Her kim ki kapitalizm hakkında konuşmak istemez, o zaman faşizm hakkında sessiz kalmalıdır.

Max Horkheimer

Marx, Hegel’i izleyerek, tarihin bazen tam anlamıyla tekrarlandığını söylüyordu. Fakat ilk kez bir trajedi biçimi olan olay, ikinci kez bir komedi biçimine dönüşür. Bu formül gerçekten çarpıcıdır, fakat belirli bir açıdan geçerlidir: Çünkü kanlı komediler de vardır. Louis Bonaparte, belirli bir açıdan komikti ve tarihte, başkalarını öldürmekten başka bir şey yapmayan komikler de vardır.

Nicos Poulantzas

Ekim Devrimi’nin 100. yıl dönümünü yaşadığımız bugünlerde, bir sosyalist devrim ihtimali, faşizmin etrafımızı kuşatan karanlığından dolayı gittikçe bulanıklaşıyor. Faşizmin[1] bir gerçeklik olarak tekrardan siyasal ajandamıza girmesi ve düşüncemizin bir nesnesi haline gelmesi, siyasal tahayyülümüzden devrim fikrinin uzaklaşması ile de alakalı. Bu durum ikisinden birinin sonunda ötekini yok ettiği bir katastrofik bir çatışmayı işaret etmese de, faşizmin yükselişi aynı zamanda “işçi sınıfının ideolojik ve devrimci örgütlerin niteliksel bunalımına rastlamaktadır”.[2] Ancak faşizm ne sadece işçi sınıfı ve onun organik örgütlerinin bunalımının direkt bir sonucudur ne de 1921 yılında İtalyan Komünist partisinin dediği gibi “devrimci durumdan” doğmaktadır. Bununla birlikte, faşizm sadece 1933 yılında Komintern’in ekonomist bir perspektifle tanımladığı gibi “finans kapitalin en gerici, en şovenist ve emperyalist terörist diktatörlüğü”ne[3] indirgenemeyecek de bir olgudur. Böyle bir perspektif, kitlelerin faşizmde ne bulduğunu açıklamaktan uzak kalır ve faşizmi ekonomik süreçlerin bir sonucuna indirger; toplumsal aktörlerin rolünü ve faşizmin “olağanüstü devlet biçiminin özel bir rejimi”[4] olma niteliğini es geçer. Buna ek olarak, faşizm sınıf mücadeleleri ve devletin bu mücadele içerisindeki özgül rolü yok sayılarak parlamenter demokrasinin krizinin veya toplumsal bunalımların bir sonucu olarak da görülemez.[5] Böyle bir perspektif, faşizmi liberal demokratik kurumların aşınmasına indirger; devletin ideolojik aygıtlarının burjuva demokrasisinde değil de faşist rejimde tek bir amaç için birleştirildiği yanılgısına yol açar. Faşizm olgusunu anlayabilmek için, belirli bir tarihsel momentte ortaya çıkan ekonomik, siyasal ve ideolojik bunalımların birbirlerini nasıl etkilediğinin ve birbirlerine nasıl eklemlendiğinin ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Faşizmi modern siyasetin bir sapması veya “anomalisi” olduğunu düşünmek onun bir daha gerçekleşmeyeceğine dair naif bir inancı barındırır. Anomali fikrinin faşizmi açıklama da kullanılması; kısmen burjuva ideologlarının, kapitalizmin faşizmi içinde barındırdığı gerçeğini bastırmaya çalışmasından kısmen de faşizmin “aşırılıklarından” kaynaklanmaktadır.[6] Ancak, Neocleous’un dediği gibi, faşizm, Avrupa’nın tarihi içerisindeki siyasi, dinsel ve kültürel çatışmaların bir ürünüdür ve “uygarlaşmış” burjuva yaşamından bir sapmadan ziyade onun bir parçasıdır.[7] Dolayısıyla, modernitenin bir “istisna”sı değildir; Mann’ın dediği gibi faşizm her daim modernitenin içerisindeki potansiyeldir.[8] Faşizm istisna olmaktan ziyade kendini henüz gerçekleştirmemiş bir potansiyel olarak düşünmek içinde bulunduğumuz toplumsal ilişkilerde bir “problem” olduğunu gösterir. Bu nedenle, faşizm ve aynı zamanda neofaşizm üzerine düşünmek kapitalizm, modernite ve modern siyaset üzerine de düşünmek anlamına gelir.[9]

Faşizmin Üzerine Bir Not

Faşizm üzerine literatür o kadar geniştir ki ortalama bir insan hayatı içinde bütün külliyatın okunabilmesi neredeyse imkansızdır. Bunun yanı sıra, faşizm üzerine uzlaşılmış bir tanım da yoktur. Örneğin, Roger Griffin’e göre “çeşitli permütasyonlardaki mitsel nüvesini palignetik (yeniden doğuşçu y.y.) türde popülist ultra milliyetçiliğin oluşturduğu faşizm bir siyasi ideoloji türüdür.”[10] Griffin, faşizmin baskın yönünü onun ideolojik yeniden doğuşçu söyleminde bulurken, faşizmin ortaklaştırıcı yönünün bu olduğunu söyler. Gerçekten de Griffin’in söylediği gibi faşist dilin içerisinde “yeni”nin doğumunu imgeleyen birçok sözcüğü bulmak mümkün. Bu yeniden doğuş miti Nazi örneğinde ırkın yüceltilmesine işaret ederken, İtalya Faşizminde ise devletin yeniden doğuşuna, milletin yüceltilmesi eşlik eder.[11] Ancak böyle bir tanımlama, kitlelerin faşizme eklemlenebilmesinde ki diğer sebepleri -ekonomik ve siyasal bunalım, aşağılanmışlık/yenilmişlik hissi- ikincil konuma iter. Paxton ise “Faşizm, halkın çöküşü, aşağılanışı ya da mağduriyetine dair takıntılı bir fikirle ve bunların yerini alacağına inandığı birlik, enerji ve saflık kültürüyle belirli bir siyasi davranış biçimi olarak tanımlanabilir”[12] derken faşist idealin insanları cezbeden, çağıran doğasını açıklamaya çalışır. Michael Mann’a göre “faşizm araç olarak paramilitarizmi kullanan aşkın ve arındırıcı bir ulus devletçilik anlayışıdır”[13]. Ve faşizmi anlamamız için dört temel toplumsal güç kaynağı olarak gördüğü ideolojik, ekonomik, askeri ve siyasi krizlere nasıl cevap ürettiğini görmemiz gerekmektedir.[14] Ioardachi, faşizmin eklektik doğasına işaret eden geniş tanımında, “Faşizm milliyetçiliğin devrimci bir biçimi olarak, bir yandan Romantik semboller, ayinleri ve törenleri kendine mal edip yeniden tanımlayarak, diğer yandan da manevi yenilenme, yeni toplumsallaşma ve eğitim biçimleri, korporatizm ve yeni karizmatik liderlik tarzı aracılığıyla ‘yeni insan’ın yaratılmasına dayanan alternatif bir totaliter toplum biçimi önermiş; böylece aynı anda hem ‘gerici’ hem de ‘fütürist’ bir siyasal ütopyayı savunmuştur”.[15] Bahsi geçen faşizm tanımlarının kapsayıcı ve birbirleriyle kesiştiği yerler olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, faşizmin aşırı milliyetçi, lider kültü etrafında hiyerarşik bir şekilde örgütlenmiş, mitik öğelere başvuran bir ideoloji olduğu bu tanımların ortak noktasıdır. Bu yaklaşımlar, faşizmin ideolojik veya hareket olarak amaçlarına odaklanırken, faşizmin olağanüstü bir devlet biçiminin olağanüstü bir rejim oluşunu ihmal ederler ve eklektik olan ideolojik doğasına odaklanırlar.

Faşizmi lider kültü üzerinden propagandanın zaferi olan açıklayan argümanlar da yaygın bir biçimde öne sürülür. Ancak, Paxton’ın da dediği gibi, “Her şeye gücü yeten bir diktatör imgesi faşizmi kişiselleştirir ve sadece lideri ön plana çıkarıp faşizmi anlamanın mümkün olduğuna yaratır. Gücü hala hissedilen bu imge, faşist propagandacıların son zaferidir.”[16] Bu yaklaşımlar genelde faşist ideolojinin ve onun propaganda zaferini göz önünde tutarken faşizmin ortaya çıkışındaki siyasal ve ekonomik krizlerin ne türden değişiklikleri yarattığını göz ardı ederler. Benzer bir şekilde, faşizmin başarıya ulaştığı Almanya ve İtalya örneğini göz önünde tutarak, faşizmin “kritik” siyasal anlardaki “biricik” ve simgesel reflekslerine odaklanarak -Roma Yürüyüşü, Reischtag yangını, Kristallnacht- anlamaya çalışmak da, faşizmin iktidarı ele geçirişi ile bu olayların arasında doğrudan bir bağ kurar. Faşizmin kitle tabanını nasıl oluşturduğunu ve kitlenin de faşizme nasıl bir katkı sunduğunu göz ardı etmesi açısından bu açıklamalar yanıltıcı bir nitelik taşır.[17] Özellikle bu ilüzyon klasik dönem faşizmi ile bugün arasında doğrudan kurulan analojilerde daha belirgin hale gelir.

Faşizm her ne kadar pre-modern unsurlara ideolojisinde yer verse ve moderniteye bir tepki olarak ortaya çıkmış olsa da; faşizm, modern bir ideoloji ve harekettir. Faşizm modern değerleri -özgürlük veya yurttaşlık hakları- yok etmeye dönük bir hareket olarak tanımlanabilir olsa da, faşizm modernitenin “Büyük Engizisyoncusudur”. Mann’ın dediği gibi “Faşistler modernitenin karanlık yüzünün bir parçasıydılar ve hala da öyledirler”[18]. Goebels’in Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde söylediği “1789 yılı böylelikle tarihten silinmiştir”[19] sözü Fransız Devrimi’nin sloganı olanı “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ideallerine duydukları bir nefretin yansımasıdır. Benzer bir yaklaşımın Mussolini İtalyası için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Mussolini “özgürlük, bireyselci liberalizmin öngördüğü soyut kuklanın değil de gerçek insanın bir sıfatı olacaksa, Faşizm özgürlük içindir”[20] derken hedef aldığı insanın devletten özgürleşebilme potansiyeliydi. Faşizmin moderniteyle ilişkisi bu anlamda paradoksaldır. Paradoksaldır çünkü modern değerlere saldırırken, faşizm modernite ile ortaya çıkan imkânlardan -teknoloji, kitle iletişim araçlarının sağladığı propaganda faaliyetleri, modern kitlesel üretim teknikleri- sonuna kadar yararlanmaya çalışan bir hareket olmuştur.[21] Diğer paradoksal yanı ise teknolojik gelişme ve modern hayatta yaşanan değişimlerle faşist hareketlerin kurduğu ilişkiden kaynaklanmaktadır. Yüzyıl dönümünde fordist üretimle beraber yaşanan büyük değişim gündelik hayatta hızlı bir devinim yaratırken, ahlaki değerlerde bir aşınma yaratır. Modernitenin toplumsal hayatta yarattığı bu kriz, faşizmin kitlelere anlam dünyalarına yeniden inşa edebilmesi ve kitlelere yeni anlamlar sunarak kendisine çekmesi için bir fırsat olmuştur. Diğer taraftan modern teknolojiyi kullanarak yeni otoyolların yapımı, silah ve uçak sanayinin geliştirilmesi ulusun kalkınmasını gösteren faşist propagandanın sembolik unsurları olmuştur. Faşist hareketlerin moderniteyle kurduğu bu paradoksal ilişkilerin farklı bağlamlarda da olsa bugün de sürdüğünü söyleyebiliriz.

Faşist hareketler şiddeti ve kendi paramiliter örgütlenmelerini siyasal rejimleri istikrarsızlaştırmak ve siyasal düşmanlarını özellikle sosyalistleri ve komünistleri sindirmek adına kullansalar da faşizm ne İtalya’da ne de Almanya’da iktidara darbe yoluyla gelmiştir. Tam tersine, bu iki ülkede de “demokratik” yollar ile yönetimi ele geçirmişlerdir.[22] Faşizmin siyasal hareket olarak gelişiminde faşistlerin, şiddeti bir siyasal araç olarak kullanmaları kendi kitlelerini genişletmek adına kritik bir önemdedir.[23] Devletin, faşistlerin paramiliter örgütleri aracılığıyla uyguladığı şiddet olaylarında sessiz kalması ise faşistlere verdiği örtük desteğin bir ifadesidir. Faşistlerin, paramiliter örgütler ile şiddete başvurmalarının temel sebebi bu iki ülkede bulunan güçlü işçi sınıfı hareketlerinin ve partilerinin gücünü kırma isteğiydi.[24] Aynı zamanda, faşist hareketler tarafından şiddetin bu şekilde kullanımı, burjuvazinin ve muhafazakârların işçi sınıfından duyduğu korkuyu bastırarak faşist hareketlerin siyasal alanın meşru bir aktörü olarak kendisini komünistlerin karşısında konumlandırmasını sağlamıştır.[25]

Poulantzas, faşizmin “sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak”[26] olmadığını ve faşizmin birdenbire ve beklenmedik bir şekilde iktidar gücünü ele geçirmediğini söyler. Faşist partilerin devlet iktidarını ele geçirmesi bir faşistleşme süreci ile beraber düşünülmelidir. Dimitrov’un 7. Enternasyonel Kongresinde dediği gibi faşizm basit bir hükümet değişimi değildir.[27] Faşizmin, monolitik bir blok olarak faşist partilerin devlet aygıtını seçimlerle ele geçirmesi olarak anlaşılması faşistleşme sürecinin kendi içinde oluşan çelişkileri ve kırılmaları göz ardı etmemize yol açar.

Faşizm, olağanüstü devlet biçiminin olağanüstü bir rejimi olma niteliğiyle hem olağanüstü devlet biçimlerinin içerisinde düşünülebilecek Bonapartist ve askeri diktatörlük gibi olağanüstü rejimlerden hem de kapitalist devlet biçiminden bir ayrışmaya teşkil eder. Devlet biçimi ve rejim tipi arasında yapılacak bir ayrım durumu anlamamız açısından faydalı olacaktır. Bu anlamda devlet biçimi değişmeden rejim değişebilir. Neofaşist hareketlerin iktidarı ele geçirmesi faşist bir rejimi doğursa bile; bu durum faşist bir devlet biçimini almayabilir. Faşistleşme süreci içerisinde -ki bu liberal devlet biçiminde ve ya neoliberal otoriter devlet biçiminde gerçekleşmiş olsun- faşist hareketlerin iktidarı ele geçirmesi ile beraber devlet aygıtı içerisinde yaşanacak dönüşümler bizi faşist bir devletin var olup olmadığını anlamamızı sağlayacaktır. Devletin ideolojik aygıtlarında yaşanacak dönüşüm (polis, ordu, medya, din gibi kurumların yeniden düzenlenmesi, baskı ve zor aygıtları arasındaki ilişki, siyasi polisin rolü gibi), hukuki sistemde yaşanan değişiklik ve temsil sisteminin lağvedilip ve tek parti ve lidere teslim edilen bir siyasal alan bu durumu anlamamızı sağlayacak temel kategoriler olarak düşünülebilir.[28]

Faşistleşme süreci, klasik faşizm için iki dünya savaşı arası dönem içerisinde İtalya ve Almanya’da yaşanan ekonomik, siyasal ve ideolojik krizler ile beraber kendi özgüllükleri içinde düşünülmelidir. Bugünkü faşistleşme sürecinin klasik faşizm döneminin bir kopyası veya onun izlediği adımların bir tekrarı olarak düşünmek fazlaca yanıltıcı olacaktır.[29] Türkiye’deki rejim dâhil, her ne kadar dünyadaki otoriter neoliberal rejimler klasik faşizmin bazı niteliklerini gösteriyor olsa da -pre-modern öğelere başvurma, modern propaganda teknikleri, ulusun yeniden doğuşunu vurgulayan mitsel öğeler vd.-[30] faşist bir rejim tipinin egemen olduğunu sadece bu benzerlikler üzerinden söyleyemeyiz. Ancak yaşadığımız dönemi “faşizm öncesi durum”[31] veya faşistleşme sürecinin bir parçası olarak düşünebiliriz.

Neofaşizm Üzerine

Michael Mann faşizmin iktidarı ele geçirmesinde paramiliter örgütlerin rolünün önemli olduğunu söylerler. Gerçekten de, paramiliter örgütler hem İtalya’da hem de Almanya’da siyasal alanı istikrarsızlaştırmak ve siyasal rakiplerini sindirmek için şiddeti kullanmaktan çekinmemişlerdir. Ancak bugün neofaşizmin yükselişinde ne kahverengi gömlekli ne de siyah gömlekli fırtına birliklerini görmekteyiz. Hatta faşist parti adı altında örgütlenmiş bir partinin varlığından bile bahsedemeyiz. Ancak, neofaşist hareketlerin faşizm veya faşist sözcüğünü kullanmayarak örgütleniyor olmaları; bu hareketlerin faşist karakterlerinin yok olduğu anlamına gelmez.

Neofaşist harekelerin/partilerin bu anlamda, klasik faşist hareketler gibi “demokratik” seçimlerle ve legal unsurları kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Badiou bu sebeple bugünkü bu durumu demokratik-faşizm olarak adlandırır. Her ne kadar bu adlandırma çelişkili gibi görünse de bu hareketleri demokrasi aygıtının içinde olduklarını ama aynı zamanda demokrasi aygıtını yok etmek istedikleri için demokratik-faşizm olarak tanımlar.[32] Ancak, neofaşist partilerin bugün şiddeti siyasi stratejilerinin bir parçası olarak görmeyişleri hiçbir zaman bu tür bir stratejiye başvurmayacakları anlamına gelmemekte; tam tersine kendi varlıklarını tehdit olacak şekilde devrimci siyasetin yükseldiği durumda bu tür çatışmaların olacağını düşünmek için kahin olmaya gerek yok.

Bugünkü neofaşist hareketlerin yabancı düşmanlığı, İslam fobisi, ırkçılık ve polis devletinin gerekliliğinin savunusu gibi özelliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz.[33] Yukarıda da değindiğimiz gibi faşist hareketlerin aşırı milliyetçi bir niteliği olsa da Nazi ideolojisi dışında biyolojik bir ırkçılığın faşist harekete egemen olduğunu söylemek zor. Bugünkü neofaşist hareketlerin ırkçılığı kültürel milliyetçilik temelinde dışavurulmakta. Avrupa’daki neofaşist partilerin birbirleriyle dayanışması ve ortaklaştıkları söylem olan “Avrupa Medeniyeti”nin dışında kalanları ulusun düşmanı olarak tanımlamaları egemen ırkçı motifleri olsa da, biyolojik bir ırkçılığın şimdilik bu hareketlerin temel özelliği olmadığını söyleyebiliriz. Ancak bu hareketlerin zaman içerisinde iktidar olmaları halinde bu kültürel ırkçılığın biyololojizmle birleşmemesi için bir sebebin olmadığını da söyleyebiliriz. Ulusun çöküşünden sorumlu olan düşmanın belirleniminin her ulusun kendi özgül siyasi ve kültürel tarihine göre değiştiğidir. Bu ise, neofaşistler (klasik dönem faşistleri içinde geçerlidir bu durum) için evrensel bir düşmanın olmayışı, düşman olanın bir siyasal kurgu olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır. Avrupa için bu öteki Müslümanlar olurken, Amerika’da Hispanikler de düşman kategorisine girmekte; Türkiye’de ise bu düşman etnik temelde Kürtler olurken hem etnik hem de din temelli bir düşmanı inşasının Hristiyan uluslar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Neofaşist hareketler ideolojik düzeyde ve hareketlerin gelişimi evresinde belirli ortak özellikler gösterirken, klasik faşizm analizinde olduğu gibi bu hareketleri sadece ideolojileri bağlamında ele almak ya da ekonomik krizlerin ve büyük göçlerin direkt bir sonucu olarak görmek yanıltıcı olacaktır.[34]

Neofaşizm ve Neoliberalizm

Neoliberalizmi kapitalist üretim tarzı içerisinde bir aşamadan diğer aşamaya geçiş olarak görebiliriz. Bu geçiş sadece işçi sınıfı ve sermaye arasındaki ilişki ya da devlet ile burjuvazi arasındaki ilişkinin değişmesi anlamına gelmemekteydi. Bizatihi, devlet bu sürecin bir aktörü iken devletin kendisi de sınıfsal güç ilişkilerini yansıtacak şekilde değişmişti. Ancak neoliberalizm; emek süreçlerinin esnekleşmesi ve güvencesizleşmesi ya da sermayenin önündeki engellerin kaldırılması anlamında sadece iktisadi ilişkilerin değişimine işaret etmemekte. Neoliberal kapitalizmle beraber emeğin ve sermayenin birbirinin tersi çıkarlara sahip olacak şekilde esnekleşmesi, artan finansallaşma ve finans sermayesinin sanayi sermayesi karşısında egemen hale gelmesi; sermayenin uluslararası hale gelmesi için önündeki ulusal ve yasal engellerin kaldırılması sadece iktisadi alan da kalan değişiklikler değildi. Marx’ın hatırlattığı gibi üretim ilişkilerindeki değişimler kendisini toplumsal, hukuksal ve siyasal alanda da üretmek zorunda olduğu gerçeği neoliberalizm için de geçerliydi. Neoliberalizmin egemen üretim tarzında değişikliği hegemonik kılabilmesi için kendisini siyasal ve ideolojik düzeylerde de hegemonik kılması gerekmekteydi. Bu ise, siyasal düzeyde yaşanan boydan boya değişimi ve insanların “eski” gündelik deneyimleri çözülürken “yeni” gündelik deneyimlerin oluşumunu işaret etmektedir.

Wendy Brown neoliberalizmin; serbest piyasa mitini, sınıfsal olarak eşitsiz dağılmış gelir vergilerini, sağlık, eğitim ve barınma gibi temel yurttaşlık haklarının piyasa aracılığıyla düzenlenmesini, müştereklerin yani kamusal alanların, parkların, yolların özelleştirilmesini; emeğin esnekleştirilmesini ve güvencesizleşmesini; gündelik hayatın neoliberal ideolojiye bağlı olarak boydan boya değişimini; insan ihtiyaç ve arzularının bir girişim nesnesine dönüşmesini kapsadığını söyler.[35] Bunun yanında, neoliberalizm kapitalizme içkin olan sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirerek sosyal adalet problemini hem ülkeler hem de küresel ölçekte derinleştirmiştir. Öyle ki, dünyanın en zengin altı insanı en aşağıda yaşayan dünya nüfusunun yarısını oluşturan insan nüfusunun toplam elinde bulundurduğu mülkiyete sahiptir.[36] Bu gelir eşitsizliğine, aynı zamanda sanayi sermayesinin ucuz işgücü sebebiyle küresel güneye ve uzak doğuya taşınması eşlik etmiştir. Sanayi sermayesinin kâr oranlarını maksimize etmek için işgücünün ucuz olduğu yerlere akması, kaynak sermayeye sahip ülkeler içerisinde işsizlik oranlarının artması; uzak doğuda ve küresel güneyde emekçi sınıfların baskı altında tutulduğu ağır sömürü koşulları eşlik etmiştir. Bununla beraber; altsınıfların, siyasal mücadeleler sonucunda elde ettiği sosyal ve ekonomik haklar, devletin neoliberal yeniden yapılandırılmasıyla beraber yavaş yavaş aşındırılmış, alt sınıfların deneyimlediği toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirmiştir. Tüm bu koşullar; 2008 ekonomik krizi ile beraber dünya genelinde yaşanan ekonomik daralmanın sonucunda daha da ağırlaşmıştır.[37] 2008 krizi ile devletin piyasaların dışında bir aktör olduğuna dair neoliberal mit yıkılırken, büyük finansal kuruluşlar ancak devletin piyasaya para aktarması ile kurtulmuşlar, ancak bunun karşısında yaşanan yoksulluk derinleşmiştir.

Finansallaşma ise ulusal ekonomileri uluslararası piyasalar karşısında korumasız hale getirirken; finansallaşma ile beraber devletin ekonomik krizlere müdahale edebilme yetisi azalmıştır.[38] 2008 finansal krizi hem büyüklüğü hem de coğrafi genişliği açısından 1929 Büyük Bunalımın’dan sonra görülen en büyük ekonomik kriz olma özelliğine sahip.[39] Foster’ın dediği gibi, klasik faşizm dönemine benzer bir şekilde hala ulus-devlet kökenli monopol kapitalizminin egemen olduğu bir dünyada yaşıyor olsak da, bu dünya artık küresel monopol finans sermayesinin egemen olduğu bir yer haline gelmiştir.[40]

Neofaşist hareketler ise, neoliberalizmin yarattığı yıkımı devletin ekonomiye müdahaleci konumunu tekrardan gündeme getirerek çözeceklerini iddia ederler. Amerika örneğinde, Trump’ın fabrikaların tekrardan Amerika’ya döndürme kararı sermaye için kârın korunması ile gerçekleşebilir bir siyasettir. Bunun için de, klasik faşizm dönemi Almanya örneğinde gördüğümüz gibi işçi sınıfının zor aygıtıyla bastırılması ve siyasal/iktisadi pazarlık gücünün elinden alınması gerekmektedir. Neofaşizm bu anlamda küreselleşmeye karşı bir tür “ulusal ekonomi modeline” dönmeyi savunur. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi işçi sınıfının mevcut örgütlülüğünün zayıflatılması ya da klasik faşizmde olduğu gibi devlete eklemlenmesi gerekmektedir. Faşizmlerin neden hızlı bir şekilde devlet aygıtını totaliter bir şekilde yapılandırmaya çalıştıkları sorusuna dair  kısmi cevap burada bulunulabilir.

Fransa’da Front National’ın (Ulusal Cephe- FN) yükselmesi için neoliberalizmin sebep olduğu yıkım önemlidir. Örneğin, Fransa’da sosyalistlerin kalesi olarak bilinen Hénin-Beaumont bölgesinde sosyalistlerden sonra belediye seçimlerini FN üyesi kazanırken, eski sosyalistlerin şimdi FN taraftarı olduğu görülebiliyor. Gene istatistikî olarak FN’nin, Fransa genelinde çekimser olanlar olmasa işçi sınıfı oylarının %44’ünü alacağı hesaplanmakta. Ancak, çekimserler dâhil olduğunda bile bu oran %33 gibi yüksek bir yüzdeye sahip.[41] Özellikle, sermayenin kârı maksimize etmek adına göç ile gelenleri ucuz emek işgücü olarak kullandığı bu ortamda, alt sınıfların kendiliğinden öfkesi hızlı bir şekilde sermaye sınıfı sahibi sınıftan göç ile gelen gruplara -Hispanikler, Kuzey Afrikalılar, Uzak ve Orta Doğulular ve ya Kürtler’e- yönelebilmekte. Göç hareketlerinin klasik faşizm dönemine göre çok daha yoğun olduğu günümüzde ise bu durum sermaye için kârı maksimize edebilecekleri bir alan yaratırken; emek ile sermaye arasında etnik bir hale bürünmüş bu çelişki neofaşistler için kendi ideolojik söylemlerini kuracakları bir alan olarak karşımıza çıkmakta.

Neoliberalizmin kendi sınıfsal hegemonyasını kurması açısından otoritaryan bir rejim biçimine ilk günden ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz.[42] Bugün yaşananları bu otoritaryan rejimin kendisini totaliterleştirmesi -totaliteryanizm teorilerinden farklı anlamda- olarak görmemiz mümkün. Her ne kadar 2000’li yıllardan bu yana Avrupa, Güney Amerika ve Ortadoğu’da birçok kitlesel siyasal ayaklanma olsa da bunların hiçbiri neoliberalizmin hegemonyasını krize sokacak bir güce ulaşmadı. Neoliberalizmin meşruiyeti kitlesel ayaklanmaların sonucunda aşınsa da; neoliberal hegemonyanın kendisinin sorgulandığı bir meşruiyet krizini yaşamadığını ve krizlerin şiddetini artırarak dünyanın belirli yerlerinde pıtrak gibi yayıldığını ve diğer ülkeleri de zamanla etkisi altına alabildiğini görebiliyoruz. Samir Amin’in dediği gibi faşizm derin ve şiddetli kriz momentlerinde ortaya çıkmakta ve faşizm her daim bu kriz koşullarında sermaye için en tercih edilen opsiyon olmakta.[43] Bugün neoliberalizm kendisini krizlerle yeniden yapılandırırken ve hâlihazırda bu krizlere, siyasal krizinin eşlik ettiğini söyleyebiliriz.

Neoliberalizm ve Çürümüş Demokrasi:

Yukarıda söylenenlerden, genel iradenin daima doğru olduğu ve hep kamu yararına meylettiği çıkarılabilir, ama halkın kararlarının hep aynı ölçüde doğru olduğu çıkarılamaz.

Jean-Jacques Rousseau- Toplum Sözleşmesi

Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük adlı eserinde “Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile birlikte ‘demokratik parlamenter’ devlet biçimi görünüşte dokunulmamış kalsa da artık, bir taraftan egemen sınıf ve fraksiyonlar, öbür taraftan devlet aygıtı arasındaki ilişkiler özellikle bu siyasi partiler kanalı ile düzenlenmeyip, gittikçe doğrudan bir niteliğe bürünür”[44] tespitini yapar. Devletin bu doğrudan müdahaleci karakteri hem devlet dışı ağların oluşumuna yol açar hem de demokratik ve hukuki biçimlerde değişiklikler yaratır. Devletin bu müdahaleci karakteri bir siyasal bunalım anına işaret etse de; buradaki siyasi bunalım çözülemeyen bir siyasi krizden çok; “demokratik” kurumların ve bu kurumların işleyişinin vaat ettiği çözümleri üretemiyor oluşu anlaşılmalıdır.[45] Bu tür bir siyasal kriz durumlarının kalıcı hale gelmesi,[46] faşist hareketlerin siyasal perspektiflerinin meşruiyet kazanacağı bir alan yaratır. Müzakere, hukukun egemenliği gibi biçimsel demokrasinin olmazsa olmazları siyasal sorunlarının çözümünü geciktiren “engeller” olarak işlevsiz kılınır. Paxton klasik faşist dönemi kastederek, bu dönemde faşist partilerin “antipolitikayı” savunarak, temel siyasi motivasyonu siyasetin değersiz olduğuna inanan insanların desteğini kazanabildiğini söyler. Bunun yanında, faşistleşme sürecindeki siyasal kriz, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen parlamenter imajını güçlendirirken, faşist hareketlerin üyeleri davasına bağlı militanlar olarak karşımıza çıkar.[47] Neofaşizmi düşündüğümüzde, geleneksel merkez sol ve sağ partilerin neoliberalizme teslim olmaları ve iki merkez partinin nerdeyse aynı çizgiye gelmiş olmaları ve siyasal sorunları çözebilecek ajandadan ve beceriden yoksun oluşları faşist hareketleri popüler kılmaktadır.[48]

Demokrasinin çürümüşlüğü aynı zamanda neoliberalizmin siyasal kurumlarda yarattığı tahribatla beraber düşünülmelidir. Neoliberalizmin yol açtığı demokratik kurum ve değerlerdeki aşınma biçimsel anlamda bile olsa liberal demokrasinin işaret ettiği yasa önünde eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramların anlamlarının aşınmasında da görülebilir. Wendy Brown, bu anlamda adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramların siyasi anlamlarından yitirilerek ekonomikleştiğini söyler.[49] Bu durum yukarıda işaret ettiğimiz temel yurttaşlık haklarının piyasalaşması ile ilgili olsa da aynı zamanda yeni bir yönetim tekniğini işaret eder. Platon ünlü eseri Devlet’te, kent ve insanlar arasında kurduğu ilişkide, insanları üç temel gruba ayırır ve kent yönetimini buna göre organize eder. Brown’a göre, bu analoji ne olursa olsun siyasal bir nitelik taşır. Diğer bir deyişle, devlet ve yurttaşları arasındaki ilişkideki siyasal kavramlar -eşitlik, adalet, özgürlük- siyasal bir nitelik üzerinden anlam kazanır, dolayısıyla politikanın alanındadır. Bugün ise, neoliberalizm ile bu kavramların anlamı, yönetenler açısından siyasal bir nitelikten ziyade ekonominin bir sonucu olarak sunulur olmuştur. Bu anlamda, devletin şirket gibi yönetilmesinin önerilmesi ve ya 1990’lı yıllarda Tayland başbakanının kendisini devletin CEO’su[50] olarak göstermesi bunun basit örnekleri olarak görülebilir.

Obama, Ocak 2013’te ikinci kez seçildiği açılış konuşmasında ekonomik büyüme ile ayrımcılığın azalacağına, özgürlüğün gelişeceğine, suçun azalacağına, insanların onurlu bir yaşama sahip olacağını anlatır.[51] Neoliberalizmin bu perspektifinde, ekonomik büyüme ile demokrasi arasında organik bir bağ olduğu varsayılır; ekonomik büyümenin demokrasinin gelişimine katkı sunacağı ve politikanın çözemediği sorunların bu yolla çözüleceği iddia edilir. Toplumsal sorumların çözümü için egemen hale gelen bu rasyonalite sınıflar arasındaki eşitsizliği derinleştirirken, insanlar kazananlar ve kaybedenler olarak kolaylıkla birbirinden farklılaşabilmektedir. Bu anlamda eşitlik temelinde kurulan “toplumsal sözleşme”, insanların kazanan ve kaybeden olarak ayrıldığı bir yerde anlamını yitirmektedir.[52]

Neofaşizm bu niteliğiyle bağlamı farklı olsa da klasik faşizm ile benzer çizgiyi izler. Neocleous’un dediği gibi faşizm kitleleri anti-komünist bir şekilde harekete geçirmek için ulusallaştırırken,[53] neofaşizm de bozulan toplumsal sözleşmeyi ulus temelli bir eşitlikte yeniden kuracağını vaat eder. Neofaşizm yaşanan eşitsizliğin, sefaletin sebebinin sermaye değil ulusun kanını emen “parazitler” olduğunu söyler; sınıfsal çelişkileri ters yüz eder. Toplumun kanını emen “parazitler”in ortadan kaldıracağı ile ulusun tekrardan refaha kavuşacağı fikri ilk başta çekici gibi gelse de her ulusun kendi ölümüne koştuğu bir hayaldir. Liberal demokrasinin vaat ettiği biçimsel eşitlik fikrinin bile neoliberal kapitalizmle beraber anlamını yitirdiği bir “demokrasi”, iddia ettiği mucizeyi gerçekleştiremeyen sahte peygambere benzer ve bu anlamda hayal kırıklıkları yerini öfkeye bırakır.

Kapitalist üretimin neoliberal aşaması ile beraber, demokrasinin içerdiği bu iki boyutlu kriz     -siyasi çözüm üretme yetisinden yoksunluk ve siyasetin ekonomikleştirilmiş olması- neofaşizmin gelişmesi için uygun bir alan oluşturmaktadır. Neofaşizm, 1920’li yılların faşizminin yükselişinin tersine bugün bu krizlerin demokrasinin kurumsallaşmış olduğu ülkelerde karşımıza çıkarken, neofaşist hareketlerin iktidara gelir gelmez yaptıklarının liberal demokratik değerleri yok etmeye çalışmak olması -güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü vd.- faşistleşme sürecinin de bir parçası olarak görülmelidir. Faşizmin geri döndürülemez olduğu aşamada ise bu tür hukuki ve siyasal formalizmin kalmadığını klasik faşizm örneğinden bilmekteyiz. Ancak 1920’lerde faşizmin yükselişinde olduğu gibi, bugün siyasal krize eşlik eden bir ideoloji krizi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

İdeolojinin Krizi: Modern Değerlerin Aşınması

Yukarıda Fransa’da, Hénin-Beaumont kentinde neoliberalizmin yarattığı yıkımı neofaşizmin yükselişi bağlamında ele almıştık. Gene aynı kentte yaşayan, 80 yaşındaki sağ cepheden bir partiye oy verecek yaşlı bir kadın kentin mevcut halini şu sözlerle açıklıyor: “Önceden sosyalist, komünistti buralar. Şimdi Ulusal Cephe. Bakın her yer boş, herkes kendini düşünüyor. Eskiden insanlar birbiriyle konuşur muhabbet ederdi, şimdi kimse kimsenin yüzüne bakmıyor.”[54] Bu sözler her ne kadar tekil bir deneyim ifadesi olarak görünse de, neoliberalizmin gündelik hayat içerisinde yarattığı duygusal kırılmaları açıklaması açısından anlamlı. Eskiye, organik bir cemaate ve insanlar arası bir samimiyete dair özlemi dile getiren bu sözler neoliberalizmin gündelik hayat üzerinde yarattığı gerilimler ve neofaşizmin yükselişi arasındaki ilişki hakkında düşünmeyi zorunlu kılıyor.

İkinci düzlemde, neoliberalizmle beraber egemen hale gelmiş esneklik ve güvencesizliğin gündelik hayatı ve insanların duygu dünyalarında yarattığı belirsizliğin verdiği korku ve tedirginlik hissini düşünebiliriz.[55] Bu durumda karşımıza şu sorular çıkmaktadır: Kapitalizm sermaye çevrimini (üretim-dağıtım-tüketim) sağlamak adına hızlanırken, kapitalizmin tersine uzun zamana ihtiyaç duyan insani ilişkilere ne olur? İkinci olarak, neoliberalizmin yarattığı ekonomizasyon insani ilişkileri dönüştürdüğü ölçüde; insanlar, çıkarların “askıya alındığı” bir organik cemaati nasıl kurabilirler? Diğer bir deyişle, yukarıda alıntıladığım “kimse kimsenin yüzüne bakmıyor” sözü basit bir nostalji arayışına indirgenemeyecek ölçüde, kendi içinde siyasal ve ekonomik dönüşümlerin izlerini taşıyor. İnsanların emeklerini satmak için sürekli şehir ve iş değiştirdiği bir durumda, kendilerini güvende hissettikleri -arkadaşlık, aile, iş yaşamı vb.- zeminlerin kayması anlamına gelmektedir.[56] Bu anlamda neofaşizm, faşizmin 1920’lerde yaptığına benzer bir şekilde insanlara ulus içinde birleşmenin onlara güvenli bir sığınak sağlayacağı iddiasında bulunabileceği bir zemin sunmakta. Neofaşizmin sunduğu “organik cemaat ideali” neoliberalizmin içerisinde sağlanamayacak olsa da, insanların kendilerini güvende hissedecekleri bir aidiyet hissini vaat eder.

Poulantzas, faşistleşme sürecinin bir boyutunun da ideolojilerde yaşanan bir bunalım olduğunu söyler. Faşistleşme sürecinde, ideolojilerdeki bu bunalım Poulantzas’a göre iki türlü karşımıza çıkar. İlki, toplumsal formasyonun “çimentosu” olan egemen ideolojinin bunalımına denk düşer. Bu ise egemen sınıfların alt sınıfların rızasını üretmekte yaşadığı kriz durumuna işaret eder. Ancak, Poulantzas’ın işaret ettiği ikinci düzeydeki ideoloji bunalımı genelleşmiş bir ideoloji krizini işaret eder. Bu durumu belirleyen özellik, egemen sınıfın ideolojisinin kriziyle beraber –sermaye fraksiyonları arasında bir egemenlik krizi- ve egemen ideolojinin alt kümelerinin -işçi sınıfının, küçük burjuvazini- ideolojilerinin krizinin eşlik etmesi olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, egemen sınıfların ideolojik krizi ile diğer sınıfların ideolojik krizi birbiriyle çakışır.[57] Bugün, neofaşizm bağlamında, egemen sınıflar arasında sınıf içi çatışmaların tekelci finans kapitalin egemenliğini sarsmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. 1920’lerdeki gibi, toprak sahibi sermaye, tekelci finans sermaye ve orta büyüklükte sermaye sahibi sınıflar arasında olduğu gibi bir karşıtlığın ve bu karşıtlığın getirdiği bir bunalımın en azından şimdilik olduğunu söylemek zor. Ancak, bugün Poulantzas’ın bahsettiği iki tür bunalımın; birbirinin iç içe geçmiş haline rastladığımızı söyleyebiliriz. Neoliberal ideolojinin toplumsal formasyonunun çimentosu olacak şekilde altsınıfların rızasını kazanmakta gittikçe başarısız olmasına, neoliberalizmin altsınıflar nezdinde meşruiyet krizine sokacak bir siyasal pozisyonun zayıflığı eşlik ederken; bu durum bugünkü neofaşist yükselişin özgül yanını oluşturmakta.

Marksizm siyasal ve toplumsal alanı anlamak adına güçlü bir entelektüel pozisyonu temsil etse de, bunun siyasal alanda karşılık bulduğunu en azından bugün için söylemek zor. Bu durumun bir sebebi, Sovyetlerin çöküşü ve “komünizmin başarısızlığı” olsa da, bu krizin kökleri 70’lere kadar uzatılabilir. Bu anlamda, radikal solun cazibesine yitirmesine ek olarak sosyal demokrasinin neoliberalizme teslim oluşu, alt sınıflar nezdinde sola duyulan güvensizliğin temel iki başat öğesi olarak görülebilir.[58] 1920’lere kıyasla bugün işçi sınıfının siyasal olarak çok daha zayıf bir konumda bulunduğunu söyleyebiliriz. İdeolojik krize, emek süreçlerinde yaşanan değişimin eşlik etmesi işçi sınıfının siyasal pozisyonunu daha da güçsüzleştirmiştir. Bu işçi sınıfının emek süreçlerinde güçsüz bir konuma itildiği anlamına gelmesinden öte, sınıfın siyasal karakterindeki değişimi göstermektedir. Türkiye dâhil dünyanın birçok bölgesinde işçi sınıfının yaptığı güçlü eylemler –grevler, iş yavaşlatmalar vb.- ile ciddi iktisadi kazanımlar elde edilse de, işçi sınıfının siyasal bir motivasyon ile eylediğini söylemek zor. Bu bakımdan, Poulantzas’ın 1920’ler bağlamında söylediği sözün hala geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Poulantzas’a göre, “Faşistleşme sürecinin karakteristiği, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi gittikçe iktisadi hak talepleri alanında sıkışıp kaldığı halde, burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaşının gittikçe siyasal bir karakter kazanmasıdır.”[59] Ezilenlerin ideolojik bunalımı Fransız kadının “Eskiden sosyalist, komünistti buralar” sözünde kendini açık bir şekilde göstermekte. Neofaşizmin yükselişi bu anlamda klasik faşizmin yükseldiği dönemden ayrılmakta. Klasik faşizm güçlü bir işçi sınıfının olduğu dönemde işçi sınıfının geri çekilmesiyle oluşan boşlukları doldururken; bugün işçi sınıfının siyasal olarak zayıflığına solun ideolojik bunalımı eşlik etmekte. Bu ise, neofaşizmin kitle tabanını genişletmesini daha da kolaylaştırmakta. Neofaşizmin yükselişi, neoliberalizmin hem ideolojik düzeydeki saldırganlığı hem de gündelik hayatta yol açtığı kırılmalarla beraber düşünülmelidir. Ancak bu durumda ezilen sınıfların içinde bulunduğu ideolojik krizin faşistleşme sürecindeki önemi açığa çıkacaktır.

Sonuç

Samir Amin’in dediği gibi “küreselleşmiş tekelci finans kapitalizminin sistematik krizleri ile beraber bugün faşizm Batı’ya, Doğu’ya ve Güney’e yeniden dönmüştür.”[60] Kapitalizmin sistematik krizleri, demokratik sistemlerin insanların sorunlarına çözüm üretemez oluşu ve neoliberalizmin kurduğu ideolojik tahakkümün altında, ezilenleri ve işçi sınıfını kapsayan bir ideolojik krizin varlığı; neofaşizmin yükseldiği bu dönemin temel karakteristikleri olarak görülebilir. Toplumsal ve siyasal hayatımızı belirleme gücüne sahip bu üç dinamiğin krizlerinin birbiriyle çakıştığı bu momentte; neofaşizm bu üç krizde ortaya çıkan çelişkileri kendi söylemi içerisinde ters çevirerek kendisini alternatif “radikal” ideoloji olarak var etmekte. Faşizmin bugün bir rejim biçimi olarak egemen bir rejim olmadığı açık olsa da bu yazı boyunca içinde bulunduğumuz durumun bir faşizm öncesi durum olduğunu ve ekonomik, siyasal ve ideolojik bunalımların herhangi birinin bu duruma yol açmadığını iddia edebiliriz. Tam tersine bu üç bunalımın birbirine eklemlenmek suretiyle yaşanılan bunalımları derinleştirmesi faşizm öncesi durumun temel özelliği olarak karşımıza çıkmakta.

Klasik faşizm dönemi farklı olmakla beraber, yukarıda bahsedilen bu üç krizin birbirine eklemlenişinin özgül bir ürünüydü. Her ne kadar faşizm bu yapısal koşullar sonucunda yükselmiş olsa da, dönemin sosyal demokratların ve komünistlerin yanlış politikaları, faşizm tehlikesine karşı koyacak bir politika geliştirememeleri de faşizmin iktidarı ele geçirmesini kolaylaştıran bir etken olmuştur. Ancak, bu yapısal sebepler ve siyasal aktörlerin yanlış politikaları neofaşizmin ve faşizmin yükselişini anlamamızı sağlasa da unutmamız gereken bir şey var ki o da insanların faşizmde kendi hayal ettikleri dünyaya yakınsayacak bir özellik bulmuş olduğudur. İnsanların, faşizme gittikçe artan rızalarını sunmaları ve faşistlerin uluslarını büyüterek, ülkelerine refah ve huzur getireceklerine inanmış olmaları, bu insanların basitçe “kandırılmış” olarak görülemeyeceğini göstermektedir.

Son olarak, hayal edilen dünya tasavvurunun faşist ve komünist kullanımlarının iki farklı dünyaya yol açabileceğini biliyoruz. İlkinin, eşitsizliklerin yapısal hale geldiği, özgürlüğün ancak devletin güdümünde kalmakla kazanılan bir şeye dönüştüğü ve adaletin güçlünün adaleti olacak bir dünyayı idealize ettiğini söyleyebiliriz. Buna karşılık; ikincisi evrensel eşitlik temelinde özgür ve adil bir dünya potansiyeline işaret etmekte. İlkine karşı ikincisini savunmak ve geliştirmek, bu dünyanın bir parçası olan bizlerin hem öznel hem de tarihsel sorumluluğu.

 

DİPNOTLAR

[1] Faşist rejim olarak iki dünya savaşı arasında bir rejim olarak Almanya ve İtalya’da egemen olmuş Nazizm ve Faşizm deneyimlerini işaret ediyorum. Her ne kadar bu dönemde birçok aşırı sağcı, otoriteryan rejim bulunsa da (Vichy Fransası, Macaristan Horthy’si, Romanya Antonescu’su veya İspanya Franco’su), bunları faşist rejim olarak tanımlamak zordur. Bunun yanında, faşizm kapitalizm içerisinde “devrimci” bir kopuş gibi görünse de, devrim olarak tanımlanamayacağını düşünmekteyim. Faşizm kapitalist üretim ilişkilerinin doğasına değiştirmek bir yana, bu ilişkileri zor aygıtını kullanarak konsolide etmiştir.

[2] Nicos Poulantzas, “Faşizm ve Diktatörlük”, çev. Ahmet İnsel, İstanbul: İletişim Yayınları, 2016, s. 170.

[3] Aktaran Mark Antliff, “Reserach Notes: Fascism and Modernization”, World Politics, Cilt: 24, Sayı:4, (Temmuz 1972), s. 549.

[4] Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, s. 22.

[5] Age, s. 80.

[6] Bu aşırılık fikri özellikle faşizmi totaliteryanizm bağlamında ele alan düşünceler geçerlidir. Aşırılıklar bağlamında devlet ve siyasal alandaki eylemler incelendiğinde, sonuçlara odaklanan ve sonuçlar üzerinden olayları anlayan bir siyasal perspektif karşımıza çıkmakta. Dolayısıyla da, kolayca Sovyetler ve Nazi Almanya’sı birbirine eşdeğer kılınabiliyor. Bu iki devletin ortaya çıkmasına yol açan iki ülkedeki farklı tarihsel koşullar ve bu devletlerde vücut bulan birbirinden tamamen farklı ideolojilerin amacı göz önüne alınmayışı yanıltıcı bir benzerlik kurmamıza yol açar.

[7] Mark Neocleous, “Faşizm”, çev. Doğan Barış Kılınç, Ankara: NotaBene Yayınları, 2014, s.11.

[8] Michael Mann, Faşistler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015)’ten alıntıyan Iordachi, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, s.305.

[9] Neocleous, Faşizm, s.11.

[10] Roger Griffin, “Faşizmin Doğası”, çev.Ali Selman, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 59.

[11] Griffin faşizmin yükselişinde milliyetçi yenilik mitine yaptığı vurguyu şu sözlerle anlatır: “Faşizm millete yeni bir değer atfeder (revalue), yeniler (renovate), iyileştirir, canlandırır (renew), yeniden fetheder (reconquer), yeniden biçimlendirir (remould), yenileştirir (restore), yani millet hayata döner (resurrect), canlılık kazanır (regenerate).”  Bkz. A.g.e, 131. ; Faşizmin mite başvurusu ulusun yeniden yaratılması ile doğrudan ilişkilidir. Örneğin, Mussolini (1922), Roma yürüyüşünden 3 gün önce yaptığı konuşmada “Mitimizi yaratmış bulunuyoruz… Mitimiz ulustur, ulusun büyüklüğüdür” derken bu ilişkiyi açıkça ortaya koymaktadır. Aktaran Neocleous,Faşizm”, s. 44.

[12] Robert. O. Paxton, “Faşizmin Anatomisi”, çev. H. Atay & H. D. Atay, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 363-364.

[13] Michael Mann, “Faşistler”, s. 345.

[14] A.g.e. s. 318.

[15] Constantin Iordachi, “Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları: Giriş”, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015)’ten alıntılayan Iordachi, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, s. 18.

[16] Paxton,”Faşizmin Anatomisi, s. 23.

[17] Age, s. 34.

[18] Michael Mann, Faşistler, s.305.

[19] Aktaran Neocleous, “Faşizm”, s. 17.

[20] Aktaran Neocleous, age, s. 50.

[21] Poulantzas “Faşizm, bir sanayi gelişmesine, teknolojik yeniliklere, emek üretkenliğinde bir artışa denk düşmüştür. Fakat bütün bunlar, kapitalist üretim koşullarının genişletilmiş yeniden üretimini geliştirerek, yani sınıf sömürüsünü ve siyasal sınıf egemenliğini daha etkin ve daha yoğun hale getirerek kotarılmıştır” der. Gerçekten de, faşizmin modern teknoloji ve kapitalist üretim biçimine bir itirazının olmadığını açıktır. (Bkz. “Faşizm ve Diktatörlük, s. 119). Benzer bir şekilde Neocleous da faşizmin modern mülkiyet ilişkilerini dönüştürmeye dair herhangi bir siyasal itirazı olmadığını belirtir. (Bkz “Faşizm”, s. 17).

[22] Goering (1931) bununla ilgili “Biz iktidara, hukuka uygun yollarla gelmek istiyoruz. Fakat iktidara gelince onunla ne yapacağımız bizi ilgilendirir” der. Aktaran Paxton, “Faşizmin Anatomisi”, s. 158

[23] Özellikle İtalya’daki Po Vadisi olayları ve Avanti! dergisine saldırılar Faşizmin kırsal kesim ve büyük burjuvazinin desteğini almasında önemli birer aşamadır. Benzer bir şekilde şiddetin kullanımını, Almanya örneğinde SA birliklerinde görebiliriz. SA özel olarak komünistlere saldırarak hem burjuvazinin hem de muhafazakâr kitlelerin yanında olduğunu açıkça göstermiştir.

[24] Bugünkü faşist hareketlerin Yunanistan’daki Altın şafak hareketinin mültecilere saldırıları dışında paramiliter örgütlenmeler yoluyla şiddete başvurduklarını pek söyleyemeyiz. Bunun bir sebebinin ise bastırılacak kitlesel bir devrimci hareketin zayıflığıdır.

[25] Clara Zetkin (1923) faşizmin zaferinin sadece şiddetin ve terörün bir sonucu olarak görülmesini şu sözlerle eleştirir: “Açıkça vurgulamak gerekir ki, faşizm askeri yönden başarı sağlamadan önce, işçi sınıfına karşı ideolojik ve siyasal zafere ulaşmıştır…” Akt. Poulantzas, “Faşizm ve Diktatörlük”, s 102.

[26] Poulantzas, “Faşizm ve Diktatörlük”, s. 81.

[27] Akt. Poulantzas, “Faşizm ve Diktatörlük”, s. 81.

[28] Bu konu hakkında detaylı bir tartışma Bkz. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, 1. ve 7. bölümler. Türkiye’de Devletin İdeolojik Aygıtları’nda ve yasal düzlemde yaşanan dönüşümler bu sürecin bir karakteristiği olarak görülebilir.  İkinci olarak bu tartışmanın Trump’ın Amerika’da seçilmesi sonrası detaylı bir hali için John Bellamy Foster’ın Neofascism in White House makalesinin özellikle “The Trumpist Gleichschaltung” başlığına bakılabilir.

[29] Michael Mann faşizm kavramı için “Bu kelimeden o kadar tiksinilmektedir ki, yeni hareketlerin faşist olarak adlandıracaklarından şüpheliyim” der. (“Faşistler, s. 309)

[30] “Yeni Türkiye” söylemi içerisinde Osmanlı Devleti’nin eklektik olarak kullanımı veya Trump’ın “Make America Great Again” sloganının içerdiği yeniden doğuş miti akla ilke gelen örneklerdendir.

[31] Foster, “Neofascism in the White House”.

[32] Alain Badiou, “Amerikan Seçimleri Üzerine Düşünceler”, çev. Erdem Ceydilek, http://ayrintidergi.com.tr/amerikan-secimleri-uzerine-dusunceler/ Erişim: 14.05.2017.

[33] İslam fobisi hariç Türkiye’de de benzer bir dilin siyasete egemen olduğu tespiti rahatlıkla yapılabilir.

[34] Yunanistan’daki ekonomik kriz ve Syriza örneği, ekonomik kriz ve faşizm arasında kurulacak direkt ilişkinin yanıltıcı olacağını açıkça göstermektedir.

[35] Wendy Brown, “Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution”, New York:Zone Books, s. 28.

[36] Foster, “Neofascism in the White House”. Burada aslında “mülkiyet” kelimesi anlamsız bir kavrama dönüşmekte, yaklaşık üç buçuk milyar insanın sahip olduğu şey aslında hiçbir şey olduğu için, buna mülkiyet demenin doğru olduğunu pek düşünmüyorum. Burada cümleyi anlamlı kılacak başka bir kelime bulamadığım için bu kelimenin seçilmiş olduğunun bilinmesini isterim.

[37] Dünya bankası raporlarına göre dünya genelinde 2008 ve 2009 yılları büyüme oranları sırasıyla %1,8 ve eksi %1,7’dir. Açıkça, 2008’de başlayan kriz uzun dönemde etkilerini dünya genelinde göstermişken; 2009 yılında gelişmiş kapitalist ülkelerin neredeyse hepsinin büyüme oranları negatiftir. Bkz.  http://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.KD.ZG?end=2009&start=1961&year_high_desc=false  Erişim: 14.05.2017

[38] Örneğin 90’lı yıllarda başlayan ekonomik krizlerden bazıları şöyle sıralanabilir: Arjantin, Meksika, Türkiye, Uzak Doğu finansal krizi, Rusya, Türkiye, Arjantin, Türkiye, İzlanda, ve Amerika, Yunanistan ve Türkiye. 2008 finansal krizi Amerika’da başlayıp yavaş yavaş bütün ülke ekonomilerini etkilemiş, yukarıda da bahsettiğimiz gibi ekonomik büyüme oranı eksiye düşmüştür.

[39] Örneğin, Amerika’da 2008 yılı ve 2009 yılı işsizlik oranları 2007 yılının yaklaşık iki katına çıkmıştır. Bu yıllarda işsizlik oranları %9,3 ve %9,6’dır. Bkz. https://www.statista.com/statistics/193290/unemployment-rate-in-the-usa-since-1990/ Erişim: 14.05.2017 2016 yılında işsizlik %4,9 ile 2007 yılını yakalamış görünmekte ancak; uzun vadede finansal krizin etkilerinin şimdilik belirsiz olduğunu söyleyebiliriz. 2008 krizinden sonra yaklaşık beş milyon evin bankalar tarafından el konulduğunu ve satış için açık artırmada beklemektedir. Bkz. “Inside Job” (2010)  filmi. Türkiye’de ise TÜİK verilerine göre, 2017 yılı işsizlik oranı%12,7 ile son yedi yılın en yüksek seviyesine ulaşmışken; genç işsizliği ise %24 oranındadır. Bkz: http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39277870 Erişim: 14.05.2017 Fikir vermesi açısından bu rakamları klasik faşizm dönemi Almanyası ile karşılaştırırsak; 1928 yılında Almanya’da işsizlik oranı %8,4 iken, bu oran 1932 yılında %30’un üzerine çıkmıştır. Bkz: http://spartacus-educational.com/GERunemployment.htm Erişim: 14.05.2017

[40] “Neofascism in the White House”.

[41] http://www.bbc.com/turkce/3966603  Erişim: 14.05.2017

[42]  İngiltere’de bu süreç Thatcher, Amerika’da Reagan gibi sağ otoriter politikacılar üzerinden gerçekleştirilirken, Türkiye ve bazı Güney Amerika ülkelerinin bazılarında ise bu geçiş askeri diktatörlükler eliyle olmuştur. Neoliberalizm ve otoriteryanizm arasındaki ilişkiye dair bkz. Bruff, “The rise of authoritarian neoliberalism”, Rethinking Marxism, Journal of Economics, Culture & Society, Cilt: 26, Sayı: 1, 2014.

[43] Samir Amin, “The Return of Fascism in Contemporary Capitalism”, https://monthlyreview.org/2014/09/01/the-return-of-fascism-in-contemporary-capitalism/ ; Türkçesi için bkz: http://ayrintidergi.com.tr/cagdas-kapitalizmde-fasizmin-donusu/ erişim: 14.05.2017.

[44]  “Faşizm ve Diktatörlük” s. 91.

[45] İki Dünya Savaşı siyasi kurumların işlevsiz hale gelmesinde faşist hareketlerin rolü göz ardı edilmemelidir. Hem İtalya’da hem de Almanya’da her siyasi bunalım durumu, faşist partilerin iktidarı ele geçirmeye bir adım daha yaklaştırmıştır.

[46] 90’lı yıllar Türkiye’si bu anlamıyla halkın hem siyasetin çözüm üretemez hem de siyasal sistemin çürümüş olduğuna dair inancın egemen olduğu yıllardır.

[47] Robert O. Paxton, “Faşizmin Anatomisi”, s. 106.

[48] Avrupa örneğinde, mülteci krizinin bu durumun iyi bir örneği olduğunu düşünmekteyim. Emperyalizmin yarattığı savaşların yıkımı sonucunda ortaya çıkan mülteci akınına ve Avrupa siyasası tarafından bu duruma verilen cevapları karşılaştırdığımızda bu durum daha açığa çıkmaktadır. Neofaşist siyaset, kendi “radikal” cevabını mültecileri sınır dışı etmek olarak sunarken; merkez sol ve sağ partilerin önerebildiği “insan hakları” sicillerini temiz tutmak adına “mülteci hesabı” yapmak olmuştur.

[49] “Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution”, s. 10.

[50] Age, s. 35.

[51] Age, s. 24-25.

[52] Age, s. 38.

[53] Neocleous, “Faşizm”, s. 36.

[54] Bkz. http://www.bbc.com/turkce/39666031, Erişim: 14.05.2017

[55] Bu bölümdeki tartışmamın argümanı temel olarak Richard Sennett’in Karakter Aşınması ve Yeni Kapitalizm Kültürü kitaplarına dayanmakta. Sennett, bu iki kitapta da yeni kapitalizmin gündelik ve emek sürecinde nasıl kırılmalar yarattığına odaklanırken, temel tartışmasının kapitalizmin kendi çevrimi -üretim, dağıtım, tüketim- için kısalırken, insanın uzun vadede kazandığı güven, sadakat, arkadaşlık gibi ilişkilerin yokluğunda kişinin ne hissedeceğidir. İlk bakışta bu tür çatışma alakasız görünse de, Sennett’in bahsettiği kavramların insanı kendini güvende hissettiren varlığını ret edemeyiz. Bu kavramların aşınması, gün geçtikçe insanların kendi gelecekleri hakkında duydukları ve duyacakları kaygının artması anlamına geleceği açıktır. Ben ise bu kaygının neofaşizmin yükselişi arasında bağ olduğunu; neofaşizmin neoliberalizmin yarattığı parçalanmayı ulus temelinde birleşmeyle gidermeye çalıştığını söyleyebiliriz.

[56] Türkiye’de 657 olarak da bilinen Devlet Memurları Kanunu’nun sağladığı iş güvencesinin yok edilmek istenmesi tartışmak istediğim güvencede hissetmek ve neoliberalizmin rasyonalitesi arasındaki çelişkiyi göstermesi açısından manidar.

[57] “Faşizm ve Diktatörlük”, s.  88-94.

[58] Almanya’da Schröder, İngiltere’de Tony Blair, Fransa’da Mitterand ve en son Hollande ilk akla gelen örnekler.

[59] “Faşizm ve Dikatörlük”, s. 168. Vurgu orjinalinde.

[60] “The Return of Fascism in Contemporary Capitalism”.