Berk İlke Dündar: Hocam, laikliğin İslâm dinindeki ve ayrıca İslâmcılık ideolojisindeki yeri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Çok-hukukluluk, Laiklik ve Laikrasi kitabınızda bahsettiğiniz üzere “dinsel’in de din-dışı’nın da ötesinde”, yani gerçek anlamda bir laikliğin Türkiye’de tesis edilebilmesi için İslâm ile bir uzlaşı mı gerekmektedir yoksa böyle bir laikliğin inşâsının zorunlu koşulu İslâm’ın özellikle kamusal yaşamın düzenlenmesindeki rolünün geriletilmesi midir? Bir diğer deyişle, yine kitabınızda laikliğin “dinsel olanın, resmînin/devletselin meşrûluk temeli, dolayısıyla da hukuksal bir ölçüt olmaktan çıkartılması olarak” formüle edilmesi gerektiğini ifade ediyorsunuz; böylesine bir formülasyonun hayata geçirilmesi noktasında İslâm ve İslâmcılık ideolojisi için ne söyleyebilirsiniz?

Kadir Cangızbay: Adı ister İslam olsun, ister Hırıstiyanlık veya herhangi başka bir din, referansı insan-üstü bir varlık, vaadi de hayat-ötesi bir dünya olan her türlü ideoloji, illa ki insanı ‘insanlığa karşı suç’ niteliğindeki caniliklere sürükler, bu tür canilikleri meşrulaştırmaya yönelik en elverişli düşünsel zemini ve doktrinsel dayanağı oluşturur. Aynı şekilde, insana ‘yer yüzü cenneti’ vaad eden ideolojiler de insanı ilerideki bir mutluluk uğruna bugün var olan insanları, yani yaşayan insanları harcamayı ikna etmede, en azından buna razı etme yolunda kullanılabilir. İşte bu yüzden de Alevî kültürünün temel dayanak noktası durumundaki ‘can’ kavramının değerini bilmeliyizdir. Aslında ‘can’ kavramı ‘Aydınlanma’nın da, açıkça telaffuz etmeksizin temel aldığı en yüce değere denk düşer. Aydınlanma, özellikle de Diderot’nun düşüncesinde somutlaşan biçimiyle baştan sona ‘can’dan kalkar, ‘can’la biter: ‘Can’, yani bugün burada yaşamakta olan insan. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---