Dünya karanlık bir dönem yaşıyor. Bir yandan kapitalist sömürü mekanizmaları tüm canlıları ve evreni yoğun bir baskı, sömürü ve zulüm altına alırken; diğer yandan her türlü köktenci dinsel ve ırkçı akım, kendisine beslenme zemini buluyor. İnsanlık bir yandan, kutsallık iddiasındaki dinlerin yoğun bir baskısı altındayken, diğer yandan, milliyetçi hareketler, insanlığı yeni bir savaşa götürecek koşulların taşlarını döşüyor. Kapitalist sömürü çarkları, kendisini yıkacak bir sınıfsal mücadeleyi engellemek adına bu gerici ideolojiler için verimli bir toprak sunuyor. İslamcı hareketler ve İslamcılık da büyük oranda bu karanlığın bir parçası. Bu bağlamda, Ayrıntı Dergi İslamcılık dosyasını, dünyayı saran bu karanlığın bir parçası olan İslamcılığın dayattığı zorunluluk karşısında, bir sorgulama/anlama ve mücadele çizgisi ihtiyacı üzerinden kurmaya çalıştık.

Din ve konumuz bağlamında İslam, uzun yüzyıllardır hayatımızda elbette. Ancak dünya çapında dinin, ve özelde de İslamın, bu kadar karmaşıklaşan, çeşitlenen toplumsal yaşama, siyasal alana böylesi yoğun bir şekilde girmesi kısmen daha yeni. Türkiye açısından 12 Eylül faşist darbesiyle başlayan süreç, dinin, insanların hayatına daha fazla müdahil olmasını ve kamusal alanı günümüzde tümüyle baskı altına almasına neden olan bir dönemi başlattı. Toplumsal yaşamda dinsel etki artık her yanı saran bir hal aldı. Kutsallıklar üzerinden inşa edilen dünya, rahatlıkla köktenci, şiddet yanlısı bir ideolojiyi hayatlarımızın orta yerine bırakıyor. Türkiye’nin 2000’li yılların başından bu yana yaşadığı süreç ise, laikliğin abc’sinin bile tartışılmadan lağvedildiği bir süreç oldu. Her türlü rüşvet, sömürü, adam kayırma, baskı ve zulmün meşrulaştırılması, kamusal alanın demokratik tartışmaya ve ifadeye kapanması, üniversitelerden farklı düşüncelerin ihraç edilmesi, yargının belli bir odağın baskısı altında işlevsiz kalması için, dinsel etki bağlamında önemli bir meşruiyet aracı oldu. İnsanların hayatlarını her yerinden parçalayan düzen; onları fabrikalarda asgari ücrete mahkum edip kendisi milyonlarca euroluk rüşveti tek kalemde alan düzen temsilcileri, her sıkıştıklarında, kutsallıklara, dine imana sarılıyorlar. Derdimiz, bunun “gerçek İslam” olup olmadığı değil. Ancak tüm yaşadıklarımız için İslamcılığın ve milliyetçiliğin, ifade özgürlüğü düşmanlığının meşruiyet araçları sağladığını haykırmak zorundayız. Dosyamızın konusu olarak İslamcılık, bu bağlamda kendisini bir zorunluluk olarak dayattı, tartışmamızı gerektirdi.

Çağımızın karanlık dünyasının ve bu karanlığı derin bir şekilde yaşayan ülkemizin bir aydınlanma ihtiyacı yaşadığı açık. İnsanları belli kutsallıklar üzerinden sorgulamadan köktencileştiren eğilimlere karşı bir mücadele hattı geliştirmek, bir sorgulama ve anlama süreci gerektiriyor.

Çeşitli yönleriyle İslamcılığa odaklandığımız dosyamızda sorguladığımız, tek tek bireylerin inancı ya da laik bir düzenin eşit bir parçası bir dinsel eğilim olarak İslam değil, Faik Bulut’un da belirttiği gibi “sosyo-ekonomik düzlemde küresel kapitalistlerin Müslüman mahallesindeki acentaları, işportacıları” olan İslamcılar; Erdoğan Aydın’ın da söylediği gibi, kendi halklarına sunabildiği biricik statü eşitsizlik, adaletsizlik, bağnazlık, hak ve özgürlüklerden yoksunluk, hukuk dışılık ve birey-yurttaş olamama halinin derinleşip kalıcılaşması olan İslamcılar ve İslamcılıktır. Müslüman halkların daha azınlıkta olduğu bölgelerde olduğu gibi daha yoğun yaşadıkları bölgelerde de, kadınlara, farklı cinsel yönelimlerdeki bireylere, kendisi gibi düşünmeyenlere, kendisi gibi inanmayanlara, laik bir düzende eşit yaşam talep eden tüm insanlara sadece dinsel şiddet baskı ve zulüm dayatan bir hareket olarak İslamcılıktır.

Dosyamızda, bu alana dair sözleri olan pek çok yazar ve akademisyenle yaptığımız soruşturma yanıtları önemli yer tutuyor. Yaşadığımız karanlığı bir Aydınlanma mücadelesi ile aşacaksak, bunun en önemli parçalarından biri de, zulüm çarkının bir parçası olan her türlü dinci gericiliğe karşı verilecek mücadele olacaktır. Bu dosyada yer alan yazıların buna vesile olması dileğiyle iyi okumalar…