Yine bir seçim arifesindeyiz. 31 Mart 2019 tarihinde Yerel Yönetim seçimleri gerçekleştirilecek. Artık biliyoruz ki, seçimlerin içeriği ne olursa olsun her defasında aslında Saray Rejimini oyluyoruz. Bu rejimi kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz?.. Bunun bilincinde olan Saray Rejimi, her defasında kendi geleceğini ortaya koyarak, devletin tüm imkanlarını bu uğurda seferber ederek hazırlanıyor seçimlere. Seçimlerden çıkan sonuçlar, iki seçim arasında Sarayın yaptığı her şeye meşruiyet sağlıyor. İktidar döneminde yapılan tüm hukuksuzluklar, tüm yolsuzluklar seçimlerde aklanıyor. Saray rejimi sıklıkla aklanmaya ihtiyaç duyduğu için, sıklıkla seçimlere gidiyoruz.

2019 yılının ilk sayısını yaklaşan seçimlere ilişkin Dinçer Demirkent’in yazısıyla açıyoruz. Demirkent yazısında seçimlerin burjuva demokrasisi için anlam ve önemine dikkat çekerken, mevcut haliyle, var olan sisteme meşruiyet üreten seçimlerin “politikleştirilmesi”nin yaratacağı devrimci imkanlara dikkat çekiyor.

Türkiye, birbirini sürekli tekrar eden bu seçim gündemiyle meşgulken, dünyanın farklı ülkelerinde ise küresel siyaset açısından önemli anlamlar ifade eden gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan en önemlisi Kasım ayında Fransa’da başlayan ve etkisini tüm Avrupa’da hissettiren Sarı Yelekliler (Gilet Jaunes) Hareketi. Sarı Yelekliler isyanına ilişkin tartışmanın en önemli başlıklarından birisi, hareketin sınıfsal niteliğine ilişkindi. Fransa’daki bir grup akademisyen tarafından harekete katılan kişiler üzerinden yapılan bir araştırmanın bu konuda fikir verebileceğini umuyoruz. Ezgi Pınar’ın çevirisiyle sunduğumuz bu yazı, hareketin geneli hakkında da ipuçları sunuyor.

Dünya gündemimizin ikinci yazısı Orta Amerika’dan başlayarak, Meksika-ABD sınırına ulaşan göçmen kafilesine ve ABD-Meksika sınırına örülen duvarın politik ve ekonomik boyutlarına eğiliyor. Eylem Delikanlı tarafından kaleme alınan değerlendirmede, Cumhuriyetçilerin göçmen karşıtı söyleminin kaynaklarına inilerek, Trump’ın politik geleceğinin izleyeceği göçmen politikasıyla yakından ilişkili olacağının altı çiziliyor. Bölümün son yazısı ise hararetli ve kanlı bir kampanya döneminin ardından faşist Bolsonaro’nun zaferiyle sonuçlanan Brezilya seçimlerini konu alıyor. Paulo Beer’in kaleme aldığı ve Yunus Yücel tarafından çevrilen yazıda, Brezilya’nın kendine özgülüğünün altı çizilerek, seçim kampanyası sırasında yaşanan olaylar üzerinden hakikatin siyaset tarafından belirlenen içeriği ele alınıyor.

Dünyanın farklı bölgelerinde farklı biçimleriyle ortaya çıkan bu hoşnutsuzluklar, küresel kapitalist rejimin yaşadığı derin sarsıntının tezahürü olarak değerlendirilebilir. Uzun zamandan beri kendi iddialarına yabancılaşan ve içine girdiği krizden çıkış imkanı yaratamayan neoliberalizm tüm inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Bu durum neoliberal hegemonyanın uzun yıllar boyunca en fazla tahrip ettiği alanlardan biri olan “kamu” üzerine yeniden düşünme imkanını yaratıyor. Cengiz Ekiz ve Demet Sayınta’nın editörlüğünde hazırladığımız dosyamızın amacı da, farklı boyutlarıyla “Kamu” kavramını ele alarak, kavramın kurucu siyasal yönünün, yönetim pratiğinin ve ortak toplumsal yaşamın sürdürülmesi bakımından öneminin altını çizmek.

Dosyamızın ilk yazısı Cengiz Ekiz’e ait. Ekiz, yazısında bir yandan bir kamu ütopyasının olanaklarını sorgularken diğer yandan da, ülkemizdeki güncel siyasal gelişmeleri kamu yönetimi disiplini açısından değerlendiriyor, sonunu umuda bağlayarak. Ülkemizdeki siyasal rejimin ve kamu yönetimi anlayışının tümüyle değiştiğinin ilanı olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin getirdiği yenilikler Selime Güzelsarı tarafından inceleniyor. Güzelsarı, kamu yönetiminde yaşanan bu dönüşümü, neoliberal otoriterleşme ve devletin şirketleşmesi süreçleri ile birlikte ele alıyor.

Kamu, siyasal içeriği kadar idari pratiklere ilişkin de içeriğe sahip. Recep Aydın ülkemiz üniversitelerindeki kamu yönetimi eğitimini konu alan yazısında, kamu yönetimi anlayışının toplumdan ve siyasetten arındırılarak, giderek idari bir prosedüre dönüştürülmesi sürecine dikkat çekiyor. Kamu kavramının çok anlamlılığının altı Kasım Akbaş’ın yazısında da çiziliyor. Akbaş, kamu kavramının farklı anlamlarının, bu kavram üzerinden inşa edilmeye çalışılan siyasette yarattığı güçlükleri özellikle ‘90’lar sonu, 2000’ler başındaki Türkiye solu üzerinden örneklerle ele alıyor.

Dosyamızdaki en ilginç yazılardan birisi, kamu yönetimini Sovyetler Birliğindeki sosyalizm deneyimi üzerinden ele alan Lutfi Yalçın’a ait. Yalçın yazısında, 1930’lardan itibaren Sovyetler Birliği’nde devlet yönetimine hakim anlayışı eleştirmek için üretilen Bürokratik Kolektivizm kavramını ve o dönemde egemen olan yönetim pratiğine ilişkin tartışmaları inceliyor. Hülya Kendir ise 16 yıldır devam eden AKP’nin yönetim pratiğinin önemli araçlarından birisi olan Sivil Toplum Kuruluşlarının devletin dönüşümünde oynadığı rolü inceliyor. Kendir, bu dönem boyunca, sivil toplum kuruluşlarının siyasal iktidarın toplumun her alanına nüfuz etmesindeki işlevselliğine dikkat çekiyor.

Son yıllarda giderek daha sıklıkla duyduğumuz ve ekonomik maliyetleriyle daha fazla yüzleştiğimiz Kamu-Özel İşbirlikleri uygulamasını Mustafa Aydın inceliyor. Aydın, özelleştirmenin yeni bir yöntemi olarak değerlendirilen bu uygulamanın ekonomideki rolüne ve ağırlığına değiniyor. Geçtiğimiz yılın en çok gündeme gelen başlıklarından birisi Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi olmuştu. Kübra Altaytaş, Alpullu Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesi sonrasında bölgede yaşayan köylülerle yürüttüğü çalışmanın sonuçları üzerinden dönüşen devlet-toplum ilişkilerini ele alıyor.

AKP döneminde yaşanan neoliberal dönüşümün en önemli araçlarından biri de büyük ölçekli inşaat projeleri oldu. Kamuoyu tarafından “çılgın projeler” olarak adlandırılan bu projelerin mahiyetini  ve çevreye olan etkilerini Mihriban Şengül inceliyor. Şengül’ün yazısını takiben, dönüşüm projelerinin kentsel uzama ve yaşama etkilerine odaklanan diğer yazı ise Nihal Kocabay Şener’e ait. Şener, yazısında kentsel mekanların oluşumuna ve siyasal anlamlarına dikkat çekiyor. Aslı Yılmaz Uçar ve Gülçin Balamir Coşkun ise son dönemde kentsel mekanların en görünür yüzlerinden biri olan mültecilerin durumlarını ve sorunlarını belediyecilik hizmetleri üzerinden analiz ediyor.

Son dönemde dünya çapında yaşanan kıtlık sorunları, gıdaya erişim hakkının da önem kazanmasına neden oldu. Saadet Aydın tarafından kaleme alınan yazıda yeni bir kamusal sorumluluk alanı olarak gıda egemenliği ve ekofeminizm kavramları tartışılıyor. Biyolojik yaşamımızın sürdürülmesine ilişkin kamusal sorumluluklarına değinen bir diğer yazı ise Hürol Çankaya’nın Antropo-Tekniğe Giriş başlıklı değerlendirmesi. Dosyamızın son sayısı ise bu dosya kapsamında incelemeye çalıştığımız sorunları kendisine dert edinen “Quo Vadis: Kamu Yönetimi” başlıklı geniş çaplı derleme kitaba ilişkin Veysel Erat’ın incelemesi.

2019 yılının ilk sayısının son yazısı ise “Yas” isimli romanıyla dikkat çeken Mehtap Ceyran ile Abdurrahman Aydın’ın gerçekleştirdiği çok katmanlı röportaj. Röportaj boyunca ülkemizin yüzleşilememiş sorunlarının bugüne bıraktığı izler takip ediliyor.

Bir sonraki sayımızda, “Siyaset ve Duygular” dosyasıyla çıkacağız. İyi okumalar.

PAYLAŞ