Cumhuriyet dönemi romanına 30’lu yıllardan sonra solcu, muhalif yazarların ağırlığını koymasına hatta 70’lerden sonra sosyalizm açıkça telaffuz edilir hale gelmesine rağmen işçi sınıfının hikâyesi yazılmamıştır. Elbette bir iki isim saymak, yoksulluğu çarpıcı görüntülerle işleyen romanlardan örnekler vermek mümkün. Ne var ki sonuç değişmiyor: Cumhuriyet döneminde yazılan beş bini aşkın roman içinde işçi sınıfının sorunlarını tam da en çıplak sömürüye maruz kaldıkları üretim süreçlerinde yakalayabilmiş romanların azlığı şaşırtıcıdır.

1940’lardan 1960’a

Aslında muhalif tavrın romandaki seyri –o dönemin koşullarını göz önüne alırsak eğer- oldukça vaatkâr başlamıştı. Genç bir kuşak ortaya çıkmıştı; yeni kurulan hayatın karşısına dikilen eski kurumların, eski ilişkilerin çürümüşlüklerini doğalcı bir üslupla sergileyen bu yazarlardan çoğu, eskinin çürümüşlüğüne ek olarak, yeni gelişmekte olanın da, daha doğarken tükenmiş, kokuşmuş olduğunu göstermeye çalıştılar. Dönemin yakıcı sorunu köy ve köylülüktü.

Köyü eleştirel bir biçimde romana ilk sokan da Sadri Ertem’dir. Alevi dağ köylerini ve el dokuma tezgâhlarının ithalat nedeniyle işsiz kalmasını, emperyalizmin oyunlarını ve işbirlikçilerini on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına taşıyarak anlattığı Çıkrıklar Durunca (1931) romanı Refik Ahmed Serengil’in Köyün Yolu (1938) romanıyla birlikte, köy ve köylü sorunlarını -işlemekten çok- dışa vurma girişimleri olarak dikkat çekicidir.

Sözü edilen yazarların şehvetle sarıldıkları Aydınlanma seferberliğinin Türk romanının en büyük akımını –Köy Romanları’nı- başlattığını biliyoruz. Ne var ki kapitalist gelişmeyi, kentlerde palazlanan sanayileşmeyi ve bunlara bağlı olarak fışkıran yeni yaşam tarzlarını farkedemediler. Edebiyatımızın bu ilk toplumcu kuşağının romanlarında toplumun yoksul ve ezik insanlarının hikâyeleri işlenirken, sosyalizme bağlanmışlığın arkasını dolduracak teorik bir birikimin yokluğundan olsa gerek, Kemalizmin halkçılık/köylücülük/devletçilik popülist söyleminin dışına çıkılamamıştır. Burjuva sınıfının ve bilincinin olgunlaşmadığı bu ilk dönemde kırsal hayat kapitalizm aşamasında değil yarı-feodal ağa-köylü ilişkileri içerisinde ele alınmış, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal gibi daha radikal isimlerse ezilen insanın toplumsal bilinçlenme sürecine eğilmişlerdir. Ancak “kapitalist toprak ağasının ve ırgatın çatışan çıkarlarını, bu süreçle birlikte köylülerin köyden uzaklaşarak işçi sınıfına karışıp onu doldurması gibi sorunlar ve çatışmalar” henüz romana yansımamıştır. Ancak Orhan Kemal için bir parantez açmak gerekir;

Ezilenlerin sözcüsü: Orhan Kemal

Orhan Kemal, sosyalist sözcüğünü kullanmanın sakıncalı olduğu yıllarda kendilerine toplumcu gerçekçiliği yakıştıran kuşağın en etkili isimlerindendi. 1950’li yılların Türkiyesi’nde yoksulluk ve zenginliğin ifade ettiği anlam ve karşıtlıkları kimi zaman mekânda, kimi zaman tarlalarda, bazen fabrikalarda, hapishanelerde, Yeşilçam kapılarında ve yüksek tahsil etrafında, bireysel dramların ardındaki ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümleri ihmal etmeden ve fukaralık edebiyatına kaçmadan kolaylıkla özetleyiverir. Maddi sorunlardan söz edilmesi doğrudan açlıktan, sefaletten dem vurulması demek değildir, sosyal dengesizlik ve onun yarattığı acılar roman kişilerinin bireysel kaderlerinde ve tutkularında çıkar ortaya. Kurtulmayı düşledikleri bu hayatın sıkıntıları içinde bile bütün insani özellikleriyle canlandırılan roman kişileri o dönem romanlarındaki sterotiplerden farklıdırlar. Edebi açından başarılı bulunamayacak romanlarında bile alt sınıfların temsili eksiksizdir. Kadın erkek çoluk çocuk emeğiyle geçinmeye çalışan yoksul insanları, köyden kente göçü, ırgatlıktan işçiliğe geçişi, gecekondulaşmayı, köylünün şehirde tutunma çabalarını, yozlaşmasını, sömürü çarklarının işleyişini anlatırken karşılaştığımız kesif yoksulluğa ve vahşi sömürüye rağmen, insanlara daima umutla ve iyimserlikle bakmıştır. Orhan Kemal’in çok inandırıcı insan tipleri yaratabilmesi anlattığı insanları hem gerçekten de tanımasından hem de onlara hareket özgürlüğü tanıyan, kendi kendilerini ifade etme imkânı veren karşılıklı konuşma ağırlıklı anlatı tekniğinde aranmalıdır.

Atmosfer yaratmaktaki, eşyalar, mekânlar ve yoksulların yaşam koşullarını canlandırmadaki ustalığı da dikkat çekicidir. Orhan Kemal, -Svetlana Uturgauri’nin Türk Edebiyatı Üzerine[1] adlı inceleme kitabında belirttiği gibi- roman kişilerinin hayatlarını kendine özgü kısa ve özlü anlatımla verir. Eğri büğrü evler; çürümüş, akan damlar; yetersiz beslenme; uykusuzluk ve insanı yıpratan uzun çalışma saatleri. İşte işçiler fabrikaya gidiyorlar; evlerinin çürük kapıları şak diye kapanıyor ve yağmurlu gecenin soğuk karanlığına erkekler, kadınlar, çocuklar, uykularını doğru dürüst alamamış, iyice dinlenmemiş insanlar soğukta titreşerek arka arkaya sokağa dökülüyorlar. Birçok kişinin bir arada kaldığı evlerin daracık avlularında toplanıyor, sonra sokağa akıyorlar; başka avlularda oturanlar da gelip onlara karışıyor; kalabalık çığ gibi büyüyerek fabrikaya yollanırken onların çalışma koşulları hakkındaki bilgiler metinde şuraya buraya serpiştirilmiş ayrıntılar ve kısa tasvirlerle çarpıyor gözümüze. Mesela Cemile romanında bu ortamı ortamını canlandırmak için patronun fabrikada yaptığı günlük denetlemeden yararlanmış Orhan Kemal: Kadir Ağa, bir patronun keskin gözleriyle pamuğun fabrikaya girdiği yeri, ardiyeyi, nişasta kokan haşıllama yerini, inanılmaz bir gürültüyle çalışan ve çevresinde yumak yumak pamukçuklar uçuşan dokuma tezgâhlarını denetlerken manzaranın dehşetini onunla birlikte izliyoruz:

Her bankoda “öncü” ve “arkacı” denilen işçiler çalışır. Islak betonun üzerinde yalın ayak veya takunyalarla çalışan kız, oğlan, genç, ihtiyar, kadın, erkek işçiler… Bilhassa çocuklar… Dokuz, on yaşlarında, gözleri uyku dolu, renksiz şeylerdir ki, iş kanununa uysun diye, annelerinin, teyze, hala, dayı yahut da tamamiyle yabancı bir büyük insandan parayla satın alınmış nüfus kâğıtlarıyla işe girmişlerdir. (Orhan Kemal, 1952: 23-24)[2]

Türk romanının bu büyük ustası; akıcı, basit, sade ama derinlikli anlatımıyla 1950’lerden 70’e kadar Cumhuriyet toplumunun ve işçi sınıfının gerçek hikâyesini yazan Orhan Kemal, anlatımıyla örtüşen dünya görüşüyle, kaderini yoksul kitlerle bağlayan aydın duruşuyla, hiç yitirmediği inancı ve yaşama sevinciyle edebiyatımızın en dikkate değer, en heyecan ve hayranlık uyandıran isimlerinden birisidir.

1960’lardan 80’e

1960’lı yıllara kadar Türk romanında zenginlik-yoksulluk karşıtlığı, en çok “köy romanı” olarak adlandırılan akım içerisinde işlenmiş ve söz konusu karşıtlık, bir önceki dönemin kötülük-iyilik çiftinin yerine geçen ezen-ezilen ilişkisinin simgesine dönüşmüştür. Yoksul halk ve onun yanındaki aydının bir tarafta, zengin kesim ve siyasal iktidarın öte tarafta olduğu bir mücadelenin dile getirildiği özel bir alandır toplumcu romanlar. Ahmet Oktay’ın cümleleriyle aktaracağım:

Marksçılık kulaktan kulağa aktarılan ve çok az sayıda yapıtın elden ele dolaştırılmasıyla yayılan kapalı bir akım haline gelmiştir. Bu kapalılık, bilimsel bir kuramın bir tarikat bilgisine dönüşmesine yol açmıştır sonunda. 1960’lara kadar Marksçılık bir fukaralık sorunu olarak ve büyük ölçüde de salt yazınsal (edebi) düzeyde alımlanmış ve aynı şekilde bu düzeyde iletimlenmiştir. .(Oktay, 2000:252)[3]

60’lardaki önemli farklılık varoluşçu bir perspektifle kentli küçük burjuva aydını anlatan yazarların çıkmasıdır. Ancak Orhan Kemal dışında işçi sınıfının sözcülüğü üstlenen bir yazar adı gelmiyor aklıma. Olup bitenlere, hastalıktan kırılan, bir lokma ekmek için dilenen, iş bulamayan yoksul insanlara, onların yaşadıkları bakımsız ve pis mahallelere, derme çatma evlere ve kentlerin gelişip bölünmesine gerçekçi ve eleştirel yaklaşmalarına rağmen, yazarların büyük kentleri kuşatmaya başlayan gecekondulara, fabrikalardaki işçilere ve sendikal hareketlere eğilmesi nadirdir. 1968 yılında Reşat Enis’in yazdığı Sarı İt ise, her ne kadar ilk sendikal meseleleri ele alan roman olarak nitelenmişse bile, gerçekçi bir tutumun çok uzağında, bir melodram kıvamındadır.

71 darbesinden sonra, Köy Romanı’nın iktidarına bir ortak çıkar: 68’den 71’e kadar süren mücadeleyi ve en çok da maruz kalınan işkenceleri konu edinen 12 Mart romanları, geçmiş dönemle bağları kopmamış öğrenci gençlik ve solcu muhalefet açısından daha çok tercih edilir. Üstelik darbe sırasında kırlara çekilmeye çalışan devrimci hareketin önderleri için ne köyler bir barınak olmuştur ne de köylüler müttefik! Sosyalist parti ve örgütlerin Türkiye’nin ekonomik yapısındaki değişmeler, işçi sayısındaki artış, demografik hareketlerde kentler lehine gelişmelerle de belirlenen siyasi tespitlerinin etkisiyle, işçiler, fabrikalar ve gecekondu bölgeleri daha muteberdir artık; yazarlar da onlara yönelecektir. Ne var ki bu durumda da anlatılan köyden kente göçüşten ileri gitmez. Elbette küçümsemiyorum; kent varoşlarında hüküm süren yırtıcı hayatı, o hayat içerisinde tutunmaya çalışan lümpen kesim insanlarının dramlarını, sınıf ve fırsat eşitsizliklerini en karanlık, en dibe vurmuş ve en dile getirilmeyen gerçekleri sergilemek önemlidir. Ama Türkiye’de kapitalizmin girdiği yeni evrenin ve temel çelişkinin edebiyat içinden kavrandığından söz etmek de mümkün değildir.

80’lerden sonra

Söz konusu evre ile beraberinde getirdiği çelişki ve sorunların 80 darbesiyle yürürlüğe konan yeni ekonomik politikalardan sonra, hem de acı bir deneyimle kavranması beklenebilir bir durumdu. Tam tersine; işçilerin, emekçilerin, yoksulların, yoksulluğun, sınıf ve fırsat eşitsizliğinin edebiyatın dışına itildiği ya da marjinal kaldığı, maddi servetin ve özel mülkiyetin sorgulanamaz bir olguya dönüştüğü, kapitalizmin yasalarının yine hiç dikkate alınmadığı bir tahayyül dünyasıyla karşı karşıyayız.

Metalar dünyasının ve dolayısıyla zenginlik imgesinin ekonomik hayattan sanki bağımsızmışçasına hikâye edilmesi, taşranın ışıklarının sönmesi, emekçilerin ve meselelerinin roman içeriğinden dışlanışı, hiç kuşkusuz Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerinden, zihinlerin medyadan yansıyan metalarla işgal edilmesinden, o metalara sahip olmak ya da hiç durmadan gözler önüne serilen şık ve eğlenceli mekânlarda yer alabilmek arzusunun şiddetindendir. Yeterince tüketemeyen ve küreselleşmeye ayak uydurması pek mümkün görünmeyen yoksul kesimlerin -sorunlarıyla birlikte- edebiyatın görüş mesafesinden çıktığının açık bir delilidir.

Biraz daha açalım. Diyelim ki, Ankara ya da İzmir yönünden İstanbul’a ilerliyorsunuz; ilk karşınıza çıkan yerleşim yerleri Pendik, Kartal, Maltepe, Sultanbeyli olmalı, ama hiçbirisi roman konusu değil. Oradaki fabrikaların, tersanelerin, işçi mahallelerinin, gecekonduların, iç içe geçmiş bizim geçerken bakmadığımız evlerin, bütün bir hayatı boyunca onlardan birine sahip olmak hayalleriyle yaşayan insanların, aslında manzaranın tamamının, bir yazarın öfkesini olmasa bile hiç değilse merakını ve yaratıcılığını kamçılaması beklenirken, ilgilenilen toplumun üst orta sınıfları, zengin mekânları, aşklar, cinsellikler, vb. oluyor. Öyle ki, bu romanları okurken sanki artık bir şeylerin değiştiği, kapitalizmin yapısal krizlerini çözdüğü, yoksulların marjinalleştiği kolaylıkla düşünülebilir. Oysa değişen, ne geniş bir yoksul emekçi kesimin varlığı ne çektikleri sıkıntılar ne de ev diye sığındıkları gecekondularıdır; değişen sistemin karşısından sistemin içine doğru kararlı bir yürüyüş tutturan yazar ve entelektüellerin hayat tarzları, tercihleri ve tahayyülleridir. Artık burjuva kesimin sözcülerinin “servet düşmanlığı”ndan şikâyet etmelerine gerek kalmamış, düşmanlık yerini hayranlığa bırakmış, eşit bir toplum tasarımının duygusal ve düşünsel damarlarından biri daha iğdiş edilmiştir.

Genellemelerle ilerlerken zenginliğin toplumsal zihniyette kapladığı yeri gören, bundan huzursuzluk duyan ya da bu eşitsiz duruma siyasi ve ideolojik bağlanımıyla öfkeyle yaklaşan yazarlara haksızlık ettiğimi biliyorum. Ancak onların romanlarında da işçi, köylü, küçük esnaf, dar gelirli memur gibi insan tiplerine roman kahramanı olarak yer verilmediğini de söylemek zorundayım. Yoksulluğun ve yoksul insanların anlatıldığı az sayıda roman ise edebi değer sorununa takılıp kalıyor. Bu tarz hayatları anlatan romanları önemsemekle birlikte, yoksulluğu anlatırken abartıya kaçarak yoksulluğu çoğaltmaya, hikâyeye ilgi çekecek oyunlar eklemeye, fantazyaya, zekâ oyunlarına, okuyucuya kurulan tuzaklara ve trajik sonlar aramaya da hiç ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Çünkü yoksulluk zaten uykularımızı kaçıracak kadar irkiltici, tahayyül edilemeyecek kadar fantastik, en ağdalı melodramlarla kıyaslanmayacak kadar acı verici bir olgu. İyi gözlemek, hayatın içinden rastgele bir kesit alıp hikâye etmek de yeterli; yeter ki, edebi bir dile tercüme edecek kaleminiz olsun…

DİPNOTLAR

[1] Svetlana Uturgauri, Türk Edebiyatı Üzerine, Cen Yyınevi, 1989.

[2] Orhan Kemal, Cemile, Varlık Yayınları, 1952.

[3] Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Ahmet Oktay, Tüm Zamanlar Yayınları, 2000.