Hakikat… İtiraf etmek gerekir ki, elde etme isteği uyandıran büyülü bir kelime. İçerisinde “keşfedilmemiş bir cevherin saklı olduğu” hissi veren, ona yakınlaşanın bile kalbine huzur salacak, tüm hayatı boyunca ruhsal açıdan mutlu kılacak ve tarifi de bir o kadar zor bir durumun adı sanki. Belki de kimilerinin bir ömür boyu peşine düştükleri ama koca bir kum fırtınasından sonra ellerinde kalan bir avuç toz gibi ufak ama kıymetli bir ganimet. Veyahut izafiyet barındırmayan ama bir o kadar da soyut, metafizik referansları kuvvetli, tekliği ve doğruluğu üzerine kimsenin şüphe taşımadığı bir felsefe taşı. Lâkin öteki yüzüyle de peşine düşene asla mutluluk garantisi vermeyen, hatta mevcut mutlulukları da götürme ihtimali olan yıpratıcı bir etkiye de sahip. Üstelik yüzyıllar içerisinde ne olduğu unutulan ve kaybedilen pek çok insanî değer göz önüne alındığında, hakikat kavramının ne kadar yaklaşılırsa, o derece uzaklaşıldığı duygusunu her an tetikleyen kötü bir yanı da var. Belli ki hakikat, bazen iman yüklü şiddetli arzuların temel nesnesi olabilirken, bazı zamanlarda ise yalın duygularla dolu sade bir amaç yerine de geçebiliyor. Sade çünkü köleden efendiye, kraldan tebasına, bilim insanından din adamına kadar uzanan sınıflar üstü bir pozisyonda herkesi kendi amacına koşulsuz dâhil edebilir. Yine de ona varma hedefiyle çıkılan her yolculukta, hakikatten kopma ve kaybolma ihtimali de itinayla hesaba katılmalı. Öyle ki hakikat bu ve benzer özellikleriyle, Kaf Dağı ardındaki Zümrüt-ü Anka’yı bulma, tıpkı Budizm’deki Nirvana’ya ulaşma gibi bir yüce güce ve yüksek bir anlamı da içerisinde taşıyor. Zira tam da bu sebeple genelde “tanrının adı” yerine geçen “hakikat” kelimesinin sırrının, en gösterişli biçimiyle “dinî olan”da ortaya çıktığı da söylenebilir.

Örneğin Budizm’de genel yasa, ödev ve mutlak doğruyu temsil eden Dharma kavramı, bir yandan evrenin düzeni adına hayatın nihai idealinin kozmik doğa yasalarına ulaşmayı temsil ederken, diğer taraftan da yaşamın duyularla algılanan yanılsamalarının dışındaki hakikati arayışın da adıdır. Budist geleneğine göre bu hakikate ulaşıldığında, Dünya’da iyiliği yaşatma ideali de pratiğe dönüşecektir. Dahası özellikle tektanrıcı ve ilâhî kaynaklı kitabî dinlerde de hakikat ve aynı derecede öneme sahip olduğuna inanılan ona dair bir arayışın varlığına, yine benzer biçimlerde kutsal bir göreve karşılık gelir. Değersiz bir hayata anlam katma çabası, temel gayeye ulaşmak için bir basamak, tüm engellemeler ve çilelere rağmen ulvî bir yolda yürüyüşün erdemli gayreti şekillerinde de tasvir edilmiştir. Burada temel amaç, kurtuluşa erişmektir. Meselâ Yahudilik için hakikat, On Emir’in ilk maddelerinden olan Tanrı’nın aşkınlığı ve tekliği üzerine inşa edilen inanç esaslarıdır. Dolayısıyla iyi bir Yahudi için hakikate ulaşmak, Tanrı Yehova’nın öğretilerine bağlanmaktan geçmektedir. Benzer biçimde Hıristiyanlıkta da hakikat inancı, tanrının kendisinde somutlaşır. Bir farkla ki, her ne kadar Hıristiyanlıkta hakikatin cisimleştiği bir tek tanrı inancı bulunsa da buna tezat teşkil edecek bir inanç daha mevcuttur. Tenleşme/vücut bulma (İncarnatio) anlayışı, bir nev-î Hıristiyanlığın “ikinci hakikati” gibidir. Zira Hıristiyanlar Tanrı’nın yaratılmamış olan ezeli mesajının tenleştiği ve İsa olarak aramızda yaşadığına inanırlar. Böylelikle İsa, “Tanrı’nın kelâmının beden bulmuş, bir bedene girip insanlar arasında dolaşan halidir.”[1] Burada Tanrı, hem de ilk elden, yani “oğlu” vasıtasıyla hakikati insanlara ulaştırmak istemiştir. Dahası, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan Hıristiyan Teslis’i, hakikati bölen değil, bilakis toparlayan bir öz’dür. Hakikat, Teslis’in birliğindedir.

Diğer yandan İslâmiyet’te de hakikat, yine tanrı inancı etrafında kümelenen bir takım anlatımlarla şekillenir. Öyle ki, İslâm Peygamberi’nin “ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster” şeklinde dua ettiğine inanılmaktadır.[2] Yani “eşya bizi yaratan Rabb’in sıfat ve isimlerinin tecelli ettiği aynalardır, bu aynalara dikkatli nazarlarla baktığımızda orada tecellî eden Rabb’imizin isim ve sıfatlarını görebiliriz. İsim ve sıfatları tebârüz edenin bilinmesi mümkün olabilir.”[3] Buna göre hakikat, tanrının elçileri ve kitaplarıyla bildirdiği asla değişmez gerçekliklerdir ve nesneler (varlıklar) dünyası da aslında tanrının yansımalarının ortaya çıktığı bu “asla değişmez” gerçekliklerin temel mekândır. Bu mekânda (Dünya) yer alan ve insan da dâhil olmak üzere tümü tanrı tarafından yaratılmış bütün canlı ve cansız varlıklar, tanrının varlığının ispatı için keşfedilmeyi bekleyen gizli hakikatlerle doludur. Dolayısıyla burada hakikat, İlâhî Kelâm’ın varlıklar aracılığıyla sergilenmesine dönüşür. Bir ayette de geçtiği üzere, “Allah, enfüste (subje) ve âfakta (obje) ne yaratmışsa birbirine uyumlu, yerli yerinde yaratmıştır. Hepsinin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘tahakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin karşı hukukları vardır. Allah her şeyi ‘hakk’ ile yarattığını haber veriyor.”[4] Zira bu yönüyle de hak (Allah) ve hakikat kavramları benzerdir ve üstelik aynı anlama gelir. Bu sebeple, er ya da geç vuku bulacak kaçınılmaz gerçeklikler sonucunda aynı hakikatler keşfedildiğinde, “manâ vücuda gelecektir.” Zira “hakikati arayan kimse neyin peşine düşerse düşsün gerçekte el-Hak olan Allah’ı arıyor demektir. Hakikat diye bir derdi olmayan da şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamaz.[5] Tasavvufta ise hakikat, kişinin ulaşabileceği “dört ana mertebe”den (diğerleri Şeriat, tarikat, marifet) üçüncüsüdür. Buna göre “tasavvuf, gerçekleri almak, mahlukatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahi hakikatleri edinmeye çalışmaktır.[6] Böylece İslâm düşüncesinde hakikat “değiştirmez” olarak sabitlenirken, benzer şekilde Allah’la ilgili hakikatler de hiçbir zaman değişmez. Hakikat söz konusu ise Allah “mutlak güzel” olduğu gibi, O’nun her hükmü, icraati, emri ve her yaptığı da istisnasız güzeldir. Bunlara rağmen ortaya çıkan bir takım “çirkinlikler” ise nisbîdir ve Allah’ın insanlara tanıdığı belli “özgürlükler” çerçevesinde yaratılanların eylemleri sonucu oluşur. Dolayısıyla İslâm’ın hakikat üzerine sorulacak ontolojik bir soruya yanıtı, Allah’tan yola çıkılıp yine Allah’a varılacak bir durumu ifade eder. Sonuç olarak bütün yorumların ortak özelliği, hakikate ulaştıran yolun İslâm, varış noktasının da Allah’ın birliği ve yüceliği olduğudur.

Gerçeğin Mistifike Edilmiş Hâli: Hakikat

Tüm dinler, sosyal gerçeklikler ile insan zihni arasına çarpıtılmış bilinçler (/sembolik gerçeklikler) ikame eden değişik ideolojik işlevlere sahiptirler. Öyle ki çok farklı şekillerde çalışan bu ideolojik işlevler, sosyal gerçeklikler yerine sembolik gerçeklikleri kurarak, kişilerin asıl varlık nedenleriyle oluşturdukları ilişkileri bozarlar. Bunun sonucunda da ikame olunan bu sembolik gerçeklikler, özneyi bilinçdışı bir duruma sürükleyip, sosyal gerçekliklerden ve hayatına dair temel sorunlardan uzaklaştırır. Nitekim genel anlamıyla bütün dinsel inançlara ait ideolojilerin ama özelde İslâmcılık ideolojisinin işlevi de bundan farklı değildir. Dolayısıyla, yeterince söz edildiği için burada bir ideoloji olarak İslâmcılık üzerine yeniden düşünmek, gereksiz bir çaba olabilir. Bu yüzden bu makalenin aşağıda odaklanmaya çalışacağı konu, İslâmcılığın hakikat kavramı üzerinden hangi yollarla ideolojik işlevlerini devam ettirdiğiyle ilgili olacaktır.

Bu ideolojik işlevleri anlamlandırmaya çalışırken, öncelikle akıl ile hakikat arasında kurulan ilişkiden başlamak yarar sağlayabilir. Çünkü bazı yorumlara göre, “hakikati kavrayamayan akılsız bir kişidir. Onunla meşgul olmamalısın… Tedavisi kabil olan hastalığın sahibi, hakikati arayan anlayışlı ve akıllı bir kişidir.”[7] Zira insan “hakikatleri akıl ile ispat eder… Aklî muhakeme ile hakikatlere erişilebilir. Hülâsa hakikat dinde aranmalıdır.”[8] Hatta “Allah, akılla bilinebilir… Akıllı bir insanın, vahyî bilgiden önce düşünerek Allah’ın varlığını bulması gerekmektedir… Akıl, hüccettir.[9][10] Fakat bu ve benzeri metinlerde beyan edilen akıl, tanrının verdiği ve yine sadece onun hakikatlerine ulaşmak için kullanılması gereken bir içeriğe sahiptir. Yani insanlar onlara tanrı tarafından bahşedilmiş bir akıl yetisiyle, hak dini İslâm’a teslim olacaklar ve böylece mutlak hak ile hakikatin yüce anlamına erişeceklerdir. Üstelik buraya iliştirilen bir “yükümlülük” de mevcuttur. Çünkü akıl insanlara, yaşadıkları Dünya’yı anlama kabiliyeti olarak verilse de, o zemine mânâ katan temel öz’ü keşfetme, bütün çabaların üzerindedir. Netice itibarıyla bu anlatımlarla ifadesini bulan tüm söylemlerde, insan aklının bir görevi biçiminde tayin edilen bir hakikat arayışı bulunur ve bu, kutsallıklarla taçlandırılmış dinsel bir eylemin de adıdır. Bu arayış eyleminin kendisi dünya içerisinde geçse ve mekânı somut olsa da yüksek bir motivasyonla odaklanılan esas durum, büyük bir ödülün (Cennet) sunularak, sonsuz bir hayatın vaat edildiği soyut bir öteki dünya’dır. Kısacası İslâmcılar için hakikat, öteki dünya’ya ait bir akıl yürütme yöntemi olarak çerçevelenmiştir.

Doğal olarak burada bahsi geçen akıl, bilimsel, analitik ya da eleştirel bir düşünme şekline işaret etmez. Çünkü bu akıl, tek bir hakikate odaklanmıştır ve esasen tek amacı vardır. Böylece insana dair asıl gerçeklikler (yaşadığı sorunlar gibi), aklın bu tarz bir algılanışı karşısında ufak, önemsiz problemlere dönüşür. Örneğin yüzyıllar boyunca farklı hastalıklar, insanların kitlesel ölümlerine yol açarken, bu hastalıkların tedavisine ya da önlenmesine yönelik bilimsel çalışmalar yapanlar, yani aklını dinin emrettiğinin dışında kullananlar, din adamlarının türlü baskılarına, tehdit ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Zira böylesi çabalar ya “şeytanla işbirliği” ya “haram” ya da “tanrıya karşı gelme” biçimlerinde değerlendiriliyordu. Aklın analitik kullanımıyla başta kendi fikrî iktidarları olmak kaydıyla, egemen oldukları tüm alanları kaybedeceklerinin farkında olan dinî otoriteler, binlerce yıl aklın kullanımını sadece “tanrının Dünya’daki izlerini aramak” ile sınırlı kıldırlar. Ne zaman ki bir an geldi ve insan aklını tanrının hükmünden kurtardı, ancak o zaman özgür iradesini kendi ellerine alabildi. Dolayısıyla aklın bu tarz kullanımı, hakikati sadece tanrı düşüncesiyle sınırlandırdığı için, bir mistifikasyon içermektedir. Hakikat kavramı, dinin egemen alanında tutularak gizemleştirilmekte, toplumsal gerçeklikler bu yolla hem önemsizleştirilmekte hem de çarpıtılmaktadır. Bu sebeple İslâmcılığın akla dair tüm yorumları, “hakikati” anlamaya yardımcı olacak maddî gerçeklikleri tersine döndüren bir ifadeye sahiptir. Hatta “neden bazı olaylar görmezden gelinip, tepkisiz kalınıyor” sorularının yanıtı da bu “önemsizlik” içerisinde aranabilir.

Diğer taraftan, hakikat söz konusu olduğunda tıpkı aklı kullanma durumuna benzer bir çerçeveleme, ahlâk kavramı için de geçerlidir. İslâmcı yorum ve söylemler, ahlâkî olan’ı yine tanrısal hakikat düşüncesiyle eşitlenmiş bir şekilde anlatmaktadırlar. Çünkü İslâm’a göre, Kur’ân, hadis, ahlâk, büyüklerinin menkıbeleri ve peygamberin hayatı üzerine hem okutulanlar, hem de söylenenler insan, ama bilhassa çocuk, terbiyesi için vazgeçilmez bir öneme sahip olduğu belirtilir.[11] Dahası ahlâkın İslam dini için önemi düşünüldüğünde, terbiyenin gayesinin ahlâkî karakter teşkil etmek[12] olduğu da anlaşılacaktır. Zira topluma faydalı insan yetiştirme idealine kadar giden bu terbiye gayesiyle asıl anlatılmak istenen, “kâinatta, her yerde ve her şeyde değişmez ve şaşmaz bir düzen mevcut” varlığının görülmesi ve canlı-cansız tüm varlıkların bu düzene ait ilâhî yasalara tabi olunduğunun bilinmesidir.[13] Böylelikle ahlâk ve terbiye, İslâm dinini esas alarak kurulacak bir düzende, düzenin devamına katkı sağlayan normları oluşturmakta ve düzenlemektedir. Yani İslâmî kurallar çerçevesinde ne kadar ahlâklı ve terbiyeli olunursa, o derecede mevcut ilâhî düzenin farkına varılacak ve kişi aynı oranda var olduğunu düşündüğü ilâhî yasalara uyum sağlanmaya çalışacaktır. Böylelikle bu düşünceden boy veren uyumun bir ucunun da toplumun huzur, emniyet ve asayişinden başlayıp nizamına kadar uzandığı gözlenmektedir.

Dolayısıyla İslâmcılık düşüncesinde sıklıkla kullanılan bu ve benzer söylemlerin altında yatan amaç, hakikat arayışının ahlâki temellerini meşrulaştırma gayretidir. Yani hakikat tanrısal ise, ki öyle olduğuna inanılıyor, ahlâkî olan tüm tercihlerimizin kaynağı da tanrısal olmak zorundadır. Böylece tanrı=hakikat=ahlâkî olan, biçiminde kurulan bir denklem aracılığıyla hakikat arayışının kendisi de ahlâkî bir tercihe dönüşür. Öyle ki, bu tercihe ait söylemler güçlü bir tanrısallık taşıdığı için, dinî otorite sahipleri açısından ele alındığında, hayat içerisinde karşılarına çıkabilecek bütün rakip söylemlerin hakikat iddialarını çürütme avantajına da sahiptirler. Fakat toplumun belli ortaklıkları olduğu düşünüldüğünde, burada bir dezavantaj da mevcuttur. Keza hakikat arayışındaki tanrı fikrinin, ahlâkı da içerisine alması, hakikat üzerine geçen mevcut spekülasyonların ahlâkî norm ve kurallara da taşınması anlamına gelecektir. Zira esasen hakikat, her zaman tutarsızdır ve ahlâkî bir değer taşımaz. Üstelik hakikat arayışı, ne bir ahlâkî tutum ne de seçenektir. Çünkü tanrısal hakikat arayışının odaklandığı tek durum, tanrının varlığını canlı cansız tüm nesneler aracılığıyla bulmak, ifşa etmek ve inancı mütemadiyen yeniden tazelemektir. Bu bazen, rahmetli STV kanalında olduğu gibi sabahtan akşama kadar “hayvan belgeselleri” yayınlayıp, dünyadaki doğal düzen üzerinden o düzenin bir “kurucusu” olduğu düşüncesine ulaşmak biçiminde ortaya çıkabildiği gibi; çoğu kez de yaşadığımız hayatta yüzlerce sorun varken, sadece dinsel meseleler üzerinden ve bir tek o konuları esas alan hassasiyetler geliştirmek şeklinde de görülebilir. Yine de her ne olursa olsun, buradaki “ahlâkî” tutum, sıkıntılıdır. Hani pek çok kez ve haklı sebeplerle “İslâmcılar bu konuda neden ses çıkarmıyorlar?” deniyor ya; bunun bir sebebi de tanrısal hakikat düşüncesi ve arayışının tüm ahlâkî tutumları, tepkileri ve hassasiyetleri sadece “tanrısal olan” ile sınırlı tutmasıdır. İslâmcılık için tanrısal olmayan, ona dokunmayan ve onu ilgilendirmediği düşünülen herhangi bir durumun ya da konu başlığının önemi yoktur. İslâmcılığın hakikati, ahlâkın krizidir.

Yine ve bir başka açıdan İslâmcı hakikat arayışı ve düşüncesi, tüm ilâhî dinlerin yaptığının benzeri bir biçimde, hakikat ile gerçeklik arasına kalın bir çizgi çeker. Buna göre, gerçeklik somut, olgusal, dünyevî, ölçülebilir ve bilimsel kanıt gerektiren durumları ifade ederken; hakikat ise algılanamayan, vahiy, iman, hissetme ve sonucunda akıl yürütme yollarıyla ulaşılabilen bir kavrama dönüşür. Böylesi bir ayrım, yaşanan dünyadaki olgular ve onlara ait gerçekliklerin, hakikat arayışı karşısında zayıf ve basit gözlemlere indirgenmesidir. Zira Newton yerçekimini bulmuş olsa da muhteşem kâinatın altı günde yaratılması hakikatini aşamayacaktır; Darwin insanlığa Evrim Teorisi’ni armağan etse de asla “yaradılış anlatısı”nı gölgeleyemeyecektir. Bu sebeple de tanrısal hakikatin karşısında yer alan olgusal gerçeklik düşüncesi, bir pozitif bilimler masalı haline gelir. Gerçek akıl ve mantık yoluyla ulaşılan bilgi olsa da önemi yoktur; çünkü bu kavrayış biçimi de mutlak güç tarafından yine O’nu keşfetmemiz için bizlere bahşedilmiştir. Burada gerçek, hakikatin sadece kısıtlı ve ufak bir parçasına indirgenir. Gerçek, hakikate dair bilgilerin verildiği ilâhî doğruların toplamı olur. Sonuçta da her yol mutlak hakikat düşüncesine çıkarken, insanın aklı ve benliğiyle ilâhî olan arasına mesafe koyması giderek zorlaşacak, bu eylemin bedeli de aynı oranda artacaktır.

Bununla birlikte İslâmcı hakikat arayışının bir diğer özelliğinin de mutlak tanrısal düşünce vasıtasıyla kurduğu, tek doğru inancı olduğu tespit edilebilir. Keza İslâm’daki tevhid[14] düşüncesinin “tekliğe” yaptığı vurgu, hakikatin tartışmasız bir tek kaynağı olduğu fikrinin ilânıdır. Dolayısıyla hakikatin tekleştirilmesi, insana ait tüm değerleri, hatta aklı, düşüncesi ve eylemleri başta olmak kaydıyla, onun ortaya çıkardığı bütün bir kültürü yadsır ve basitleştirir. İnsan kendisini yaratan üstün kudret karşısında, ömrü boyunca hakikat arayışı içerisinde meşgul olması gereken, pasif bir varlığa dönüşür. Hakikatin “tek doğru”su orada dururken, yaşama dair mücadeleler, dünyevî hazlar, düşüncenin ortaya koyduğu iddialar ya da gerçeklikler de dâhil olmak üzere her şey o sonsuz mutlak içerisinde erir gider. Dahası, günümüzde olduğu gibi, kutsal bir dünyada yaşanmasa bile ne “mutlak doğru”nun ne de hakikat arayışının ateşi sönmüş değildir. Çağımız insanlarından bazıları, tıpkı birkaç asır önce olduğu gibi bugün de bir hakikat arayışı çabasında olsa da, günümüzde bu çabaların çok büyük bir kısmının yüzeysel ve sembolik gösterilerden ibaret olduğu da seçilebilir. Örneğin teknolojik araçlara tanrıdan daha fazla ilgi gösterildiği aşikârken, acaba ibadet ve hakikat arayışlarına o araçlarla geçirilen vakit kadar zaman harcanıyor mudur? Özellikle sosyal medya ortamlarındaki popülist paylaşımlarla çağcıl ontolojik problemler çözülmeye çalışılarak iyice sembolikleşmiş bir dinî inancın, “hakikat arayışı”nın neresinde olduğu tabi ki tartışmalıdır. İşte bu sebeple, böylesine bir amorf kitle aracılığıyla toplumdaki diğer politik gruplar üzerinde “tek doğru” ve “mutlak hakikat” gibi kavramlaştırmalarla otorite kurmak da kolaylaşabilmektedir. Nasıl ki tanrısal hakikat “mutlak” ise, onun üzerine kim nasıl tartışabilir ve kim kimi ikna edebilir? Bu yüzden, mutlaklaşmak emperyal bir hevestir ve doğrunun “tekliği” toplumsal anlamda bölücüdür.

İslâmcılar’ın Suskunluğu, Hakikati Arama ve Kültürel İktidar

Hakikat arayışı, “her inananın üzerine vazife olan” bir durumun adı olsa da, yine de bu arayışın merkezinde kümelenen bir kesim mevcuttur. Öyle ki tüm İslâm Tarihi süresince İslâmcı kalem erbabı, Müslümanların hakikat arayışlarında daima rehber poziyonunda yer almıştır. Buradaki yol göstericiliğin meşruiyeti, bu zümrenin din konusunda ilim, irfan sahibi olması/olduğunun farz edilmesinden kaynaklanmaktadır. Lakin hakikat peşinde geçen yüzyıllar sonrasında günümüzün İslâmcı kalem erbablarına bakıldığında, bugün hakikat sevdasından bir miktar geri plâna düşüldüğü de söylenebilir. Zira sadece maddî dünyanın zevkleri değil, o dünyanın geçici ve iktidar hırsıyla dolu siyasetinin de pek çok İslâmcı’yı bu kutlu seferinden alıkoyduğu görülüyor. Örneğin bu kesim için, ne yaşanırsa yaşansın iktidarda kalmak, egemen olmak, ülkeye ve bölgeye hükmetmek, Osmanlı’yı yeniden kurmak ve bilhassa kültürel iktidarı ele geçirmek vb. gibi sıcak politik mevzuların, günümüzde daha güncel ve hayatî meseleler hâline geldi. Dolayısıyla İslâmcılar bir taraftan bu meselelerle iştigal ederken, diğer yandan da ülkede olan biten türlü olumsuzluklar, hak ihlalleri, özgürlük, eşitsizlik, adalet ve ahlâk problemleri, geçim dertleri vb. ne derece ilgilendikleri ya da daha doğru ifadeyle, onlara dair umursamazlıkları ve tepkisizlikleri de dikkat çekici derecede göze batıyor.

Bu sebeple aynı belirgin tavrı biraz da, İslâmcılar’ın elde etmek adına enerjilerinin önemli bir kısmını harcadıkları, kültürel iktidar kavramı etrafında ele almak yararlı olabilir. Çünkü günümüzde kültürel anlamda iktidar olmak, hakikat arayışının muteber kıldığı İslâmcı kalem erbabının neredeyse en önemli sorunu haline gelmiş gibi görünüyor. Bu yüzden, olan bitene dair suskunluklarının sebebi, o sıralarda bir “hakikat arayışı” içerisinde olmaları değil; aksine, hakikat arayışının makbul olacağı bir sosyal düzeni (İslâmî bir sistem) oluşturma tasavvuru ve motivasyonu içerisinde bulunmalarıdır. Dolayısıyla bu “yüce” amaç(lar) ortada dururken, özellikle son yıllarda ülkedeki sosyal ve ekonomik problemlerin hiç de parlak olmayan hâl-î pûr melâlî, aynı kesimde dikkate değer herhangi bir tepki uyandır(a)mıyor. Keza onlar esasen, kültürel olarak da kendilerini iktidar yapacak meselelerin, kitlelerin zihin ve algı dünyalarının sadece İslâmî olan’a/olduğu düşünülene odaklanması gibi hedefler peşindeler. Yani bu başarılabilirse her düşünüş, arayış, toplumsal ölçü ve eylemin “İslâmileşeceği,” böylelikle de kültürel iktidarın tamamen ele geçirileceği hesap ediliyor. Kısacası “hakikat”in sıcaklığı ideolojik görevini yapıp asıl toplumsal gerçeklikleri eritirken, tasavvur edilene ulaşmak daha elzem kabul ediliyor.

Nitekim sadece Türkiye’de değil, tüm dünyadaki İslâmcı düşüncenin öncelikli gayesi tanrının emirlerini insanlara anlatmak, tanrıya layık bir mümin olmak, bilimi de tanrının varlığını ispat yolunda kullanmaktır. Aynı nedenle de insan düşüncesi ve hayal gücünün “mutlak hakikat arayışı” adına çizilen belli bir çerçevenin dışarısına çıkması, makbul olan bir durum değildir. Çünkü çağımız İslâmcılığı, tarihsel reflekslerinden kaynaklı derin bir mirasın getirisiyle, inanç ve dinî konular içerisine girmediğini düşündüğü, fikir ve eylemlerin tümünü “yasaklar/haramlar” kapsamında değerlendirmektedir. Bu yüzden elde edilmek için yoğun çaba harcanan kültürel iktidar da dahil olmak kaydıyla, üretken ve toplumsal bağlarından kurtulmuş özgür insanın aklı, yaratıcılığı ve hayal gücü, İslâmcılık için sadece genel yasaklamaların bir konusu olabilir. Öyle ki, İslâmcı ideolojinin yasaklar kapsamı, en geniş hayal gücünün sınırlarını bile zorlar. Dahası İslâmcı düşünce için kültürel iktidarın kümelendiği önemli bir zemin olarak sanat, toplumun değerlerine karşı da olamaz. Dolayısıyla İslâmcı “sanat” esasen, toplumun değerlerini yüceltme, saygı duyma, onlarla barışık olma ile geçmişin sınırsız ve soyut güzellemesine yaslandığı için, bu anlayış bir “yeniden üretimden” ziyade varolanı tekrar etme üzerine kuruludur ve böylesi bir yaklaşım ile ona dair motivasyon, kültürel açıdan iktidar olmanın çok ötesindedir.

Ne var ki kültürel iktidar, her zaman bir bağımsız entelektüeller grubuna zorunlu olarak ihtiyaç duyar. Zamanında İslâmcılık, arkasında güçlü bir entelektüel potansiyeli taşıdığı ve bu kesimin mevcut “mağduriyetleri” geniş kitlelere aktarmadaki başarıları sayesinde, mevcut politik iktidarı ele geçirdi. Bugün ise o entelektüel potansiyelin neredeyse tamamının bürokraside koltuk sahibi olduğu, medya köşelerini tuttukları ve aynı kuruluşlarda siyasî iktidarın politikalarını övme yarışına girerek bağımsızlıklarını çoktan kaybettikleri ya da tüm mesailerini devletten ihale ve kadro alma peşinde koşarak harcadıkları tespit edilebilir. Hatta bir bakımdan entelektüelin kalemiye sınıfına geçişinin, kadim kökenlerindeki konformizmin iyiden iyiye yüzeye çıkışının da öyküsü olabilecek bu durum Şerif Mardin’de “İslâmcı entelektüellerin devlet alanı içerisinde iş görebilme yeteneklerine” bağlanır.[15] Zira hakikat arayışı ile birlikte düşünüldüğünde İslâmcılıkta devletin konumu, bu arayışa meşruiyet katacak ve koruyacak bir pozisyonu da işgal etmektedir. Bu sebeple İslâmcı entelektüelin artık “devlet memuru”na dönüştüğü bu kalem erbabı kesimin, Türkiye’de kültürel iktidarı elinde tutan ve Batılı değerlere sahip kültürel sınıfın karşısına çıkabileceğini iddia etmek ne derece gerçekçi olabilir? Üstelik keskin bir itaat zinciriyle birbirine bağlı ve itaat etmenin makbul görüldüğü bir yapının sorununun sadece “kültürel iktidar olmak” biçiminde değerlendirilemeyeceği de öngörülebilir.

Bununla birlikte Türkiye’deki İslâmcılığın bu gerçeği anlamaktan ne kadar uzak olduğuna dair somut bir örnek vermek gerekirse, yaz ortasında iktidar partisine mensup bir AKP milletvekili, yeni eğitim müfredatında öğrencilere “cihat fikrinin öğretilmesini” eleştirenlere karşı şunları söylemekteydi: “Cihat[16] bilmeyen çocuğa matematik öğretmek faydasız.[17] Açıkçası bir İslâmcı için asıl önceliğin “ne olduğunu,” ancak bu kadar net anlatılabilirdi. Görüldüğü gibi İslâmcılar, pozitif bilimlerle de nasıl bir ilişki kuracaklarını henüz bilememektedirler. Üstelik bilemedikleri için de esas olarak hakikat arayışı etrafındaki dinî kavramların tartışmasız yüceliğine inanılmaktadır. İşte bu ve benzer sebepler yüzünden bugün, bir iktisadî sorun olan yoksulluktan yer altı katmanlarının kırılmasının doğal sonucu olan depreme kadar pek çok olay fuhuş ve zinayla; başımıza gelen türlü belâ ve kötülükler, kadınların kol ya da bacaklarının görülmesiyle; mevcut sosyal sıkıntılar din ve onun değerlerinden uzaklaşmayla; hastalıklara çare “sadaka vermekle” ve daha bir dolu toplumsal problem, ucu inanca ve tanrıya uzanan anlatılarla açıklanmaya çalışılıyor. Hâlbuki böylesi çabaların kökenleriyle, her güncel problemin arkasında bir hakikat arayışı ve onun asıl gerçeklikleri itinayla gizlediği bir mistifikasyon yöntemi var. Meselâ buna göre, günlük hayat içerisinde rahatsız edici herhangi bir sosyal/ekonomik problemle karşı karşıya kalındığında, onun ardındaki “mutlak hakikat” fark edilip, “tanrının en iyisini bileceği” düşüncesiyle geri çekilmek, makbul olan bir davranışa dönüşüyor. Ya da yine aynı kalem erbabının söylemiyle İslâm, hakikat ve varoluş savaşları içerisindeyken, başka sorunlar üzerinden dertlenmeye, onlara odaklanıp, kafa yormaya gerek yok. Lâkin günümüzün maddî dünyasında bu “varoluş savaşı”nın tercümesi, gazete köşeleri, herkesin ağırlığınca peşine düştüğü ihaleler ve yardımlar, kamu kurumlarında yönetim kurulu üyelikleri vb.’ni kapma mücadelesi biçiminde de okunabilir. Tabi tüm bunların perdelenmesi için de her şekilde “mağdur” olunması gerekmektedir.

Sonuç Niyetine: Mağduriyetlerden Hakikat Arayışına

Bilindiği üzere Türkiye’de İslâmcılık, ülkedeki ve Dünya’daki bir takım “mağdur olma” durumlarından “mağduriyet” zihniyeti üreterek (ikisi aynı şey değil), politik anlamda kitleselleşmeye, kendi ahlâkî normlarını dayatmaya ve giderek kamusal ilişkilerde belirgin bir tutum haline gelme fırsatını yakaladı. Esasen modern düşüncenin vaatlerinin gerçekleşmemesinden güçlü biçimde beslenen İslâmcılık, kültürün ve inancın da yükselişe geçtiği bir dönemde, Batı karşıtlığı, dinin ve geleneksel değerlerin önceliği, ahlâkın sadece İslâm’a dayanması gerektiği şeklindeki iddialarıyla kamusal meşruiyetini de sağlama aldı. Hatta vaktiyle modern düşüncenin örselediği “hakikat arayışı” çabası da aynı “mağduriyetler” yumağının içerisine yerleşti. Sonuç itibarıyla da bugün, güç ve otorite sahibiyken bile her şartta ve şekilde “mağdur” olan büyük bir kitle ortaya çıktı. Bu sorunun (evet bu bir sorun) psikolojiyi ilgilendiren tarafı bir yana, buradaki derin ahlâkî buhran daha ne kadar gözmezden gelinebilir, bilemiyoruz.

Diğer yandan Tanıl Bora ise buradaki problemin, kültürel iktidarı ele geçirmekten çok bunun üzerinden yine bir mağduriyet yaratmak olduğunu söyler: “Kültürel hegemonya, bir eksikliği, yetersizliği veya gayretsizliği mesele etmekten ziyade (bunu dert edenler de vardır), ‘karşı tarafın’ hâlâ tuttuğu iddia olunan birtakım iktidar imkânlarına dayanan üstünlüğüne işaret eden bir mefhum olarak iş görüyor. Bir nevi haksız rekabet mazeretine sığınan bir mağduriyet söylemi…”[18] Türkiye’deki İslâmcılığın “mağduriyetler” üzerinden nasıl yükseldiğini bilenler için bu satırlar tanıdık gelecektir. Üstelik tek başına ve güçlü biçimde iktidarken bile sürekli “mağdur” olabilmek İslâmcılık düşüncesinin temel motivasyonu, kitlelerin hareketliliğini sağlayan itici bir güçtür. Burada sanki “mağdur” oldukça, hakikate daha çok yaklaşıldığına dair gizli bir his mevcuttur. Tüm ilâhî peygamberler de bir “mağduriyet”ten beslenmemişler miydi? Musa neden Mısır’dan ayrılmak zorunda kaldı? İsa çarmıha gerilmedi mi? Müslümanların peygamberi niçin hicret etti? Hepsinde bir mağduriyet ve onun sonucunda ulaşılan kıymetli bir mutlak hakikat düşüncesi bulunuyor.

Bununla beraber İran Devrimi için söyledikleriyle epeyce tartışılan Michel Foucault’nun hakikat üzerine yazdıkları da bitirirken katkı sağlayacaktır. Zira Foucault’ya göre hakikat, “söylenen şey (ya da söylenen ile olan veya olmayan arasındaki ilişki) değildir. Hakikat, karşısına çıktığımız, kendisiyle yüzleşmeyi kabul ettiğimiz ya da etmediğimiz şeydir. Kendimizi teslim ettiğimiz endişe verici kuvvettir. Özerk bir kuvvettir. Ancak gene de hakikatin nasıl bir doğaya sahip olduğunu iyi anlamamız gerekir: bir boyunduruk altına giriyormuşcasına boyun eğdiğimiz zorlayıcı bir kuvvet değildir o. Ahlaki ya da hukuki nedenlerle ona boyun eğmemiz talep edilmez. Hakikat, kendisine maruz kaldığımız ve bizi dize getirecek güce kendi başına sahip olan bir kuvvettir. Hakikatte insanı dehşete düşüren bir şey vardır. Hakikat insanları zincirleyen bir yasadan ziyade, zincirlerinden boşanıp onlara hücum edebilecek bir kuvvettir.”[19] Doğal olarak Foucault’nun burada altını çizdiği hakikat, ilâhî bir kaynağın aranması, metafizik bir çaba değil; insanın yaşadığı dünyayı akıl ve bilgiyle anlamlandırma, oradaki iktidar sistemini keşfedebilme gayretidir. Çünkü Foucaultcu anlamda hakikat, kendisini üreten ve destekleyen iktidar sistemleriyle, kendisinin meydana getirdiği ve kendisini yayan iktidar etkileriyle döngüsel bir ilişki içindedir. Bu ilişki, söylemlerin üretimi, düzenlenmesi, dağılımı, dolaşımı ve işleyişi için düzenlenmiş prosedürleri kapsar. Söz konusu olan ise hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (bu mümkün değil), hakikati şu anda içinde etkili olduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.

Sonuç olarak, dinsel bir kaynaktan gelen her hakikat arayışı esasen bir tahakküm şeklidir. Sorgulanamayan bir otoriteye, öznel ve son derece tartışmalı bir yargılama gücünün varlığına işaret eder. Lâkin pek çok kavram gibi günümüzde “hakikat” de kelime olarak kirlenmiş; ilâve olarak da onun ardına saklanarak, insanın insana kurduğu tahakkümü savunmak yaygınlaşmıştır. Bu sebeple, modern insan, ne kadar tersini iddia etse de, aslen “hakikat” ile yüzleşmek istemez. Kuvvetle muhtemeldir ki, veremeyeceği hesapları çoktur. Aksine onlar için keyif verici, huzur sağlayıcı yalanların dünyası her zaman muteberdir. Bu aslında onun, çevredeki türlü çeldiriciler karşısında inanmak için kendi kendine kurduğu bir simülasyondur. Doğal olarak İslâmî bir hakikat arayışı da insanın kısıtlı bilgisiyle değişmez, sabit gerçeklikler bulma gayretidir ve bu çaba, bakış açıları değişse de, bilgi ve eğitim seviyesi yükselse de ortadan kalkmayabilir. Böylelikle insanın aklını özgürce ve bağımsız olarak kullanamadığı durumlarda “hakikat arayışı” da etkili bir ideolojiye dönüşür. Binlerce yalan dolan, önyargılar, boş inançlar, palavralar bilgi hâline gelir. Üstelik kitle iletişim araçlarında bunları en iyi pazarlayıcıları, günümüzün modern dervişleri yerine geçerler. Oysaki günde birkaç saat ve bir ay çalışıp, “fakirliğin faziletlerini” anlatarak 600 bin TL kazananların yaman çelişkisi kişisel bir problem olamaz.

Bu esasen, İslâmî bir hakikat arayışının ontolojik problemi, hatta bilakis ironisidir. Burada mistifike edilmeye çalışılan, egemen sınıfın düşüncesi ve çıkarlarının, tüm sınıfların düşüncesi ve çıkarları haline gelmesi durumudur. Böylelikle buradaki gerçek mucize, yılda birkaç popüler roman okuyan ama her gün saatlerce televizyon izleyen, asgarî ücretle çalışıp kirada oturan ve üç çocuk okutan milyonları, bir TV programını izlemenin zahmetsizliği yoluyla hakikat ile huzura ulaşmış oldukları hissini aynı sadelik ve güvenle vermede düğümlenir. Tabi böylesi bir hakikat arayışı sonucunda varılan “doğrular” da bir süre sonra ve basitçe kişinin kendi yaptıklarının “doğruluğuna” dönüşebilecektir. Çünkü günümüzün kolaycılıklarla dolu dünyasında sadece “inanmış” olduğunu bilmek bile, hakikate ulaşmanın eşsiz hazzına varmak için yeterli sayılabilmektedir.

Ne var ki hakikat arayışının özünün oyulup, içeriğinin boşaltıldığı vahim gerçeklik de zaten budur. Dolayısıyla Google’a “hakikat nedir?” yazarak binlerce link arasında kaybolurken dahi garip bir özgüven duymanın kaynağı da yine aynı vehamet içerisinde aranabilir. Netice itibarıyla bugün, ölümcül bir dürtüyle ve belki de cesurca hakikat arayışı içerisinde olan müminler devri çok gerilerde kaldı. Marx’ın meşhur satırlarını uyarlayarak söylemek gerekirse, bu arayışın ruhu “büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer yeni kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.[20] Kısacası hakikat, insanın kendi yarattığı, yorumlayabildiği, belki el koyduğu bir şey değil de tefekkür, vahiy, iman ve hissetme yoluyla manevî açıdan keşfettiği bir şey olmaya devam ettiği müddetçe, gerçekliğin dışarısında inşa edilen bir gölge fenomen olmaya devam edecektir. Gerçekliği, nesnel açıdan gerçek olanın tersine çeviren, onu baş aşağı kavrayan bu tarz bir hakikat anlayışı, teolojik mahiyettedir ve bu dünyaya ait değildir. Zira ilâhî hakikat, ancak ölümle ulaşılan bir durumun adı olabilir.

DİPNOTLAR

[1] Michel, Thomas (1992), Hıristiyan Tanrı Bilimine Giriş, Orhan Basımevi, İstanbul, s. 56

[2] https://sorularlaislamiyet.com/peygamberimizin-ya-rabbi-esyanin-hakikatini-bana-goster-diye-dua-etmesini-nasil-anlamaliyiz-esyanin (Görüntülenme Tarihi: 09.12.2017)

[3] a.g.y

[4] Kur’an-ı Kerim, 46/Ahkâf, 3

[5] İslamoğlu, Mustafa (2012), Kur’an’a Göre Esmâ-i Hüsnâ, Düşün Yayıncılık, İstanbul, cilt 2, s. 312

[6] http://www.mevlana.org.tr/index.php/ustadimiz/115-tasavvuf (Görüntülenme Tarihi: 09.12.2017)

[7] Gazali, İmamı (1969), Ey Oğul (Eyyühe’l Veled), Bedir Yayınevi, İstanbul, s. 27

[8] Güngör, Hilmi (1960), Gazali’nin El-Munkızu Min-Ad-Dalal isimli kitabının önsözü, (Çev: Hilmi Güngör), Maarif Basımevi, Ankara, s. 8-9

[9] Hüccet: Delil; kanıt.

[10] Alper, Ömer Mahir (2010), “İslâm, Akıl ve Hakikat”, Milel ve Nihal / İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Eylül – Aralık, Sayı: 3, s. 44

[11] Gazâlî, İmam-ı (1969): İslâm Ahlâkı, (Ter: Âkif Nuri), Sinan Yayınevi, İstanbul, s. 65

[12] Chidionesco, Viladimir (Tarihsiz): “Karakter Terbiyesini Sağlayacak Bir Din Telâkkisi”, Son Asrın İlim ve Fen Adamlarına Göre İlim-Ahlâk-İman, (Derleyen: M. Rahmi Balaban), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, s. 169-164

[13] Gürel, Şevket (1976): İslâm’da Adâb-ı Muaşeret (Ahlâk-Terbiye), Sondoğan Yayınları, İstanbul, s. 5-6

[14] Tevhid: Allah’ın bir olduğuna ve ondan başka hiçbir yaratanın olmadığına inanmak.

[15] Mardin, Şerif (2011), Türkiye, İslam ve Sekülarizm, (Çev: Elçin Gen & Murat Bozluolcay), İletişim Yayınları, İstanbul, s. 199

[16] Cihat: İslâm’da din uğruna yapılan savaş.

[17] http://t24.com.tr/haber/akpli-camli-cihat-bilmeyen-cocuga-matematik-ogretmek-faydasiz,415681

[18] Bora, Tanıl (2017), “Kültürel Hegemonya”, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8174/kulturel-hegemonya (Görüntülenme Tarihi: 10.12.2017)

[19] Foucault, Michel (2016), Bilme İstenci Üzerine Dersler (1970 – 1971) / College De France Ders Notları 1, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 79

[20] Marx, Karl (1976), Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i , (Çev: Sevim Belli), Sol Yayınları, Ankara, s. 13-14