Her türden siyasal kavramda olduğu gibi “özgürlükçü sosyalizm” kavramının da soy kütüğünü araştırmamız gerekse, eminim Eski Yunan düşüncesine kadar geri gitmemiz gerekecektir. Bunun bir faydası olacağını sanmıyorum. Bugün kavradığımız ve kullandığımız anlamda “özgürlükçü sosyalizm” kavramının mucidi olmasa bile kaynağı Lenin’dir diyebiliriz. Lenin, sosyalizm fikrini hayata geçiren muzaffer devrimci olma vasfıyla, fiilen reel sosyalizm eleştirilerinin muhatabı ve buradan türeyen özgürlükçü sosyalizm kavramının da sebebi olmuştur.

Meseleyi böyle ortaya koyduğumuz anda özgürlükçü sosyalizm kavramının, herkes tarafından mutabık kalınmış bir tanımı ve içeriği olamayacağını kestirmek zor değildir. Özgürlükçü sosyalizm, Ekim Devrimi sonrasında uygulamaya konulan sosyalizm anlayışına yönelik her türden eleştiriyi içeren bir tür şemsiye kavram olarak görülebilir. Bu eleştiri sahiplerinin pek çoğu ne “özgürlükçü sosyalizm” kavramını kullanmış, ne de kendisini “özgürlükçü sosyalist” olarak adlandırmıştır. Pek çok siyasal gelenekte olduğu gibi kavram bir kez icat edildikten sonra geriye dönük adlandırmalar ve konumlandırmalarla süreç içerisinde genel bir anlayış inşa edilmiştir.

Bugün özgürlükçü sosyalizm konusunda yüzeysel bir ansiklopedik tarama yaptığımızda Rosa Luxemburg’dan Karl Kautsky’ye, Karl Korsch’tan Amedeo Bordiga’ya, Pannekoek’ten Situasyonistlere, Troçki’den Otonomistlere, Anarko-Komünistlerden Parecon’a, Castoriadis’ten Yeni Sol’a, Açık Marksizm’den Ekososyalizm’e kadar birbirlerinden oldukça farklı anlayışların temsilcilerini özgürlükçü sosyalizm başlığı altında bulmamız mümkündür. Dolayısıyla konuyla ilgili sağlıklı bir tartışma yürütebilmek için geçmişe değil, geleceğe, sosyalizmin geleceğine odaklanmak gerektiği biçiminde erken bir çıkarımda bulunmakta sakınca yoktur.

Türkiye’de Özgürlükçü Sosyalizm Tartışmaları

Özgürlükçü sosyalizm kavramına ilişkin benzer bir tarihsel panorama istenirse Türkiye için de yapmak mümkündür. Batı Marksizmiyle kıyaslanabilecek bir akademik-teorik mirasımızdan söz etmek mümkün olmasa bile, Türkiye’de 60’lı yıllardan itibaren kitleselleşen sosyalist hareket içerisinde en azından sezgisel düzeyde bir eleştirel-özgürlükçü sosyalizm damarı bulmak pekala mümkündür. Bu sezgisel duruşun en karakteristik örneklerinden birisi Mehmet Ali Aybar’ın dile getirdiği “Güler yüzlü sosyalizm” anlayışıdır.

Doktriner bir Marksizm anlayışı gütmek yerine sosyalizmin taşıyıcısı olduğu evrensel değerlerin öne çıkartıldığı bir programın öneminin altını çizen Aybar’a göre:

“Sosyalizm bilime dayandığı için değil; insancıl, ahlaksal amaçlar güttüğü için insanların umudu haline gelmiştir… Sosyalizm, eşitlik, özgürlük ve kardeşçe bir düzen vaadediyor. Umudumuz ve tutkumuz bundan dolayıdır. Tarih bilimi de böyle bir düzenin kurulacağını müjdeliyor ise ne ala! Ama umudumuzun kaynağı insanlığın kültür hazinesidir. Yüzyılların ötesinde kıvama gelmiş hümanizmadır, insanlık değerleridir. Bundan dolayı sosyalizmin şiddetle, tepeden inme buyruklarla gerçekleşmesi olanaksızdır.”[1]

İçinden geçtiği politik süreç göz önünde bulundurulduğunda ayrıksı duruşu daha da göze çarpan bu anlayışın o dönemde genel kabul gördüğü ve yaygınlaştığı söylenemez. Aybar, 1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’ya müdahalesini de oldukça sert biçimde kınayınca Başkanı olduğu Türkiye İşçi Partisi’nde yalnızlaşmış, sonrasında ise önce Genel Başkanlıktan ardından da üyelikten istifa etmiştir.[2] Daha sonra içinde bulunduğu siyasi hareketlerin sosyalist hareket içerisinde etkin bir pozisyonu olmamıştır.

70’li yılların başında Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim saflaşması ekseninde sürdürülen tartışmalar, dönemin kendine özgü karakteri gereği sosyalizm pratiği üzerine değil, devrim stratejileri üzerine gelişmiştir. Sosyalizm uygulamalarının gerçek anlamda belirleyici olduğu dönem ise 1970’li yılların ortasına denk gelmektedir. Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev tarafından uygulanan De-Stalinizasyon politikaları nedeniyle Sovyetler Birliği’ni devrime ihanetle suçlayan Çin’in bu dönemde ortaya attığı Üç Dünya Teorisi[3] sosyalist ülkeler arasındaki işbirliğinin tamamen sonlanarak düşmanlığın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu düşmanlık ve rekabet farklı ülkelerdeki sosyalizm uygulamalarının o güne kadar görülmemiş bir acımasızlıkla eleştirilmesine neden olmuştur. Türkiye sosyalist hareketinde 1970’li yıllarda devrim stratejisi konusunda yaşanan ayrışma 1970’li yıllardan itibaren tamamıyla Çin-Sovyet kutuplaşması ekseninde şekillenmiştir.

Sosyalistler arasındaki tartışmanın odağının farklı ülkelerin sosyalizm uygulamaları haline dönüşmesinden sonra Hem Çin’deki hem de Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizm uygulamaları farklı taraflarca kıyasıya eleştirilmiştir. “Revizyonizm”, “sosyal emperyalizm”, “kapitalizme geri dönüş”, “devlet burjuvazisi”, “sosyal şovenizm” gibi eleştiriler birbirini izlemiştir. Ne var ki disiplinli bir fikri üretime dayanmayan ve sistematik bir karakteri olmayan bu eleştiriler sosyalizmin özüne ve uygulamasına ilişkin gerçek anlamda bir teorik miras oluşturamamıştır. Sosyalizm tartışmaları açısından bu dönemden günümüze aktarılan gerçek miras, daha çok yerel örgütlenme pratikleri olmuştur. Yeraltı Maden-İş Sendikasının Yeni Çeltek’te hayata geçirdiği işyeri komite ve konseylerine dayalı özyönetim deneyimi, ODTÜ-ÖTK Süreci ve Fatsa’da yaşanan mahalle komiteleri esaslı yerel yönetim anlayışı Batı Marksizmi’nde teorik birer kurgudan ibaret olan (fabrika konseylerinden katılımcılığa, şuracılıktan öz özyönetime kadar) pek çok öneriyi gerçek hayatla sınamış ve sosyalizm tartışmaları açısından önemli bir tarihsel zenginlik yaratmıştır. 12 Eylül Darbesi, bu gelişim sürecini ortadan kaldırmıştır.

Darbe sonrasında sosyalist hareketin neredeyse tüm unsurlarının cezaevine gönderilmesi, sosyalistlerin hem politik gelişimini hem de toplumla kurduğu ilişkiyi kesintiye uğratarak telafisi mümkün olmayan yaralar açmıştır. Darbe fiilen 80’li yılların ortalarına kadar toplumsal-siyasal yaşamdaki etkinliğini sürdürmüş, 80’li yılların ikinci yarısından itibaren önce üniversitelerde ardından işyerlerinde ve mahallelerde sosyalistler yeniden açık siyasal faaliyetler yürütmeye başlamışlardır. Örgütlü sosyalist kesimlerin büyük oranda cezaevinde geçirdiği bu yıllar aynı zamanda Dünyada ve Türkiye’de kapitalist ekonomik ilişkilerin neo-liberalizm ekseninde yeniden yapılandırıldığı, postmodernizm ideolojisinin yükselişe geçtiği, küreselleşme sürecinin adımlarının atıldığı ve nihayeti ‘sosyalist bloğun’ yıkılarak yepyeni bir tarihsel gelişim çizgisinin ortaya çıktığı dönem olmuştur.

1980’li yılların sonundan itibaren kısım kısım cezaevlerinden çıkmaya başlayan sosyalistler, içeri girdiklerinden bambaşka bir dünya manzarası ile yüz yüze kalmışlardır. Sosyalistlerin bu sürece ilk tepkisi bir araya gelerek kendi örgütsel durumlarının ve değişen dünya manzarasının bir muhasebesini yapmak oldu. 1989-1990 yılları arasında gerçekleştirilen Kuruçeşme Toplantıları ve 1992 yılında başlayan Tartışma Süreci bir yandan solun birliği konusunda adımları hızlandırırken diğer yandan da sosyalistlerin yepyeni kavramlarla düşünmeye ve tartışmaya başlamasına neden olmuştur.

Devrimci Yol’un başlattığı Tartışma Süreci’nin çağrı metninde bu yeni kavramsal çerçeve ihtiyacı şöyle dile getirilir:

“Dünya çapında sosyalizmin uğradığı aşınma, salt gündelik düşünme biçimleri ve sosyalizm pratikleriyle sınırlı kalmadı. Aynı zamanda teorik düzlemde de politik çözümlemelerin, strateji ve taktiklerin temelini oluşturan teorik konularda da önemli bir kayma ortaya çıktı. Bir yandan eski kavramsal çerçeve açıklayıcılık gücünü yitirirken, diğer yandan da bugünün dünyasını çözümleyecek yeni kavramların üretilmesinde önemli sorunlar ortaya çıkmış durumda. Eğer sosyalizmin donmuş bir teori olmadığına inanıyorsak, hem eski kavramlara yeniden değer kazandırmak, hem de bugünün dünyasına ilişkin yeni kavramlar üretmek zorundayız.”[4]

Özgürlükçü sosyalizm kavramı da bu dönemden itibaren bir yandan geçmiş sosyalizm deneyimlerinin eleştirel bir değerlendirmesi için kullanılırken diğer yandan da neoliberal politikalarla topluma dayatılan hayat tarzı, siyasal tercihler ve ekonomik uygulamalar karşısında mevcut düzeni eleştiren ve eski yaklaşımları aşan bir sosyalizm seçeneği olarak tanımlanmıştır. 90’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki devrimci-sosyalist hareketin kendi içindeki politik tartışma ve saflaşmalar o ya da bu biçimde bu kavram etrafında şekillenmiştir.

Türkiye’de özgürlükçü sosyalizm kavramının tartışma metinlerinden çıkıp politik bir muhtevaya bürünmesi 1996 yılında Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kuruluşuyla olmuştur. Sosyalist hareketin farklı gelenek ve örgütlerinin 80’li yılların sonundan itibaren başlattıkları toplantı ve görüşmelerin ardından devrimci bir kitle partisi olma hedefiyle kurulan ÖDP, program ve tüzüğünde “özgürlükçü, öz yönetimci, enternasyonalist, demokratik planlama­cı, doğa-insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, mili­tarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm”[5] ifadelerine yer vererek hem özgürlükçü sosyalizm hedefini hem de özgürlükçü sosyalizm kavramının temel içerimlerinin ipuçlarını paylaşmıştır.

ÖDP’nin kuruluş program ve tüzüğünde dile getirilen özgürlükçü sosyalizm kavramı, partinin ve Türkiye’nin içerisinden geçtiği politik konjonktür içerisinde giderek şekillenmiş ve 2006 yılında yapılan Program Kurultayı’nda çok daha kapsamlı ve sistematik bir hale bürünmüştür. Halen yürürlükte olan programın “21. Yüzyıl İçin Özgürlükçü Sosyalizm” başlıklı kısmında özgürlükçü sosyalizmin “eşitlikle özgürlüğün solun iki temel değeri olduğu ve birbirini tamamlayıp güçlendireceği” kabulünü esas aldığı ifade edilir.[6] Daha önceki tüzükte yer alan kavramların daha detaylı biçimde tanımlandığı programda esas olarak “hem eşitlik, hem özgürlük” vurgusu yapılarak devrimci-sosyalist hareket içerisinde dikotomik bir hale büründürülen “kimlik/tanınma eksenli politik hat” ile “sınıf siyaseti/sosyal haklar eksenli politik hat” karşısında partinin konumlanışı da tarif edilmiştir.

Birikim Dergisi ve Yeni Sol Tahayyül

90’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki özgürlükçü sosyalizm tartışmalarının en sadık sürdürücülerinden birisi Birikim Dergisi olmuştur. Derginin 1989 yılı Mayısında başlayan ikinci yayın hayatında, 70’lerin Birikimi’nden[7] farklı olarak “sosyalist hareketin sorunlarını değil, bunun daha ötesinde ve öncelikli olarak bizatihi sosyalizmin kendisini ele alma”[8] hedefiyle çıktığı solu ve sosyalizmi yeniden tanımlama serüveni, ‘90’lı yılların ortasından itibaren “Özgürlükçü Sosyalizm” kavramı etrafında biçimlenmiştir.

Birikim Dergisi’nin ikinci dönemini 70’li Yılların Birikimi’nden ayıran temel şeyin sosyalizmin ele alınış biçimi olduğunu söylemek dergide yaşanan değişimi kavramak açısından yeterli bir veri sağlamaz. 70’li Yılların Birikimi ile derginin ikinci yayın dönemi arasındaki kopuş, hem yöntemsel hem de dünya görüşü olarak Marksizmin kavranışı ve kullanılışı ile ilgili yaşanan değişimdir. 1970’li Yılların Birikimi’nde egemen olan Marksist-Leninist çizgi, derginin ikinci döneminde tamamen terkedilmiş, önce Leninist olmayan bir Marksizm ve giderek de Marksist olmayan bir sosyalizm anlayışı dergiye egemen olmuştur.

Bu radikal kopuşa[9] rağmen her iki yayın dönemindeki Birikim Dergisi’nin de ortak bir geleneğin devamı olarak değerlendirilmesinin nedeni, 1970’lerin Birikimi’nin Yayın Kurulu’nun temelini oluşturan ve fiilen dergiyi çıkaran Murat Belge ve Ömer Laçiner[10] ikilisinin derginin ikinci yayın döneminde de dergide belirleyici olmasıdır. 1970 yılların sonlarından itibaren Birikime çeviri ve değerlendirmeleriyle katkıda bulunan Ahmet İnsel’in derginin ikinci yayın döneminde bu temelin üçüncü ayağını oluşturduğu söylenebilir. Bu yazı boyunca ele alınacak “Birikim Dergisi anlayışı” esas olarak bu üç ismin birbirilerini tamamlayan, birbirileriyle paslaşan, birbirlerinden beslenen fikirlerine atıf yapmaktadır.[11]

Birikimin Üslubu

Sosyalizmin yeniden tanımlanması üzerine Birikim Dergisi sayfalarında çeyrek asır boyunca sürdürülen ve teorik gücünü büyük oranda bu istikrarlı fikri takipten alan bu görüşlerin değerlendirmesine geçmeden önce Birikim Dergisi’yle ilgili birkaç noktayı vurgulamakta fayda görülmektedir. Bu noktaların tespiti, hem nasıl bir teorik toplamla karşı karşıya olduğumuzun farkına varmak hem de özgürlükçü sosyalizm kavramsallaştırmasının gelişim hatlarını belirlemek açısından önemlidir.

Birikim Dergisi’nde yürütülen sosyalizm tartışmaları birkaç temel tez etrafında gelişse de bu tartışmanın bütünlüklü bir teorik hat izlediğini söylemek mümkün değildir. Bunun yerine yazarların kendileri açısından kullanışlı gördükleri teorik yaklaşımları seçerek kullandıklarını söylemek daha doğru olacaktır. Yazarlar kimi zaman Althusserci, kimi zaman Gramscici, kimi zaman varoluşçu, kimi zaman post yapısalcı, kimi zaman da post Marksist geleneklere ait motifleri birbirleriyle üstünkörü eklemleyerek kullanmaktadır. Böyle olunca dergiyi bu akımlardan birinin temsilcisi olarak değerlendirmek de aynı anda hem doğru hem de hedefsiz bir eleştiri haline gelmektedir. Yazarların geniş bir teorik alan içerisinde kendilerine göreli üstünlükler yaratmalarını sağlayan bu çoğul karakter, derginin genel çizgisi açısından da geçerlidir. Birikim Dergisi, kendisini tanımlarken sıklıkla “platform” kavramını kullanmaktadır. Bu tanımlama bir yandan farklı fikirlerin dergide ifade edilebileceği yönünde bir açıklık beyanı olduğu kadar, Birikim’in kendisine yönelik siyasal eleştirileri de karşılamaya ve hatta savuşturmaya yönelik bir kalkan işlevi görmektedir. Böylelikle Birikim Dergisi, sayfalarında avrokomünizmden postmarksizme, üçüncü yoldan post yapısalcılığa kadar fikirlerin dolaşıma sokulduğu fakat bunlara ilişkin eleştirilerin muhataplığının üstlenilmediği yanmaz-yapışmaz bir teflon yüzeye sahip hale gelmiştir.

Bu teorik çeşitliliğe rağmen Birikim Dergisi’nin her iki dönemi açısından da öne çıkan kimi düşünürleri tespit etmek mümkündür. ‘70’lerin Birikimi’nde gerek Marksizmi bir bilim olarak ortaya koyma yolundaki ısrarlı çabaları, gerek üretim ilişkileri konusundaki yaklaşımları gerekse kapitalist devlete bakış açıları bu dönemde egemen olan düşünce çizgisinin büyük oranda Althusser ve Poulantzas olduğunu göstermektedir. Derginin ikinci döneminde ise bu teorik hat farklı bir yöne doğru gelişmiştir. Derginin bu yeni döneminde özellikle Andre Gorz, Alex Callinicos ve Ernesto Laclau-Chantal Mouffe çizgisinin egemen olduğu gözlenir. Birikim Dergisinin “özgürlükçü sosyalizm” ya da geniş anlamıyla yeni sol kavramsallaştırması, hem Marksizm’e eleştiriler hem de somut politik öneriler bakımından bu üç yaklaşımın harmanlanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Birikim Dergisi’nin farklı dönemlerinde savunduğu bu teorik yaklaşımlar arasında bir ortaklık arayacak olsak, bu muhtemelen her iki çizginin de ortaya çıktıkları dönemlerde özellikle batıdaki akademik çevrelerde büyük bir popülarite yakalamaları olduğunu söylerdik. Dolayısıyla Birikim Dergisi’nin Batı Marksizmiyle kurduğu ilişkinin onun teorik çizgisinin asıl tayin edicisi olduğunu söylemek abartılı bir değerlendirme olmayacaktır. Derginin yazarlarının makalelerini kaleme alırken alıntı yapmak konusundaki özensizlikleri bu tayin edici etkiyi gizlese de, Birikim Dergisi’nin Batı Marksizmindeki tartışmalardan beslenme biçiminin, Sosyalistlerin 70’li yıllardaki Çin-Sovyet kaynaklarından “aktarmacılık” anlayışıyla yarışacak düzeyde olduğu söylenebilir.

Birikim yazarlarının alıntı ve aktarım konusundaki takındıkları keyfi tutumun, tartışma üslupları açısından da geçerli olduğu söylenebilir. Adı geçen yazarların polemik dili, büyük oranda, muhatap alınan teorik ya da politik fikrin karikatürize sınırlarda yeniden inşası üzerine kuruludur. Mutlak bir “uvriyerist”, “şiddet sever”, “totaliter”, “devlet aşığı”, “bağnaz”, “birey düşmanı” ve “hiyerarşi aşığı” bir figür olarak kurulan politik muarızın herhangi bir konuda haklı olması daha en baştan imkansız hale getirilerek tartışma başlatılır. Birikim dışındaki sol-sosyalist düşünceye egemen olarak gösterilse de, gerçek bir taşıyıcısı olup olmadığı bile bilinmeyen bu politik anlayışın al aşağı edilmesi, Birikimin polemikçi üslubunun temelini oluşturur. Tartışma bu biçimiyle kurulduğu andan itibaren okuyucu da Birikim’in fikirleriyle özdeşlik kurma eğilimine girer. Birikimin kendi sosyalizm anlayışını haklılaştırabilmek için ihtiyaç duyduğu bu mutlak kötü sosyalizm anlayışı aynı anda hem tüm solu hedef alır hem de hiç kimseyle muhatap olmaz. Oysa Birikim Dergisi yazarlarının tarif ettiği biçimdeki bir politik çizgi Türkiye’deki devrimci-sosyalist mücadele içerisinde hiçbir zaman başat ve kitlesel olmamıştır. Hatta dikkat çekici bir güç haline bile gelememiştir. Bu yüzdendir ki, dergi sayfalarında, uzun yıllardır gerçek anlamda bir karikatür olarak siyasal yaşamını sürdüren Aydınlık çizgisi dışında hiçbir siyasal grupla doğrudan bir sahici polemik yürütülmemiştir. Özellikle Birikim’in ikinci döneminde devrimci-sosyalist hareket ve örgütlerle kurduğu ilişki, kendi politik pozisyonunun sınırlarını tayin etme çabasının ötesine geçmemiştir. Dolayısıyla Birikimcilerin o çok sevdikleri kalıpla ifade edecek olursak, derginin üslubunun, kendi amacına içrek olduğunu söylemek mümkün değildir.

Determinizm, Üretim Tarzı ve Bütün Diğer Ekonomik Meseleler

Birikim Dergisi’nin “yeni sol tahayyülünün” başlangıç duraklarından birisi “ekonomik meselelerdir”. Bu tema birden çok faz üzerinden ilerler ve ilk faz “Ekonomist zihniyet”le hesaplaşma konusudur. Ekonomist zihniyetle hesaplaşma konusu Birikim Dergisi’nin geleneksel sol/sosyalist anlayışın aslında tam karşıtı olan sağ/kapitalist anlayışla aynı zihniyet evreninde olduğuna dair belirlemesinin ürünüdür. Yazarları tarafından dile getirilmese de açık biçimde postmodern bir içerik taşıyan bu eleştiriye göre;

“Burjuva ekonomi-politiğin keşfettiği yasaları hükümsüz kılacak başka yasaların arayışındaki Marx’ın ve başkalarının çalışmaları içinden bir karşı ekonomi-politik bilimi ve onun en doğru yasaları derleme suretiyle oluşturulmuş ve (bunun sonucunda) sosyalist hareket sağ partilerden çok daha fazla, tüm düşünüş ve eylem perspektifini bu ekonomi-politikçi mantık ve yasalar üzerinden belirler hale gelmiştir. Öyle ki, yüzyılımızın düşünce dünyasında ‘insan iradesinden bağımsız yasalardan’, ‘tarihin şaşmaz akışından’, ‘kesinliğinden kuşku duyulmayacak hakikatlerden’ bahsedenler sağcılar değil, aksine solcular olmuştur.”[12]

“İnsanın kurtuluşu felsefesinin yerine sınıfsal-toplumsal kurtuluş” [13] yaklaşımını benimseyen bu anlayışın, kapitalizmle girdiği yarışta yenilgiye uğradığını ifade eden Laçiner, Stalin dönemi ve sonrasındaki sosyalizm pratiklerini devrimci Marksizmin tüm ideolojik birikimiyle özdeş olarak tanımlayarak kendisine çok geniş bir eleştiri alanı açmıştır. Bu geniş alan içerisinde “ekonomizm”, “mülkiyet meselesi”, “kafa-kol emeği ayrımı” gibi pek çok konuda “kurmaca bir Marksizm”le polemik yürütmüştür. Oysa Laçiner’in eleştirilerinin merkezine aldığı “tarihi ekonomik yasaların işleyişine indirgeyen”[14], “sosyalizmi basit olarak üretim araçlarının mülkiyetinin el değiştirmesi olarak algılayan”[15], “kafa-kol emeği ayrımını mutlaklaştıran”[16] eğilimler Marksizmin kendisini değil, Marksizm içerisindeki arızi eğilimleri yansıtmaktadır. Bu eğilimleri değilleyerek Marksizmi değillediğini düşünen Laçiner, vardığı noktada sol/sosyalist tahayyülü ve bilimsel Marksizmin sınırlarını aşmak yerine onların çok daha geri bir noktasına savrulmaktadır. Laçiner’in yazılarında parça parça yer alan ifadeleri bir araya getirdiğimizde varılan bu nokta açığa çıkacaktır.

Laçiner’e ve Birikim Dergisi’ne göre sosyalizm her şeyden önce ve mutlak olarak “üretim tarzında” değişimi gerektirmektedir.[17] Üretim tarzının değişimi için ise üretici güçlerde ve üretim ilişkilerinde büyük çaplı bir dönüşüm yaşanması gereklidir.[18] Bu ise basit anlamda üretici güçlerin gelişmesiyle ya da üretimin artmasıyla mümkün olamayacağından ancak üretici güçlerin niteliğinde yaşanacak bir sıçramayla mümkün olacaktır.[19] Kafa emeği-kol emeği arasında ayrım arttığı ve kol emeğinin üretkenliği düştüğü için üretici güçlerin dönüşümü ancak ve ancak kafa/zihin emeğinin yaratıcı potansiyeli açığa çıkartılarak mümkün olabilir. Dolayısıyla sosyalist bir dönüşümün başlayabilmesinin ilk koşulu zihin emeğinin yaratıcı potansiyelinin açığa çıkartılması olmalıdır.[20] Bu potansiyel açığa çıkartıldığı anda zaten üretici güçlerde büyük bir sıçrama yaşanacak ve sonul olarak kapitalist üretim tarzı yıkılacaktır. Üretim ilişkilerini, mülkiyet biçimini, devleti ve her türden sosyal-siyasal etkinliği üretim tarzı değişimi fonksiyonunun dışına iten bu yaklaşım ekonomik indirgemeciliğin ta kendisidir ve özünde İkinci Enternasyonal zihniyetinin bir devamıdır.

Üretici güçler, üretim araçları ve emek gücünden oluşur. Bu güçler üretim sürecine katılan her türden bilimsel-teknolojik etkeni de kapsamaktadır. Üretim ilişkileri de bu güçlerin iktisadi sahipleri aracılığıyla kurulur. Marx’a göre “Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimi, doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici bir öge olarak onu etkileyen, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendilerinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir.”[21] Marx’ın üretim tarzına ilişkin en temel unsur olarak altını çizdiği “üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişki”yi ve potansiyel çelişkiyi görmezden gelen Laçiner’in “çelişkisiz” geçiş anlayışı, katıksız bir evrimcilikten başka bir şey değildir. Laçiner’in sıklıkla “ütopik sosyalistlerin” itibarlarını iade etme gayreti de bu evrimci ortaklıktır. Sosyalizm, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin birdenbire aşılarak üretim tarzının değişmesiyle ortaya çıkmaz. Bilakis sosyalizm bu çelişkiyi aşma sürecinin kendisidir. Dolayısıyla sosyalizm üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılmasından ibaret olamasa bile onu da içeren bir sosyal-iktisadi dönüşüm olmak zorundadır.

Birikim Dergisi’nin ekonomi konusundaki eleştirilerindeki bir diğer önemli faz ise ekonomiden ayrıştırılmış bir ‘siyasal’ fikrini öne çıkarma gayretleridir. Hem Laçiner hem de İnsel ekonomiden ayrışmış bir siyasaldan bahsetmekle kalmaz, özellikle 20. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren yaşanan “İkinci Sanayi Devrimi”yle beraber siyasal ve kültürel olanın ekonomik olan karşısında daha önemli hale geldiğini ileri sürer. İnsel Birikim Dergisi’nin 30. yılında yaptığı değerlendirmede, Marksizmin iktisadi sorunu ana çelişkilerin düğümlendiği alan olarak algılamasının günümüz toplumları açısından kabul edilemeyeceğini, aradan geçen bir buçuk yüzyıllık süre zarfında, bugün, kültürel ve siyasalın son tahlilde iktisada hükmettiğini ileri sürer.[22] Benzer vurguları İnsel ve Laçiner’in yanı sıra Murat Belge’de de bulmak mümkündür.[23]

Her üç yazarın da buradan hareketle varmak istedikleri sonuç, asıl önemli olanın ekonomi/üretim dışındaki alanda verilecek siyasal-kültürel mücadele olduğudur. Bu postmarksist sonuca varmadan önce Marksizme birkaç defa daha vurmayı ihmal etmeyen Birikimciler, Marksizmin “çok çalışmayı kutsadığı”, “kol emeğini yücelttiği”, sosyalizmin bir “çalışma toplumu” olarak kurgulandığı gibi suçlamalar ortaya atmıştır. Oysa kapitalist üretim biçiminin insanlık dışı çalışma koşullarına, çalışma sürelerinin uzunluğuna, zihin emeği-kol emeği ayrımının ortadan kaldırılması gerektiğine dair en radikal eleştirileri getiren isim bizatihi Marx’ın kendisidir.

“Gerçekte özgürlük alemi ancak, emeğin zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlendiği alanın bittiği yerde fiilen başlamış olur; demek ki bu alem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının ötesinde bulunur. Tıpkı vahşi insanın, gereksinmelerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden-üretmek için doğayla boğuşmak zorunda olması gibi, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu da bütün toplumsal biçimlenişler içerisinde, akla gelen her türden üretim tarzları altında yapmak durumundadır. İnsanın gelişmesiyle birlikte, duyduğu gereksinmeler artacağı için bu fiziksel gereksinmeler alanı da genişler, ama aynı zamanda da, bu gereksinmeleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir; ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk alemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük alemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluluklar alemi ile serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.”[24]

Kapital’in sayfaları, işgününün kısaltılması, çalışma koşullarının ıslahı gibi konularla doludur. Bertell Ollman, Marx’ın kapitalizmin kendisine yönelttiği bu suçlamaların aynı zamanda ihtiyaç duyulan reformlar için bir yoklama listesi olarak da görülebilir demektedir.[25] Marx, herkesin üretime katıldığı, çalışanlarla çalışmayanlar arasındaki karşıtlığın ortadan kalktığı, üretici güçlerin geliştiği bir toplumda işgününün yarı yarıya kısalacağı öngörüsünde bulunur. Ona göre gerçek zenginlik de budur. Komünizmde zenginliğin temeli maddi nesneler değil, boş zamandır.[26] Dolayısıyla Marksizm’i ve onun komünist toplum idealini “kol gücüne dayalı emeğin uzun saatler boyunca derin sömürü koşulları altında çalıştırarak kurulacak bir toplum modeli” olarak göstermeye çalışmak haksız bir eleştiri olmanın ötesinde kötü niyetli bir girişimdir.

Birikimcilerin Marx’ın kapitalizme yönelik eleştirileriyle Marksizmi eleştirme çabalarını bir yana bırakacak olursak, kapitalizmde iktisadi hayat ile iktisat dışı alan arasında kesin ayrımlar kurarak yapılacak değerlendirmeler baştan hatalıdır. Marx’ın defaatle söylediği üzere kendinden önceki üretim tarzlarından farklı olarak kapitalist üretim tarzında sömürü, üretim ilişkilerinin içinde ortaya çıkar. Artığa el koymanın yolu üretim ilişkileri dışı bir zor yoluyla olmadığı için kapitalist üretim tarzından ekonomi-siyaset-devlet-hukuk gibi kategoriler arasında mutlak ayrımlar yapmak mümkün değildir. Bu kategorilerin her birini diğerine indirgemek ne kadar hatalı ise, bunlar arasında mutlak ayrımlar kurmak da o kadar hatalı olacaktır.

Kapitalizmin ulaştığı nokta bakımından üretim süreçlerinin siyasalla ve her türden gündelik yaşam süreçleriyle içiçeliğini vurgulayan en çarpıcı anlatım, Marx’ın özellikle Grundrisse’de sermayenin toplumsallaşma sürecinde kullandığı biçimsel ve gerçek boyunduruk (formal and real subsumption) kavramlarıdır. Marx biçimsel boyunduruk ile kapitalizmin yaygınlaşmaya başladığı dönemde sermayenin kapitalizm öncesi döneme ait üretim süreçlerini tahakkümü altına almak suretiyle biçimsel olarak kendisine bağladığı bir ilişki biçimini anlatmaktadır. Artık yabancı üretim süreçlerinin kalmadığı bir aşamada ise tüm üretken süreçler sermayenin kendi içinden doğar ve dolayısıyla tüm toplumsal dünyanın üretim ve yeniden üretimi sermaye dahilinde olup biter. Üretim ilişkileri ve kapitalist sömürü adına özel olarak fabrikada geliştirilmiş kapitalist kurallar fabrika duvarlarının ötesine geçerek tüm toplumsal ilişkilere nüfuz eder. Bu aşama Marx’a göre sermayenin tüm toplumu kurduğu, tam anlamıyla toplumsal sermaye olduğu gerçek boyunduruk aşamasıdır.[27] Bu aşama toplumsal sermayenin diğer her şeyden bağımsız hale geldiği değil, bir bütün olarak toplumsallaşmış emekle baş başa kaldığı, yani üretim ilişkilerinin dışında bir toplumsal ilişki biçiminden söz etmenin imkansız olduğu bir süreçtir. Dolayısıyla Birikim yazarlarının sıklıkla iddia ettiği iktisadi hayatın dışında ve iktisadi hayata hükmeden bir kültürel-siyasal hayattan bahsetmek mümkün değildir.

Reel sosyalizmin en fazla eleştirilen yönlerinden birisi hiç kuşkusuz ekonomik uygulamaları olmuştur. Gramsci’nin “Kapital’e karşı devrim” olarak adlandırdığı Ekim Devrimi, Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu genel çerçevenin aksine gelişmiş bir kapitalist ekonomide değil, kapitalist üretim biçiminin yeni yeni serpildiği ve kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin ülke genelinde yaygın olduğu Rusya’da gerçekleşmiştir. Bu fiili durum, kapitalizmden komünizme geçişte kısa bir an olarak tahayyül edilen sosyalizmin ya da proletarya diktatörlüğünün beklenilenden çok daha farklı bir gelişim seyri izlemesine neden olmuştur. Devrim gerçekleştiğinde Rusya’da gelişmemiş olan sadece ekonomi değil, aynı zamanda bilimsel ve teknolojik düzeydir. Devrimin karşı karşıya olduğu bu sorunları aşmak için atılan her adım sadece mülkiyet biçimini ve üretim ilişkilerini değil, baştan aşağı tüm toplumsal yaşamı etkilemiştir. Emekçi yığınların iktidardan uzaklaşması, parti bürokrasisinin egemenliği, geniş köylü kitlelerinin baskı altında tutulması, özgürlük alanının kısıtlanması, üretici güçleri geliştirmek adına kapitalist çalışma ilişkilerinin sürdürülmesi, kapitalist ekonomilerle yarış ve kalkınmacılık anlayışının yerleşmesi gibi pek çok sorun domino etkisiyle birbirini doğurmuş-hızlandırmıştır.

Gerçek anlamda özgürlükçü bir sosyalizm programı inşa etmek isteyen her kesimin ciddiyetle ele alarak çözüm üretmesi gereken bu sorunlara Birikim Dergisi’nin kestirme çözümü Piyasacı Sosyalizm olmuştur. İnsel’e göre tüm ihtiyaçların bir merkezde toplanarak kaynak dağılımının salt işlevsel kıstaslarla gerçekleştirildiği bir toplum özgürlükler toplumu olamaz. Ona göre iktisadi etkinliğin ve özgürlüğün birlikte sağlanmasının yegane yolu ‘pazar ekonomisi’ mekanizmaları ile kamu yetkisinin birlikte kullanımıdır.[28] Büyük oranda Alec Nove’nin görüşlerini[29] aktaran İnsel’e göre, kuşaktan kuşağa devredilen temel eşitsizlikleri azaltacak önlemler alınmışsa; bireyin yararıyla çelişen topluluk yararının ifade edilmesi ve üstün kılınmasının demokratik, katılımcı kanalları etkin biçimde çalışıyorsa, esnek ve rekabetçi bir iktisadi sistem insani özgürlüğün önünde bir engel oluşturmaz.[30]

Meseleyi daha çok özgürlükler çerçevesinde ele alan ve sosyalizmin inşası açısından herhangi bir çözüm sunmayan İnsel’in ‘piyasacı sosyalizm’ anlayışı aynı zamanda sorunu salt mülkiyet meselesine indirgeyerek eleştirdiği anlayışla aynı pozisyona düşmektedir. Söz konusu üretim ilişkileri olduğunda konu mülkiyet olduğu kadar demokrasi sorunudur. Doğrudan üreticilerin üretimin tüm aşamalarında söz ve karar hakkını güvenceye almayan bir üretim ilişkisi kapitalist sömürüyü ve tahakküm ilişkilerini yeniden üretir. Özgürlükçü bir sosyalizm programının temel hedefi yaşamın her alanında demokratik-özyönetim uygulamalarının hayata geçirilmesi olmalıdır. Üretim ilişkilerini tek başına bir mülkiyet sorununa indirgemeden, demokratik katılımcı bir üretim sürecini önüne alan kamusallık anlayışının geliştirilmesi gereklidir. Üretim sürecinin demokratik organizasyonu ve kimler için üretim yapıldığı da önemlidir. Savunmamız gereken, üretim sürecinin çalışanlar tarafından denetlenmesi yoluyla demokratikleştirilmesi ve toplumsallaştırılmasıdır. Emekçilerin üretim sürecine, ürettiğine, kendine ve dünyaya yabancılaşmasının önüne geçilmesi, böylesi bir devrimci sorgulama ile mümkündür.

Devlet, Devrim ve Bütün Diğer Siyasal Meseleler

Birikim Dergisi’nin sosyalizmi yeniden tanımlama çabasının ikinci ve daha önem verdikleri yanı siyasal meselelerdir. Üretim ilişkilerini ve ekonomik meselelerin tamamını yeni sol tahayyül paradigmasından dışlayan Birikim Dergisi için sosyalizm meselesi kuşkuya yer bırakmayacak biçimde “etik seçim” meselesidir.

Murat Belge’nin ortaya attığı bu kavrama/tavra göre, sosyalizm eşit ve özgür bireyleri yan yana var ederek işleyebilecek bir toplumsal sistem hedefidir ve sosyalizmi seçenler bu hedefe yakınlık duydukları için böyle bir seçim yaparlar. Sosyalizm zorunlu veya mukadder olduğu için değil, “iyi” olduğu için sosyalist oluruz. Bu anlamda seçimimiz, özünde, temelde, etik bir seçimdir.[31] Kapitalizm ve kapitalizm egemenliğinde dünya gelişmesi, sosyalizmin olabilirliğinin koşullarını ortaya çıkarmıştır. Ama bu bir zorunluluk değildir. Olabilirlikten gerçekleşmeye geçişte iradi etmen belirleyici derecede önemlidir.[32] Belge’ye göre sosyalist etiğin bugünkü sınırlarını belirleyecek olan şey sosyalist toplum kavramı için sıraladığımız değerlerdir. Dolayısıyla sosyalizm ideallerimize içkin olan her şey, sosyalist mücadelenin kendisine de içkin olmalıdır. Denilebilir ki, Belge’nin sosyalizmi, iyi niyetli öznenin yaşamında cisimleşmiştir.

Belge’nin sosyalizmi her türden iktisadi ve tarihsel belirlenimin dışında tamamen insani bir etik seçim olarak tanımlaması Laçiner ve İnsel’in de tekrarladıkları bir tezdir. Ve bu tez görünürde sosyalizmle kurabildikleri yegane ilişki biçimidir. Birikim Dergisi’nin tarihsel, sınıfsal, iktisadi belirlenimden azade bir “etik özne” inşası, Bernstein’in evrimci-revizyonist yaklaşımını kaba determinizmden ayırt etmek için kullandığı “etik öznenin özerkliği” meselesini akla getirmektedir.[33] Belge ve Laçiner’in sosyalist pratikler ile sosyalist ideal arasındaki ilişkiyi tanımlarken kullandıkları “Sosyalist eylem kendi amacına içrek olmalıdır” vecizesinin, Bernstein’ın “Yol her şeydir, amaç hiçbir şey” vecizesi ile arasındaki rezonansla beraber düşünüldüğünde, bu yaklaşım üzerindeki Bernstein etkisi biraz daha netleşmektedir.

Marksizmin ve sosyalizm ideolojisinin etik değerlerinin üstünlüğü, en azılı düşmanları tarafından bile hakkı teslim edilmek zorunda kalınmış bir gerçekliktir. Fakat sosyalistliği bu değerler doğrultusunda bir etik seçime, sosyalizm ve özgürlükler mücadelesini geniş kitleleri bu doğrultuda etik tercih yapmaya çağırmaya indirgemek Marksizmin tüm bilimsel, felsefi ve tarihsel mirasını reddetmek anlamına gelmektedir.[34] Sosyalizmi arzulayan bireylerin ortak ilke ve değerler üzerine inşa edecekleri alternatif yaşam tarzlarının açık çağrısıyla köklü bir toplumsal dönüşüm olacağını düşünmek, topluma ve toplumsal ilişkilere sirayet etmiş farklı düzeylerdeki iktidar ilişkilerini görmezden gelmektir. Tek tek bireylerin içinde bulunduğu toplumsal yapı, ideolojik belirlenim, kültürel kimlik, ekonomik ilişkiler içerisinde etik tercihler yapabileceğini ileri sürmek “etik özneye” aşkın bir karakter addetmek demektir. Bu da yalnızca ekonominin değil, aynı zamanda siyasalın da inkarı anlamına gelmektedir.

İktisadi ve siyasal mücadeleden azade hale gelen etik öznenin kendini var edebileceği yegane alan, insanın kendisidir. Laçiner bu durumu şöyle ifade eder: “İşçi sınıfı iktisadi mücadele alanının dışına çıkmalıdır. İnsana değil üretim aracına, ürüne yöneltilen, onları mükemmelleştirmeye hasredilmiş bir bilim pratiğinden uzak tutulmuş, onun uygulamadaki sonuçlarıyla itildiği insan dışı konumdan sıyrılabilmesi için, bastırılmış bilme ve bilerek eylemde bulunma istek ve enerjisini asli kaynağına, insana yöneltmelidir. … ‘Bir gün mutlaka’ gerçekleşecek bir büyük devrim vaadi değil, şimdi, burada ve zaten gerçekleşmekte olan, büyük, fedakâr, özel niteliklere sahip ‘devrimciler’in değil, bizzat bizim olan ‘küçük’ devrimlerimizin herkese açık çağrısı, hiç şüphe edilmesin ki çok daha büyük ve dönülmez bir etki yapacaktır”.[35]

Hayat tarzı olarak sosyalizm ya da sosyalizmi bugünden kurmak demek kişisel bir tercih değil kolektif bir mücadele anlayışı olabilir. Dolayısıyla Birikim Dergisi’nin kendisiyle sınırlandırılmış etik öznesini, kendisiyle beraber çevresini de değiştirmek için örgütlenen özne haline getirmeden sosyalizmi bugünden kuramayız. Sosyalizmi dar anlamda bir ahlaklı yaşam formu olarak algılamıyorsak eğer, sosyalizmi bugünden kurmak için bunun pratiklerini de bugünden hayata geçirmek gerekir. Bu pratiğe geçirme süreci salt bireysel ilişkileri değil, daha geniş olarak toplumsal ilişkileri eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde kuran ve yeniden üreten içerikte olmalıdır. Son yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin farklı düzeylerde geliştirmeye çalıştığı demokratik deneyimler ya da geçmişte Devrimci Yol hareketinin inşa etmeye çalıştığı Direniş Komiteleri “yeni bir yaşam biçimi, yeni bir demokrasi ve yönetim anlayışının ve kültürünün kendi öz deneyleriyle geliştirilmesi” bakımından öğretici birer deneyimdir.

Marx, Alman ideolojisinde şöyle der: “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar.”[36] “Hayata tarzı olarak sosyalizm” fikri, bugünkü duruma son verecek bir “devrim” fikrini dışladığı andan itibaren son kertede teslimiyetçi bir karakter kazanır. Kapitalizmin sınırlarını aşmayı öngörmeyen, sömürüye dayalı üretim ilişkilerinin zincirlerini kırmaya yeltenmeyen bir anlayış hiç de ezber bozucu ve yenilikçi değildir. Bir toplumun demokrasi ve özgürlüklerle ilişkisi, o toplumsal yapıya devamlılık sağlayan egemen ekonomik-siyasal ilişkilerinin sınıfsal çıkarlarınca sarılmış kozanın sert çekirdeğiyle sınırlıdır. Sınıf çıkarları ile demokrasi ve özgürlükler arasında uzlaşı olmayan bir toplumsal yapıda gerçek bir demokrasi ve özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla gerçek bir demokrasi ve özgürlük fikri ancak, çıkarları sosyalizmde olan, halkın ve emekçilerin egemen olduğu bir toplumsal düzenin yaratılmasıyla hayata geçebilecektir. Bu mücadele daima çok yönlü olmak zorundadır. Bir yanda mevcut toplumsal ilişkiler içinde en geniş özgürlük ve demokrasi alanını yaratma mücadelesi diğer yanda da gerçek bir dönüşümü mümkün kılacak siyasal fetih süreci bir arada yürütülmelidir. Biri ihmal edildiği anda diğeri de anlamsız hale gelecektir.

Ekonomi söz konusu olduğunda piyasa süreçlerini kendi haline bırakmayı en özgürlükçü çözüm olarak gören Birikim Dergisi, söz konusu siyaset olduğunda da “devleti” kendi haline bırakmanın en özgürlükçü çözüm olduğunu ileri sürmektedir. İnsel şöyle yazar: “Sosyalist gelenek, devletin özerkliğinin mutlak kötü olduğunu, devletin ortadan kalkması gereken bir sınıf tahakkümü kurumu olduğunu iddia eder. Bu çerçevede, devletin toplumla tamamen bütünleştiği durumu yüceltir. … ama topluluk yararı ve kamu hizmeti ilkelerinin başat ilkeler olması isteniyorsa, bu ilkelerin beslediği yetkileri kullanan kurumların sivil toplum içinde erimemesi gerekir. … Unutmamak gerekir ki, sivil toplumdan farklılaşan ve kendi bürokrasisine sahip olan bir devlet, sivil toplumla bütünleşen ve kendine özgü bir bürokrasisi olmayan devletten demokrasi açısından daha etkilidir.”[37] İnsel’in bu yaklaşımındaki liberal tutum ibret vericidir. Her defasında, devrimci-sosyalist hareketi devlet iktidarını ele geçirmeye odaklanmakla, devlet merkezli düşünmekle eleştiren Birikim Dergisi’nin devletin özerk varlığının korunmasındaki hassasiyeti ilginçtir. Bu anlamda Birikim Dergisi bir kez daha “devlet iktidarının parçalanmasını” öngören Marksist-Leninist çizgi karşısında “devlet iktidarını ve bürokrasisini korumayı” hedefleyen[38] Kautsky çizgisinde olduğunu göstermiştir.

Birikim’in özgürlükçü sosyalizm tanımlamasındaki temel sorun anlatılanlar değil, anlatıdan dışlananlardır. Sınıf mücadelesini, sömürüyü ve tahakkümü “devlet” parantezine alarak sadeleştiren bu anlatı, devleti sosyalizm mücadelesinin dışına çıkartan bir hamleyle birdenbire sınıfsız, sömürüsüz ve tahakkümsüz bir dünyada yaşadığımız illüzyonu yaratmaktadır.

Devrimci bir siyasal dönüşüm perspektifi olmayan, siyasal iktidarı ve devleti alaşağı etmeyi hedeflemeyen bir özgürlükçü sosyalizm fikri ne kadar allanıp pullansa da sosyal demokrasi ideolojisinin cilalanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Birikimin özgürlükçü sosyalizm anlatılarından 20. yüzyılın ikinci yarısından dünya çapındaki toplumsal mücadelelerin kazanımı olarak ortaya çıkan “Yurttaşlık Hakkı”, “Ekolojist Bilinç”, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” gibi kavramlar kazındığında, altta yatan dönüşüm programının Kautsky ve Bernstein’ın güdük mirasından başka bir şey olmadığı görülmektedir.

Birikim Dergisi’nin aynı anda hem İkinci Enternasyonal çizgisindeki sosyal demokrasi ile hem de siyasal liberalizmle bu kadar büyük ortaklıkları olması şaşırtıcı gibi görünse de, bu durum, her iki akımın Türkiye’deki gelişiminin doğal bir sonucudur. Türkiye’de sosyal demokrat siyasal ideolojinin devlet geleneği, resmi ideoloji ve ulusalcılıkla iç içe gelişmiş olması sosyal demokrasinin Avrupa’daki emsallerine benzer özgün bir sol reformist geleneğinin ortaya çıkmasına engel olmuştur. Demokrasi, insan hakları, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlerin taşıyıcısı olmadığı halde kendisini sosyal demokrat merkez olarak tanımlayan güçlü bir siyasal hareketin (CHP) varlığının yarattığı bu anomali, sosyal demokrasinin siyaset alanında sapmalara neden olmuştur.[39] Bunun sonucunda Türkiye’deki sosyal demokrasi, liberalizm ve sosyalizm düşüncesi arasında hem ideolojik hem de siyasal olarak bulanık bir alan oluştuğunu söylemek mümkündür.

Birikim Dergisi’nin 90’lı yıllardan itibaren devrimci sosyalist siyasete ve harekete yönelik iştahlı eleştirileri, dönemin kendine has siyasal ortamının da etkisiyle, devrimci sosyalizme ve resmi devlet ideolojisine yönelik sosyal demokratik ve liberal itirazla iç içe geçerek yeniden üretilmiştir. Bu yeniden üretim, “sosyalizmin yeniden tanımlanması” söylemiyle ve sosyalist bir kimlik altında gerçekleşmiştir.[40] Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesiyle dünya çapında ortaya çıkan ideolojik atmosfer, bu birlikteliği kolaylaştırmıştır. Bu yeni ideolojik harmanlanma Birikim Dergisi’ne çok daha geniş kesimlerle bağ kurabilme olanağı sağlamıştır ve derginin politik etkinliğini artırmıştır. Birikim Dergisi’nin Türkiye solu üzerindeki ideolojik belirleyiciliğinin en önemli nedenlerinden biri, bu ideolojik kompozisyonudur.

Sonuç

Marx’ın komünizm tasviri kapitalizmin sistematik eleştirisi üzerine kurulmuştur. Onu kendisinden önceki ütopik sosyalistlerden ayıran şey tam olarak budur. Birikim çevresinin sosyalizm tasvirinin Marx’tan ziyade ütopik sosyalistlere yakınsamasının nedeni de belki burada aranabilir. Birikim kendi sosyalizm anlayışını kapitalizm eleştirisi üzerine değil, Marksizm eleştirisi üzerine kurmuştur.

Birikim’in sosyalizmi yeniden tanımlama çabasının en önemli özelliği, reel sosyalizmin sorunlarını Marksizm ile özdeşleştirerek bu sorunlara Marksizm dışında yanıtlar üretme gayretidir. 1980’li yıllardan itibaren Marksizm’e yönelik eleştiriler ile reel sosyalizm eleştirilerinin çakışmasıyla ortaya çıkan Marksizm’e yönelik çok yönlü taarruz, Birikim Dergisi’nin kaynağı ve temel motivasyonu olmuştur. Bu motivasyon içerisinde Marksizm’den uzaklaştıkça liberalizmin etki alanına giren Birikim Dergisi’nin özgürlükçü sosyalizm tanımlamasının Marksizm’le olduğu kadar, Sosyalizmle de ilişkisi sorunludur. Öyle ki, tarif ettikleri şey, “özgürlükçü sosyalizm” yerine “özgürlükçü kapitalizm” olarak adlandırılsa hiçbir anlam kaybı ve daralması yaşamayacaktır.

70’li yıllarda Türkiye’deki sosyalist hareketlerin yüz yüze kaldığı sorunlara teorik-politik bir müdahale çabası ve sosyalist kültüre iyi niyetli bir katkı olarak başlayan bir serüvenin aradan geçen zaman içerisinde sosyalistlerle tüm bağlarını kopardığını ilan etme noktasına gelmesi düşündürücüdür. Gelinen bu noktanın nedeni, Birikim Dergisi’nin sosyalistlerle arasındaki ideolojik ve teorik çatallaşma olduğu kadar, Birikim Dergisi’nin liberallerle, muhafazakarlarla ve elbette mevcut siyasal iktidarla kurduğu ilişki ve empatiyi, sosyalist hareketlerden “esirgemesi”dir. Birikim Dergisi’nin etik olmayan seçimi budur. Ne diyelim, büyük ustamızın da dediği gibi “aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere”.

 

DİPNOTLAR

[1] Uğur Mumcu, Aybar İle Söyleşi: Sosyalizm ve Bağımsızlık, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1993, s. 174

[2] 1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalini tek kınayan Mehmet Ali Aybar olmamıştır. O dönemde özellikle Ankara’daki üniversitelerde etkin olan Fikir Kulüpleri Federasyonu ve İstanbul’da kendine özgü siyasal çalışması olan Harun Karadeniz de işgal karşıtı tutum açıklamışlardır. Gençler arasında bir tür antiemperyalist duyguyla açığa çıkan bu tutum, Mehmet Ali Aybar’ın aksine, FKF içerisinde başat bir Sovyetler Birliği karşıtlığına dönüşmemiştir.

[3] Mao tarafından geliştirilen Üç Dünya Teorisine göre dünya politik-ekonomik olarak üçe ayrılmıştır. İlki ABD ve Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu Süper Güçler, ikincisi daha güçsüz durumdaki batılı devletler ve üçüncüsü de ezilen ulusların oluşturduğu gruptur. Sovyetler Birliğini emperyalist bir tehdit olarak ilan eden bu teori sadece sosyalist devler arasında değil, dünya çapındaki sosyalist hareketler içinde de derin bir yarılmayı beraberinde getirmiştir.

[4] “Bir Tartışma Platformu İçin Ön Notlar ya da Satırbaşları”, Tartışma Süreci Yazıları 1, İstanbul, Bireşim Yayınları, 1992, s.18-19

[5] Özgürlük ve Dayanışma Partisi Tüzüğü, Amaç Bölümü, 1996

[6] Özgürlük ve Dayanışma Partisi Programı, 21. Yüzyıl İçin Özgürlükçü Sosyalizm Bölümü, 2006

[7] Birikim Dergisi’nin ilk sayısı Mart 1975’te basılmış ve 1980 yılında sıkıyönetim tarafından yayını durdurulana kadar 61 sayı yayınlanmıştır. Derginin 12 Eylül öncesindeki son sayısı Mart 1980’de yayınlanmıştır.

[8] Ömer Laçiner, Yeniden Sosyalizm ve Sosyalizmde Devrim, Sosyalizmde Devrim, İstanbul, Birikim Yayınları, 2007, s.17

[9] Derginin her iki dönemi arasındaki radikal kopuşu izleyebilmek için Ömer Laçiner’in derginin iki ayrı döneminde yayınlanan yazılarının derlendiği Sosyalizmi Yeniden Düşünmek üst başlıklı iki kitaba bakmak yerinde olacaktır.

[10] Murat Belge, “Özgün Bir Düşünür” Olarak Ömer Laçiner, Sosyalizmin Bunalımı: Ne Yapmalıydık, İstanbul, Birikim Yayınları, 2007, s.12

[11] Derginin ikinci yayın döneminden itibaren en önemli isimlerinden birisi olan Tanıl Bora, gerek Marksizmi kavrayışı, gerek politik duruşu, gerekse üslubu bakımında bu üç isimden farklı bir konumda durmaktadır. Bora’nın bu farklı konumlanışı, onun sosyalist solla daha üretken, daha yapıcı ve daha geliştirici bir ilişki kurmasını sağlamıştır. Ne var ki Tanıl Bora’nın dergideki egemen eğilimin AKP iktidarına hayırhah yaklaşımına ve örgütlü sosyalist kesimlere olan tavrına eleştirel bir tutum alamayışı, sosyalistlerle arasındaki iletişim hatlarının giderek tahrip olmasına, üretken ilişkinin sona ermesine neden olmuştur.

[12] Ömer Laçiner, “Sol-Sağ Ebedi Bir Arayış Dinamiği”, Sosyalizmde Devrim, 2007, s.105. Laçiner’in sosyalist bloğun dağıldığı 1991 yılı kışında kaleme aldığı bu satırlarda dile getirdiği ve sonraki yazılarında da sıkça tekrarladığı “solun sağcılaşması” temasındaki İdris Küçükömer tınısı hemen kendisini hissettirmektedir. Birikim’in ikinci döneminde öne çıkan “yerlilik”, “sivil toplum” gibi pek çok konuda İdris Küçükömer etkisi görmek mümkündür.

[13] A.g.e., s. 107

[14] A.g.e., s. 152

[15] A.g.e., s. 56

[16] A.g.e., s. 163

[17] A.g.e., s. 41

[18] A.g.e., s. 42

[19] A.g.e., s. 61 ve s. 160

[20] Birikim yazarlarının kol emeğini yadsıyarak zihin emeğinin yaratıcı vasfına yaptıkları övgüler Thorstein Veblen’in mühendis toplumu önerisini çağrıştırmaktadır.

[21] Karl Marx, Kapital Cilt 3, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 691

[22] Ahmet İnsel, “Otuz Yıllık Serüven: Dinlenmek veya Özgür Olmak”, Birikim Dergisi, Sayı191, Mart 2005, s. 35

[23] Murat Belge, “Sosyalizm: Zorunluluk mu etik seçme mi?”, Yeni Bir Sol Tahayyül İçin der. Tanıl Bora, İstanbul, Birikim Yayınları, 2000, s. 68

[24] Karl Marx, Kapital Cilt 3, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 720

[25] Bertell Ollman, Marksizme Sıradışı Bir Giriş, İstanbul, Yordam Kitap, 2006, s.50

[26] Ollmann, a.g.e., s. 50

[27] Antonio Negri, Marx Ötesi Marx, İstanbul, Otonom Yayıncılık, 2005, s. 192-193 ve Michael Hardt & Antonio Negri, Dionysos’un Emeği, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 34-35

[28] İnsel, a.g.e, s.52

[29] Alec Nove, The Economics of Feasible Socialism, London, George Allen & Unwin, 1984

[30] İnsel, a.g.e, s.53

[31] Murat Belge, Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek, İstanbul, Birikim Yayınları, 1989, s. 179

[32] Murat Belge, “Sosyalizm: Zorunluluk mu etik seçme mi?”, Yeni Bir Sol Tahayyül İçin der. Tanıl Bora, İstanbul, Birikim Yayınları, 2000, s. 71

[33] Ernesto Laclau & Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, İstanbul, İletişim yayınları, 2008, s. 74

[34] Birikim’in “etik özne”si, bildiğimiz anlamıyla öncü/devrimciden farklıdır. Etik özne başkalarını kurtarmak için değil, kendisi için sosyalist olandır. Çünkü Belge’ye göre sosyalizmi başkalarını kurtarmak olarak görmek, kendiliğinden hiyerarşi yaratır. Dolayısıyla etik özne ancak kendi bireysel varoluşuyla mümkündür ve sınırlıdır. Siyaset bilimi literatüründe Etik Özne tartışmalarına ilişkin doyurucu bir tartışma için bkz. Duygu Türk, Öteki, Düşman, Olay, İstanbul, Metis Yayınları, 2013

[35] Ömer Laçiner, Sosyalizmde Devrim, İstanbul, Birikim Yayınları, 2007, s.79

[36] Karl Marx & Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Ankara Sol Yayınları, 2004, s. 62

[37] Ahmet İnsel, Solu Yeniden Tanımlamak, İstanbul, Birikim Yayınları, 2009, s. 55

[38] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 146-148

[39] Türkiye’deki merkez sağın devlet geleneği ve muhafazakarlıkla iç içe gelişmesinin, soldakine benzer bir tarihsel anomalinin “liberal siyaset” açısından da yaşandığını söylemek mümkündür. Tıpkı sosyal demokratlarda olduğu gibi Liberaller de merkez partilerin hegemonik etkisinden kurtulabilmek için kendilerini olmaları gereken yerin biraz daha soluna konumlandırmışlardır.

[40] Biraz karmaşık ve tuhaf görünen bu sürecin daha anlaşılır olması için Türkiye solundaki ayrışmaların netlik kazandığı 2000’li yıllardaki saflaşmalara bakmak yeterlidir. ÖDP içerisinde yaşanan politik anlaşmazlıklar sonucunda aralarında Ufuk Uras’ın da bulunduğu bir grup, 2009 yılında ÖDP’den istifa etti. Kendilerini “Özgürlükçü Sol Hareket” olarak adlandıran bu grup 2010 yılında Sosyal Demokrat Halk Partisi ile birleşerek Ziya Halis’in başkanlığında Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ni kurdular. EDP içerisinde yaşanan bölünmelerin ardından, 2012 yılında bu kez de Yeşiller Partisi ile birleşerek Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adını aldılar. “Yeşil hareketin ve özgürlükçü solun fikir ve mücadele mirasını” üstlenen partinin kurucuları arasında sosyalistlerin, sosyal demokratların ve yeşillerin yanı sıra Murat Belge ve Ahmet İnsel de bulunmaktadır.