‘Kafka’yı yakmalı mı?’
(Action, 1946)

Terry Eagleton, Franz Kafka’nın yabancılaşmış sözcüklerinde, insanın kendi tarihinden mahrum edildiğini ve benliğin ötesinde hiçbir gerçekliğin olmadığını belirtir (Marksizm ve Eleştiri, İletişim, 2015, s. 46). Kafka’nın sözgelimi Dava’sı (Dava-Oxford Metni, Çev. Ahmet Cemal, Can Yay., 2000), yalnızca Heiddegger’in angst’ının, diğer deyişle varoluşsal kaygı ve korkunun ‘hiç’le yüzleşebilmek, ‘özgürlüğe ulaşabilmek’ için kullanıldığı sözcüklere indirgenebilir mi?

Marksistleri ikiye bölen Kafka’nın sözcükleri, Deleuze ve Guattari’nin minör entellektüellik tanımından hareketle ’bütün mercileri sorgulayan bir mikro-siyaset üretmenin yeni yollarını bularak’ ‘kanaat toplumunu sarmalayan tahakküm rejimine bir son vermek için…’ günümüzde özel bir referans noktası haline gelmiştir. Kafka’nınki gibi minör entellektüelliğin günümüz Türkiyesi’nde yükselen değerine işaret eden Zafer Yılmaz’a kulak verelim: ‘Kanaat blokları ve onlara eşlik eden tahayyül biçimlerini yerinden etmek için entellektüelin seslendirdiği ve sözünü parçası kıldığı her bireysel sorunun başından itibaren siyasal olması, dile getirdiği her unsurun kolektif bir değer taşıması, onun majör bir dilin minör kullanımlarını üstlendiği bir bakış açısını örebilmesi … simgesel yapıyı parçalayarak … homojen olduğu düşünülen kimlik ve kanaatleri yerinden eder’ (Ayrıntı Dergi, Sayı 19, s.58-60).

Adalet sisteminde neler yaşanageldiğini düşünelim: kandıranları, kandırıldıklarını söyleyenleri… Rüşvetin, yolsuzluğun ve iltimasın cirit attığı tüm memuriyet kademelerini… Okuyabilenlerin bir sonuca varamadığı binlerce sayfalık iddianamelerle sebebi belirsizleştirilebilen davaları, adına ideoloji dedikleri, pastadan pay alanların belirlendiği kurallar ve beraberinde getirdiği değerler bütününü belirleyen küresel iktidarın ülkemizdeki yansımalarını… Düşman-öteki tanımının baş döndürücü dinamizmi yoluyla suçun da cezanın da iktidarca tanımlandığı, medyanın satılmış kalemleriyle itibar kaybı yoluyla hiç edilen, tutuklanan, ölüme sürüklenen, işsiz bırakılan, yoksulluğa mecbur kılınan insanların bir kenarda çürümeye bırakıldığı, din hassasiyeti ve vatan sevgisinin popülist nedenlerle sürekli kaşındığı-kanatıldığı, cellatların sırtlarının okşandığı dünyamızda; bir de bu gözle Dava’yı okuyalım:

Beni kim yargılayacak?

‘Biri Josef K.’ya iftira etmiş olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmamış olmasına karşın bir sabah tutuklandı.’ diye başlar Dava. ‘Her konuda uzman’, ‘asker ve yargıç olmasının yanı sıra mühendis, hatta kimyager, bir de ressam’ olan kumandanın belirlediği yargı sisteminin ve idam cezasının uygulayıcısının üniforma giymiş bir subay olduğu Ceza Sömürgesi (Kafka, Ceza Sömürgesi ve Hukuk Öyküleri, Çev. Kadir Kıvılcımlı, Altıkırkbeş Yay., 2014) hikâyesinin tersine, K.’yı tutuklamaya gelenlerin hiçbirinin üniformalı olmaması ‘asıl soru’yu belirler: ‘Bana dava açan kim? Soruşturmayı hangi makam yürütüyor? (s.27) K. sorularını diğer bölümlerde çapraz ilişkiler açığa çıktıkça sürdürür: ‘beni yargılayanlar ya da savunanlar kimler?’.

Nurdan Gürbilek güçlü yapıtların, bir köşelerine mahkeme sahnesi kuranların arasından çıktığını yazar Mağdurun Dili’nde, bir tür ‘karşı-yargılama’ anından söz eder (Metis Yay., 2015, s.17). Sessizin Payı’ndan ise, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unu esinlendiği söylenen Lacenaire’in de; bir banka kuryesiyle birlikte yaşlı annesini öldürmeden önce dergilerde ‘Hapishaneler ve Fransız Ceza Sistemi’ gibi yazıları yayımlanmış biri olarak, hücresinde Victor Hugo gibi yazarları ağırlamış, mahkemede ise kendini savunmak yerine mahkemeyi suçlayan bir hukuk öğrencisi olduğunu öğreniriz (Metis Yay., 2015, s.21-22). Dava da davalının davayı yargıladığı bir yapıttır aslında.

Ecinniler’in kahramanı Stavrogin’e kayıtsızlığa eşlik eden kibriyle benzeyen Josef K.’yı da: ‘Hiç kimse yargıcım olamaz benim’ derken duyabilmek mümkündür. K. ‘görev bilincinden yoksun ve satın alınabilir memurlar içeren’ böyle bir mahkemece yargılanmayı kabullenemez ve savaşa, bir tür karşı yargılamaya girişir: ‘Tutuklanmanın ve bugünkü sorgulanmamın arkasında büyük bir örgüt bulunuyor. Bu, emrinde yalnızca rüşvet alan nöbetçiler, budala gözetmenler ve en iyi olasılıkla, fazla açgözlü olmadıkları söylenebilecek sorgu yargıçlarını çalıştırmakla kalmayıp yüksek ve en yüksek düzeydeki yargıçlarla, uşaklardan, yazıcılardan, jandarmalardan, dahası –korkmadan söylüyorum- cellatlardan oluşma, böyle durumlarda varlığı kaçınılmaz bir topluluğu da çatısı altında barındıran bir örgüt…[Bu örgütün varlık nedeni] suçsuz insanların tutuklanmasından ve bunlar hakkında anlamsız, çoğu zaman da … sonuçsuz bir soruşturma açılmasından başka bir şey değil. Bütün bu saçmalığın ortasında, memurların en kötü yozlaşmalara sürüklenmesi nasıl önlenebilir?…’ (s.62) Sorgu yargıcı dâhil ‘herkes[in], sağda ve solda yer alan tarafların, bir bütün’ oluşturduğunu gören K. ‘hepiniz memursunuz, karşı çıktığım o yozlaşmış çete sizlersiniz, … sözde taraflar oluşturdunuz’ (s. 65) şeklindeki sözlerini, birileri alkışlarken diğerlerinin ıslıklaması K.’yı haklı çıkarıyor gibidir.

Soruşturmanın sonucuna karar verecek ‘kalabalık’ arasında ‘yukarıdan yönetilenler’ olduğu şüphesizdir. Bu kalabalık, yukarıdan bir işaretle ‘ıslıklara’ da ‘alkışlara’ da kolaylıkla gebe olabilir. K. sorgu yargıçlarının karşısında ‘kanaat endüstrisine, grup inşasına karşı’, sistemi teşhir etmeye çalışmaktan geri durmaz: ‘nöbetçiler, ahlaken düşük insanlardı, gevezelikleriyle beni bunalttılar, rüşvet istediler, … [yemeğimi] türlü bahanelerle gözümün önünde utanmazca midelerine indirdikten sonra … para istediler.’ (s.60)

Mahkemede davanın sonucuna karar verecekler arasında, sol-sağ ya da üst-alt mevkilerde olanlar bakımından pek bir fark olduğu söylenemezse de, solda biraz daha ümit olduğu açıktır: ‘Sayıları daha az olan sol grup üyeleri de aslında herhalde sağdakiler kadar önemsizdiler, ama davranışlarındaki dinginlik, onlara sanki daha önemliymişler gibi bir görünüm kazandırıyordu…. K. başladığında, onların anlayışı doğrultusunda konuştuğundan emindi’. (s.57) Kafka’nın ömrünün son yılında birlikte olduğu Dora Diamant’ın yazarın ölümünden sonra, 1929’da komünist partiye üye olduğu, Gestapo tarafından yakalanınca Moskova’ya sığındığı ve Sibirya’daki 20 yıllık mahkûmiyeti boyunca da siyasi görüşünü korumayı başarmış bir Marksist olduğu Kafka’nın duruşuna dair bir diğer işaret olarak anımsanabilir.

Yasa nedir? Suç nedir?

Rahibin ‘cemaati temsil’ eden K.’ya anlattığı hikâyeden yasanın izi sürülebilir. Orson Welles’in ‘en büyük eserim’ dediği Dava (1962) filmine başlangıç olarak seçtiği hikâye de budur: Yasa önünde bir kapı bekçisi durur. Taşradan gelen adam güçlüklerle karşılaşmayı beklememiştir, ‘yasa herkese ve her şeye açık olmalıdır, diye düşünmektedir’. Bekçiye rüşvet verir, bekçinin var olduklarını söyleyerek gözünü korkuttuğu öteki kapı bekçilerini unutup tek engeli bu bekçiymiş gibi düşünmeye başlar, onun düşüncelerini sınamadan benimser, ölene dek kapıdan girmeden bekler. Bu kapının salt onun geçişi için öngörülmüş olduğunu, dolayısıyla bekçinin tüm bu zaman boyunca adam için çalışıyor olmasına karşın onun üstüymüş gibi davrandığını, üstelik bekçinin sırtı kapıya dönük olduğuna göre içerisinin görünüşü ya da anlamını bilmiyor olduğunu ölmeden az evvel anlar. Rahibin yorumu, bekçinin doğruluğun değil ama gerekliliğin ifadesi olduğu şeklindedir. Oysa K.’ya göre anlamı ‘yalanın dünya düzenine’ dönüştürülmesidir (s. 227-232).

‘İnsanın yalnız suçsuz yere değil, fakat aynı zamanda hiçbir şey bilmeksizin hüküm giymesi’ de bu yargı sisteminin özelliklerindendir (s.67), yasa kitapları buna göre oluşturulmuştur. ‘Mahkemenin … görev bilincinden yoksun ve satın alınabilir memurlar içermesi’ nedeniyle dava, genelde yalnızca halktan değil, davalıdan da gizli olduğundan avukatın ilk dilekçeyle neye itiraz edeceği bilinemez (s.125-126). ‘Ortada suç diye bir şey’ olmayabilir (s. 136). ‘Mevcut iddianamenin ve olası uzantılarının bilinmemesi nedeniyle’ (s. 137) savunma yapılamaz duruma gelinebilir ve itiraf etmek kaçınılmaz olur.

Davalı kimdir?

Davalılar ‘en güzel olanlardır. Onları güzelleştiren suç olamaz, çünkü … hepsi suçlu olamaz, onları daha şimdiden güzelleştiren gelecekteki ceza da olamaz, çünkü hepsi cezalandırılmaz, o halde bunun tek nedeni, onlara karşı açılan ve şu ya da bu biçimde üstlerine yapışıp kalan dava olabilir’ (s. 195). Çalışkanlığı ve güvenilirliği ile bilinegelen, nöbetçilerin uyarılarına aldırmaksızın suçsuzluğunu ‘gürültülü bir şekilde dile getirmekten’ çekinmeyen K.’ya da, bir sabah tutuklandığı bildirilir. ‘[Suç] mahkemeyi çekiyordur’ yalnızca. Sorgu yargıcının ‘Badanacı mısınız?’ sorusundan, tutuklanışında kim olduğundan ziyade yalnızca tutuklanmış olmasının önemi olduğu anlaşılır.

Gerçek bir Aklanma, Kurtuluş ya da Özgürlük var mıdır?

Mahkemenin inancının değiştirilemediğinden, sonunda itiraf etmenin kaçınılmazlığından söz edilen bir yargılama sisteminde, üç tür ‘kurtuluş’ vardır: i) gerçek anlamda aklanma ii) görünüşte aklanma iii) sürüncemede bırakma… Tek bir gerçek anlamda aklanma duyulmamış olduğundan ‘aslında tüm mahkemenin yerini tek bir cellat da tutabilir’. Yalnızca görünüşte aklanma  ve sürüncemede bırakma söz konusu olabilir. ‘Aradaki fark, görünüşte aklanmanın yoğun ve geçici, sürüncemede bırakmanın ise daha az, ama sürekli bir çabayı gerektirmesidir’ (s. 166). Görünüşte aklanmada, ‘ikinci aklanmayı, üçüncü tutuklama, üçüncü aklanmayı da dördüncü tutuklama izler ve [özü gereği] bu böylece sürüp gider.’ Bu yoğunlukta çaba harcanmasını gerektirmeyen sürüncemede bırakma ise, davanın sürekli olarak başlangıç evresinde tutulması, dolayısıyla sürekli olarak düzenli aralıklarla yargıçla-mahkeme kalemleriyle-her derecedeki memurla tanış olunmaya çalışılması durumudur. Her iki durumda da özgür olunamaz; çünkü davalının mahkûm edilmesi engellenirken, gerçek bir aklanma da engellenmiş olur. ‘Dava, yapay bir şekilde  içine kapatıldığı çemberde hep döndürülmelidir’ (s. 170).

Ceza Yöntemleri

Dava’nın Dayakçı başlığını taşıyan bölümü Ceza Sömürgesi’ne bir selam niteliğindedir. Rüşvet istediği için, K.’nın şikâyeti sonrasında nöbetçi Franz’ı cezalandırmak için gelen Dayakçı’ya göre ‘ceza hem adil, hem de kaçınılmazdır’ (s.93). O da Ceza Sömürgesi’ndeki subay gibi yargılama sistemine samimiyetle inanmıştır. Sistem kendi yarattığı ve hiçbir zaman iyileştirme yoluna gitmeyeceği yozlaşmayı şiddet yoluyla cezalandırıyordur. (Romanın yazarıyla aynı adı taşıyan) Franz’ın attığı çığlık, ‘bir insanın değil, fakat işkence gören bir aygıtın çığlığı’ gibidir (s.96). ‘Yargı düzeninin yozlaşmışlığıyla savaşmaya karar vermiş’ K.’nın bu ‘çığlığı’ rüşvetle engellemeye çalışması, karşı olduğu sistemin bir parçası da olduğunun işaretidir. Yargılama sistemine karşı sessiz kalmayı bilmeyen K.’nın da sonu, bir cellatın kalbine sağladığı bıçakla infaz edilmek olur.

Ceza Sömürgesi’nde yargıçlık görevini üstlenen subayın ise, üstündeki üniformanın ağırlığına ilişkin sözleri ilginçtir: ‘ağırlar ama bizim için yurdumuzu simgeliyorlar, … yurdumuzu yitirmek istemeyiz’ (s.6) Oysa ceza yöntemlerini incelemek için adaya gelen konuğun ‘Ne yargılama adildi, ne de infaz insancaydı’ (s.11) şeklindeki saptaması, subayın ‘haklı olduğunuzu varsaysak bile, sistemin yaşaması için her yolu denemekten başka çıkar yol var mı?’ (s. 27) sorusuyla karşılanır. Yanıt subayın kendisinden, kendisiyle birlikte aygıtı da yok etmesiyle gelir: ‘Üstlerine saygılı olmayı’, itaat etmeyi sorgusuz, savunmasız işkenceyle öldürülürken öğrenmesi beklenen mahkûmun yerine, üniformasının ağırlığından kurtulan subayın -artık destek bulmadığı için ölmekte olan eski yargılama sisteminin bir temsili olarak- infazına, işkence ve aşağılama içeren kanlı idam cezasının uygulandığı aygıtla birlikte tarihe gömülmesine tanıklık ederiz. Bu tanıklık geleceğe dair bir umudu beraberinde taşır. Öyküdeki ceza yöntemini Salah Birsel’den okumak ise, kötülüğün sıradan insana-kitlelere ne denli yakın durabileceğini, diğer deyişle Hannah Arendtvari bir felsefeyi de salt nüktedan bir üslup yoluyla sezdiriyor olması bakımından oldukça ayrıksıdır (Paf ve Puf, Ada Yayınları, 1982, s. 6-8).

Kadın ve Adalet: Beni kim savunacak?

Salt mektuplarda kalan bir Don Juan’lıkla, erişemediği sürece romantik ilişkilerini sürdürebildiği söylenen ‘Ebedi Nişanlı’ Kafka’nın kadınlara bakışı; ‘sen benim için her şeyin ölçütüydün’ (Babaya Mektup, İş Bankası Kültür Yayınları, Çev Regaip Minareci, 2016, s. 7) ve ‘baba olarak bana göre fazla güçlüydün’ dediği (s. 3), kadın olsun erkek olsun sevdiği kişileri ‘korkunç bir şekilde haşerelerle’ kıyaslıyan, onlar hakkında ‘köpeklerle yatan bitli kalkar’ atasözüne başvuran (s. 10), oğlunun evlilik girişimlerinden utanan (s. 2) Hermann Kafka’nın etkisinde kaldığı düşünülerek ilkin bize Cemil Meriç’in cinsiyetçi söylemini anımsatır: ‘Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar.’ (Bu Ülke, İletişim Yay, 1985, s. 241).

‘Kötü’nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonunda yatakta biter’ şeklindeki, Ekim 1917-Şubat 1918 arasında kaleme aldığı aforizmalarından 7.sinde kadınların ayartıcılığından söz eder. Anne-kadın-cinsellik bağlamında yine ilk bakışta bazı olumsuz yorumlara yol açabilecek izler taşıyan 8/9 no’lu aforizması ise şöyledir: ‘Pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim her şeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin korkusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyor ve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili-bir onur mu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor’  (Aforizmalar, İçinde: Defterler, Çev. Osman Çakmakçı, Salyangoz Yay., 2006, s. 12-13). Öte yandan, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2016’da çıkan Aforizmalar kitabında Osman Çakmakçı, bu çevirinin yörüngesini aşağıdaki gibi değiştirmiş, sözlerin etkisini sınırlamak pahasına izleri –Kafka’yı daha doğru yansıtacak şekilde- büyük ölçüde silmiş gibidir: ‘Sayısız yavrusu olan, yer yer çürüyen pis kokulu dişi köpek, çocukluğumda her şeyimken, sadakatle sürekli peşimde dolaşan, soluğundan bile korkarak adım adım geri çekilsem de, dövmeye cesaret edemediğim, eğer aksini yapmaya karar vermezsem, görünür hale gelen duvarın köşesine doğru beni sıkıştıracak olan; orada benim üzerimde ve benimle birlikte tamamen kokuşmak için ölünceye dek –bu benim için bir onur mu?- dilinin irinli ve kurtlu eti elimde (s. 8)’.

Merak ederiz: Annesinden niye söz edilmez hiç Kafka’nın? Gücü karşısında ‘kendini acınası bulduğu’ babasının sürekli eleştirdiği, suçladığı, aşağıladığı gibi; ‘sıska, çelimsiz, kuru’, yaşama dair kesintili ve silik bir harekete geçme dürtüsü olan bir ‘Löwy’dir o. Orhan Koçak’tan bir tümce ödünç alalım: ‘Evet insanlar kendilerini üretirler, demişti Marx, ama ancak devraldıkları koşullarda, devraldıkları malzemeden.’ (Bahisleri Yükseltmek, Metis, 2011, s. 16) Diğer deyişle annesinden, annesinin ailesinin bir parçası olmasından miras mizacı, aslında babasıyla süregelen çatışmanın da merkezindedir. Hem anneyi kendinden değil ama kendi saymanın hem de belki ‘en yüksek merci’ babaya karşı onu savun(a)mamış, koruyamamış olması bakımından bir gizli öfkenin izi sürülebilir mi yapıtlarında? Kendisini yargılayana karşı bir savunma beklemiş olabilir mi annesinden çaresizce?

***

Dava’ya dönelim ve kadınlık durumunu inceleyelim: Ev sahibesi Bayan Grubach, pansiyonerlerden sekreter Bayan Bürstner, ‘geceleri sabahın ilk saatlerine değin bir içki evinde çalışan, gündüzleri ise konuklarını yalnızca yatakta ağırlayan Elsa’ (s.34), kendisine ‘bütünüyle değersiz sayılmayacak’ (s. 118) ‘yardım önerisinde’ bulunan ‘hoşlanılan’ kadınlar çamaşırcı kadın ve avukatın ‘yağlı müşterileri’ni memnun etmeye ayarlı Leni, son olarak da mahkeme kalemlerinde görevli ressamın çevresinde dolanan ‘mahkemenin malı’ küçük kızlar….

Dava’daki tek anaç karakter Bayan Grubach’ın, ‘kadın eli sessiz sedasız pek çok iş görebiliyor’dur. Oysa ‘[K.’ya] kalsa tabaklarla fincanları belki oracıkta tuzla buz edebilir’ (s.36). Ev sahibesi onun tutuklanışına tanık olmasına karşın onu korumaz ama bu tutuklanış ‘hırsızlık’ gibi bir suçtan değil de ‘daha derin anlamlı’, ‘anlayamadığı’, ‘anlamak da zorunda olmadığı’ bir dava için olduğundan yargılamaz da. ‘Pansiyonun adının temiz kalması’ için, ‘çoğunlukla eve geç dönen’ Bayan Bürstner’in ‘kendini daha ağırdan alma[s]ı ve daha çekingen’ olması için uyarılması konusu onun için daha öndedir (s. 39).

K., mübaşirin karısı olan çamaşırcı kadına ‘sizin de benim hoşuma gittiğinizi söyleyebilirim’ (s. 67) dese de, kadını koltuğunun altında sorgu yargıcına taşıyacak olan hukuk öğrencisine kaptırınca, yoğun bir ‘yenilgi’ duygusu içinde çarpık bacaklı bu ‘delikanlının Elsa’nın yatağının önünde diz çökmesi’ni (s.76) diler. Mübaşire karısının nasıl kullanıldığını anlatmaktan da geri durmaz. Mübaşir durumu bilmektedir bilmesine de; bu kadar ‘bağımlı’ olmayıp öğrenciyi ‘sinek’ gibi ezebileceği günleri özlemektedir ancak. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da nükteyle sözünü ettiği çamaşırcı kadın işte budur: ‘Biliyor musunuz? Kafka’nın iktidarsız olduğu söyleniyor. Dün akşam çamaşırcı kadın anlattı.’

Mahkeme kalemlerinin yanı başında, ressamın çevresinde yapışkanlıkları ve tüm yoksulluklarıyla dolanan küçük kızlar… Bir erkeğin koltuk altında başka erkeğe taşınan çamaşırcı kadın gibi, bir eşyayı anımsatırlar. Ressamın kâh ‘eteklerinden yakala[yıp] bir kez etrafında çevirdikten sonra kapının önüne’ bıraktığı, kâh ‘[elinde] …. neredeyse havada uç[urur]ken’ güldüğü Kambur Kız (s. 152) ve kardeşleri, sorgu yargıçlarının gülen yüzlerinin ya da pastoral manzaraların resimlendiği, nefes almakta zorluk çekilen ağır, bunaltıcı bir havası olan daracık yoksulluk mekânlarında büyümektedir. Kafka anlatır: ‘ana giriş kapısının kanadı[nın] altında ise duvarın kırılmasıyla bir delik açılmıştı, bu delikten tam K. oraya yaklaştığı sırada iğrenç, sarı renkli ve dumanları tüten bir sıvı fışkırmaktaydı, bu sıvıdan kaçan bir fare, kendini yakındaki kanala atarak kurtuldu. Aşağıda, merdivende küçük bir çocuk yüzüstü yatmış ağlamaktaydı, ancak avlunun öte yanındaki bir tenekeci atölyesinden gelen gürültünün her şeyi bastırması yüzünden çocuğun sesi hemen hiç duyulmuyordu.’ (s. 150).

K. ressamın adalet kavramını resmetmeye çalıştığı tablodan yola çıkarak düşünür: Adalet Tanrıçası ya da Zafer Tanrıçası, ‘dingin olmadıkça doğru karar veremez’, figür daha çok ‘Av Tanrıçası’nı andırır, tanrıça da değil, belki de kambur bir kızı (s. 156). Diğer deyişle adalet, kavramlaştırmanın ustasının elinde, ‘resmen tanınmış mevkiler’den daha ‘etkili’ olan resmen tanınmamış’ mevkilerdekilerce (s.157) satın alınabilir, onların ellerinde gönüllerince çevirebildikleri kambur bir kıza dönüşür.

***

K.’yı, ‘hesap vermekle yükümlü olduğu[nu] çok iyi bildiği’ ailesinin (amcasının) yönlendirmesiyle ‘tabi olduğu’ avukatın savunması beklenir. Savunma yolu ise, ‘bilgince ama içerikten yoksun dilekçeler, memurlara yaltaklanmalarla, [avukatın] kendisini mahkemenin önünde bir köpek gibi aşağılamaları’dır (s. 187). Avukat onu azletmeye gelen K.’yı, bir baba edasıyla ‘çoğu kez zincire vurulmuşluk özgür olmaktan’ iyidir düşüncesine ikna etmek için, müşterilerinden biri olan tüccarı hem övüp hem korkutup suçlayarak ‘Nedir istediğin! Henüz yaşıyorsun ve benim korumam altındasın. Anlamsız bir korku! Bazı hallerde son kararın ansızın, herhangi bir zamanda herhangi bir ağızdan geliverdiğini bir yerde okumuşsun’ diye paylarken, aslında ‘gün geçtikçe güçten düşen [bir] kalp’ten ibarettir. Avukat-baba-amca, diğer deyişle onu savunması doğal kabul edilebilecek kişiler, ‘koruma’ adı altında suçlama ve hapsetmeden başka bir şey yapmaz.

Katedralde rahip, K.’ya yabancılardan, özellikle kadınlardan çok fazla yardım aldığını belirtince K. ‘Kadınların gücü büyüktür. Tanıdığım bazı kadınları benimle ortak çalışmaya razı edebilseydim, sonuç alırdım’ dediğinde ilkin bir kadın olarak gururlanırız, oysa devamı gelir: ‘özellikle neredeyse tümüyle kadın peşinde koşanlardan oluşma böyle bir mahkemede’ (s. 223)…

K. esas olarak kalabalığa karşı büyük bir tirada girişmek yerine, kendisine salık verildiği gibi ‘suçsuzluğunu gürültülü dile getirmese’, günlük hayatını tutuklandığını kabul ederek sürdürse, avukat tutmasa, yalnızca (kendisine iltimas geçsinler diye mahkeme kalemleri önünde bir tanış bulmak, ardından onlarla dost kalmak umuduyla) bir ömür beklese belki de başına bir şey geleceği yoktur. ‘Hukuk bilimini deşifre ederken’ K.’nın yenilgiye uğramasının tek nedenini savaşı kendisinin istemiş olmasıdır: ‘Evde kaldığı ve alışılagelmiş yaşamını sürdürdüğü takdirde’ yenilgi de olmayacaktır (s.76). Öte yandan ‘insan yatağında uzun süre rahat kalamaz (s. 190).

‘Ne de olsa bir memurum’ (s. 87)… diyen K. için yabancılaşmadan söz edilirken onun eleştirdiği her yozlaşmanın merkezinde olduğu anımsanmalıdır. Gücü yettikçe savaşır ve savaşmamanın günahından dem vurur: ‘Kuşku altında olan için hareket, hareketsizlikten iyidir, çünkü hareketsiz duran, kendisi de bilmeksizin, hep bir terazinin kefesinde olabilir ve günahlarıyla tartılabilir’ (s. 203)  K. kaçmaz ve saklanmaz da: ‘Taşrada kalmak onun gözünde ‘kaçmak ve suçluluk duymak’ anlamına gelir (s.106).

Korku çağında Umut edebilir miyiz?

Babaya Mektup’tan Hermann Kafka’nın oğlunda ‘boyutu belleğini ve aklı[nı] fazlasıyla aşan’ bir korku yarattığını biliyoruz. Yine de eserlerinin her satırına sinen, kendisi için değil, kendisinin de dâhil ve sorumlu olduğu bir dünya için korkuyor oluşudur. Albert Camus, 20. Yüzyılı ‘Korku Çağı’ olarak adlandırıyordu. Harold Bloom’un Kafka’yı yüzyılı en iyi temsil eden yazarlardan biri olarak belirleyip incelediği, ilk kez 1994 yılında yayınlanan Batı Kanonu kitabından alıntılayalım: ‘Kafka zamanımızın ruhudur’ (Sonsöz içerisinde, Kafka, Dönüşüm, Ayrıntı Yay., Çev. Levent Bakaç, 2016, s. 105). 21. yüzyılın da korku üzerinden siyaset, memuriyet, ticaret, evlilik yapılan, savaşın-ölümün-işkencenin-şiddetin her an ensemizde duyulan nefret söylemine eşlik ettiği bir korku çağı olmadığına kim hükmedebilir?

Kafka’nın ölümünün ardından 1925 yılında yayımlansa da, yazılışı dünya tarihinde bir kırılma noktasına,1914’e bağlanan Dava, savaşı resimden tümden çıkarmış olmasına karşın, ‘Büyük Buhran ile savaşı hazırlayan siyasi ve ekonomik sistemin işlemez oluşunun, kendi kendini düzenleyen serbest piyasanın kültürel boyuta da taşınan gerilemesiyle eşanlı olarak’ burjuvazinin –değerlerinin, edebiyatının- büyüyerek sürdüğü uzun bir krizin edebiyatıdır, ‘Avrupa’da egemen sınıfın [kapitalist gerçekliğin]… reddedilişidir’. (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Metis, 2005, s. 218-219)

Ferit Edgü Aforizmalar’a yazdığı önsözde, Lukacs’a göre ‘Kafka’nın çöken dünyanın umutsuzluk peygamberi’ olduğuna değinir (İş Bankası Kültür Yay., 2016, s. vii). Dava’nın sonuna bakalım: ‘Son yanlışlığın’, davalının artık savaştan yorularak gücünün tükenmesinin sorumluluğu kimdedir? ‘Bir pencerenin kepenkleri bir ışığın çakması gibi açılıverdi, uzaklarda ve yüksekte zayıf ve ince gözüken bir insan…. Bu iyi bir insan mı?..Yardım etmek isteyen biri mi? Tek bir kişi miydi? Hepsi miydiler? Hâlâ yardım var mıydı? Unutulan itirazlar var mıydı? Vardı kuşkusuz.’ Yine de  öldürülüşünü ‘yanak yanağa dayanmış’ izleyenleri gördü, ‘‘Bir köpek gibi!’ dedi, ve sanki utanç, ondan sonra da hayatta kalacaktı’. Dava’da da aynı yıl yazdığı Ceza Sömürgesi’nde olduğu kadar değilse bile, umut edilebilecek bir geleceğin işareti vardır.

Steven Soderbergh’in Kafka (1991) filminde ise umut sanki daha azdır. Kafka’nın ‘Ben kâbusları yazdım. Sen ise bir kâbus yarattın’ sözlerine Dr Murnau, ‘ikimiz de ileri görüşlüyüz demek ki’ diye yanıt verir. Şato’da atan devasa beyin gibi, Dr Murnau’nun da sonu, ‘insan ruhunu mercek altına’ alarak sinirlilik, duygulanım ve zekâ seviyesiyle oynayarak kontrol altına alınması amaçlanan ‘insan’ türünün eliyle gelir. Kafka Şato’dan döndüğünde bürokraside, Prag sokaklarında, hatta Kafka’nın kendisinde geceden kalan bir değişim olmamıştır. Hiç göndermeyeceği bir mektupta kendisiyle birlikte babasına, yenilgiyi itiraf etme zamanı gelmiştir o halde: ‘Etrafımdaki dünyanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum. Aramızdaki onca farklılığa rağmen senin oğlun olarak kalacağımı kabul ediyorum’.

Hepimizin birbirimize, ailemize benziyor oluşumuz ve orada hep bir şatonun var olacağı gerçeği ‘yalnızca yaşamı ve ölümü kolaylaştıracak anlamsız farkındalıklar’ mıdır bilinmez; ama bundan bağımsız olarak iktidarın karşısında yenilgiyi asıl yaratan, iktidarla kurduğumuz ilişkide konumlanma biçimimizde yatar. Mesele ‘nereye konumlandığımız ve bu konumla ne yaptığımız’dır (Mustafa Demirtaş, ‘Minör Edebiyat ve Minör Oluş’, İçinde: Göçebe Düşünmek, Metis, 2014, s. 341, Aktaran: Zafer Yılmaz, Ayrıntı Dergi 19, sf. 59). Yeni bir duygu, iletişim ve mücadele tarzı bulamadığı için K.’nın kendisine duyduğu öfkeyi, iktidarı simgeleyen babaya boyun eğiş metaforunu kullanarak göstermeyi amaçlamış olabilir, Soderbergh son sahnede.

Kafka’nın Gregor Samsa’sı böceğe dönüşür, Dostoyevski’nin yeraltı adamı ‘pek çok kez böcek olmayı’ istemiş ama ‘buna bile erişeme[miştir]. Soderbergh’in Kafka yorumunda ise ‘devrimciler ve anarşistler’ doğaları gereği sistemin-şatonun maşası olamayacakları için böcekleşmez, ölürler. Oysa yok edildiği anda yerini bir diğerinin alacağı düşünülse bile, Şato’yu yerle bir eden ‘devrimci ya da anarşistler’ değil, sistemin bir parçası olmasına karşın onu yargılayan-onun yozlaşmışlığına yabancı kalan Kafka olur. Çoğul bir oluştur bir anlamda. ‘Babil Kulesi’ni rüyalarında tasarlayanlar ile inşa edenler, aynı dili konuşmuşlarsa da birbirini anlayamamışlardır’ diye yazar Fritz Lang ekrana, 1939 tarihli ünlü Metropolis filminde; belki de ‘eller ile aklın arabulucu’luğunu kalbin yapması bundandır. Her yazın ya da sanat insanı gibi Kafka da bu arabuluculuğu yapar.

Adorno’nun belirttiği gibi, onun yapıtlarını ‘bu kadar tekinsiz biçimde aşina kılan şey o tuhaflıklarıdır .…[bu yapıtlar] geleneksel yorum bilgisini hükümsüz kılsa da, çoğumuzun yakından tanıdığı bir bocalama, hüsran ve endişe hissi uyandırır’ (Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?, Metis, 2010, s. 59). Alternatif bir modernlik anlayışı sunarak okurda hayretin olumlanmasını sağlar, ‘dünyaya yönelik bir cömertlik tutumunu teşvik ettiğinden, potansiyel olarak canlandırıcı, harekete geçirici ve hatta etik bir nitelik taşır’ (s. 76). Minör bir entellektüel olarak Kafka’nın günümüzün en etkili yazarlarından olmasının nedeni de ‘ne yapacağız ve nasıl yaşacağız’ sorularına alternatif bir yanıt veriyor olmasından ileri gelebilir. Korku çağından yankılanan Kafka’nın sözleri, yine başka bir korku çağında kâbusları engelleme umudunu canlandırıp evinde oturanları, umutsuz olduğunu bilseler bile karşı-yargılamaya çağırır.