Konut mülkiyetine ilişkin ev sahibi, kiracı, kira ödemeyen, konut dışı ortamlarda kalan vb. kategoriler girift ve içerikleri oldukça puslu etiketlerdir. [1] Mal sahibi, kiracı, yurtta, şantiyede, lojmanda kalır vb. etiketlerin ardında çok farklı toplumsal-mekânsal pratikler şekillenir. Toplumsal yapının zaman içerisinde sergilediği oluşumlarda izlenmesi güç, ancak göz ardı edilemeyecek süreçlerin izleri bulunur.

Söz gelimi, günümüzde yaygın olarak kullandığımız konut (housing) kavramı[2] II. Dünya Savaşı sonrası kalkınmacı ortamda gelişmiş, toplu konut kavramına yer açmayı amaçlayan, zaman içerisinde değişimin temsiline elverişli esnek bir kavramdır. İçeriği bir toplumdan diğerine değişebilmektedir.[3] Esneklik kaçınılmaz olarak içeriğin ne olduğu hakkında yeterli derecede açıklık sağlamaz. Örnek vermek gerekirse, konut kavramı yerleşmeden önce gerçekleştirilen 1927 Genel Nüfus Sayımı numaralama (nümerotaj) çalışmasında, ikamet edilen yerin (konut/mesken) “içinde oturulan ve yatılan yerler” başlığı altında müstakil ev, apartman gibi alışageldik kategorilerin yanında bekâr odası, otel, pansiyon, baraka, yolcu hanı, vb. kategoriler vardı. Beklenileceği üzere toplu konut, prefabrik konut, lojman, okul, hastane, yurt gibi başlıklar yoktu. 1927’de temel başlıkları oluşturan baraka, bekâr odası vb. etiketler günümüzde ya hiç kullanılmıyor ya da çok seyrek kullanılıyor.

Konut kavramının tarihselliğine ve toplumsal olarak şekillenişine ilişkin bu örnek, mülkiyet kavramı için tekrarlanabilir. Günümüzde kullanılan ‘devre mülk’, ‘kat mülkiyeti’, ‘hisseli mülk’, vb. kavramların yeni mülkiyet biçimleri olduğunu, kapitalizmin erken evrelerinde mülkiyete konu olmayan köy ortak malları, kilise toprakları vb. müştereklerin (commons) zamanla mülkiyete konu olmayan mal[4] olmaktan çıkarak özelleştirilebildiklerini, kamulaştırılabildiklerini veya Fransız Devrimi’nde olduğu gibi açık artırmayla satılabildiklerini biliyoruz.

Konut ve mülkiyet kavramlarının zaman içerisinde sergilediği dönüşüm etimolojik açıdan olduğu kadar hanehalklarının toplumsal oluşumlar içindeki konumlarını sergileme açısından da stratejik önemdedir. Nitekim Margaret Thatcher özelleştirmelerinden önce, konut mülkiyet sınıflaması içindeki konum, İngiltere’de toplumsal farklılaşmanın en ayırt edici göstergelerinden biriydi. Konut mülkiyet kalıpları üzerinden tanımlanan bu sınıflar[5] ‘konut sınıfları’ (housing classes) şeklinde kavramsallaştırılıyordu. Güvenç ve Işık (1996 ve 1997), 25 yıl önceki çalışmalarında benzer bir farklılaşmanın İstanbul‘da da geçerli olduğunu gösterdiler. Hane reisi düzeyinde, 1990 sayımındaki konut mülkiyet değişkenleri üzerinden;

  • Varlıklılar (en az iki konuta sahip olanlar),
  • Sahip sakinler (sahip oldukları yegâne konutta ikamet edenler),
  • Konut sahibi kiracılar (konut sahibi olup kirada oturanlar),
  • Konut sahibi olmayanlar (mülksüzler)

şeklinde geliştirdikleri dörtlü tipoloji[6] mikro datada işteki statüye ilişkin temel kategorilerle ilişkilendirildiğinde varlıklı ücretlileri mülksüz ücretlilerden, varlıklı serbest çalışanları mülksüz küçük esnaflardan (kendi hesabına çalışanlardan) ayırmak mümkün oluyordu. İstanbul’da ve diğer büyükşehirlerde toplumsal farklılaşmayı özlü biçimde değerlendirmeye olanak sağlayan bu gösterge neoliberal dönem öncesi İngiltere’de toplumsal farklılaşmaya özgün bakış açıları sağlayan konut sınıfları kavramına benzetilebilir.

2000 sayım verileri üzerinden yapılan benzer bir alıştırma sonuçları bu yazının üçüncü bölümünde sunuluyor. Bulguların değerlendirilmesine geçmeden küreselleşmenin hız kazandığı 1990-2000 döneminde İstanbul’da ve dünya kentlerinde gözlenen dönüşümlere ve toplumsal farklılaşma örüntülerine ilişkin bir özet yararlı olabilir.

Değişen toplumsal-mekânsal bağlam

1990’lardan sonra sermaye, mal, emek ve hammaddenin akışı ulus devletlerin baş aktör oldukları bir sistemde yeni ulusal ekonomik aktörleri de içeren daha çeşitli bir yapıyı doğurdu (Sassen, 2001). Özelleştirme ve serbestleştirme sonucu, mekânsal birim olarak “ulusal” önemini kaybederken, şehir ve bölgeler hayati derecede öneme sahip birimler olarak ortaya çıktılar. Bu bağlamda kentler dünya sistemi hiyerarşisinde iyi bir pozisyonda yer alma gayesiyle yabancı yatırımcılar için çekici hale getirilmeye çalışıldı (Sassen, 1995). Küreselleşmenin kentlerin toplumsal, ekonomik ve fiziksel peyzajlarına etkisi işte bu küresel kentler ağında kilit konumda bulunma yarışında gerçekleşenler üzerinden okunmalıdır.

Türkiye’de 1980’de uygulanmaya başlayan yeni ekonomik model zamanla İstanbul’u küresel kentler ağının bir üyesi haline getirdi. Sermayenin hareketliliği ve akışkanlığıyla İstanbul küresel etkileşimlere daha çok maruz kaldı (Keyder, 1999; Erkip, 2000). Bunun sonucunda – küresel kentler ağının her kentinde olduğu gibi– İstanbul’da hızlı bir toplumsal ve mekânsal kutuplaşma süreci başladı. Sermaye sahiplerinin yanı sıra nüfusun bir kısmı dünyadaki benzerleri gibi sektörlerde çalışarak yüksek gelirler elde ediyordu (Buğra ve Keyder, 2003). Ne var ki, emek yoğun sektörlerdeki ve hizmet işlerindeki düşük ücretler kentteki ekonomik ve toplumsal eşitsizliği artırıyordu (Eraydın, 2008). Küresel hayat tarzlarının yeni ortaya çıkan varlıklı kesim tarafından benimsenmesi toplumsal ayrışmayı daha da derinleştirdi (Keleş, 2003; Erkip, 2000).

Bu eşitsizlik kent mekânında da karşılığını buldu. Orta ve yüksek ücretli gruplar kent merkezi, sahil ilçeleri veya merkez dışındaki lüks siteleri tercih ederken, düşük gelir grupları periferideki ilçelerde yaşamaktaydı. E-5 karayolu toplumu ortadan ikiye bölen bir sınır gibiydi. Bu sınır, İstanbul’da ikamet yerine göre ayrışmanın nüfusun eğitim ve meslek profiline göre incelendiği çalışmada çok net görülür (Güvenç vd., 2005). E-5 karayolunun kuzeyinde düşük eğitimli ve düşük statülü işlerde çalışan nüfus, güneyinde ise beyaz yakalı ve eğitimli kesim yer almaktadır. E-5’in güneyinde düzenli veya planlı konut alanları bulunmaktaydı.[7] E-5’in kuzeyindeki mahalleler ise yasadışı gelişen konut alanlarını veya sonradan yasal hale gelmiş gecekondu binalarını barındırmaktaydı (Güvenç vd., 2005). Fiziksel koşulları kötü durumdaki bu mahalleler donatı bakımından da sınırlıydı (Eraydın, 2008). E-5’in kuzeyindeki bu yerleşimlerin kendi içinde de eşitsizlikler bulunmaktaydı.

İstanbul’da yerleşik ve göçmenlerin konut mülkiyeti profilleri

Bu bölümde 2000 yılı nüfus sayımı verileri kullanılarak İstanbul’da bulunan göçmenlerin[8] ve yerleşik nüfusun konut mülkiyeti[9] ilçeler itibariyle incelenecektir. İstanbul’a 1995-2000 döneminde göç eden nüfusun konut mülkiyeti profili yerleşiklere göre epey farklılık göstermektedir (Şekil 1).

Şekil 1: Yerleşiklerin ve göçmenlerin konut mülkiyeti durumu (Kaynak: TÜİK 2000 Nüfus Sayımı)

2000 yılında yerleşik ve göçmenleri kapsayan tüm İstanbul nüfusu içindeki ev sahipliği oranı %52,6’dır. Yerleşiklerde bu oran %56,5 iken, yurtiçi göçmenlerde %19,7, yurtdışı göçmenlerde ise %32,8’dir. Kiracılık oranları ise tüm nüfusta %30,2’dir. Yurtiçi ve yurtdışı göçmenlerde kiracıların oranı (sırasıyla %48,9 ve %41,3) yerleşik nüfustaki kiracıların oranının (%28) çok üstündedir. Hane dışı yapılarda ve lojmanlarda da yine göçmenler daha yüksek oranda yaşamaktadır. Yerleşiklerde ev sahibi olmayıp kira da ödemeyenlerin oranı ise göçmenlerdekine kıyasla yüksektir. İstanbul’daki genel yerleşik-göçmen konut mülkiyeti farklılaşmasını gösteren bu oranlar mekânsal ayrışmadan ve bireylerin diğer özelliklerinden bağımsız bir resim sunarak mülkiyet biçimlerinin oluş biçimlerini kavramada yetersiz kalır.

Bu çalışmanın yöntemsel olarak nasıl bir yaklaşım ile yapıldığını açıklamak için öncelikle sosyal araştırmalardaki üç farklı yaklaşımdan kısaca bahsedelim. Bu yaklaşımlardan ilki pozitivist yaklaşım olarak adlandırılabilir. Bu yaklaşımda, bir konuya –örneğin mülkiyet– ilişkin geliştirilen kuramları açıklayacağı düşünülen bir takım bağımsız değişkenler düşünülerek nedensellikler kurulur. Değişkenler arasındaki anlamlı (significant) ilişkileri göstermeyi amaçlayan ve vurgunun nedenselliğe yapıldığı bu çalışmalarda toplumsal bağlam göz ardı edilir. Bir diğer yaklaşım ise olguyu vaka analizi ile inceler. Bireylerin yaşam deneyimlerini tüm zenginlikleriyle yansıtabilen bu analizler kendi başına çok boyutlu ilişkileri inceleyebilir. Ancak bu yaklaşımla yapılan çalışmalarda elde edilen etnografilerin ne kadar temsil edici olduğu bilinememektedir. Üçüncü yaklaşımda ise toplumsal yapı içerisinde belirli bir anda, belirli bir bağlamda, örneğin mülkiyet kalıplarının toplumsal farklılaşma biçimleri –sayım verisi gibi– temsil düzeyi yüksek veriler üzerinden incelenir. Bağlamsal yeni kuşak vaka çalışmaları olarak adlandırabileceğimiz bu çalışmalar etnografik çalışmalar için toplumun genel resmini çizer. Bir başka deyişle, bu yaklaşımla yapılan yaygın (extensive) araştırmalarla[10] yoğun (intensive) araştırmalar için bir çerçeve oluşturmak amaçlanır.

Üçüncü yaklaşım altında değerlendirilebilecek buradaki analizde İstanbul ilçelerindeki yerleşik ve göçmen nüfusun konut mülkiyeti profili bir dizi başka değişken ile desteklenerek incelenecektir. Çoklu Mütekabiliyet Analizi’ne yaş, eğitim, meslek, yapılan iş, statü, çalışmama nedeni, oturulan yerin niteliği ve göç nedeni değişkenleri de dahil edilmiştir.[11] İstanbul’daki mülkiyet tipleri yukarıda bahsedilen üçüncü yaklaşımla ele alındığı zaman aşağıda göreceğimiz gibi 146.829 kişi, üzerinden yapılan analiz sonucunda, şaşırtıcı bir şekilde sınırlı sayıda kümede toplanabilmiştir. Aşağıda her paragrafta ayrı ayrı bu sekiz katmanda ön plana çıkan özellikleri özetleyeceğiz. Daha sonra bulguları dönemin kentleşme dinamikleriyle ilişkilendirerek ele alacağız.

  • İlk grupta bulunan yerleşik nüfus E-5’in güneyinde, apartman dairesinde kiracı olarak veya lojmanda ikamet etmektedir. 45-64 yaş arası, eğitim düzeyi yüksek kişilerin temsil edildiği bu grup ilmi ve teknik personel, girişimci veya üst kademe yönetici olarak çalışmaktadır. Grupta hem ücretli çalışanlar hem de işverenler temsil edilmektedir. Grupta bulunan çalışmayanlar ise iş aramaktadırlar.
  • İkinci grupta bulunan yurtiçi ve yurtdışı göçmenler çeperdeki sahil ilçelerde ve E-5’in güneyinde kiracı olarak veya lojmanda ikamet etmektedir. 25-34 yaş arası, yüksek eğitimli kişilerin yer aldığı bu grup ilmi ve teknik personel olarak çalışmaktadır. İstanbul’a geliş nedenleri tayin, deprem veya evliliktir.
  • Üçüncü grupta bulunan yerleşik nüfus E-5’in güneyinde ve daha düşük oranda kuzeyinde, apartman dairesinde ev sahibi olarak veya ev sahibi değilse bile kira ödemeyerek yaşamaktadır. Bu grupta diğer gruplardan farklı olarak kadınlar yüksek oranda temsil edilmektedir. 45 yaş üzeri, okuma yazma bilmeyen emekliler, ev içi emekçileri ve irad sahipleri grupta çoğunluktadır.
  • Dördüncü grupta bulunan yerleşik nüfus E-5’in kuzeyinde, kuzey sahil ve tarihi merkez ilçelerinde apartman dairesi veya müstakil evlerde yaşayan ev sahipleri veya ev sahibi olmasa da kira ödemeyen kişilerdir. 25-44 yaş arası, ilkokul mezunu kişilerin temsil edildiği grup tarım dışı üretim faaliyetlerinde, ticaret ve satış personeli olarak veya hizmet işlerinde çalışmaktadır. Grupta hem ücretli çalışanlar hem de işverenler temsil edilmektedir. Grupta bulunan çalışmayanlar ise iş aramaktadır.
  • Beşinci grupta bulunan yurtiçi ve daha az oranda yurtdışı göçmen nüfus E-5’in kuzeyinde ve çeperde bulunan sahil ilçelerindeki apartman dairelerinde kiracı olarak veya daha düşük oranda kira ödemeyerek yaşamaktadır. 25-34 yaş arası, ilkokul mezunu kişilerin temsil ettiği grup tarım dışı üretim faaliyetlerinde çalışmaktadır. İstanbul’a geliş nedenleri iş arama veya bulmadır.
  • Altıncı grupta bulunan nüfus kuzey sahil ilçelerde ve çeperde bulunan sahil ilçelerinde müstakil evlerin sahipleri olarak ikamet etmektedir. 45 yaş üzeri, ilkokul mezunu kişiler tarımsal üretim faaliyetlerinde kendi hesabına veya ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Grupta bulunan çalışmayanlar ise iş aramaktadırlar.
  • Yedinci grupta bulunan nüfus E-5’in kuzeyinde ve tarihi merkez ilçelerde ikamet etmekte, hane dışı kamusal mekanda yaşamaktadır. 18-24 yaş arası, ortaokul veya lise mezunu bu grubun ücretli çalıştığı iş kolları idari, hizmet işleri veya tarım dışı üretim faaliyetleridir. Grupta bulunan çalışmayanlar ise iş aramaktadır.
  • Son grupta yer alan yurt içi göçmen nüfus hane dışı kamusal mekanda (bu grupta yüksek ihtimalle öğrenci yurtları bulunmaktadır) yaşamaktadır. Kuzey sahil ilçeleri dışında yüksek oranda temsil edildikleri bir ilçe grubu yoktur. 18-24 yaş arası, lise mezunu öğrencilerden oluşan göçmenlerin İstanbul’a geliş nedeni eğitim veya bağımlı göçtür.

Konut mülkiyeti birbiriyle çok ilişkili olguların kesişiminde bulunan, çok boyutlu ve karmaşık bir konudur. İstanbul’daki yerleşiklerin ve göçmenlerin konut mülkiyeti profillerinin katmanlaştırıldığı bu çözümlemeden çıkaracağımız ilk sonuç, mülkiyet kalıplarının bilinen yerleşik (eski göçmenleri de içeren)-göçmen, beyaz yaka-mavi yaka veya işveren-ücretli çalışan eksenlerinin herhangi biriyle açıklanamayacağıdır. Diğer bir deyişle, İstanbul’da kiracı veya ev sahibi olmayı ‘belirleyen’ bir veya birkaç öznitelik yoktur.

Yüksek statülü ve eğitimli nüfusun hem yerleşik hem de göçmenlerinin mekânsal olarak benzer ilçelerde yaşaması dikkat çekicidir. Yerleşikler yoğun olarak E-5 güneyindeki merkez ilçelerde yaşarken, göçmenler bu ilçelerin yanı sıra çeperlerdeki sahil ilçelerine de yayılmışlardır. Bunun sebeplerinden biri söz konusu dönemde merkezdeki konut arzının talebi karşılamaması ve yeni gelen göçmenlerin bu ilçeler dışındaki alanlarda yer seçmek durumunda kalması olabilir. Fakat burada göze çarpan diğer bir nokta, her iki grubun da önemli ölçüde kiracı olarak veya lojmanlarda ikamet etmesidir. Belirtilen özelliklerle temsil edilen bu grupların satın alma gücü o dönemde E-5’in kuzeyinde bulunan ilçelerdeki konutlara yetebilir. Ancak, ikamet yeri olarak bu ilçeleri tercih etmemişlerdir. Bunun nedenlerinden biri konutun işyerine yakınlığı tercihi olabilir. Çünkü Merkezi İş Alanı (MİA) faaliyetleri çoğunlukla E-5’in güneyindeki ilçelerde yoğunlaşmıştı. Ayrıca, düzenli konutlar veya planlı konut alanları kentin bu bölgelerinde yer almaktaydı.  Konut hakkını seçme özgürlüğüne sahip bu gruplardaki bireylerin/hanehalklarının bir mülk sahibi olmak veya sahip olduğu mülkte oturmak yerine bu ilçelerde kiracı olarak yaşama eğiliminde küresel tüketim kalıpları ve hayat tarzlarının etkisi de vardır. Bir diğer neden ise bireylerin bir sosyal bağı bulunmasa da “kendilerine benzer”[12] kişilere yakın yaşama isteği olabilir.

İstanbul’un en yüksek rayiç bedeline sahip bu ilçelerdeki ev sahipleri kim diye baktığımızda[13] yüksek oranda işverenleri ve çalışmayanları görürüz. Çalışan nüfusta önemli ölçüde müteşebbis ve üst kademe yöneticiler ile tarım sektöründe çalışanlar, çalışmayan nüfusta ise emekli, irad sahibi ve ev kadınlarının yüksek oranı göze çarpmaktadır. Bu da analiz sonucu ortaya çıkan üçüncü katmanı açıklamaktadır.

Tarım dışı üretim faaliyetlerinde ve hizmet sektöründe çalışan eğitim seviyesi görece düşük nüfusun konut mülkiyeti durumu yerleşik ve yeni göçmenler arasında farklılık gösterir. Yerleşiklerde ev sahipliği yüksekken, göçmenlerde kiracılığın baskınlığını görmekteyiz. Buğra ve Keyder’in (2003) çalışmasında altı çizildiği üzere, daha önceki dönemde İstanbul’a göç edenler mevcut bazı mekanizmalar sayesinde şehre entegre olabiliyorlar, aile ve hemşerilerinin oluşturduğu bir ilişki ağı aracılığıyla gecekondu edinebiliyor ve hatta zamanla mülklerini büyüterek ek gelir elde edebiliyorlardı. Ayrıca 1948 yılında ilk örneği görülen gecekondu affı yasaları 1980’lerde art arda çıkarılmış, gecekondu sahiplerinin kendi kullanımı dışındaki ek yapıları satmasını veya kiralamasını, hatta yıkarak yerine kaçak apartman inşa etmesini kolaylaştırıcı uygulamalar olarak kenti ve kentteki mülkiyet ilişkilerini dönüştürücü etkilere sahip olmuştur (Çoban, 2012; Işık ve Pınarcıoğlu, 2001). E-5’in kuzeyinde bulunan yerleşiklerin hem müstakil hem de apartman dairesi sahipliği bu şekilde açıklanabilir. Buna ek olarak geldikleri dönemde kentin çeperinde yer alan parseller kentin büyümesi sonucu merkez içine kaymıştır.

Öte yandan, yeni göçmenler ev sahipliği bakımından dezavantajlı konumdadır. Buğra ve Keyder’in çalışmasında ortaya çıkardıkları yeni yoksulluk tiplerine bahis kesimin kiracı yeni göçmen grup içerisinde yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Son yıllarda gecekondulaşmanın neredeyse bitmesi, yeni arsaların azalması ve küreselleşmenin getirdiği talebin toprakta kapitalist mülkiyeti pekiştirmesi nedeniyle yeni göçmenler kentleşme sürecini çok daha zor yaşamaktadırlar (Buğra ve Keyder, 2003: 23). Bu göçmenler genellikle kirada oturmaktadır. Dahası, kişileri veya hanehalklarını yoksulluğa götüren süreç artık geçici değildir. İstihdam olanaklarının kötüleşmesinin yanı sıra aile içi yardımlaşma mekanizmaları da zayıflamıştır. Geniş aile bağları gücünü korusa bile ailedeki fertlerin benzer koşullarda bulunması nedeniyle yapılan yardımlar sürekliliğini koruyamamaktadır (Buğra ve Keyder, 2003: 9). Kentli yoksul kesim içinde bir grubun diğerlerinin üzerinden refahını artırmasını betimleyen “nöbetleşe yoksulluk” kavramı da (Işık ve Pınarcıoğlu, 2001) özellikle arsa ve konut piyasası üzerinden tartışılmıştır. Işık ve Pınarcıoğlu (2001: 79), daha önce de var olan, ancak 1980’den sonra önem kazanan bu stratejiyi şöyle özetlemektedir:

Nöbetleşe yoksulluk döngülerinin esas dinamiği arsa işgali, parselleme ve satış sürecinden gelmektedir. Bu süreçte ilk arsa işgalcileri en büyük parsayı toplarken, döngüye en son katılan kiracılar da ucuz kira, enformel işgücü piyasasına kolay katılabilme gibi olanaklara kavuşmakta ve belki de en önemlisi, bir başka arsa işgal turuna dahil olarak konut(lar) sahibi olma, fazla konutları satma ya da kiralama umutlarını taşımaktadırlar.

Ancak, çalışmanın Sultanbeyli’de yapılan ampirik kısmı zaman geçtikçe bu döngüden sağlanan faydanın (veya fayda sağlayanların) azaldığını göstermektedir. Öyle ki, 1979 yılı öncesi Sultanbeyli’ye gelenlerin tamamının ev sahibi olduğu, hatta bir kısmının başka ev veya evlere sahip olduğu görülmüştür. 1979-84 döneminde gelenlerin ev sahipliği %94, 1985-89 arası gelenlerin %89’dur. Bu gruplarda aynı zamanda ev dışında arsa sahipliği de bulunmaktadır. 1994-1998 döneminde İstanbul’a gelenlerde ise ev sahibi kesimin oranı %49’a inmektedir. Arsa sahipliği de her dönemde azalmaktadır (Işık ve Pınarcıoğlu, 2001).

Dördüncü ve beşinci grupta dikkat çeken bir başka nokta ise göçmenlerin önemli ölçüde tarım dışı üretim faaliyetlerinde ücretli çalışması, buna karşılık yerleşiklerin tarım dışı üretime ek olarak ticaret-satış ve hizmet sektöründe ücretli ve işveren olmasıdır. İstihdam olanaklarının yanı sıra yukarıda bahsi geçen eski göçmenleri de içeren yerleşik grubun arsa ve konut piyasasındaki hakimiyeti bu farkı derinleştiren sebeplerden biridir.

Devletin o dönemdeki konut politikalarına değinmek gerekirse, yoksul ve dar gelirlileri ev sahibi yapmanın bu politikaların hedefinde olmadığı söylenmelidir. Özellikle 1980’den sonra konut politikalarının asıl amacı açıkça belirli bir gelir düzeyine sahip orta ve üst gelir grubun gereksinimini karşılamaktır. Çoban (2012: 95), uygulamalarda yasaya aykırı olarak kamu elindeki arsaların toplu konut projelerinde kullanıldığını ve arsa spekülasyonunun zenginleşme yolu olarak devam ettiğini belirtmiştir. Devlet kaynaklı rant dağıtımından sermaye kesimleri müteahhitlik ve arsa spekülasyonu alanlarına yönelerek, yoksul katmanlar ise aflarla yararlanmıştır. Çoban’ın da belirttiği gibi (2012: 95), “[b]u yolla iktidarın kentlerde siyasal gücü pekiştirilmekle kalınmamış (Buğra, 1998: 310), liberalizmin birey anlayışına uygun olarak çıkarını gözeten, fırsatçı, rant peşinde koşan bir birey tipinin yaygınlaşması desteklenmiştir”.

Analiz sonucunda literatürde fazlaca ele alınmayan ancak ihmal edilmeyecek kadar önemli üç katman daha ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki altıncı gruptaki tarımcılardır. O dönemde hala tarımla uğraşan, kendi hesabına çalışan ve müstakil konutların sahibi bir nüfusun İstanbul’daki varlığı dikkat çekicidir. Bu katmanın o dönemden sonra hızla eridiğini söyleyebiliriz.[14] Bir diğer katman E-5’in kuzeyindeki ve tarihi merkez ilçelerdeki kamusal yapılarda[15] sayılan ve önemli ölçüde idari personel olarak, daha düşük oranda ise hizmet personeli veya tarım dışı üretim faaliyetlerinde çalışan yerleşik ve göçmenlerdir. Analiz aynı zamanda yurtlarda yaşayan üniversite öğrencilerini de ayrı bir katmana atamıştır. Bu yurtlar kentin herhangi bir ilçesinde yoğunlaşmamıştır.

Sonuç

İstanbul’daki yerleşik ve yeni göçmenlerin 2000 yılındaki konut mülkiyeti durumunu ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma ev sahipliğinin, kiracılığın ve diğer mülkiyet türlerinin farklı veçhelerini bireylerin diğer özellikleriyle birlikte çözümlemiş ve bu çözümlemeleri dönemin kentsel gelişmelerini dikkate alarak tartışmaya çalışmıştır. Bağlamsal yeni kuşak vaka çalışmalarına örnek verilebilecek bu inceleme mülkiyet kalıplarının toplumsal farklılaşma biçimlerini temsil düzeyi yüksek 2000 TÜİK Genel Nüfus Sayımı verisi üzerinden araştırmıştır.

Kavramları gündelik dilde, problematize etmeden, “konut sahibi”, “mülk sahibi”, “yurtta kalıyor”, “akrabalarının yanında kalıyor” gibi incelediğimiz nesnenin özelliklerini yansıttıklarını varsaydığımız kategoriler ile kullanmaktayız. Aslında mülkiyet biçimlerine biraz yakından baktığımız zaman ev sahibinin veya kiracının da tek biçimli olmadığını görürüz. Örneğin, konut seçme hakkını kullanma özgürlüğüne sahip bir bireyin kiracılığı ile bu özgürlüğe sahip olmayan bir bireyin kiracılığı çok farklı toplumsal ve kültürel pratiklerle oluşmuştur. Yani kiracılık hanehalklarının veya bireylerin gelir durumuna bağlı veya bundan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkabilir. Öte yandan, özellikle 1980 döneminden sonra devletin mülk konut edinimi yönündeki politikaları dar gelir grubu hanehalklarının konut ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalmıştır. Ancak, bunun sonucu olarak gecekondulaşma ile farklı bir ev sahibi profili ortaya çıkmıştır. Yukarıdaki analizimizde, mülkiyet biçimlerini diğer toplumsal özelliklerle birlikte ele alarak bu farklı veçheleri göstermeye çalıştık. Analizden elde ettiğimiz sonuçları döneme dair yapılan çalışmalarla ilişkilendirerek mülkiyet biçimlerinin oluştuğu bağlama ışık tutmaya çalıştık.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, 2000 yılından sonrası için benzer bir yaklaşımla konut mülkiyeti olgusunu incelememiz imkânsız. Çünkü son sayımdan bu yana maalesef mekânsal bazda sunulan veri oldukça kısıtlı. Halbuki 2000 yılından önce başlayan yeni gelen göçmenlerin dezavantajlı konumu 2000 sonrası Türkiye’deki diğer dönüşümlere paralel olarak daha da kötüleşti. Önceleri yeni göçmenlere devredilen baş edilebilir yoksulluk, artık devredilemeyen bir yoksulluk halini aldı (Buğra ve Keyder, 2003). 1999 depremi sonrası daha önceleri adı konmadan uygulanan kentsel dönüşüm projeleri deprem bahane edilerek arttı. Bu dönüşüm alanları üzerindeki hak sahipleri 1980’lerdeki af yasalarından yararlanan ve elinde tapu veya tapu tahsis belgesi bulunan yerleşiklerdir (Çoban, 2012). Oysa ki, 1985 yılındaki aftan sonra gecekondu yapanlar hak sahibi olmadıkları için barındıkları konutu da kaybetmişlerdir (Çoban, 2012). Öte yandan, hak sahiplerinin bir kısmı ise borçlandırılarak konut sahibi yapılmaya zorlanmaktadır. Bu kişilerin bir kısmı bu borçları ödeyemedikleri için konutlarını satmak durumunda kalmaktadır. Yine TOKİ’nin dar gelirli kesim için inşa ettiği “toplumsal konutların” bedeli oturanları tarafından ödenememektedir.

Bu gelişmelerin kişileri hızla mülksüzleştirdiğini ve yeni gelen göçmenlerin kentte yüzleştikleri barınma ile ilgili sorunlarını artırdığını biliyoruz. Ancak, mülkiyet kalıpları hakkında bilemediğimiz çok şey var. Hem Türkiye’nin diğer illerinden gelen hem de yurt dışından gelen göçmenlerin –özellikle de son dönemde sayıları İstanbul’da 500 bini aşan Suriyeliler– hangi mahalle veya ilçelerde hangi profilleri temsil ettiklerini son nüfus sayım yılı 2000’den bu yana izleyemiyoruz. Kentteki sosyo-mekânsal ayrışmaları resmetmemiz mümkün olmadığından yapılan niteliksel araştırmaların temsil kabiliyeti konusunda şüpheler oluşmaktadır.

 

EK – Analizde kullanılan değişken ve modaliteler

cinsiyet erkek
kadın
yaş 18-24 yaş
25-34 yaş
35-44 yaş
45-64 yaş
65 üzeri
eğitim okuma yazma bilmeyen
bir okul bitirmedi
ilkokul
ilköğretim
ortaokul
ortaokul dengi meslek okulu
lise
lise dengi meslek okulu
yüksekokul
fakülte
yükse lisans veya doktora
bilinmeyen
meslek ilmi ve teknik elemanlar
müteşebbisler, direktörler ve üst kademe yöneticileri
idari personel ve benzeri çalışanlar
ticaret ve satış personeli
hizmet işlerinde çalışanlar
tarımcı, hayvancı, ormancı, balıkçı ve avcılar
tarım dışı üretim faaliyetlerinde çalışanlar
bilinmeyen
mesleği olmayan
yapılan iş ilmi ve teknik elemanlar
müteşebbisler, direktörler ve üst kademe yöneticileri
idari personel ve benzeri çalışanlar
ticaret ve satış personeli
hizmet işlerinde çalışanlar
tarımcı, hayvancı, ormancı, balıkçı ve avcılar
tarım dışı üretim faaliyetlerinde çalışanlar
bilinmeyen
statü çalışmayan veya bilinmeyen
ücretli, maaşlı veya yevmiyeli
işveren
kendi hesabına
ücretsiz aile işçisi
çalışmama nedeni iş arayan
iş buldu bekliyor
öğrenci
ev kadını
emekli
irad sahibi
diğer
bilinmeyen
yer nitelik müstakil ev
apartman dairesi
geçici
kamusal
mülkiyet hane dışı
ev sahibi
kiracı
lojman
ev sahibi değil ama kira ödemiyor
diğer ve bilinmeyen
ilçeler sahil çeper
E5-
E5+
kuzey sahil
tarihi merkez
belirsiz
göçmenlik durumu yerleşik
yurt içi göçmen
yurt dışı göçmen
göç nedeni yerleşik
iş arama / bulma
tayin
bağımlı göç
eğitim
evlilik
deprem
güvenlik
diğer
bilinmeyen

 

DİPNOTLAR

[1] Harita için Murat Tülek’e içten teşekkürler.

[2] Housing kavramını karşılayan iskân kökünden türetilmiş yeni bir kavramdır.

[3] Tüm kavramların toplumsal etkileşim içinde oluşumu sürecinde Lefebvre’in toplumsalın temsiliyle ilgili üç kutuplu kavramsal çerçevesi ufuk açıcı değerlendirme olanakları sunar.

[4]  Bu tür mallar Osmanlıcada “Gayrı kabil-i temlük mal”, Fransızca’da “Biens non-alienable” şeklinde adlandırılır.

[5] Belki katmanlar demek daha yerinde olur.

[6] Bu sorular sorulmadığından aynısı 2000 sayımı verisi için yapılamıyor. 2011’de yapılan sayım yayımlanmadı. Bu çalışmayı tekrarlamaya elverişli bir mikro veri hazırlanmadı.

[7] Küreselleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan yeni talepler, tüketim örüntüleri ve baskıları kapalı sitelerin de artışına sebep olmuştur (Kurtulus, 2011).

[8] Göçmen, 1995 yılında İstanbul’da ikamet etmeyen, 1995-2000 yılları arasında ikamet yerini İstanbul olarak değiştiren ve 2000 yılında İstanbul’da ikamet eden kişidir. Yerleşik, 1995 ve 2000 yıllarında İstanbul’da ikamet eden nüfustur.

[9] Analizler için hane halkı reisleri ile hane dışı yer niteliğine sahip yerlerde (otel, pansiyon, terminal, hastane, yurt, okul vb.) sayılan bireylerin verileri kullanılmıştır.

[10] Bu tip araştırmalarda kullanılmaya elverişli yöntemlerden birisi birey bazlı Çoklu Mütekabiliyet Analizi’dir. Bireyler her ne kadar tek başlarına ele alınıyor olsalar bile belirli tipte bir insan profilinin temsilcisidir. Çoklu Mütekabiliyet Analizi bireylerin temsil ettiği bu profillerin tipolojisini kurma imkânı verir.

[11] Bkz. Ek.

[12] İnsanlar diğer insanların “kendileri gibi olup olmadığına” kategorizasyon sürecini takip eden kimlik saptama aşaması sonucu karar verirler (van Eijk, 2010). Diğer bir deyişle, kişi kimlik saptamasını (kendinin ve diğerlerinin kim olduğuna karar verme) kategorizasyona uygun şekilde yapar.  İnsanlar, başka insanları konuşma ve giyiniş tarzlarına, cinsiyet ve ten rengi gibi özelliklerine bakarak farklı ortamlardan (ulusal veya uluslararası düzeyde) gelen kategorilere göre gruplarlar (Tilly,1998).

[13] E-5’in güneyindeki ilçelerdeki ev sahipliğine ayrı çapraz tablolar yapılarak bakılmıştır.

[14] İstanbul’da 2000 yılında işgücünün %8,1’i tarımda çalışırken bu oran 2013 yılında %0,6’ya düşmüştür.

[15] Hastane, sağlık ocağı, kışla, garnizon, orduevi, yatılı okul, yurt, çocuk yuvası, yetiştirme yurdu, huzurevi, cezaevi, ıslah evi, fabrika, resmi daire, elçilik vb.

 

KAYNAKÇA

Buğra, A. (1998), The Immoral Economy of Housing in Turkey, International Journal of Urban and Regional Research, 22(2): 303-317.

Buğra, A. ve Keyder, Ç. (2003). Yeni Yoksulluk ve Türkiye’nin Değişen Refah Rejimi. UNDP, Ankara.

Çoban, A. N. (2012). Cumhuiyetin İlanından Günümüze Konut Politikası. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 67 (3), 75-108.

Eraydin, A. (2008). The Impact of Globalisation on Different Social Groups: Competitiveness, Social Cohesion and Spatial Segregation in Istanbul. Urban Studies, 45(8), 1663–1691.

Erkip, F. (2000). Global Transformations versus Local Dynamics in Istanbul: Planning in a Fragmented Metropolis. Cities, 17(5), 371–377.

Güvenç, M., & Işık, O. (1996). İstanbul’u Okumak: Statü-Konut Mülkiyeti Farklılaşmasına İlişkin Bir Çözümleme Denemesi. Toplum ve Bilim, (71), 5–57.

Güvenç, M., & Işık, O. (1997). İstanbul’u Okumak: Mahalle Düzeyindeki Konut Mülkiyeti Statü Farklılaşmasına İlişkin Bulgular Nasıl Genellenebilir?. Toplum ve Bilim, (72), 153-164.

Güvenç, M., Eraydın, A., Yoncacı, P., & Özbay, S. (2005). İstanbul’un Eylem Planlamasına Yönelik Mekansal Gelişme Stratejileri Araştırma ve Model Geliştirme Çalışması. Ankara: Bölüm 1/B,ODTÜ.

Işık, O. ve Pınarcıoğlu, M. (2001). Nöbetleşe Yoksulluk – Sultanbeyli Örneği, İstanbul: İletişim.

Keleş, R. (2003). Urban Regeneration in Istanbul. Presented at the Priority Action Programme, Regional Activity Center, Blue Plan, Split, Croatia.

Keyder, Ç. (1999). Istanbul: Between the Global and the Local. Lanham, MD: Rowman & Littlefield.

Kurtuluş, H. (2011). Gated Communities as a Representation of New Upper and Middle Classes in Istanbul. I.U. Siyasal Bilgiler Fakultesi Dergisi, (44), 49–65.

Sassen, S. (1995). Urban Impacts of Economic Globalisation. In J. Brotchie, M. Batty, E. Blakely, P. Hall, & P. Newton (Eds.), Cities in competition : productive and sustainable cities for the 21st century (pp. 37–57). Melbourne: Longman Australia.

Sassen, S. (2001). Global Cities and Global City Regions: A Comparison. In A. J. Scott (Ed.), Global City-Regions: Trends, Theory, Policy (pp. 78–95). Cambridge, UK New York: Oxford University Press.

Tilly, C. (1998). Durable inequality (Nachdr.). Berkeley: University of California Press.

Van Eijk, G. (2010). Unequal networks: spatial segregation, relationships and inequality in the city. Delft: Delft Univ Press.