“Tüm mekanlar düşman tarafından ele geçirildi. Kalıcı bir sokağa çıkma yasağını yaşıyoruz.
Sadece polisler değil — aynı zamanda geometri.”
Raoul Vaneige

“Yaşayacak evlerimiz, buluşacak yerlerimiz olmadan ne gerçek demokrasi ne de kayda değer yeni bir toplum olabilir.”
15M Açıklaması.

2011 yılından günümüze kadar Arap isyanları ile başlayan, hemen ardından İspanya (15M), Amerika Birleşik Devletleri (Occupy Wall Street), Yunanistan[1] ve 2013 Haziran’ında da Türkiye’de Gezi ayaklanması ile devam eden küresel bir isyan dalgası ortaya çıktı. Çok farklı coğrafyalarda gerçekleşen bu ayaklanmalar lidersizlik vurguları, Žižek’in tabiriyle kapitalizme karşı duydukları akışkan rahatsızlıkları[2] ve temsili demokrasi yerine doğrudan demokrasiyi ve hiyerarşik yapılar yerine yatay yapıları tercih etmeleriyle ortak bir hat oluşturdular. Bu hattın nihai motivasyonu, her kesim net bir politik tanımını yapmış olmasa da insanların kendi hayatlarını etkileyen kurumları oluşturma ve arzu ettiğinde dönüştürme, yani Cornelius Castoriadis’in tanımlandığı şekli ile otonomi, eğilimi oldu.[3] Buna ek olarak, bu ayaklanmalar tüm farklılıkları ile kitleler tarafından gerçekleştirildi. Her ne kadar ayaklanmanın öznesine dair gençlik, prekarya, işçi sınıfı, yeni orta sınıflar gibi sınıflamalar yapılsa da ayaklanmaların önemli bir ortak özelliği de çoğulculukları — radikal kapsayıcılıkları — oldu ve Alain Badiou’nun da belirttiği gibi tam da bu özellikleri sebebiyle hareket olarak komünizm olma kapasitesine sahiptiler.[4]Son bir ortak nokta ise otonomi eğilimini gerçekleştirmek için meydan işgalleri ve hemen ardından daha yerel ölçekte mahalle dayanışmaları gibi yapılarla ayaklanmaların kendilerini kent üzerinde somutlaştırmaya çalışmasıydı. Kitleselliğin tüm bu yapılarda bir noktaya kadar korunabilmesi ayaklanmaların ortaya koyduğu prensiplerin, otonomi eğiliminin ve bunun kent düzeyinde gerçekleştirilmesinin toplumsal bir meşruiyet bulduğunu da ortaya koydu.[5]

Toplumsal hareketlerin kentlerde ortaya çıkması Fransız Devrimi’nden Paris Komünü’ne, İspanya İç Savaşı’ndaki Barcelona’dan 1968 hareketine uzanan bir tarihe sahip olup bu hareketlerin birçoğu belirli ölçülerde kenti dönüştürme çabasına girmiştir. Örneğin Paris Komünü’nün ilk icraatlarından biri kiraların ödenmesini ertelemesi olmuş ve 1960’lar Situationist International’ın kapitalizm eleştirisinin temeline kenti koyan Bölünmez Kentçilik — unitary urbanism — temalı teorik ve pratik çalışmalarına sahne olmuştur. Ancak günümüz küresel isyanından önceki örnekler ne şu anki ölçülerde bir kentleşme ile karşı karşıya kalmış — bugün dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşamaktadır[6]— ne de örgütlenmelerini bugünkü gibi kitlesel bir meşruiyetle kent üzerinde gerçekleştirmiştir. Bu farklılıklar, neoliberalizm, kentleşme ve kent yaşamı arasındaki ilişkinin farklı kitleler açısından ortak sonuçlar doğurduğunu ve bunlara cevaben kitlesel otonomi eğiliminin ortaya çıkmış olabileceğini gösteriyor. Kent hakkı kavramı yine bu noktada bir cevap olarak çıkmış olsa da, bu kavram, David Harvey’nin de belirttiği gibi,[7] aslında henüz anlamını bulamamış bir simge. Otonomi tam da bu noktada kent hakkının ne olabileceğine dair kitleler tarafından sunulmuş bir öneri olarak önümüzde duruyor. Bu sebeple neoliberalizm, kent yaşamı ve otonomi arasındaki bağı sorgulamak kent hakkı kavramının içini doldurmaya katkı sağlamak için de önem arz ediyor.[8]

Neoliberalizmin temel özelliklerinden biri önceki kapitalist aşamalara göre “freni boşalmış” olması. Kapitalizmin temel güdüsü sürekli sermaye birikim ve yeni kâr alanları yaratarak genişleme güdüsü olsa da bu güdü refah devleti ve onun garantisine tabi sosyal haklar vasıtasıyla en azından 1970’lere kadar kontrol altında tutulabildi. Ancak bu kurumların gerek kapitalist üretim ilişkilerini kökten değiştirme çabasına girişememesi gerekse de 1970 ekonomik kriziyle kapitalizm açısından bütünüyle bir engel haline gelmeleri, neoliberalizmin günümüze kadar uzanan hegemonyasının kapısını araladı.

Zincirlerinden boşalmış neoliberalizm refah devleti ile sekteye uğramış finans kapitalizmini içeren ikinci dalga piyasalaşmayı yeniden canlandırıyor.[9]Sanayinin çevre ülkelere taşınmasını kolaylaştıran teknolojik ilerlemelere yaslanarak sanayive ticaret ikinci plana itilirken, finans sektörü öne çıkartılıyor. Bunun sonucu olarak günümüzde üretimle ilgilenmeye devam eden şirketlerin bile temel kâr kalemini finansal operasyonlar sağlamaya başlamış durumda.[10]Bununla eş zamanlı olarak da daha önceki aşamalara göre toplumsal zararı çok daha derin üçüncü bir piyasalaşma dalgası da neoliberalizm tarafından gerçekleştiriliyor.[11] Bu dalga hem görece kamusal yarar prensibiyle şekillendirilmiş eğitim, sağlık ve medya gibi alanları hem de doğayı — insan bedeninden (örneğin taşıyıcı annelik), çevreye (örneğin doğal su kaynaklarının su hakkı yerine işletim hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi), bütün öğeleriyle — alınıp satılacak bir mal haline getiriyor. Bu gelişmelerin ideolojik dayanakları serbest bırakılmış piyasaların toplumsal refahı artıracağı varsayımı ve tüketimle gerçekleşen bir bireysel özgürlük olurken, pratikte bunların yanına – özgürlük iddiasıyla çelişecek şekilde – devlet de saf bir şiddet aracı olarak ekleniyor. Bu çerçevede, neoliberalizmin varmak istediği kapitalist ütopyayı tanımlamak için Margaret Thatcher’ın meşhur “toplum yoktur, sadece bireyler vardır” sözüne “toplum yoktur, sadece alınıp satılacak mallar vardır” olarak bir ekleme yapmak mümkün oluyor.

Bu şekilde bir dünya hayali ve piyasalaşma pratikleri kaçınılmaz olarak kenti de şekillendiriyor. Kentleşme, Harvey’nin de belirttiği gibi tarihsel olarak askeri harcamalarla beraber kapitalist birikimin iki tüketilme alanından biri olmuş olsa da[12] neoliberal kentleşme sadece birikimin tüketimini değil kentin aynı zamanda pazarlanacak bir mal haline getirilerek birikim yaratmasını da içeriyor. Bu perspektif sadece neoliberalizmin sürüklediği üçüncü dalga piyasalaşmanın bir parçası değil. Aynı zamanda finansal kapitalizmi yükseltirken geleneksel sanayiyi kentten uzaklaştıran ve gettolaştıran neoliberalizmin kent vasıtasıyla sermaye biriktirebilmek için sahip olduğu tek şans.

Kentin bir mal, bir meta haline getirilmesi birkaç farklı sonuca ulaşmayı zorunlu kılıyor. Bunlardan birincisi finans kapitalizmine ve bilişim sektörüne dahil şirketlere uygun hizmet sektörünü ve çalışanlarına uygun yaşam alanlarını sağlayabilenküresel kent haline gelmek. Bugün Los Angeles gibi gerek eğlence sektörü gerekse de havacılık sanayi ile küresel ölçekte ekonomik ve kültürel bir sembol olmuş bir kent, küresel ekonomi açısından tarihi kısa ve yapaylığı tartışılmaz Dubai’den daha az anlam ifade ediyor.[13] İkincisi, bölgesel veya küresel turizm için bir merkez haline gelmek. Barcelona gibi, bir etnisitenin büyük kenti olmanın yanı sıra İspanya ve dünya siyasi tarihi için önemli anlamlar ifade eden bir kentin bugün en belirgin özelliği turistik olması, zira kentin iki milyonluk nüfusuna kıyasla 7.5 milyon turist her sene Barcelona’yı ziyaret ediyor.[14] Bu iki koşulun gerçekleştirilebilmesi için ise kentsel mekanı pazarlanabilir hale getirecek ve emlak rantı ile tek başına da sermaye birikimi yaratabilecek kentsel dönüşüm gerekli hale geliyor. Bu sebeple kentsel dönüşüm İstanbul’dan New York’a, Londra’dan Johannesburg’a, Kahire’den Rio de Janeiro’ya her kalkınma seviyesindeki ülke kentlerinin ortak paydası durumunda. Daha da önemlisi dönüştürülen alanlar sadece fakir mahalleleri değil İstanbul’un Bağdat Caddesi veya New York’un East Village’ı gibi sistemle çelişkisi az olan, zaten görece “soylulaşmış” alanları da hedef alıyor.[15]

Bu örneklerden yola çıkarak kent üzerinde neoliberalizmin uygulamaya çalıştığı projenin beraberinde toplumsal sonuçlar getirmesinin kaçınılmaz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bunun neden sadece kentsel dönüşüme karşı bir protestoyu değil de daha kitlesel ve kentte mekanlaşmış bir otonomi eğilimini tetiklediğini ortaya koymak için kentin toplumsal boyutunu ve neoliberalizmin buna karşı müdahalesini biraz daha irdelemek gerekiyor.

Kentin toplumsal boyutu ilk olarak kentin üretiminde ortaya çıkıyor. Lefebvre’in Mekanın Üretimi’nde detaylı olarak gösterdiği bu durum (1) mekanın üretim ve yeniden üretim için toplumsal kullanımını içeren mekansal pratikler(l’espaceperçu) (2) mekanın fikirsel bir planının oluşturulması ve bu doğrultuda şekillendirilmesini sağlayan mekanın temsilleri (l’espaceconçu) (3) mekanın içinde yaşayanlar tarafından kullanıldığı şekilleri içeren, temsili mekanlar(l’espaçevecu) olarak sıralanan üç öğenin birbirlerini karşılıklı etkilemesi vasıtasıyla gerçekleşiyor.[16]Lefebvre’e göre bu üç öğe üzerinde baskın üretim biçimi daha fazla söz sahibi olsa da her bir öğenin onunla farklı ölçülerde çelişebilecek şekiller alması mümkün. Bu bazen fikirsel olarak farklı planların öne sürülmesiyle, örneğin farklı mimari geleneklerin farklı kent projeleri gibi, bazen de gecekondu mahalleri gibi mekanın daha kârlı hale getirilmesini engelleyecek şekilde alt sınıflar tarafından sahiplenilmesiyle ortaya çıkıyor. Ancak genel olarak kapitalizmin, özel olarak da neoliberalizmin bu tip oluşumları bazen devletin şiddet aygıtını bazen de ideolojik aygıtları kullanarak bastırmak konusunda yetkin olduğunu belirtmek gerekiyor. Burada bu baskıdan görece kaçabilen ise kente daha derin bir toplumsal boyut kazandıran, Lefebvre’in kentin doğrudan yaşanması olarak tanımladığı temsili mekanlar.

Temsilimekanlar, kent üzerinde verili sembollerin ve mekanın kentliler tarafından kullanılmasını içeriyor. Mekanın ve sembollerin nasıl kullanılacağına veya ne anlama geldiklerine baskın üretim biçimi hükmetse de Lefebvre’e göre bu noktadahayal gücü mekanı sahiplenmeye ve kendi doğrultusunda yaşamaya çalışıyor. Bu sebeple temsili mekanlar en azından görece özgür bir öznelliğin kendisini ifade ettiği bir alan. Lefebvre her ne kadar hayal gücünü vurgulasa da mekanındoğrudan yaşanması kaçınılmaz olarak gündelik yaşam pratiklerini de içerdiği için temsili mekanlar kenti Peter Taylor’ın deyimiyle gerçekleşmiş bir mekan haline getiriyor.[17] Başka bir deyişle gündelik yaşam pratiklerine hem bireysel hem de toplumsal bir anlam kazandırıyor.

Bu noktayı açmak için kentten biraz uzaklaşmak faydalı olabilir. Örneğin uzun çalışma saatlerini kolaylaştırmak için bir iş yerine konulmuş kahve makinesi ve etrafındaki alanın çalışanlar tarafından bir sosyalleşme alanı haline getirilmesi, bir yandan işe gitmek için işle ilgisiz bir motivasyon yaratırken – eğlence – bir yandan da işle ilgili sorunların konuşulmasına katkı sağlayabilir. Her iki sonuçta da iş yeri artık başka bir toplumsal anlam kazanır. Kente dönersek örneğin sokak, mahalle, semt gibi aslında müteahhitlerin, mühendislerin, inşaat işçilerinin ürettiği fiziksel bir mekan olan yerlere içinde yaşayanlar tarafından atfedilen anlamı örnek olarak verebiliriz. Bu anlam gündelik yaşam pratiklerimizle ortaya çıkarılmakla beraber, ortaya çıktığı andan itibaren de gündelik yaşamımızı bizim açımızdan tanınabilir yapıyor.[18]Bir başka ve belki de kent hayatını daha geniş anlamda etkilemeleri sebebiyle daha da önemli bir örnek olarak ise kamusal alanlar verilebilir. Kenti oluşturan farklı gruplar tarafından kullanılabilen bu alanlar bir yandan tüm bu gruplar tarafından farklı şekilde kullanılırken, diğer yandan da bu çeşitliliği yadsımayan ortak bir sembole dönüşüyor. Bu çerçevede, Taksim Meydanı’nı toplumsal olarak önemli bir yer yapan öncelikli olarak ideolojilerin farklı projelerinin çarpıştığı bir alan olması değil, kentin çeşitli kesimlerinin farklı şekillerde sosyalleşmek için toplandığı bir alan olması olduğunu söyleyebiliriz. Yine örneğin İstanbul’un vapurlarını önemli yapan sadece bir ulaşım aracı ya da büfeciliğin belediye tarafından tekelleştirilmesi için bir alan olması değil, tüm bunların yanında, insanların arkasına kentte görülen güzelliği de ekleyerek bir keyif ve dinlenme alanı ve estetik sembol haline getirmiş olması.

Peki görünüşte alelade olan kent üzerindeki gündelik yaşamın yine kente bakarak bir anlam ortaya çıkartması neden önemli? Gündelik hayat eğer “insanın kontrol ettiği ve kontrol edemediğinin kesişme noktasında gerçekleşiyor”[19] ise kentin bu çelişkili durumda temsili mekanlar sayesinde bir referans noktası görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Kentin bu görevini Kevin Lynch, Boston, Jersey City ve Los Angeles’ı karşılaştırdığı Kent İmgesi çalışmasında zihinsel haritalamaçerçevesinde açıklamaya çalışıyor.[20] Lynch’e göre kent sakinleri, kent içindeki mekanlar ve yapılar belirgin ancak sınırlanmamış bir görsel kimliğe sahip oldukları ve en önemlisi onlar üzerinde kendi hikayelerini yazabildikleri ölçüde yabancılaşma ve varoluşsal bir endişeye düşmeden hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Lynch zihinsel haritalama kavramını temelde görselliğe ve görselliğin yorumuna bağlıyor. Ancak kavramı gündelik hayatın bulunduğu kritik kesişme noktası ve temsili mekanlar üzerinden kazandığı toplumsal anlam doğrultusunda geliştirmek mümkün. Kent üzerinde temsili mekanlar vasıtasıyla gerçek hale gelen gündelik hayat, tam da Fredric Jameson’ın belirttiği gibi,[21] kendimizi içinde bulduğumuz yapısal süreçler ve onların dönüştürdüğü bir dünyada var olabilmemizi garanti altına alan zihinsel haritalamayı bize sunuyor.

Neoliberalizmin gerçekleştirdiği kentsel dönüşüm tam da bu noktada kentin önemli bir toplumsal boyutunu yıkıyor – belki de bu toplumsal boyut kentlinin üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmasını azaltması sebebiyle neoliberalizmin kendisinin devamı için de asla yıkmaması gerekmesine rağmen. Uyguladığı geniş ölçekli kentsel dönüşüm hem mekanı fiziksel olarak dönüştürüyor hem de mekana atfedilen anlamları sadece pazarlanabilirliklerine göre bir seçiciliğe tabi tutuyor. Bu dönüşüm ondan maddi olarak kârlı çıkabilecek kesimleri dahi zihinsel olarak haritalayamadıkları bir kent ile ve anlamı değişmiş gündelik hayat pratikleriyle baş başa bırakıyor. Bu yabancılaşma ve varoluşsal endişeye cevaben otonomi eğiliminin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Var olmak için kendi hikayesini kent üzerinde yazma ihtiyacı duyan bireylerin, böyle hikayelerin yeniden yazımını engellemenin yanı sıra var olanlarını da ortadan kaldırmayı hedefleyen neoliberal kentleşme karşısında, Marina Sitrin’in tabiri ile, kendi hayatlarının esas kahramanları olmalarını sağlayacak otonomi eğilimini göstermeleri bir gereklilik olarak önlerine çıkıyor.[22]

Bu gereklilik 21. yüzyıl isyanlarıyla da kitlesel olarak pratiğe döküldü. Bunu öncelikle örneğin İstanbul’da Emek Sineması gibi üzerine toplumsal hikayeler yazılmış yerler üzerindeki muhalefeti bir adım daha ileriye götürerek meydanların ve parkların kamunun olduğunu haykıran meydan işgalleriyle gerçekleştirdi. Ardından bir yandan İstanbul’da Pano’yu, Robinson Crusoe’yu, İzmir’de Karşıyaka’nın palmiyelerini savunmaya devam ederek, diğer yandan örneğin çıkışı Wall Street kapitalizmine bir isyan olsa da Occupy Wall Street’in “Mahalle’ni İşgal Et!”e dönüşmesiyle, Gezi sonrasında “mahalle”nin yeniden keşfi ve kurulan mahalle dayanışmalarıyla, İspanya’da kent belediyelerini, Podemos ve Partido X gibi 15M dinamikleri tarafından kurulmuş partiler de dahil olmak üzere, partiler üstü ve doğrudan demokrasi ile işleyen halk platformları ile devam etti.

Otonomi, hayatı etkileyen dinamikler üzerinde söz hakkı sahibi olmayı sağlayarak neoliberal kentsel dönüşümün gündelik hayatı ve toplumsal anlamı yok sayan işleyişine karşı bir panzehir sunuyor. 2011 ve sonrasındaki isyan dalgasında her kesim için net tanımları yapılmamış olsa da en saf, içgüdüsel hali ile bile Lefebvre’in Venedik için sorduğu “Venedik’in mimari ve anıtsal bütünlüğünü kim düşündü?” sorusuna verdiği “hiç kimse” cevabını “herkes” olarak değiştirip, yapıcı bir hale getiriyor.[23] Böylesine bir hak iddiası gündelik hayatın üretim ilişkileri ile bağını ortaya çıkartarak bir süre sonra kentin pazarlanabilmesi için üreticisinden koparılmasını engelleyebilecek oluşumların İspanya örneğindeki gibi güçlenmesine ön ayak olabilir. Daha da uzun vadede gerek kapitalist döngüde gerekse de temsili demokrasi ve devlet aygıtında yaratacağı çatlaklarla[24] doğrudan demokrasinin ve toplumsallığın temel alındığı alternatifler yaratabilir. Ancak bu potansiyelin gerçekleştirilmesinin ne kadar zor olduğu 2011’den beri yaşananlarla ortaya çıktı. Bu noktada kabataslak da olsa en azından kent düzeyindeki otonomi adına bazı genel sıkıntıları not etmek fayda getirebilir.

Kentli emekçinin yani sadece fabrikalarda çalışan klasik anlamıyla proletaryanın değil beyaz yakalıların, hizmet sektörü çalışanlarının ve diğer kentte yaşayan ve kenti üreten kesimlerin kapitalizm karşıtı bir hareket için önemli bir özne olduğunun ve olacağının 2011 ve sonrasında tekrar belli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu kitle içindeki grupların kapitalizmle farklı ilişkiler kurduğunu, ihtiyaçlarının, amaçlarının farklı olduğunu, kısaca dağınık olduğunu belirtmek de gerekiyor.[25] 2011 ve sonrasındaki isyanlar bu dağınıklığın kent üzerinden gündelik yaşam pratikleriyle edinilen kolektif anlam üzerinden aşıldığını bizlere gösteriyor. Ek olarak, farklı sınıfları etkileyen prekaryalaşmanında başka bir ortaklık olarak belirdiğini söylemek mümkün. Yine de şu noktada görece dönüştürülebilmiş toplumsal ilişkinin kentte ikamet edilen mekan ile sınırlı kaldığını ve henüz iş hayatını kapsayamadığını da gözlemleyebiliyoruz. Sadece mahalleye odaklanmak bu anlamda iş ve ev arasındaki ayrımın farklı bir şekilde yeniden üretilmesine, toplumsal dönüşümün mesai sonrası bir aktiviteye dönüşmesine sebep olmuş olabilir. Bu sıkıntı, aynı zamanda kent üzerinden daha bütüncül bir kapitalizm karşıtlığı yerine AVM yerine butik kafeleri tercih eden ve sadece kültürel kalan bir meta aktivizmini getirme riskini de taşıyor. Tüm bunlar henüz anlamını bulamadığını söylediğimiz kent hakkının bir ölçüde sistem tarafından sahiplenebilecek dar bir anlamda tanımlanabilme riskinin halen canlı olduğunu gösteriyor.

Bir diğer sıkıntı ise yereli ve gündelik hayatı etkileyen küresel kapitalizmden iklim değişikliğine bir çok sorunun kaynağının geniş ölçekli olması ve hem devletin hem de kapitalizmin bu ölçeklerde örgütlü olması. Bunun kağıt üzerindeki çözümü yerel mücadeleleri küresel ölçekte birbirine bağlamaktan geçse de giderek küresel bir meşruiyet kazanan ve dolaylı olarak artan devlet şiddeti[26] — daha geniş tanımıyla Poulantzas’ın işaret ettiği otoriteryen devletçilik[27] — bu yola her ne pahasına olursa olsun taş koymaya çalışıyor. Otoriterleşen neoliberalizme son zamanlarda, yine otonomi karşıtı siyasal İslamcı şiddet vasıtasıyla sağlanan meşruiyet de dünyayı Gilbert Achcar’ın deyimiyle bir barbarlar çatışmasına doğru yöneltmekte.[28]Böylesine bir şiddetten kaçabilmek için politik bir apatinin ortaya çıkması beklenmedik olmaz fakat bu şiddetin aynı zamanda genişleme alanları tıkanmış kapitalizmin krizini de gösterdiğini ortaya koyabilmek bu apatiyi engelleyebilir.

Tüm bu sıkıntılar ve gerilemeler karşısında umut yine 2011 ve sonrasının başka bir dünyanın mümkün olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmasında, zihinsel haritalarımıza ütopyayı eklemesinde,[29] ve kenti kentliden sermayeyi onu üretenden tamamen koparmaya yeltenen, yani kendi toplumsallığını reddetmeye çalışan neoliberal projenin gerçekleştirilmesinin şimdilik sadece robotların hüküm sürdüğü distopik bilim kurgularda mümkün gözükmesinde yatıyor. Castoriadis’in yenilmiş hissetmeye karşı uyarısını biraz revize edersek “Hava sadece gecenin karanlığına yenik düşme rızasını gösterenler için karardı. Yaşayanlar ve yaşamak için gündelik hayatta anlam arayanlar ve uyumayan kentler için, Heraclitus’un da dediği gibi güneş her gün yeniden doğuyor.”[30]

[1]. Başlangıcı 2008’deki ayaklanmalara götürülebilecek olsa da kentlerde kurulan Dayanışma Hareketi’nin kurulması 2011 ayaklanmasıyla oldu.

[2]. Žižek, Slavoj. 2013. “Trouble in Paradise.” London Review of Books, July 18.

[3]. Castoriadis, Cornelius. 1997. The Castoriadis Reader. London: Blackwell, syf. 30.

[4]. Badiou, Alain. Rebirth of History: Times of Riots and Uprisings. London: Verso, syf.111.

[5]. 2011’in belki de en kötü sonuçlanan örneklerinden Mısır tecrübesi bile bu eğilimin bulduğu meşruiyetin boyutu hakkında fikir verebilir.Müslüman Kardeşler gibi hiyerarşik ve güçlü bir yapı bile Tahrir Meydanı’ndaki kitlelerin meydanda inşa ettikleri lidersiz, otonom alternatifi yıkamadı.Ancak meydan ordu tarafından şiddetle dağıtıldıktan ve Tahrir’de somutlaşan tepki temsili demokrasinin sınırlarına çekildikten sonra isyanı temsil etme iddiasında bulunabildi.

[6]. BirleşmişMilletler. 2014. World Urbanization Prospects. click.in.ua/4fK

[7]. Harvey, David. 2012. Rebel Cities. London: Verso, syf. xv.

[8]. Bu sorgulamayı yaparken 21.yüzyıl’da yatay organizasyon ve otonomi eğiliminin sadece neoliberalizmin kentteki yaşama olan müdahelesi ile ilişkilendirmenin eksik kalacağını kabul etmek gerek. Bu eğilimin ardında en azından 1994’te ortaya çıkan Zapatista ayaklanması ve hareketin Zapatismo isimli paradigmasıyla değişen devrim anlayışı, temsili demokrasinin en gelişmiş olduğu Batı Avrupa’da dahi yaşadığı kriz, devletin gerek sosyal demokrasi ve Sovyetler Birliği tecrübeleri gerekse de neoliberalizmin kendisine biçtiği otoriteryen devletçilik nedeniyle çıkar yol olarak görülmemesi ve yeni iletişim teknolojileri sayesinde daha katılımcı ve görece özerk toplumsal ilişkilerin gerçekleşmesi gibi sebepler sayılmalı.

[9]. Burawoy, Michael. 2009. The Extended Case Method. Oakland: UC Press.

[10]. Harvey, David. 2007. A Brief History of Neoliberalism. New York: Oxford University Press,syf.32.

[11]. Burawoy, Michael. 2009. The Extended Case Method. Oakland: UC Press.

[12]. Harvey, David. 2008. “The Right to the City.” New Left Review.53.

[13]. Kotkin, Joel. 2014. “The World’s Most Influential Cities.” Forbes. 14 Ağustos. click.in.ua/4fL.

[14]. Colau, Ada. 2014. “Mass Tourism Can Kill A City.” The Guardian. 2 Eylül. click.in.ua/4fM

[15]. East Villlage’ınya da o zamankiadıyla Lower East Side’ın 1980lerdeki ilk soylulaştırılmasının hikayesi için New York Times.1984. “The Gentrification of the East Village.” 2 Eylül, click.in.ua/4fQ.GünümüzdegerçekleştirilenyenidensoylulaştırmaiçiniseThe Observer. 2013. “Where Would Seinfeld Live Now?” 22 Ocak, click.in.ua/4fP

[16]. Lefebvre, Henri. 1991. Production of Space. London: Blackwell, syf.33-38.

[17]. Taylor, Peter J. 2002. “Recasting World-Systems Analysis: City Networks for Nation-States.” In W. Dunaway (ed.) New Theoretical Directions for the Twenty-First Century World-System, syf.134.

[18]. Tabii ki bu anlam her zaman için kabul edilebilir olmak zorunda değil. Şerif Mardin’in mahalle baskısı olarak kavramsallaştırdığı ideolojik hegemonyanın mahalle ölçeğindeki hali de gündelik yaşamla ortaya çıkıp onu şekillendirebilir. Ancak yazının ilerleyen kısımlarında belirteceğim üzere günümüzdeki temel problem kent ve kentin parçaları ölçeğinde bu tip anlamlandırmaların neoliberalizm tarafından ortadan kaldırılmaya ve tektipleştirilmeye çalışılması.Ayrıca, içinde barındırdığı öznellik nedeniyle temsili mekanın mahalle baskısı ile anlatılmak istendiği gibi kemikleşmiş bir hale dönüşmeyeceğini, tam tersine her daim ucu açık bir anlam inşa edeceğini düşünüyorum.

[19]. Lefebvre. 1991, syf.21.

[20]. Lynch, Kevin. 2010. Kent İmgesi. Istanbul: İşBankası Yayınları.

[21]. Jameson, Fredric.1990. “Cognitive Mapping.” Nelson, C., Grossberg, L. Editörler, Marxism and the Interpretation of Culture.University of Illinois Press.

[22]. Sitrin, Marina. 2006. Horizontalism:Popular Voices in Argentina. Oakland: AK Press.

[23]. Lefebvre. 1991, syf.73.

[24]. Holloway, John. 2011. Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak. İstanbul: Otonom.

[25]. Harvey, David. 2012. Rebel Cities. London: Verso, syf. xiii.

[26]. Gelişen ekonomi olarak parlatılan ülkelerin neredeyse tamamının yoğun devlet şiddeti içeren Hindistan, Çin, Güney Afrika ve Türkiye gibi ülkeler olması, Rusya, Katar, Brezilya gibilerinin uluslararası spor organizasyonları düzenleme hakkını kazanarak imajlarına katkıda bulunulması ve İngiltere’den Amerika Birleşik Devletleri’ne polis şiddetinin daha fazla gözle görülür ve daha az cezalandırılır hale gelmesi böyle bir küresel meşruiyetten bahsetmeye izin veriyor.

[27]. Poulantzas, Nikos. 2000. State, Power, Socialism. London: Verso, syf. 203-247

[28]. The Clash of Barbarisms: The Making of the New World Disorder. ExpUpd edition. Boulder: Routledge, 2007.

[29]. Oscar Wilde’ın dediği gibi “üzerinde ütopya olmayan bir harita bakmaya değer bir harita değildir.” Wilde, Oscar. 2013. Sosyalizm ve İnsan Ruhu. İstanbul: Aylak Adam.

[30]. Castoriadis, Cornelius. 1991. Philosophy, Politics, Autonomy: Essays in Political Philosophy. Oxford University Press.