“İnsanların, hakkında çok az şey bildiğimiz duygusal güçleri, onları kendi insani çıkarlarına ters düşen kamplara katacak kadar kuvvetli olduğu sürece, bu insanların ekonomik yargılardan hareketle kendilerini yeni bir dünyanın inşasına adayacaklarına nasıl inanabiliriz” (Attila Joséf)

Kapitalizm, bizleri en uygun ve en iyi sistem olduğuna ikna etmek için neredeyse her yolu ve yöntemi deniyor. Çünkü o en başka sermayeye ve bununla birlikte güce, yarışmaya, eşitsizliğe, sömürüye, tüketmeye ve göstermeye dayalı bir sistem. Bir başka deyişle, eşitliğe, hakkaniyete, adalete, emeğe, dayanışmaya, paylaşmaya vb. birçok insani değere yaslanmıyor. Bu insana karşıt sistemin, uygun olduğunun bizlere kabul ettirilmesi yani bu akıldışı halin meşrulaştırılması elbette kolay değil. Çünkü dile getirdiğimiz gibi yaşadığımız hayat, güce, servete, şiddete, eşitsizliğe ve ayrımcılığa dayanıyor. Buna karşın sistem, bu akıldışı ve insana yaslanmayan gündelik hayatın işleyiş mantığını, bizlere, en iyi, neredeyse tek hayat biçimi olduğunu kabul ettirecek kadar da güçlü görünüyor. Yani, iyi yaşayabilmenin, başarılı olabilmenin, beklentilerini karşılayabilmenin neredeyse tek yolunun, servete, statüye, mal-mülke, gelire, tüketime ve gösterime bağlı olduğunu, bizlere kabul ettirecek kadar da güçlü mekanizmalar kullanıyor. Bunlar boyun eğdiren, gönüllü kulluk ettiren, ikna eden, yönlendiren mekanizmalar. Öyle ki, bu mekanizmalar, başka bir sistemi, hayatı, bireyi, toplumu tasarlayabilme, düş kurabilme yeteneğimizi bile körelten, elimizden alan mekanizmalar. Kısacası, “baskıcı hoşgörü” dediğimiz bu mekanizmalar, artık devrede. Bir başka deyişle, artık, geniş kesimleri, zor ve şiddete dayanan yöntemlerle sisteme boyun eğdirmek dönemi geçmiştir. Bunun için birçok etkin kültürel ve araçsal düzenleme[1] yol ve yöntem kullanılıyor. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---