sosyal politikalarda ırk ve ırkçılık birden ortadan kalkmadı. Örneğin 2. Dünya Savaşı’nın ardından hayatta kalan yerinden edilmiş yahudilere hala parazit yabancılar olarak bakılmaktaydı. Keza Batı Almanya’da konuşlanan siyah Amerikalı askerlere (GI) ABD’de yaygın olan ırkçı söylem birebir uyarlanmıştır (Chin, 2007).

Almanya’nın 1955’de yabancı işçi göçü alımına başlaması tarihsel bir ironi olarak görülebilir. Zira 10 yıl öncesine kadar ırksal arınma ve arileştirme politikalarıyla obsesif haldeki bir toplum ve devlet (açık bir ırksallaştırılan düşün olmadan) kısa bir süre sonra “karakafalı” yüzbinlerce işçiye ev sahipliği yapıyordu. Savaş sonrası hızlı, etkin ve kalıcı bir iktisadi büyüme ulusal emek piyasasından temin edilemeyecek büyüklükte bir açık (bu açık, Berlin duvarının örülmesiyle ve Doğu Almanya’dan günlük işçi akışının kesilmesiyle daha da büyüdü) ortaya çıkarmıştı. Bu durumda hem Güney-Doğu Avrupa ülkelerinden hem de postkolonyal dünyadan emek göçü gündeme geldi. Parlamentodaki görüşme kayıtlarına bakıldığında, misafir işçi alımının hem farklı aktörler arasında ciddi tartışmalara yol açtığını, hem de popüler söylemde bunun Alman kimliğine olan etkisi bağlamında tartışıldığını görüyoruz (Herbert, 2008). Peki, hem ırkın bu kötü mirasını aşarken hem de bu madun konuk işçilerle nasıl bir toplumsal ilişki geliştirilecekti? Bunun yanıtı göçmen işçi istihdam programlarının temel parametrelerinde saklıdır. Bu programların karakteristik özelliği, Alman yurttaşları ile yabancı (işçi) arasındaki yasal ayrımdı. Yabancı işçilerin gelecekte yurttaşlık haklarına sahip (göçmen) olacakları ihtimali dahi düşünülmüyordu. Bu kan bağı esasına dayalı ayrım 1913’teki yurttaşlık yasasına dayanmaktaydı. Bu yasa insanların sosyal güvenlik hakkı, iş ve ikamet haklarını düzenlemekle kalmıyordu, aynı zamanda ulusa aidiyet bağını belirleyen temel mekanizmaydı. Bu açıdan, yabancı işçi istihdam programı ırk kavramına açık bir vurgu yapmadan, “fark” ile nasıl ilişkilenileceğine dair stratejik bir politik hat belirliyordu. Yabancı işçiler geçici konuklar olarak düşünüldü (Mandel, 2008). Gerek sosyal politik bağlamda, gerekse kültürel anlamda herhangi bir karmaşık ilişkiler ağına girmeden toplumun çeperinde kısa bir süre çalışıp sonra geri dönecek misafirlerdi. Bu istihdam programlarıyla ideal olarak genç ve bekar (erkek)[1] işçilerin 2 yıllık gibi kısa sürelerle çalıştırılıp, geri gönderilmesi planlanıyordu. Irkçı ayrımcılığın dili yabancı işçi tartışmalarında genelde yoktu, fakat sosyal ve yasal parametreler yerli Alman ile yabancı işçi arasındaki sınırı çok sert bir şekilde çizerek ırksal farklılığı göçmen işçi figürü üzerine yüklemiştir. Bu aşılamaz, değişmez, sabit sınır fikri yerli ile yabancı arasındaki farkları doğal ve mutlak halde tasavvur etmiştir.

Burada işçi göçünün tarihsel bağlamını detaylarıyla aktarma şansımız olmadığı için sadece ırkçılık bağlamında önemli noktalarına değinmekle yetiniyoruz. 1970’li yıllara gelindiğinde Almanya’da yabancı işçi göçü, hem Alman işverenleri hem de sıradan Alman yurttaşları (işçileri) için iktisadi avantajlarıyla sınırlanamayacak kadar karmaşık bir toplumsal boyut kazandı. Zira sayıları milyonları bulan Gastarbeiterler[2] kalış süreleri uzadıkça yerleşik hale geldiler. Özellikle aile birleşimiyle birlikte kent merkezlerinde sözde göçmen gettoları oluşmaya başladı. Aslında getto kavramı, pek çok sosyal bilimcinin de altını çizdiği gibi, 2. Dünya Savaşı sonrası büyük Avrupa kentlerinde ortaya çıkan yoğun göçmen birikimini betimlemede açıklayıcı olmaktan çok kafa karışıklığına yol açmaktadır: Makro ekonomik dönüşümleri göz ardı ederken, sosyal hiyerarşileri kültürel kodlarla okuyarak, yoksulları (ABD’de özellikle siyahlar, Batı Avrupa’da ise postkolonyal göçmenler) damgalayan ve suçlayan bir ideolojik söylem olarak işlev görmektedir. “Getto” tartışması Almanya’da yine bir başka tarihsel ironiye denk düşer. Zira Yahudileri zorla toplumsal yaşantının dışına atan bu kopabilmiş yaşam alanlarını göçmenlerin kent çeperindeki yerleşimlerini, sosyal ağlarını vs. tasvir için yeniden kullanıma sokmak, onları küçük düşürür. Bu yerleşimler 1970’lerden itibaren popüler kültürde distopik kent gelişimi, sosyal yapının dağılması, suç ve güvenlik bağlamında tartışılageldi. Her ne kadar sosyal bilimciler sonraki yıllarda bu yoğunlaşmaya daha farklı bakabildilerse de, (bu coğrafi bir aradalığın ekonomik ve kültürel uyum için üretken işlevlerine değinmek gibi) getto, göçmenlerin iradi bir şekilde Alman toplumuna paralel kurumsal yapılar oluşturduğu, mafyavari grupların egemenliği ele geçirdiği adacıklar olarak düşünülmeye devam etti (Wacquant, 2006). Sonraki yıllarda Avrupa Ekonomik Birliği’nin kurulması ve Güney Avrupa ülkelerindeki ekonomik ve politik gelişmeler Türkiyeli işçileri hem nicelik hem de nitelik olarak Gastarbeiter figürünün prototipi haline getirdi. Getto konsepti de genelde Türkiyeli göçmenlerin kök saldığı sosyal ağlarını oluşturduğu mahalleler için kullanılageldi.

Kültürün Irksallaştırılması

Burada özellikle sosyal bilimlerin göçmenler hakkında bilgi oluşumu ve toplumsal temsiliyetindeki önemine kısaca bir vurgu yapmak gerekir. Göçmenlerin nüfus yapısının heterojenleşmesi ve kamuoyunda görünürlüğünün artmasıyla birlikte, göçmen işçilerin emek piyasası ve iktisadi aktiviteler dışındaki hayatları hakkında ne kadar az bilgi sahibi olunduğu görüldü. Gelirleri, harcamaları, aile yapıları, eğitimleri, kültürel yaşamları, dini pratikleri, uzun süreli planları vs. gibi en temel konularda bu açığı gidermek için politikacılar tez elden sosyal araştırmalar sipariş ettiler. Bu araştırmacılar genelde sistem teorisinin etkisindeki sosyologlardı. Bunlar, insanların geleneksel bir yapıdan modern bir toplumsal sisteme göçmesinin beraberinde getireceği sorunlara odaklanıyordu. Bunlara göre uyum/entegrasyon sistem çatışmasının panzehriydi. İkinci kuşağa odaklanarak, göçmen çocuklarının iki kültür arasında sıkışıp kaldığını, bu sebeple kendini kuralsızlık, suç, şiddet, işsizlik (anomali) olarak gösteren sosyal çatışmalara meyilli olduğunu iddia ediyorlardı (Chin, 2007).

1970’li yılların ikinci yarısında yabancıları entegre etme arzusu ve vurgusu hem resmi politika yapımında hem de popüler söylemde geniş yer bulmaya başladı. Sosyal Demokrat iktidar 1978’de yüksek rütbeli bir politikacı olan Kühn’ü yeni oluşturulan “yabancılar danışmanlığına” getirerek ulusal entegrasyon çabalarını federal düzeyde sistematikleştirmeye yöneldi. Kühn’ün 1 yıl sonrasında hazırladığı raporda Almanya’nın göçmen işçi istihdamını artık ekonomik ve dış politika meselesi olarak görmekten vazgeçip sosyal sonuçları bakımından sorumluluk alması gerektiği belirtildi. Almanya’da artık geri dönülemez bir toplumsal değişim yaşanmıştır, Almanya artık fiili olarak bir göçmen ülkesidir. Bunun yıllar boyu reddi saf, otantik, statik, homojen Alman kimliği fantezisini ideolojik düzeyde beslemiş, pek çok sosyal reformun önünü kesmiştir. Göçmenlerin toplumsal yapıya daha güçlü katılımı için dil kurslarının sayısının arttırılmasından, göçmen çocukların Alman öğrencilerle birlikte ders görmesi gibi pek çok öneri getirmiştir. Siyasal katılımın önünü açmak için yerel seçme hakkını savunmuş, nihai olarak da göçmen çocuklarının Alman yurttaşlığına geçebilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasını savunmuştur.

Bu entegrasyonist dönüşüm tabandaki (gündelik yaşantıdaki) değişimlerin bir yansıması olurken, aynı zamanda Gastarbeiterlere de yeni bir bakış acısını doğurmuştur. Açık ırksallaştırılmış bir düşünce ile Gastarbeiter ilişkisine de ciddi bir etkisi olmuştur. Söyle ki uyum, Almanlarla (asıl olarak Türkiyeli) göçmenler arasındaki sosyal sorunları kültürel farklılık fikri temelinde izah etmiştir. Örtük olarak entegrasyonun amacı bu farklılıkları aşarak birbirini zenginleştiren bir şekilde barışçıl bir arada yaşamdır. Entegrasyon fikrinin politik tartışmaları bu kadar meşgul etmesi beraberinde çok kültürlülüğün arzulanan bir amaç olup olmadığı tartışmasını ve buna muhalif muhafazakar bir bloğu dyumuşaklık beraberinde çiparametreemoğurmuştur.

Hristiyan Demokrat Partinin (CDU) 1980’lı yıllarda partizan politik seçim çalışmalarında yabancılar politikasını merkeze yerleştirmesi göçün ulusal kimlik, kültür ve aidiyet meselelerinde ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Göçmenlerin yurttaş olmalarının kesinlikle önüne geçmek isteyen CDU, ikinci kuşak da olsa göçmenlerin kendi mantalite ve dillerini koruduklarını, bu yüzden kesinlikle Alman yurttaşı olamayacakları tezini savunuyordu ki bu yurttaşlığı “Germanization” üzerinden tanımlamaktı. Bir taraftan böyle bir olasılığa kapıları tamamen kapatmazken, diğer yandan bunun “insanın doğasına” ve toplumun düşünce yapısına aykırı olduğu iddia ediliyordu. Sadece Alman kimliği için değil, prensipte tüm ulusal kimliklerin kendini korumaya çabaladığı söyleniyordu. Kimlik çatışmasının engellenmesi sınırlı sayıda yabancının kabul edilmesine bağlıydı.

Etnisite ve kültür hakkında “yeni” bir kavramsallaştırma söz konusuydu bu dönemde. Buna göre aslında Alman kültürü (herhangi bir kültür) diğer kültürlerden üstün değildi, sadece (örneğin Türk kültüründen) farklıydı. Diğer kültürlerin değeri ve mirası reddedilmiyordu. Ama kültüre değişmez, sabit, durağan bir nitelik verilip, özcülestiriliyordu. Kültürler böylece hermetik olarak birbirlerinden aşılmaz çizgilerle ayrılan, iletişime kapalı, çatışmaya acık analitik bütünlükler olarak kavranıyordu (Barker 1981). Böylece kültür, mekruhlastırılan ırk kavramının yerine geçiyor ve insanlar arasındaki temel, birbiriyle uyuşmaz farkları açıklama aracı haline geliyordu. Aynı dönemde İngiltere’de de paralel bir gelişme yaşanmaktaydı. Theatcher iktidarında Toriler ırkçılıktan çok uzak olduklarını (ki Nazi Almanyasıyla savaşmış bir ulus olarak, anti-nazizm ulusal gururun temel unsurlarından biri) söyleyip, insan doğasına atıfla, içgüdüsel olarak tüm toplumların hayat tarzı, gelenek, görenekleri outsiderlara karşı kolladıklarını, İngiliz kimliğinin de bunu göçmenlerin daha aşağı kültürleri olduğundan değil, sadece farklı kültüre ait oldukları için yapması gerektiğini söyledi (Solomos, 1989). Böylece kültürün ırksallasmaşı, yeni-ırkçılığın, ırka alenen atıf yapılmadan ötekileştirilenlerin (göçmenlerin, mültecilerin, siyahların, Romenlerin vs.) yurttaşlık hakları ve eşitlik taleplerinin reddi meşrulaştırılıyordu.

Hem Almanya’da hem İngiltere’de bu muhafazakar açıklama şekli oldukça başarılı oluyordu. Zira “yabancılar sorunu” bu şekilde yumuşak bir şekilde yurttaşların korku ve kaygıları gözetilerek işlenirken, popülist radikal sağcılıkla da araya mesafe konmuş oluyordu. Göçmen haklarına değinen sol/demokratik güçler, ulusal çıkarlara aykırı davranan hainler olarak suçlanıyordu. Hatta pek çok Alman politikacı Almanya’nın göçmen ülkesi olduğu kabulünün yeni bir sağcı radikalizme yol açacağı tehdidini savuruyordu. Bu tarihsel panoramada aktörler, kurumlar ve söylemlerin günümüzde de benzer argümanlarla hareket ettiğini görebiliyoruz.

Irkçılık, göç ve kapitalizm

Sınıf temelli özellikle Marksist yaklaşımlar, ırkçılığı ekonomik dönüşüm süreçlerinde bölünmüş emek piyasası konsepti çerçevesinde analiz etmişlerdir (Castles/Kosack, 1973). Buna göre uluslararası göç, gelişmiş ülkelerin ekonomik yapısının esnek, düşük ücretli ve statüsüz sürekli işgücü talebinden ileri gelmektedir. Mevcut küresel asimetrik ekonomik iktidar yapıları, başat sermaye birikimi ve sınıf oluşumu, beraberinde göçmen işçiler açısından etnik bir alt-sınıflaşma süreci (substratum/underclass) yaratırken, yerli işçi sınıfı açısından bir bölünme getirmekteydi. Castles/Kosack, göçe binaen oluşan etnik azınlığı, nedensellik bağlamında onların sınıfsal konumlarıyla ilişkili kavrarlar. Ayrıca buna göre ırkçılık, kriz dönemlerinde ve kurumsal ayrımcılık koşullarında bazı sınıf fraksiyonlarınca krizi yönetme stratejisi olarak kullanılır. Devlet eliyle koordine edilen harcanabilir (disposable) yabancı işçilerden oluşan rezerve ordusunun girişi ve işçi sınıfının bölünmesi, sınıfsal antagonizmayı etnikleştirilen sınıf fraksiyonlarına naklederek, sömürü ve devlet tarafından uygulanan ayrımcılığı daha da etkili hale getirir.

Castles tarafından geliştirilen göçmen işçi talebi temelli yaklaşımın materyalist yanının artıları olmakla birlikte, analitik eksiklikleri de oldukça fazladır. Etnik bölünme işlevinin analitik olarak vurgulanması bunun ortaya çıkışının nedenlerini açıklamaktan uzaktır. Bu işlevin sebeplerinin çok yönlü irdelenmesi (bölüşümün temsiliyet analizi aracılığıyla teşekkülü) ekonomik indirgemeciliğin tek nedenli açıklamalarını çürütür. Irkçı içerilme/dışlamanın eklemlenmesi, kendisini kuran anlam yapılarından bağımsız ele alınamaz. Anlamlandırma ve nitelemenin sosyal ve semantik bağlamı emek piyasasının katmanlaşmasına indirgenemez. Emek piyasasının yapısal olarak belirlenmiş dışlama düsturu, içerilmenin kriterlerinin sistematik çerçevesini çizer, fakat dışlamanın kolektif özgüllüğünü dikte edemez. Bu özgüllük, grupların oluşumunda mevcut söylemlerin etkinliği bağlamında açıklanabilir (Karakayali/Tsiaonos, 2003).

Irkçı dışlama ve boyun eğdirme pratikleri göç süreçlerinin karmaşık yapısı içerisinde çakışmaktadır. Göçü anlama, sadece emek gücünün sınır ötesi hareketlerini anlamak değil, göç rejimlerini anlamaktır (TransitMigration, 2007). Zira göç rejimi analiziyle, göçün modülasyonunun yanı sıra, alt sınıf oluşumu ve göçmenlerin hak gasplarının mümkün olabildiği karmaşık, çoğul sınıf ilişkilerinin eklemlenmesini anlayabiliriz. Bu sayede, kurumsal ırkçılığı meydana getiren devlet, halk ve ulus arasındaki ilişkileri de açıklayabiliriz (Bojadziev, 2007). Yoksa kurumsal ırkçılığın var olduğunu kaydetmek, kurumların özgün niteliklerini dikkate almadan psikolojik veya antropolojik bir ırkçılık modelini devlete taşımaktan öteye gidemez. Peki nedir bu spesifik nitelikler? Burada kurum kavramının materyalist bir analizine ihtiyaç vardır. Fakat bunu Poulantzas’ın devlet aygıtları açıklamasıyla (kısmen) yerine getirebiliriz (Karakayali, 2008). Zira yoksa, kurumları toplumsal uzlaşıları yerine getirmekten öteye gidemeyen otomatlar olarak yanlış anlarız. Bu kurumları ırkçı ilişkilerin tarihinin içerisine yerleştirmek gerekir ki, göç rejimi ile ilişkili özgün ırkçı pratikleri açıklayabilelim.

Ulusötesi göç aynı zamanda sınıfların sürekli olarak yeniden bileşimine sebep olur. Dünya sistemleri teorisi etnikleştirme ve göç arasındaki ilişkinin yönetilen sınıflar ve aralarındaki bölünmeye etkisine işaret etmiştir (Wallerstein, 1990). Buna göre, emek göçü, küresel kapitalist sistemin büyüme ve dönüşümünün işlevsel gerekliliklerinden doğar. Hane halkı yapısının analitik önemine ve bunun küresel emeğin etnikleştirilmesindeki bağlantısına vurgu yapar. Hane halkı yapısı, uluslararası işbölümünün eşitsiz koşullarında işgücünün genişletilmiş yeniden üretiminin ön koşuludur. Aynı zamanda hiyerarşikleştirilen ve göç bağlamına yerleştirilen hane halkı yapıları, pratik olarak emek ve konut piyasasındaki katmanlaşmanın ırkçı damgalamalarına denk düşmektedir. Irkçılık uluslararası işbölümünü tarafından oluşturulan hiyerarşilerin kurumsallaşmasıdır.

Wallerstein, uluslararası işbölümündeki yapısal gerginliğin ulusal emek piyasasının katmanlaşmanın dolayımsız nedeni olamayacağını belirtir. Etnikleştirme buna göre, sınıf oluşumunun yapısal bir öğesidir, ama üretici güç olarak sınıf düzeyinde değil, kapitalist (devlet) rejim temelli ele alınmalıdır. Bu durumda soru, hangi kurumsal teşekkül, toplumsal olarak bir arada bulunan gruplar ve bireyler arasında ırkçı içerilme ve dışlama kipi yaratmakta, bunları nasıl etnik veya ırksal kimliklerle donatılmış özneler olarak ortaya çıkarmaktadır?

Kapitalist devlet yerleşik göç rejimleri içerisinde sadece işgücünün katmanlaşmasını düzenlemiyor, aynı zamanda işgücünün yeniden üretiminin farklı yapılarını da. Bu yeniden üretimin etnikleştirilen kategoriler boyunca nasıl işlediğini anlamak için, bir politik-ideolojik bütünlük olarak ulus kavramını ve dönüşümünü anlamak gerek. Peki Poulantzas’ın kapitalist devlet analizine göre, sınıf çatışmasındaki güç ilişkileri hem devletin nasıl oluştuğunu, hem de işçi sınıfının devletin içerisinde ne kadar yer aldığına işaret ediyorsa, ırkçılık devlet içerisinde nasıl bir mevcudiyete sahip?

Bu soruyu yanıtlamak için, Balibar’ın Poulantzas’ın tezini geliştirerek ortaya attığı “ulusal sosyal devlet” kavramına başvurmak gerekir. Balibara göre, sınıf savaşlarının sosyal politikalar aracılığıyla ve ücretli emeğin en azından bir kesimi icin kolektif sosyal güvenliğin kurumsal ayağının düzenlenmesi (sosyal devlet, refah devleti vs.), 19. YY’dan günümüze devletin ulusal biçiminin devamı için vazgeçilmezdir (Balibar, 1990). Ulusal sosyal devletin önemi, yönetilen sınıfların alt-üst olarak yeniden yapılandırılmasının mümkün olduğu bir göç rejimini kurmasını anlamamıza dair katkısında yatar. Bu alt-üst oluş, sosyal hakların yurttaşlığa bağlı olmasından kaynaklanır (sosyal yurttaşlık). İşçi sınıfının ulusallaşmasının materyal temeli bu süreç içerisinde atılır. Öte yandan göçün devlet tarafından kontrolü, işgücünün farklılaştırılmış yeniden üretiminin gerçekleştiği kurumsal mevkidir ki, işçi sınıfının bir bölümüne sosyal hakları verilmez. Ücretli emek ile yurttaşlık arasındaki ayrışma, işçi sınıfının bir kesimi için, ırkçılığın devletin kurumsal materyalliğinin kaydolduğu zemini oluşturur.

Burada tekrar Castles’e dönmek önemlidir, zira Castles yine Gastarbeiterlerin sosyal konumunu tüm göç literatürüne uzun yıllar hakim olan pasif kurban olarak değerlendirerek, onların sınıf ve sosyal mücadelelerdeki rollerini de görmezden gelmiştir. Bu perspektiften bakıldığında göçmenlerin sosyal haklarını kazanma mücadelesi, oluşturdukları sosyal/politik ağlar, zorladıkları insan hakları ve demokrasi söylemleri vs. kısacası, tarih yapıcı potansiyellerini göz ardı edilegelmiştir. Oysa tam da bu ulusal-sosyal devletin yurttaşlık ve sosyal hakları arasındaki kurduğu bağı esneterek ve hatta kopararak, ırkçı dışlama/içerme eklemlenmesini pek çok kez dumura uğratmayı başarmıştır göçmenlik mücadelesi. Kısacası ırkçılığın üzerinde yükseldiği zemini açıklamada ekonomik veya sosyolojik determinizme düşmek istemiyorsak, göçü bir sosyal hareket olarak ele alıp, olumsal bir birleşim olan ayrıştırma ve boyunduruk altına alarak içermenin kurucu ögesi olarak değerlendirmek gerekir.[3]

Güncel Tartışmalar

Göç ve emek arasında ırkçı sınır çizimleri dolayımıyla oluşturulan bağın tarihselliğine değinmiştik: Bu bağın da yurttaşlığın temel farklılaştırma kriteri olarak işlev görmesinde yattığını açıkladık. Böylece göç politikaları aracılığıyla 2000’li yıllara kadar hem göçmenler, hem de göçmen çocukları için emeğin Fordist düzenlenmesinden de kaynaklı daha aşağı, statüsüz iş alanları yaratıldı. Toplumsal refahtan ve haklardan daha az pay alabildiler. Daha da ötesinde farklı hukuksal düzenlemelere tâbi olageldiler. Göçmenlerin ve çocuklarının esnek iş piyasaları işin sabit işçiler olageldiğini söylemek mümkündür. 2000 yılında yurttaşlık yasasının çıkmasıyla, artık Alman ve yabancı arasındaki hukuksal farkın eski belirginliğini yitirmeye ve eski göçmen grupların yerleşikliğinin artmasına yol açtığını görüyoruz. Fakat bu sosyoekonomik verilerde topyekûn bir iyileşmeden ziyade, ırkçılığın daha esnek bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Yoksa istatistiklere baktığımızda, Türkiye kökenli göçmenlerin hala Almanya ortalamasından daha fazla işsiz ve daha az gelirli işlerde çalıştığını görüyoruz.

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından özellikle Müslüman olarak addedilen grupların oryantalist ve Müslüman-karşıtı bir bilgi ve söylem temelinde fark gözetmeksizin fundamentalist, anti-modern ve eşitlikçi olmayan bir medeniyet ile birlikte anıldığı görülmekte. Bu ırkçı yorumlamada bu grupların sosyo-ekonomik dışlanmaları sözde kültürel noksanlıkları ile gerekçelendirilmektedir. Sınıfsal konumları da bu sayede kültürelleştirilmektedir. Günümüzde daha esnek işleyen ırkçılığa, “post-liberal ırkçılık” diyenler de vardır (Tsianos/Pieper, 2011). Buna göre ırkçılık, çok esnek kriterlere göre grupları oluşturmakta ve postliberal yurttaşlık formları ortaya çıkarmaktadır ki belirli yurttaş gruplarına belirli kıstaslara göre hakları verilmemektedir. “Söz konusu olan, açık ve kasıtlı ırkçı gerekçe ve yorumlama örüntüsü olmadan sistematik dışlama ve ayrımcılık üreten devlet ve sivil toplum kuruluşlarının söylemler, politikalar ve uygulamalarıdır” (age.).

Irkçılığın son yıllardaki dönüşümünü açıklamak için, eleştirel düşünür Goldberg “post-ırksal” (post-racial) kavramını kullanmaktadır. Barak Hussein Obama’nın 2009’da başkan seçilmesi, artık post-ırkçı bir çağa girdiğimiz iddiasını güçlendirdi. Aslında bu, küreselleşmenin, ulusal, sınıfsal, etnik vb. farklılıkların azalması ve meritokrasinin zirvesine nihayet ulaşıldığının onaylanması olacaktı. 1960’li yıllara kadar seçme seçilme hakkı dahi olmayan madun bir grubun üyesinin üstün başarı performansı onu nihai olarak dünyanın en güçlü pozisyonuna getirebilirdi. Mesele liyakattı. Goldberg post-ırkçılığı, yapısal farklılaşma sorunlarından kaçınma durumu olarak görür. Zira refah, zenginlik, eğitim, işsizlik, ücretler, hapis edilme, polis şiddeti, ortalama yaşam süresi gibi alanlarda ABD’de siyahlar, Avrupa’da ise karakafalı göçmenler büyük farkla beyazlardan ayrılmaktadır. Bu eşitsizliklerin meşrulaştırılma yöntemleri giderek kişisel sorumluluk ve bunun yokluğu suçlamasına dayanmaktadır. Böylece bir yandan yapısal olan insanların kişisel deneyimsel aktörlüğüne indirgenirken, öte yandan ırk’ı şeylerin sözde doğal düzeninin tanınmayan bir parçası haline getiren relativizme yol açar. Irkçılık-sonrası iddia, benzersiz bir hegemonik manevra gerçekleştirir: Yapısal “ırk” eşitsizlikleriyle birlikte sivil ve popülist ırkçılık devam ederken, bunu açıklayacak herhangi bir analitik çerçeve kalmamıştır, çünkü hakim olan ideolojik ve kurumsal aygıtlar ısrarla ırk ve ırkçılık zamanının geçtiğini iddia ediyor. Muzaffer bir biçimde liberal kapitalizmin radikal bireycilik ahlakının tam olarak farkına varılmasıyla ırkçılığın gölgede kaldığını söylüyor. Bu Almanya için de geçerlidir. Özellikle 2. kuşak göçmenlerin hem ana akim kültürel alanlarda/kitle kültür endüstrisinde boy göstermesi, hem de göçmenler arasında küçük grupların sınıf atlaması beraberinde hali hazırda tabu olan ırkçılığın tamamen kaybolduğunun göstergesi sayıldı. Yapısal farklılıklar keza bireysel ya da kültürel/dinsel verilere atıfla açıklanmıştır.

Bu noktada son dönemde biyopolitik açıklamalara başvurulmaktadır. Meselenin göçmenlerin çocuk doğumundan, spor ve beden terbiyesinden, arkadaş-eş-seçimine kadar pek çok toplumsal alanda modernliğin gerektirdiği kendini yansıtan edimselliği gerçekleştiremediklerinden yakınılıyor. Postliberal ırkçılığın vurguladığı esnekliğin diğer önemli bir izdüşümü, ırkçılığın kendini meşrulaştırırken edindiği yeni ittifaklardır: Örneğin ana akım beyaz feminizm ve LGBTİ hareketlerinin göçmenlerin ırkçı dışlanması üzerinden (ki burada yine göçmenlerin modernlik karşıtı yaşam biçimlerinden dem vurulur), sözde evrensel-demokratik Avrupa değerlerinin temelinde yeniden inşa edilen kollektif major bir kimliğin bekçiliğini yapmaya başladığını görüyoruz. Almanyada 2015’te Köln’deki yılbaşı kutlamaları sırasında yaşanan kadınlara yönelik toplu cinsel saldırıların yol açtığı infial ana akım beyaz feminizmin cinsel suçu etnikleştirdiği ve göç rejiminin baskıcı yeniden üretimindeki rolüne bir örnektir.[4] Neoliberal dönüşümün yeni toplumsal konfigurasyonunda sınıf ve toplumsal cinsiyetin eklemlenmesi değişmektedir. Keza postliberal ırkçılığın vurguladığı bir diğer nokta, ırkçılığın sağ ve sol, ilerici ve gerici vs. olarak adlandırılabilecek ikili kamplar yaratmadığıdır, aksine bu alanları dolaşarak, bunların sınırlarını esnetir, değiştirir. Bunun en yalın örneğini, Sosyal Demokrat Partili Berlin eski Finans Senatörü Sarraz’in 2011 yılında ortaya attigi tezlerde görebiliyoruz (Sarrazin 2011). Sarrazin’e göre göçmenlerin kalıtsal “geri zekalılığı”, biyolojik üreme çılgınlığı ve kültürel geri kalmışlığı yüzünden, keza Alman altsınıfların da bunda büyük payı vardır ona göre, Almanya’nın uluslararası ekonomik rekabette geri kalıp çökebileceği tehlikesine karşı bir orta-üst sınıfların ittifakını öneriyordu. Kitabın 2 milyonu bulan tirajı ve kamuoyunda yarattığı tartışmalar Almanya’da ırkçılığın kolektif anlam ve duygulanım dünyasında hala ne kadar etkin ve derin olduğunu gösteriyor.[5]

DİPNOTLAR

[1] Göçmen isçi kadınların oranı istihdam programlarının başlamasından kısa bir süre sonra % 30’u buldu, fakat tarih yazımındaki eril yaklaşımlar 1980’li yılların sonuna kadar (popüler söylemde hala egemendir) erkek isçi figürünü temel almaya devam ettiler/ediyorlar.

[2] Alm. Misafir işçi

[3] Göç, göç mücadelesi ve sosyal dönüşüm farklı bir yazının konusu olduğundan burada ele alınmayacaktır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Papadapoulos/Stephenson/Tsianos (2008), Bojadizew (2008), Neyers/Rygiel (2012)

[4] Burada fazla detayına inemediğimizden, kadına yönelik bu cinsel şiddeti önemsemediğimiz ya da göçmenler yaptığı için sıradanlaştırdığımız anlamı kesinlikle çıkarılmamalı. Cinsel şiddetin failinin öznel konumu suçu hafifletici bir neden asla olamaz. Mesele cinsel şiddete yönelik politik analizlerin, reflekslerin ve taleplerin hangi söylemsel bağlamlarda nasıl eklemlendiğidir. Tam da bu sebeple özellikle eleştirel feminist kesimlerden tartışmanın ırksallastırılmasına ve sorunun böylece bir günah keçisi üzerinden partikülerleşmesine ciddi tepkiler yükselmiştir (Dietze 2016).

[5] 2015 yazında yaşanan toplu göçle birlikte oluşan yeni konjonktürün analizi başka bir yazı konusu olur.

KAYNAKÇA

Balibar, Etienne; Wallerstein, Immanuel (1990): Rasse – Klasse – Nation: ambivalente Identitäten, Hamburg: Argument.

Barker, Martin (1982): The new racism. Conservatives and the ideology of tribes. Frederick: Aletheia Book

Chin, Rita (2007): The Guest Worker Question in Postwar Germany. Cambridge: Cambridge University Press.

Erel, Umut, Murji, K & Nahaboo, Z (2016), “Understanding the contemporary racemigration nexus”, Ethnic and Racial Studies, vol. 39, no. 8

Karakayali Serhat & Tsianos, Vassilis (2003): “Knietief im Antira-Dispo oder Do you remember Capitalism?”, in: Grundrisse, 6/2003, S. 52-61

Karakayali, Serhat (2008): Zur Genealogie illegaler Einwanderung in der Bundesrepublik Deutschland. Bielefeld: Transcript.

Solomos, John (1989): Race and Racism in Contemporary Britain, Basingstoke: Palgrave Macmillan

Castles, Stephen & Kosack, Godula (1973): Immigrant workers and class structure in Western Europe. London u.a. : Oxford Univ. Press.

TRANSIT MIGRATION Forschungsgruppe (Hg.) (2007): Turbulente Ränder. Neue Perspektiven auf Migration an den Grenzen Europas. Bielefeld: Transcript.

Tsianos, Vassilis & Pieper, Marianne. (2011). “Postliberale Assemblagen: Rassismus in Zeiten der Gleichheit”. In Sebastian Friedrich (Hg.), Rassismus in der Leistungsgesellschaft, S. 114-132. Münster: Ed. Assemblage

Wacquant, Loïc (2006): Das Janusgesicht des Ghettos und andere Essays, Berlin: Birkhäuser