Kamunun Ütopyası, Ütopyanın “Kamu”su

-
477

“Kamu”s-u İdare: Sefaletin Felsefesi

Ne kadar ümitsiziz; yorgun, bitkin ve çaresiz… Aydınlanmanın yüzyıllar önce salgıladığı tüm iyimserliği, cesareti, insanlık nasıl oldu da, şu kısacık ömürde tersine çevirdi? Soru çok ağır, belki bir tek cevabı yok. Misal “halkız biz yeniden doğarız ölümlerde…” fakat halk kim, Dahası “kamu” kim, kimler, kimin kamusu? Yoksa herkesin kamusu kendine mi? Bilen gelsin, budur desin, işte meydan! Yüzyıllar ne ki, kamu daha dünkü çocuk, vatandaş desen ondan da yeni. Kamu, vatandaşın aritmetik toplamı, yani nüfus hiç değil belki, fakat ondan mürekkep. Çok tuhaf! Kamu hâlihazırda bir üretim tarzının yükselişine istinaden açıklanabilse de aslında bir ütopya hali. Nasıl yani? Bunca tanımın antik çağda, ortaçağda bir karşılığı olmadığına göre moderniteye özgü bir şey yani; taş çatlasa 200, 300 senelik bir mevzu; dediğimiz gibi “daha dünkü çocuk”. Kamu, hem nüfus, rakam, istatistik, hem muhasebe, milli gelir, hem kurum, bürokrasi, fabrika hem kuram, kavram, hem aslında her şey. Kamu, hem umut çoğaltan bir nevi çokluk hali, bir fiştikleyici, hem de hayatı yavaş yavaş çürüten bir uğursuz. O yüzden “kamucu” demek, hiçbir şey demek veya bir şey dememek.Renksiz, sınıfsız, kokusuz; kimin, neyin kamusu canım, herkesin kamusu kendine bir kere! Bir misal verelim bu noktada; tarih boyunca meşhur olanların en sonuncusu olan bir münzevi hikâyesi: Herkesin kamusuna veya bir nevi “kendine kamu”ya misal olarak son meşhur münzevi Christopher Knight (Ormandaki Yabancı). Hikâye çok kısaca şöyle özetlenebilir: Zatı muhterem 20 yaşında, tekniker olarak küçük burjuva hayatını (arabası, evi, işi varken) sürdürürken, birden insanlara ve hulasa topluma küserek, Kanada’da Quebec’e yakın, acayip soğuk bir mıntıkada, ormanda yaşamaya başlar. Yaşadığı mıntıka, yazları kurulan kamp alanlarına yakın, stratejik bir mevkidedir. Bu onun epey işine yarar. Tüm ihtiyaçlarını kamp sakinlerinden yiyecek, eşya, kitap, gazete, radyo, pil ve bilumum zerzevat aşıraraktan karşılar. Ve yaklaşık 27 sene bu şekilde yaşamayı başarır, dile kolay! Hatta kitabın sonlarına doğru, bazı insanlarla yapılan sohbetlerden anlaşılır ki, Knight onca sene çapulcu, hırsız seviyesinde anılırken saygı duyulan bir kişi mertebesine yükselir. Gerçi kimisi nefret eder, lanetler, öfkeden kudurur. Ama hakkında olumlu düşünen bir kişi bile olsa mevzu enteresandır. Hatta bazı abiler hızını alamaz, hapisten tahliye edilmesini, ormana dönmesini ve kendisine arazi tahsisi edilmesini bile talep ederler.[1] Bu vaka aslen, bir nevi “kendine kamu” hikâyesidir. Fakat mesele şudur ki “kendine kamu” diye kavram mevcut değildir. Tıpkı acayip meşhur münzevi Robinson Crouse gibi. Cuma adaya gelmeden Robinson ne bir kamu ne de gerçekten bir insandır. Vahşi tabiatın içinde yaşayan bir canlıdır sadece. Kamu, insanın toplumla vücut bulduğu (beden, ilişki, iletişim), anlam inşa ettiği (siyaset, felsefe, yönetim), imkân yarattığı (emek süreci, üretim araçları, piyasa) bir tür sahne vazifesi görür.[2]

Şimdi nüfusu sayısız kategoride paketleyip, koli bandıyla bir güzel kargolarsanız ne yazar ki. Populus bir kalabalık, kitle sanki bir madde tanımı, fizik problemi takdimi gibi sunulursa hem yanlış hem de çok ayıp olur. Sınıf, içine bulduğumuzu koyduğumuz nasıl bir kutu değilse, kamu da ilişkisel mevzunun eksik de olsa bir tanımıdır. Enva-i çeşit sınıftan, katman ve fraksiyondan mürekkep bir kitleyi, tek bir paydada kamulaştırmak suretiyle “kamucu” da olmak pekâlâ mümkün. Fakat o vakit buradaki kitle gerçekten makineye, mekanizmaya dönüşür. Genellikle liberal martavallar, kitlenin her unsurunun serbest rekabet içinde eşit temsil edildiği böyle otomatik bir mekanizma varsayar. Böyle böyle herkes için “özgürlük” garanti altına alınır. Tabii sorular ardı ardına gelecektir: Nerede, ne zaman, hangi koşullarda? Tasarlanan misal (ve genellikle) burjuva kamusudur, ne proleter, ne prekar kamusu: Bu kamu başka kamu. Mösyö Proudhon’un yüz küsur sene önce düştüğü tuzağa biz niye düşelim? Sakallı Hoca Sefaletin Felsefesi’ne fevkalade kroşeler atmış vaktiyle. Güzel kardeşlerim “kamucu” deyişi, bugünün Proudhonculuğu değil de nedir? “Sen kimin kamusundansın hemşerim?” demezler mi? Burada “kamucu” ile eşit olmayanları eşitlemeye, birbiriyle toplanmayanları da toplamaya (elma-armut meselesi) çalışıyoruz sözüm ona. Az biraz popülizm, burjuvazi için nefis bir müsekkin ve fevkalade kuvvetli bir yapıştırıcı vazifesi görür. Gelin görün ki bu meret, sınıf mücadelesinde acayip bir yağ çözücüdür; sınıf çıkarıymış, dayanışmaymış, kirmiş, pasmış ne varsa söker atar alimallah. Ortada ne mücadele kalır ne de sınıf; her şey dağılır gider.[3]

Buna memleketimizden bir örnek verelim de tam olsun bari. Öteden beri Cumhuriyet’in kamucu, halkçı umdelerle kurulu, aydınlanmacı bir rejim olduğu ifade edilir. Doğrudur, Cumhuriyet aydınlanmacıdır, fakat sınıfların ortadan kaldırıldığı eşitlikçi bir toplum projesi değildir; zaten böyle bir iddiası da hiç olmamıştır. Halkçı, yani bir nevi popülist, Batıcı, 1930 başlarında daha sıkı, ortalarda da daha gevşek manada “devletçi”dir. Bu bir nevi kapitalist kalkınma/gelişme modelidir, o kadar. Hedef, sınıfsız, kokusuz, kaynaşık bir kamu değildir ki! Başta insan gücü olmak üzere süratle kaynakların değerlendirilmesi, topyekûn bir kalkınma hamlesinin başlatılması, bunun için de öncelikle eğitimin temellerinin atılması öngörülmüştür. Herkesin eğitilmesi, okuma-yazma seferberliği derken hedef, her kesimden insan gücünü harekete geçirmektir: Kimsesizlerin kimsesi! Savaşlardan, mübadeleden, sefaletten kırılmış bir nüfusun sınıfını ara ki bulasın. Burjuva cumhuriyeti dediğin elbette sınıflı, kerli ferli olur haliyle. Dönemin kalkınmacı, devletçi politikaları aman sizi şaşırtmasın efendim; tabii ki modern bir cumhuriyet, sınıflı bir toplumu çağırmak zorundadır (bkz. İzmir İktisat Kongresi-1923), eşyanın tabiatı bu. Fakat burjuva toplum, siyaset ve ekonomi modelinin haddi hududu yoktur aslında; liberal-demokratik olanı da bulunur sepetin içinde, otoriter-teokratik olanı da, çok affedersiniz faşist-diktatöryen olanı da. Dünya damar damar, rejim çeşit çeşit. Tabiatıyla meselenin nazik kısmı şu; kuruluş felsefesi bir “sınıflar koalisyonu” olan bu zıtların birliğinin kuvvetli yapıştırıcısı niteliğindeki “halk”, kamunun karşılığı değildi ama sınıfsız kaynaşmanın da biricik temeliydi. Halkçılık böylesi bir “sınıf-dışı” olma durumunu, bir nevi olmayan-yer (utopia) konumu yaratmıştı. Bu, bir geçici sınıfsal uzlaşma (modus vivendi) hali, burjuva kurucu iradenin toplum inşasında güç toplama çabasıydı. O yüzden Cumhuriyet deyince devlet, devlet deyince de kamu bir anda gözümüzde beliriyor. Ulusalcılık, ulusçuluk, milliyetçilik gibi farklı kavramsallaştırma çabaları, aynı kapıya çıkan burjuva toplum kurgusunun grameri aslında. Halk, bu kurgunun nüfusu yatay kesen bir malzemesi, çimentonun harcı; içinde bütün sosların olduğu bir meyan. Fakat farklı tatların değil de, bütün aromaların tatlısıyla, ekşisiyle acısıyla birbirine karıştığı bir bulamaç. Akabinde bir salata beklentisi doğuyor haliyle.

Meseleyi rejimlerden muaf, sınıflardan azade mitolojik bir örnekle izah ederek renklendirelim bari. Meşhur Gılgamış Destanı’nda[4] Uruk kralı, kibirli ve yalnız Gılgamış’ın can sıkıntısını ve hırçınlığını dindirecek, kuvveti kendine denk birini yaratır tanrılar: Enkidu. Gılgamış ile Enkidu başta kavga ederler, fakat sonra canciğer kuzu sarması olurlar. Akabinde kutsal sedir ormanında yaşayan, garibana racon ve haraç kesen Humbaba’ya (Huwawa) karşı bir manifesto neşredip, birleşik cephe kurmaya karar verir, mücadele ederler. Nihayetinde Humbaba faşizmini yenerler. Gılgamış’ın kafa karışıklığı karşısında Enkidu’nun bitirim gücü, Humbaba’ya ölümcül yumruğu vurur ve Humbaba ölür. Fakat sonuç hazindir; Gılgamış’a yaren diye yaratılmış dost canlısı, arkadaşı için her şeyini feda eden Enkidu, bağımsız yargı süreci sonucunda ölüme mahkûm edilir. Enkidu’nun Gılgamış uğruna kurban edilişi, devletin toplumla ilişkisi gibi. Humbaba’yı yenen, Gılgamış’ı cesaretlendiren, onu fiştikleyen, ona yoldaşlık, yarenlik eden, yiğit Enkidu, tüm yaptığı iyiliklerden ötürü tanrılar tarafından cezalandırılacağını, cehennemin dibini boylayacağını öğrenince, onlar öldürmeden kahrından ölür. Gılgamış bunun üzerine büyük bir korkuya kapılır. Ölümsüzlük peşindeyken şimdi biricik dostu gözlerinin önünde öldürülmektedir. Yani nasıl bir ilişkidir ki bu, toplum hem onun için var olan bir mekanizmanın nimetlerinden yararlanacak hem de onun bir kurbanı olacak? Burada Enkidu’yu “toplum” olarak okursak, iş harbiden Gılgamış destanına dönüyor. Gılgamış için kendini feda eden, üstüne üstlük bunun için cezalandırılan bir Enkidu. Teşbihte hata olmaz: Gılgamış devlet, Enkidu halk. Günümüzde yaşadıklarımız bundan farklı mı dersiniz!

Ütopyaların ve ütopyacıların Marksiyan cenahtaki itibarları biraz sallantılı. Bu romanların, proletaryanın prematüre bilincine yönelik olduğu beyan edilmekteydi. Öyle ki, temel soru şu olmalıydı: Ütopyanın siyasal rejimi ne olacak? Bu yüzden de ütopyacı düşünce, sefalette sefaletten başka bir şey görmediği için ütopik kalmaktaydı. Kurtuluş mekanizması pratikte fevkalade meşakkatli fakat teorik olarak oldukça basitti: Proletarya politikleştikçe, ütopyacılar önemini yitirmekteydiler. O meşhur “devletin sönümlenmesi” mevzuunda düğümleniyordu olay. Toplum-siyaset ayrımı aşılmış ve siyaset hem herkesleşmiş hem de herkes siyasileşmişti.[5]

Hangi “Yönetim”in Kamusu, Hangi Bilimin “Yönetim”i

Dr. Viktor Frankenstein’in yarattığı ucube/canavar, 20. yüzyılın “bilimsel” yönetiminde vücut bulan ve 21. yüzyılda epey ilerleyen robot fikrinin, tasarısının atasıydı.[6] Aslında süreç çok basitti: İster fabrikada, ister büroda, isterse kargoda, madende, dağda, bayırda, çalışılan her yerde işlerin yolunda gitmesini sağlayan yegâne şey “rutin”di. 18. yüzyılda hem Diderot’da hem de Smith’te fevkalade işbölümünde zaten yere göğe sığdırılamıyordu.[7] Bütün bunları insanlığın huzuruna yığan zat-ı muhterem, takıntılı (obsesif-kompulsif), tuhaf, disiplinli ve inatçı Frederick Taylor’dan başkası değildi.[8] Kurduğu montaj hattı modelinin insanlığa karşı bir suç olduğuna yönelik iddialara karşılık savunma yapmak üzere ABD’nin meşhur Temsilciler Meclisi huzuruna çıkmışlığı bile vardır.[9] Kapitalizmin genişleyen ciğeri karla şiştikçe, montaj hattının yarattığı verimlilik mucizelerine tapınılacaktı. İşçilerin neredeyse hiçbir aşamasını denetleyemediği, yoğun bir montaj süreciyle baskılandığı bu seri üretim kabusu, geçici iyileştirmeler (daha çok ücretlere yansıyan tadilatlar) dâhil olmak üzere sınıfa hiçbir şey kazandırmıyor onu çepeçevre kuşatıyordu. “Bilimsel yönetim” kisvesi, emek denetiminin artırılması gayesiyle üretim sürecinde kapitalistin çıkarlarına uygun olarak işçiye giydirilmekteydi. Hem üretim sürecinde muazzam verimlilik artışı garanti edilecek hem de işçinin direnci denetim altında tutulacaktı. Adeta bir taşla iki kuş misali! Velhasıl mesele emek veya işçi değil, emeğin sermayenin ihtiyaçlarına uyum sağlamasıydı. Bütün çalışma hayatı artık Taylorcu ilkelerin hükmü altındaydı. Tüm emek süreci, çalışma tasarılarının kaynağı bu ilkelerin değişik versiyonları olacaktı. Lanet bir kez yayılmıştı artık bünyeye, verimliliğin tatlı sarhoşluğu, elden bir şey gelmiyordu: Rezistans kifayetsizdi! Zaten Ford hazretleri, fabrikalarında sendika kurma, üye olma, yardım ve yataklık etmeyi kesinkes yasaklamıştı. Çalışmanın bilimi gibi sunulan Taylorizm, aslında işçilerin kapitalist sömürü koşullarında çalışmasının yönetilmesinin bilimiydi. Buradaki bütün numara, bir işi yapmanın “en iyi yolu”ndan ziyade, işgücünün tüm kapasitesiyle en iyi nasıl denetleneceği meselesi üzerine kuruluydu.[10] Emeğin denetim altına alınması, emek süreçleriyle çalışanlar arasındaki bağı otomatikman koparan ve emek sürecinin planlamasını tümüyle yöneticiye bırakan despotik bir mekanizma yaratmaktaydı.[11] Arkada dönen dolaplar bunlarken bu işin cilası, parlatma boyası da, Fayol menşeili ve 1937 model Gulick dizaynı meşhur POSDCoRB idi.[12] Sözüm ona yönetim süreçleri, yöneticinin görevleriydi tüm bunlar.

Tam da Wilson’un 1887’de bağıra çağıra söylediği gibi “yönetim bir iş alanı”ydı. Böylece kamu yönetimi denilen koşuşturma alanının meşhur boşanma davası burada, bu saatte başlatılmış oldu. Hâlbuki yaşananlar tam bir tezgâhtı, dümendi. Hadi canım! Vallahi de tillahi de öyle. Serbest piyasanın “serbestisi” kadar serbestîyet (liberal ekonomi falan feşmekân), talebi canlı tutacak kadar bir tüketici modeli olarak vatandaş, pek tabii onun siyasal hakları (demokrasi falan feşmekân). Şimdi ikisini toplayalım: Siyaset+ekonomi. E ne oldu şimdi? Çok ayıp ama politik-iktisat! Hiçbiri diğerinden azade değil, birbirine göbekten bağlı. 20. yüzyılın “kamu yönetimi bilimi” ile toplumsal çelişkilerin, bilhassa sınıf mücadelesinin perdelendiği reform modeli inşası aslında “siyasetsiz” bir kamu siyasası tekniği ile desteklenmekteydi.[13] Peki ya yönetim? Siyaset-ekonomi ayrım nereden türüyorsa, siyaset-yönetim ayrımı da oradan türüyor aslında. Siyaset inşa eder, yönetim gereğini yapar. Biri dümen tutar diğeri kürek çeker. Bu işin dümeni de bu hakikaten. Hatta fevkalade liberal dönemde bu dümen işi iyice ciddiye binince, sermayedarın iştahı mucibince, kamunun ekonomide pek görünmemesi, bütün hadiseleri izlemesi bile istenmiştir. 1980’li, 1990’lı ve hatta 2000’li yılların bile ötesine geçti model: Kamu Özel ortaklığında ip atlamak kamunun/devletin ne haddine. Bu şirket-devlet modelinin ilk nüvesi, buradan bakalım nerelere gideceğiz. Galaktik-otoriter bir rejim bile kurulabilir kâinatta, çok korkunç! İnanmazsanız bir sonraki bölüme bakın.

Türkiye Temel Hukuk Ortaklığı A.Ş. (TTHO) İftiharla Sunar: Özel Yargılı Şirket-Devlet

Seneler evvel (2006) yazılmış bir romanın, karşımıza çıkaracaklarının, hakikaten de bugün yaşadıklarımızın olacağını söyleseler herhalde buna en hafif deyimiyle gülerdik. Gökdelen adlı roman, avukat Can Tezcan’ın hayatı çevresinde geçmekle birlikte öngördükleri itibarıyla, geleceğin dehşetini yalın bir dille anlatmaktadır. “Eski solcu”, orta yaşlı avukat Can Tezcan’ın en kalıplı müvekkili, “Niyorklu Temel” (Diker), gökdelen meftunu bir müteahhittir. Temel’in biricik hayali tüm İstanbul’u bir örnek gökdelenlerle donatmak, insanları yerden yukarıya taşımaktır. Yerde ne vardır peki? Pek tabii sefalet, hastalık, suç ve benzeri unsurlar kol gezer. Zenginler çözümü bulmuşlardır: olabildiğince yükselmek ve “mikroplar”dan uzak durmak. Gökdelenin tepesindeki yaşam, aşağıdaki melanetlerden insanları uzak tutmakta, haliyle fevkalade hijyen bir mertebede seyretmektedir. Fakat gökdelenlerin dikilmesine engel bazı arsalar, eski evler mevcut olduğundan bunların süratle ve de hukuken halledilmesi gerekir. Hukuk deyince aklınıza “hak, hukuk, adalet” şeysi gelmesin aman diyeyim! Buradaki mevzu, işin hal yoluna konulması o kadar. Zaten koyulur da.[14]

Fakat bu “distopyada bir husus var ki akıllara ziyan; memleket sanki yarı buçuk müstemleke olmuş, acayip bir Amerikancılık kol gezmektedir. Öte yandan fevkalade şirketleşmiş bir devlet modeli vardır. Bir tek yargı organları özelleştirilmemiştir; o da özelleştirilir roman boyunca. Nefis bir Kamu-Özel Ortaklığı modeli kurulmuştur. Sonay Bayramoğlu’nun kulakları çınlasın. O daha 2005’lerde Yönetişim Zihniyeti’nde düzenleyici üst kurulları bir şirket-devlet modeli gibi anlatırken, o zamanlardan bugünü öngörüyormuş meğer tıpkı 2006’da Tahsin Yücel’in yaptığı gibi. Daha o zamanlarda kamulaştırma kiralama, özelleştirmeye dair enva-i çeşit her türlü işlemin siyasal bir eylem olacağını ifade etmiş, kurul tipi yönetim yapısının oligarşik doğaya sahip firma modeline oturacağını savlamıştır.[15] Biraz tuhaf bir tanımdır ama iktisatçı Coase’nin yaptığı “bir firma olarak devlet” tanımı var ki o zamanlardan bugüne gittikçe normalleşen bir kavram haline gelmiştir. Hatta “yeni-kurumcu iktisat”çılar tarafından devletin piyasa için önemli olduğu hususları açıklanırken kullanılmıştır. Efendim aslında mevzu çok derindir. Misal, devletin tıpkı firmalar/şirketler gibi örgütlenmesi ve piyasa aktörleri ile aynı statüde bulunması gibi kozmik yaklaşımlar bile mevcuttur ki Yücel distopyasında tam da bu anlatılmaktadır.[16] “Yahu bu nasıl olur?” dediğimiz her şey bu eserde adım adım gerçekleşmektedir. Bir nevi kara ütopya, kâbus.

Ateşli savunmalarıyla nam salmış avukat Can Tezcan, bir yandan eski yıllarındaki politik görüşleriyle hesaplaşan bir solcu, bir yandan da en büyük para babalarının savunucusu zengin bir avukat. Gel de çık işin içinden. Birden Can Tezcan karşısına şirket-devlet modeli çıkınca hemen üzerine atlayan bir tamahkâr olur çıkar. Sözümona bunu, mahpus arkadaşı Varol Korkmaz ve arazisini, evini Niyorklu Temel’e vermeye direnen Hikmet hoca için yapar. Fakat yine devrimci dostu Rıza Koç’un dediği gibi bunlar boşunadır. Can Tezcan boş bir hayalin peşindendir: Yargının özelleşmesiyle herkesin adalete kavuşması! Bunu bir devrim gibi görür. Hatta bunu meşrulaştırmak için Niyorklu Temel’i bile savunur.[17] Oysa şirketi (TTHO) kurmak için Başbakan ile ödemeye ve bazı sözlere dayanan gizli kapaklı bir anlaşma yapar. Hâlbuki ne gerçek hayatı ne de adaleti bilmektedir. Toplumun büyük çoğunluğu büyük bir sefalet, hastalık ve açlık içinde kıvranmaktadır. Gökdelenler arası uçan mini hava araçları ile yeri görmenin, orada olup bitenleri bilmenin imkânı dahi yoktur. Karayolu kullanılacaksa, zırhlı lüks araçlar emre amadedir. Aksi takdirde memleketin sokakları hâlihazırda bir suç yuvası olduğundan, her an bir suikasta uğramak, hırsızlık ve gaspa maruz kalmak işten bile değildir. Zaten ortaya çıkan manzara hiç iç açıcı değildir “Yılkı Adamları” dediği halk, şehrin gizli kapaklı zemininde, kıyıda köşede, yeraltında bol miktarda bulunmaktadır. Halk değil de bir nevi süne zararlısı, parazit vb. sayılmaktadır. Aldous Huxley’in meşhur uzun çaları Cesur Yeni Dünya’daki vahşi bölge gibi bir tasarım. Her türlü mikrobun kol gezdiği, kirin, pasın bulaştığı, “temiz” hayattan uzaklaştırılmış bir bölge. Bu insanlardan gökdelende yaşayan seçkinlerin elbette haberi dahi yoktur.[18] Can Tezcan alçak uçuş yaptığı bir gün bunu fark edince dehşete düşer ve arkadaşı Rıza Koç’un doğru söylediğini anlar. Zaten sonrasında o yılkı adamları dediği meczuplar öyle bir hareket çeker ki sormayın, okuyun bence.

Hülasası şudur efendim. Yargının iktidarı kolladığı, iktidarın yargıyı farklı bir manivela olarak kullandığı acayip distopik bir tasarım çıkıyor karşımıza. Bu ülkede yasalar başbakan Mevlüt Doğan’la temsil olunduğu gibi, aslında bir ayrıntıdır.[19] Bir günde çıkarılan yasalar, yapılan düzenlemeler her şeyi şipşak hallediveren, nefis bir pratik yaratmıştır; hatta fevkalade pragmatik! “Ne kadar da benziyor” demeyin efendim, fevkalade sakıncalı çünkü. Herkesin distopyası, ütopyası kendine lütfen rica ediyorum. Her birini kendi içinde değerlendirmek gerekir değil mi yani! Benzeyen benzer size ne!

İdeolocya Örgüsü: İki Ters Hiç Düz!

Meşhur Webergil tarihçilerimiz, soydan soptan liberal sosyal bilimcilerimiz, günümüzde dahi kamuyu, devleti tartışırken hep sınıfsız, aromasız, sossuz bir malzemeden bahsederler. Kadim tarih uzmanları, kendilerinden pek emin bir şekilde, Osmanlı’nın, evvelinde hiç feodal olmadığı gibi kapitalizmin yakınından dahi geçmediğini bir masal gibi anlatıp dururlar. Yok asyatikti, yok despotikti münakaşası uzayıp gider efendim. “Hep bir hallı Turhallıyız biz bize benzeriz”, icabında yetmiş iki milletiz, sırasında cihan hâkimiyiz mitolojisi, sonraları “tam da Avrupa’ya diz çöktürecektik, vay arkadaş, hainler bizi içerden çökertti” arabeskine dönüşür. Oysa güzelim vatan İslam’ın kılıcına boyun eğen, gâvura diz çöktüren azametiyle bir gün büyük kurtarıcısını (Başyüce) çağıracaktır. “Asım’ın Nesli” yeni, kaynaşık, sınıfsız, mukaddes (dininin ve kininin davacısı[20]) bir kitlenin tarifidir. Yeni kamu budur; kuruculuk artık ikinci aşamaya geçmiş, düpedüz bir Türk-İslam ütopyasına, “Büyük Doğu” hayaline dönüşmüştür. Hem işler tıkırında gitsin, hem kamu ihaleleriyle “devlet kapitalizmi” modeli çalışsın hem de başta gençlik olmak üzere ideolojik inşaata çimento karılmaya devam edilsin. Bu muazzam kıvam “hayaldi gerçek oldu” düsturuyla parlatılınca, “yav görüyor musun adamlar ne söyledilerse, ne söz verdilerse yaptılar, yapıyorlar valla” güzellemesine dönüşüverir.

Bu düşüncenin feyzi elbette Necip Fazıl’ın en kralından İdeolocya Örgüsü adlı Türk-İslam ütopyasıdır. Bu biyopolitik kurgunun nefis tahlilini Fatih Yaşlı vaktiyle yapmıştı.[21] Bugünümüzü ta o zamanlarda yakalayan Kısakürek’in talebeleri, Büyük Doğu mefkûresini adım adım inşa ediyorlar efendim, milim milim, metre metre ilerliyorlar.[22] Helal olsun onlara, ödevlerini eksiksiz yapıyorlar. Malumdur Platon’un “Devlet”i filozofları baş tacı etmiş, onların en yakınına da koruyucuları koyarak muazzam, fakat eşitsiz bir düzen yaratmıştı. İşte “Başyücelik Devleti” de Türk-İslam Platon’una ait şahane bir teşkilatlanma örneğidir. Sonuçta yeminli bir anti-komünist olan Necip Fazıl, “İslamcı muhalefetin savunmacılıktan çıkıp hücuma geçmesinde” bir eşiği temsil etmektedir.[23]

Başyücelik devletinin içinde olmadığı herhangi bir şey yoktur. Misal yabancı ideolocyalarla mücadele dairesi, bir tür Saatleri Ayarlama Enstitüsü havasında, biraz da 1984 kıvamındadır. Toplumda her şeye karışır, karıştığı gibi her şeye çeki düzen veremeye çalışır. Hatta İngiliz Kemal misali “ince ve ulvi casusu sıfatıyla Garplıların harimine girme” taktiğinden bile söz edilir. Bankadan, spora, sinema, tiyatrodan, musikiye, kütüphaneden, parti dernek, sendikaya, kılık kıyafetten zabıtaya kadar her şey Başyücelik Devleti’ne ve “tam manasıyla orducu bir çizgi taşıyan” Büyük Doğu davasına hizmet edecek şekilde dizayn edilmektedir.[24] Ütopyanın özünde adil ve güçlü devlet mitosu olarak güçlü bir şeriat referansı vardır; birçok suç ve kabahatte idam cezası öngörür. “Minareler ve fabrika bacaları yan yanadır” ki verimsiz bireyler kafasına vura vura iş sahasına sürülürler.[25] Sermayenin de kısıtları mevcuttur; zekât yoluyla hem toplumsal adalet sağlanacak hem de sermayenin urlanması, aşırı büyümesi engellenecektir. Ayrıca büyük doğu hayali aslen İslam inkılâbını hedefler ve bu hedef de tabiatıyla orducudur: Yeni Altun Ordu![26] Zaten “Tanzimat’tan beri devam eden sahte inkılaplar…davamızın baş meselesidir” ki, mevcut düzeni aşacak inkılap, ancak ve ancak “İslamiyet’in Emir Subaylığı” ile gerçekleştirilebilir. Devlet sanki senfonik bir orkestra gibi bu süreci yönetecektir.[27] Batı pek tabii büyük doğudan fışkırmış, membaını oradan almıştır: Bir oksidentalizm bir irredantizm plağı döner durur. Burada bir nevi “milli merkez” yaratma arzusu depreşmiştir. Hem “hâkimiyet hakkındır” hem de nizamların nizamı İslam’dır! Peki, bu nasıl olacaktır? Bu üç koldan sağlanabilir. Evvela tam korumacı bir ekonomi, akabinde garbın marifetlerini, gerekirse casuslar eliyle alıp getirecek, Türk’e mal edecek hüner ve nihayetinde meyhane, kumarhaneye gibi batakhanelere paydos edecek bir iç nizam.[28] Muazzam bir muhayyile, pek akıllı bir hamleler silsilesidir bu.

Velhasıl kelam şu ufacık yazıda baş edilecek gibi görünmeyen bu fikriyatın özünde sinemadan, dansa, oturup kalkmadan, orduya, subaya, kılık kıyafetten, ecnebi mütehassıslara, kadınların kılık kıyafetinden, radyoya, matbuattan, akademyaya kadar her alanda Başyücelik Emirleri, adeta kanun hükmünde kararnameler marifetiyle tüm bir hayatı düzenlemektedir. Bu ne kolaylıktır, nasıl bir ferahlıktır anlatılmaz. Vatandaşın devletine, dinine, milletine sadakat içinde olması, aksi dahi düşünülemeyecek bir kulak memesi kıvamına getirilmesi esastır. Başyücelik devlet modeli davaların en yücesi Büyük Doğu davasına uygun olarak varlığını sürdürdükçe ayakta kalır.

Yani

Solcu distopya-sağcı ütopya…. Neden? Dünya sağdır da ondan, neden olacak! O yüzden solcu felaketi çağırır, onun hakikatin içinde meczederek dünyayı değiştirmek ister. Fakat sağcı zaten kendi sahasında oynamaktadır maçı, adeta gol paslarıyla nefis pozisyonlar yaratır ve akabinde hayal ettiği gibi gole gider. Attıkça atar, “rabbim verdikçe verir”. Hâlbuki solcu ne pozisyon yaratır ne de golü düşünecek bir atakta bulunur. O, anca savunma hattında kalıp daha az gol yemeye bakar. Hayat onun için gol atmaktan ziyade mümkünse gol yememek veya az yemek üzerine kurulmuştur. Hep defansiftir yani. Sağ ise ofansif ve agresiftir. Saha da oyun da onundur. Önündekini ezer geçer icabında, ya da geçmeye ikna eder, türlü türlü oyunlarla. Sağcı ülüşünü haykıran, mefkûresine sarılan ütopyalara yaslanır. Solcu ise fikrini çökerten, hayatını zehreden, hiçbir kurtuluş umudu olmayan, felaketi çağırır. Distopyalarda kahrından ölüp durur.[29] Hayalci sosyalistlere adıyla müsemma set çeken Engels, onlara saygıda kusur etmese de, Saint-Simon’undan, Fourier ve Owen’a kadar herkesi dara çekmiştir. Kendi eleştirel modelini, bireyin içine düştüğü buhranın yanılsamaları değil de, üretici güçlere müdahale ederek ve gerçek toplumsal dinamikleri tarihsel maddeci zeminde tahlil ederek sunar.[30] Onun bilimsellik arayışında gelecek topluma ilişkin umut da vardır. Ama bugünün neredeyse hiçbir sol ütopyasında onun zerresini dahi görmek mümkün mü?

Sağcı ütopya “eşitsizlikçi” dünyanın takdimi, hayali ve arz-u hali iken, solcu distopya ise düzen eleştirisi, mevcudun reddi onun yeni bir hayatta vücut bulmasıdır her nevi. Fakat sağ ütopya bunu somut unsurlarla, mukaddesat ile güçlendirerek kurarken, sol distopya ne kadar zalim veya zulüm varsa bunu anmaktan hayal etmeye vakit bulamaz. Zaten hayali de kâbustur. Kısakürek “Başyücelik Devleti”ni bizzat kurumlarıyla, kavramlarıyla, mefkûresiyle neredeyse eksiksiz takdim eder. Onun bu hayali adım adım gerçek olurken, Tahsin Yücel gelecekteki felaketin boyutunu, çaresizce yazar. Gerçi sonuna bir umut kırıntısı koyar da gerçekleşip gerçekleşmediğini bilemeyiz. Onca cefadan sonra, sıkıntıdan sonra zaten çok geçtir artık.

Hülasanın da hülasası efendim, sol, kötüyü gösterip umudu arar Mecnun misali, sağ ise iyiyi gösterip kâbusa varır. Bu yüzden de tüm sağ ütopyalar kaçınılmaz olarak Platoncu, solcu ütopyalar da çoğunlukla Proudhoncudur. Peki, ne yapmalı? Çaresizce kıvranmak yerine umut ilkesine sıkı sıkı sarılmalı elbette. Bir de unutmamalı, “sağ”dan ütopya tırtıklayarak sol ütopya olmayacağı anlaşılmalı. Kolları sıvayıp inşaata başlamalı, malzemeyi bulup buluşturmamız, insanla, toplumla bunu kucaklaştırmamız gerekiyor. Yoksa devşire devşire ortaya “ne şiş yansın ne kebap” misali bir ucube çıkar. Bu yolda büryan olmayı göze almadan ne ütopya tasarlanır ne de yeni bir dünya hayal edilir.

Hadi başlayalım öyleyse, ama nasıl? Hemen, şimdi içimizde umuda yer açarak başlayabiliriz mesela. Herkese hayırlı ütopyalar…

DİPNOTLAR

[1] Finkel, Michael (2017) Ormandaki Yabancı, (Çev. Devrim Kılıçer) Heretik Yayınları, Ankara, s.182.

[2] Bilhassa şu eserin, ikinci ana kısmına bakınız: Sennet, Richard (1996) Kamusal İnsanın Çöküşü, (Çev. Serpil Durak ve Abdullah Yılmaz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

[3] Acayip sürükleyici bir polemik için bkz. Marx, Karl (1979) Felsefenin Sefaleti, (Çev. Ahmet Kardam) Sol Yayınları, Ankara.

[4] Destana ilişkin göndermeler kitabın şu baskısına yapılmıştır: Gılgamış Destanı, (2017) (Çev. Sait Maden) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

[5] Bensussan, Gerard ve Georges Labica (Haz.) (2016) Marksizm Sözlüğü, (Çev. Volkan Yalçıntoklu) Yordam Kitap, İstanbul, s. 1038-1040, ayrıca bkz. Mattelard, Armand (2005) Gezegensel Ütopya Tarihi, (Çev. Şule Çiltaş), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

[6] Bu savın kaynakları şunlar: Sennet, Richard (2013) Zanaatkâr, (Çev. Melih Pekdemir), 2. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul ve Urgan, Mina (2003) İngiliz Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

[7] Bu konudaki en nefis kaynak kuşkusuz Richard Sennett’in Karakter Aşınması (2011, Ayrıntı Yayınları, İstanbul) adlı eseridir. Bu eserin “Rutin” bölümü her iki fabrika örneğini doyurucu bir şekilde karşılaştırır (bkz. s.32-46).

[8] Taylor hakkındaki literatür elbette dağları aşar niteliktedir, ancak onu farklı bir yönden okumak için Braverman, Harry (2008) Emek ve Tekelci Sermaye, (Çev. Çiğdem Çidamlı) Kalkedon Yayınları, İstanbul, s.105-146 arasındaki 4. ve 5. bölümler eşsizdir. Kişilik yapısıyla ilgili olarak ayrıca bkz. s. 110-111.

[9] Braverman, a.g.e. s.111-114.

[10] Braverman, a.g.e. s.109.

[11] Bayırbağ, Mustafa Kemal ve Asuman Göksel (2013) “Kamu Yönetimi”, Siyaset Bilimi, (Haz.) Gökhan Atılgan ve Atilla Aytekin, 3. Baskı, Yordam Kitap, İstanbul, s.158.

[12] Fayol’un 14 katı mı katı, sert mi sert ilkesine dayanarak (1916), Gulick’i yumurtladığı (1937) şifre şudur: Planlama-Örgütle[n]me-Personel Alma-Yönlendirme-Koordinasyon-Denetleme-Bütçeleme.

[13] Wilson, “siyasete karışan veya siyasallaşan bir yönetim anlayışı yerine, siyasetten arınmış bir yönetim pratiğinin geliştirilmesini, yönetimin verimliliğini (siyasal sürecin işlerliğini) artıracak bir unsur olarak ortaya koyar”. Öyle ki “Amerika’nın özgün koşullarında bunu yapabilmenin yolunun kamu yönetimini profesyonel bir iş kolu olarak yeniden yapılandırmak olduğunu” ifade eder. Bkz. Bayırbağ, Mustafa Kemal ve Asuman Göksel (2013) “Kamu Yönetimi”, Siyaset Bilimi, (Haz.) Gökhan Atılgan ve Atilla Aytekin, 3. Baskı, Yordam Kitap, İstanbul, s.157.

[14] Emekli öğretmen Hikmet Şirin’in evinin bulunduğu arsa, önce nus ile sonra da tekdir ve kötek yoluyla alınır. Tabii olan Hikmet hocaya olur. Açılan ateş sonucu, cansız bedeni tanınmayacak hale getirilir (bkz. Yücel, Tahsin [2016] Gökdelen, 9. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, s.240-241). İlginç olan nokta şudur; Hikmet hoca, yıllar önce Can Tezcan’ın polisin elinden kurtardığı devrimci yoldaşı Tufan Şirin’in babasıdır. Can Tezcan bunu öğrendiğinde ise artık çok geçtir (a.g.e. s.277-278).

[15] “Şirketin sermayesi ve son kertede şirketin kontrolü sahibindedir. Buna karşın demokratik bir devlette siyasal iktidarın kaynağı halktır; kamuya ait her şeyin mülkiyeti de halka aittir.” Tartışmalar için bkz. Bayramoğlu, Sonay (2005) Yönetişim Zihniyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, s.160-162.

[16] Bayramoğlu (2005) a.g.e., s.158-159.

[17] Yücel, a.g.e., s.140-141 ve s. 145-146.

[18] Şu tasvir çok açıklayıcıdır: “İnsanlar gözlerden uzak yerlere, dağlara, tepelere çekilmek zorunda kalıyor nicedir, yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk sürülerle, yalınayak, yarı çıplak, pislik içinde, tarih öncesinden kalma hayaletler gibi dolaşıp duruyorlar öyle, solucan kurbağa sıçan, çekirge, ot, kabuk, yosun… ne bulurlarsa yiyorlar. Çiftliklere yaklaşmaları bile yasak, buraları insan azmanları, ellerinde makineli tüfeklerle bekliyorlar; öldürdükleri de ölüden sayılmıyor…” Yücel, a.g.e., s.113; ayrıca bkz. Akkoyun, Tülay (2016) Ütopya/Distopya, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, s. 139-140.

[19] Gökdelen’de yargı tümüyle iktidarın kontrolündedir. Her şey iktidarın başındaki insanın iki dudağı arasındadır. Fakat bu durum özelleştirme mekanizmasıyla piyasa normuna uydurulmuş görünür. TTHO A.Ş. öncelikle başbakanla yapılan uzun bir görüşmede bir gizli protokol imzalar, daha sonra yargıyı devralma hakkına sahip olur bkz. Yücel, a.g.e., s.129-137.

[20] Yaşlı, Fatih (2017) Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne, Yordam Kitap, İstanbul, s. 96-97.

[21] Yaşlı a.g.e. s.96-140.

[22] Şu alıntı fevkalade açıklayıcıdır: “İslam İnkılâbı, üreme ve türeme davasında, sistematik bir çalışmayla, 40 milyonluk bir kalabalığı çeyrek asır içinde 80 milyonunu üstün çıkarmayı taahhüt ve tekeffül edici bir hamle ruhuna maliktir” bkz. Kısakürek, Necip Fazıl (2017) İdeolocya Örgüsü, 24. Baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, s.269.

[23] Bu nefretin en açık ifadesi şudur; “Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim, görevi olmasaydı sol elimi keserdim” Bora, Tanıl (2017) Cereyanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 442-443.

[24] Kısakürek, a.g.e. s.271 ve 383-386.

[25] Kısakürek a.g.e. s.381; Bora a.g.e. s. 445.

[26] Kelimesi kelimesine şöyledir: “Bizde, iyileri ve kötüleriyle bütün inkılâplar orduya dayanılarak yapılmıştır. Yani bizim tarihimizde bizatihi fikrin fikirden yola çıkarak meydana getirebildiği ve dayanağını halkta bulduğu tek bir inkılâp yoktur” Kısakürek, a.g.e. s.271

[27] Kısakürek a.g.e. s.12-13.

[28] Kısakürek a.g.e. s. 546-548.

[29] Bu konuda bir çok solcu ütopya da mevcuttur. Ama genellikle azınlıkta kalır. Buna en iyi örneklerden biri Morris’in “Hiçbir Yer’den Haberler” adlı eseridir.

[30] Engels, Friedrich (1978) Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm, (Çev. Öner Ünalan) Sol Yayınları, Ankara.

Kaynaklar:

Akkoyun, Tülay (2016) Ütopya/Distopya, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.

Bayırbağ, Mustafa Kemal ve Asuman Göksel (2013) “Kamu Yönetimi”, Siyaset Bilimi, (Haz.) Gökhan Atılgan ve Atilla Aytekin, 3. Baskı, Yordam Kitap, İstanbul, s.153-169.

Bayramoğlu, Sonay (2005) Yönetişim Zihniyeti, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bensussan, Gerard ve Georges Labica (Haz.) (2016) Marksizm Sözlüğü, (Çev. Volkan Yalçıntoklu) Yordam Kitap, İstanbul.

Bora, Tanıl (2017) Cereyanlar, İletişim Yayınları, İstanbul.

Braverman, Harry (2008) Emek ve Tekelci Sermaye, (Çev. Çiğdem Çidamlı) Kalkedon Yayınları, İstanbul.

Engels, Friedrich (1978) Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm, (Çev. Öner Ünalan) Sol Yayınları, Ankara.

Finkel, Michael (2017) Ormandaki Yabancı, (Çev. Devrim Kılıçer) Heretik Yayınları, Ankara.

Gılgamış Destanı, (2017) (Çev. Sait Maden) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Kısakürek, Necip Fazıl (2017) İdeolocya Örgüsü, 24. Baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul.

Marx, Karl (1979) Felsefenin Sefaleti, (Çev. Ahmet Kardam) Sol Yayınları, Ankara.

Mattelard, Armand (2005) Gezegensel Ütopya Tarihi, (Çev. Şule Çiltaş), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Sennet, Richard (1996) Kamusal İnsanın Çöküşü, (Çev. Serpil Durak ve Abdullah Yılmaz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Sennet, Richard (2011) Karakter Aşınması, (Çev. Barış Yıldırım), 5. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Sennet, Richard (2013) Zanaatkâr, (Çev. Melih Pekdemir), 2. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Urgan, Mina (2003) İngiliz Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Yaşlı, Fatih (2017) Türkçü Faşizmden “Türk-İslam Ülküsü”ne, Yordam Kitap, İstanbul.

Yücel, Tahsin (2016) Gökdelen, 9. Baskı, Can Yayınları, İstanbul.