“Kamu”s-u İdare: Sefaletin Felsefesi

Ne kadar ümitsiziz; yorgun, bitkin ve çaresiz… Aydınlanmanın yüzyıllar önce salgıladığı tüm iyimserliği, cesareti, insanlık nasıl oldu da, şu kısacık ömürde tersine çevirdi? Soru çok ağır, belki bir tek cevabı yok. Misal “halkız biz yeniden doğarız ölümlerde…” fakat halk kim, Dahası “kamu” kim, kimler, kimin kamusu? Yoksa herkesin kamusu kendine mi? Bilen gelsin, budur desin, işte meydan! Yüzyıllar ne ki, kamu daha dünkü çocuk, vatandaş desen ondan da yeni. Kamu, vatandaşın aritmetik toplamı, yani nüfus hiç değil belki, fakat ondan mürekkep. Çok tuhaf! Kamu hâlihazırda bir üretim tarzının yükselişine istinaden açıklanabilse de aslında bir ütopya hali. Nasıl yani? Bunca tanımın antik çağda, ortaçağda bir karşılığı olmadığına göre moderniteye özgü bir şey yani; taş çatlasa 200, 300 senelik bir mevzu; dediğimiz gibi “daha dünkü çocuk”. Kamu, hem nüfus, rakam, istatistik, hem muhasebe, milli gelir, hem kurum, bürokrasi, fabrika hem kuram, kavram, hem aslında her şey. Kamu, hem umut çoğaltan bir nevi çokluk hali, bir fiştikleyici, hem de hayatı yavaş yavaş çürüten bir uğursuz. O yüzden “kamucu” demek, hiçbir şey demek veya bir şey dememek.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---

PAYLAŞ