Hakikat… İtiraf etmek gerekir ki, elde etme isteği uyandıran büyülü bir kelime. İçerisinde “keşfedilmemiş bir cevherin saklı olduğu” hissi veren, ona yakınlaşanın bile kalbine huzur salacak, tüm hayatı boyunca ruhsal açıdan mutlu kılacak ve tarifi de bir o kadar zor bir durumun adı sanki. Belki de kimilerinin bir ömür boyu peşine düştükleri ama koca bir kum fırtınasından sonra ellerinde kalan bir avuç toz gibi ufak ama kıymetli bir ganimet. Veyahut izafiyet barındırmayan ama bir o kadar da soyut, metafizik referansları kuvvetli, tekliği ve doğruluğu üzerine kimsenin şüphe taşımadığı bir felsefe taşı. Lâkin öteki yüzüyle de peşine düşene asla mutluluk garantisi vermeyen, hatta mevcut mutlulukları da götürme ihtimali olan yıpratıcı bir etkiye de sahip. Üstelik yüzyıllar içerisinde ne olduğu unutulan ve kaybedilen pek çok insanî değer göz önüne alındığında, hakikat kavramının ne kadar yaklaşılırsa, o derece uzaklaşıldığı duygusunu her an tetikleyen kötü bir yanı da var. Belli ki hakikat, bazen iman yüklü şiddetli arzuların temel nesnesi olabilirken, bazı zamanlarda ise yalın duygularla dolu sade bir amaç yerine de geçebiliyor. Sade çünkü köleden efendiye, kraldan tebasına, bilim insanından din adamına kadar uzanan sınıflar üstü bir pozisyonda herkesi kendi amacına koşulsuz dâhil edebilir. Yine de ona varma hedefiyle çıkılan her yolculukta, hakikatten kopma ve kaybolma ihtimali de itinayla hesaba katılmalı. Öyle ki hakikat bu ve benzer özellikleriyle, Kaf Dağı ardındaki Zümrüt-ü Anka’yı bulma, tıpkı Budizm’deki Nirvana’ya ulaşma gibi bir yüce güce ve yüksek bir anlamı da içerisinde taşıyor. Zira tam da bu sebeple genelde “tanrının adı” yerine geçen “hakikat” kelimesinin sırrının, en gösterişli biçimiyle “dinî olan”da ortaya çıktığı da söylenebilir.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---