“Biz Komünistler, hepimiz, izne çıkmış ölüleriz. Bütünüyle farkındayım bunun. Bu iznimi uzatıp uzatmayacağınızı ya da Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’a katılmak zorunda kalıp kalmayacağımı bilmiyorum. (Eugene Leviné, Mahkeme Konuşması, 1919.)

Eugene Leviné, Münih Sovyetine öncülük ettikten sonra Mahkemeye hitap ederken, idam hükmü alacağını biliyordu. Kısa süre önce öldürülmüş olan Luxemburg ile Liebknecht’e katılacağını, bahsettiği izin süresinin uzatılmayacağını biliyordu. Fakat bilmediği şey, izindeki bir ölü insan olmak biçimindeki sözlerinin ne kadar büyük ve geniş bir yankı uyandıracağıydı. Leviné’in biyografisini yazan karısı Rosa Leviné-Meyer, bu sözlerin, Vilno’da, Paris’te ve Tel-Aviv’de, Leviné’in adını bile bilmeyen insanlar tarafından tekrar edildiğini bildiriyordu; üstelik bu cümlenin her türden yazara ve eylemciye atfedildiğini bulgulamıştı. Ayrıca, dönemin muhafazakar gazetelerinden biri tarafından ileri sürülen bir iddiayı da not etmektedir: “Leviné, bu metaforu militarizmin kavramsal dünyasından almıştı.”[1] Sıkıyönetim koşullarında bir Askeri Mahkemeyle karşı karşıya olan Leviné, sözcüklerini oldukça dikkatli bir biçimde seçmiş, Mahkemenin anlayacağı bir dil ortaya koymuş, fakat bu dili Komünistlerin durumunu tarif etmek üzere kullanarak Mahkemeyi çılgına çevirmişti.

Bu türlü bir espri içerisinde Leviné’in konuşması, aynı zamanda, suçlandığı şeylerle de -ki bunlardan biri de ‘barışı tehlikeye atmak’tı- ilgileniyordu.  Leviné şu yorumu yapıyordu: “İddia makamı, benim tehlikeye attığım iç barıştan söz etti. Oysa ben onu tehdit etmedim, çünkü iç barış diye bir şey yok. … Etrafınıza bir bakın! Spartakist Yuvaları olarak adlandırılan evlere bakın, iç barışı tehdit etmediğimizi anlayacaksınız.” Ve şunu söylüyordu: “Biz yalnızca iç barışın var olmadığını açığa çıkardık.” Yaklaşık bir yıl sonra, burjuvazi ‘Savaşın’ bittiğini ve ‘Barışın’ tesis edildiğini ilan ettiğinde, Leviné, farklı türde bir savaşa ilişkin derin bir öneme sahip siyasal bir meseleye işaret ediyordu: Burjuvazinin savaşın bitmiş olduğu ilanına karşın ve tam da burjuvazinin barış dediği şeyin içerisinde süregitmekte olan bir savaş.

Kitabım Savaş Erki, Polis Erki’yle ilgili olarak kavrayış gücü yüksek ve derinlikli yorum ve sorularında, Claudia Aradau, Illan rua Wall, Caroline Holmqvist and Yari Lanci tarafından öne sürülen kapsayıcı temaları, zihnimde bu düşünceyle ele almama izin veriniz.

İzin verirseniz Foucault sorusuyla başlamak istiyorum. Aradau ile Wall doğrudan, Holmqvist and Lanci ise daha dolaylı bir biçimde, Savaş Erki, Polis Erki’nin sıçrama tahtalarından birini ele alıyorlar ki bu, Foucault’nun çalışmalarındaki temel bir gerilime, iktidarı savaş görüş açısından mı yoksa polis görüş açısından mı düşünmek gerektiği biçimindeki bir gerilime işaret ediyor. Foucault bir yandan hiç kuşku yok ki geniş bir ‘polis’ kavramının siyasal düşüncenin merkezine yeniden yerleştirilmesi hususunda en çok çabayı sarf etmiş düşünürdür. Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu gibi kitaplarda ve Güvenlik, Toprak, Nüfus ve Biyo-Politikanın Doğuşu gibi çeşitli seminer dizilerinde polisin ele alınışları, polis erkinin geniş bir tarihsel kavramsallaştırılmasına yöneliktir. Aynı zamanda Foucault, siyaseti savaşın başka araçlarla devamı olarak düşündüğümüzü ve siyasi iktidarı da güç ilişkilerinin ‘sivil barış’ olarak adlandırılan ve hakkında konuşulmayan bir savaş durumu aracılığıyla daimi kaydedilişi olarak gördüğümüzü ileri sürerek, toplumsal ilişkileri savaş modeliyle düşünme arayışına da girmişti.

Kitabın temel başlangıç noktalarından bir tanesi, Foucault’nun bu görüş açılarını bir araya getirmek ya da polis ve savaş kavramlarını bağlantılandırmak hususunda gerçekte pek de bir şey yapmamış olmasıdır. Örneğin Güvenlik, Toprak, Nüfus adıyla yayınlanan seminerlerde, ‘iki büyük topluluktan’, bir yandan askeri-diplomatik bir aygıttan ve diğer yandan da polisten söz ediyor, fakat bu ikisi arasındaki ilişkiyi çoğu yerde ima etmekle birlikte, bunları birbirlerinden ayrı tutuyor.  Savaş ile polis arasındaki bu ayrım, bu temalar üzerine, günümüzde Foucaultcu çalışmaların oldukça büyük gövdesi halini almış olan şey içerisinde tekrarlanıyor ve muhafaza ediliyor: Bir tarafta, sosyo-hukuksal incelemeler içinde, toplumsal düzenlerle ilgili yeni eleştirel görüşler geliştirmek amacıyla özgün polis kavramını seferber etme arayışındaki esaslı ve önemli bir çalışma gövdesi söz konusu; fakat bu, polis erkinin uluslararası boyutuyla ya da savaşla ilgili olarak pek az şey söylüyor; diğer tarafta ise uluslararası ilişkiler alanı içinde, savaş ve düzene ilişkin sorular üzerine çalışmak amacıyla Foucault’nun çalışmalarına başvuran yine esaslı ve önemli bir başka çalışma gövdesi var ve bu da Foucault’nun polis erkine ilişkin muhasebesini pek hesaba katmıyor. Daha da ötesi, bu kavramları ayrı tutmak, bu alanda liberal fikirlerin tekrarlanmasına yol açıyor ve bu nedenle de bu güçleri bir bütünlük olarak kavramak yönündeki girişimlerin altını oyuyor.

Savaş Erki, Polis Erki’ni güdüleyen şeylerden biri de savaş ile polis arasındaki tahkim edilmiş ayrımdan sakınmak, Üniversitede bu gibi meselelere ilişkin çalışmaları birbirlerinden ayıran disiplinler arası bölünmeyi reddetmek ve yalnızca disiplinler arasındaki ayrımları tekrarlamak için bu ayrımların üstesinden gelmekten söz edenlere meydan okumaktı. Bütün bunlar, bu kitabın pek çok bakımdan, Foucault’nun çalışmalarında bir potansiyel olarak bulunan şeyi gerçekleştirme arayışında olduğu anlamına geliyor. Bu nedenle, Aradau ile Wall’un yorumlarının kitapta Foucault etrafında örülmüş bir gerilimi ele alması pek de şaşırtıcı değil.

Aradau, Foucault’nun polise ilişkin okumasında sorunun ücretli emeğin oluşturulması değil -ki benim odaklandığım konulardan biri bu- aksine, ayrımın inşası olduğunu ileri sürüyorken, Wall da belki de devletin görkemi gibi konulara odaklanacak argüman çerçevelerini ihmal ettiğimi belirtiyor. Muhakkak ki Foucault, tabiri caizse özette, genel olarak polis ve ayrım hakkında konuşmak istiyor ve Foucault’nun polis kavrayışında, daha çok da ‘görkemle’ ilgili olan belirli bir estetik de iş başında. Bu nedenle yorumlarında bir doğruluk payının bulunduğuna kuşku yok. Fakat Foucault’nun 18. yüzyıl kameralizmiyle ve polis bilimiyle uğraştığı sırada, düzensizlik ile ücretli emek sorunu arasındaki bağlantı hususunda sürekli tökezlemiş olduğunu da unutmamak gerekiyor. Foucault Delilik ve Uygarlık’ta “polisin, çalışma olmaksızın yaşayamayanlar için çalışmayı mümkün ve zorunlu kılan önlemlerin toplamı olduğu” yorumunu getiriyor ve Colbert’in sorduğu sorunun hala kesin bir soru olduğunu belirtiyor: “”Kendinizi bir halk olarak tesis ettiğinizden beri, hala zenginlerin bütün yoksulları çalışmaya zorlayan gizemini keşfedemediniz mi? Polisin ilk ilkeleri konusunda hala cehaletinizi koruyor musunuz?”[2] Polisin birinci ilkesi: Yoksulları çalıştırmak, çalışmayı mümkün ve zorunlu kılan ve sırası geldiğinde belirli bir tür düzeni ve örgütlenmeyi elde edilebilir hale getiren tedbirleri örgütleyip düzenlemek. Bu çarpıcı bir yorumdur ve ben, ayrım ve görkem sorularından ayrı olarak bunu da vurgulamak istiyorum.

Bu vurgu aşırıya kaçmak olur mu? Bu, bende yanlış bir soruymuş gibi bir izlenim bırakıyor. “Foucault burada gerçekte ne kast etti?” sorusunun bir başka versiyonu bu. Bu türlü sorular Foucault’nun çalışmalarını, onun ölümünden sonra ortaya çıkan Foucaultculuğun içerisine yerleştirmeye çalışıyor. Aradau’nun ifadesiyle nadasa bırakılmış alanları incelemek daha üretici bir yol olacaktır ve bana kalırsa, yoksullar ile polis arasındaki bağıntı böylesi bir alandır. Çünkü, ‘yoksulları çalıştırmanın’, ayrımı idare etmenin ve görkemi dışlaştırmanın yanı sıra polis erkinin yalnızca bir yüzü olduğunu düşünmeyi tercih etsek bile, polis erkini yoksulları çalıştıran bir şey olarak düşünmek, süreci, zamanımızda gerçekleşen dünya tarihsel mücadelelere bağlama olanağı vermektedir.

Bu türlü bir argüman için daha fazla kanıt istiyor olsaydık, polis erkine ilişkin hukuksal tezlerin muazzam erimine bakmamız yeterli olurdu. Bu türlü hukuksal yazının temel bir özelliği, polis erkinin uygulamalarını kolaylaştırmak için belirsiz ve çokanlamlı kategorilere defalarca başvurmalarıdır. Bu tür kategorilerin başta gelenleri serserilik ve avareliktir; bunlar, tam olarak, polis erkini ilkel birikim sürecine ve böylelikle de dünya tarihsel mücadelelere bağladıkları için geçerlidirler. Polis erkine ‘ayrım’ ve ‘görkem’ terimleriyle odaklanmak ilginç olsa da, böyle yapmak hukuk kitaplarının bize anlattığı şeyi, avarelik sorununun dolayımın rağmen polisiye önlemlerin kalbinde çalışma sorununun olduğunu gözden kaçırmamıza neden olacaktır. Örneğin Blackstone’un, Yorumlar’ında polis saldırılarını tartıştığı yerlerde, doğrusu ayrım (“kendilerine Mısırlılar ya da Çingeneler diyen egzotik kişiler”) ve görkem (lükse ilişkin yasaların biçimi) konularını bulgularız; fakat Blackstone avarelik, aylaklık ve kamu düzenine yönelik ilgili diğer saldırılar sorununu ayrıntılı olarak belirlerken sonuna kadar gider.[3] Bunun nedeni açıktır: Polis erki sorununun tam kalbinde köleler (şu anlamda ki kölelerle ilgili yasalar daima polisiye tedbirler olarak düşünülmüştür) ve işçiler ya da daha genel bir ifadeyle avareler ve aylaklar bulunmaktadır.

‘Avarelik’ ve ‘aylaklık’ gibi kategorilerin gücü, polis erkinin tüm toplumu kapsayan uygulamaları için gerekli uzamı açmasında yatmaktadır. Örneğin Cristopher Tiedman’ın, bu alanda yıllar boyunca önde gelen hukuk metinlerinden biri olan 1886 tarihli Polis Erkinin Sınırları Üzerine Bir İnceleme’sini[4] ele alalım. Tiedman burada, “Avare, son derece uygun bir biçimde, her türlü suçun nüvesi biçiminde tarif edilmiştir” demektedir. “Coğrafyada bir gezgin, ev bağları yok, aylak ve görünür geçim araçlarına sahip değil; böyle birinden suçtan başka ne beklenebilir ki?” Yine de burada önemli olan gerçekten avare olanların işleyebileceği potansiyel suçlar değil; ‘avarelik’ kategorisinin polis erkine sunduğu olanaklardır.  “Avarelik yasası, avareleri kontrol etmenin ve ziyankar mevcudiyetlerinden ülkeyi korumanın bir aracı olarak, özellikle aylaklar sınıfına uzanmak kararlılığındadır. Fakat onlara yöneltilmiş hiçbir suçlama yoktur.” Temel nokta şudur ki avare “görünür geçim kaynaklarına sahip değildir.” Özellikle kullanışlı bir konu var ki o da şudur: Tiedman, avarelik yasası altında insanların ‘salt şüphe’ nedeniyle tutuklanabilmeleri olduğunu belirtir ve “bütün muamele yöntemi, bir insanın yalnızca suç komisyonunun kanıtından sonra suçlu bulunabileceğini belirten anayasal hükümlerle doğrudan çelişki içindedir.” Avare, “hiçbir suç işlememiş olabilir, fakat avarelik suçlamasıyla tutuklanmaktadır ve bütün yük, olağan avarelik yasaları aracılığıyla, kendisine yönelik suçlamaların asılsızlığını kanıtlamak zorunda bırakılan savunmacının üzerine yıkılmaktadır. Çoğu durumda avarelik suçlamasını üzerine yıkmak pek de zor değildir; bu durumdaki insanlar, eğer mümkünse, kendi yaşam biçimlerinin son derece eleştirel bir incelenişinden sakınmak amacıyla, genellikle suçu kabul etmektedirler.” Tiedman tarafından kayıt altına alınan ve aşağı yukarı her hukuk metninde tekrarlanan oldukça önemli mesele, insanların basitçe bir statü ya da durum temelinde soruşturma ya da eziyete maruz bırakılmalarına olanak tanıyan şeyin avarelik yasası olmasıdır.[5]  Avarelik polis erkinin tam kalbinde yer almaktadır (ve Aradau’nun Foucault’nun Trosne üzerine yazdıklarına ilişkin okumasına da uygun olarak, Tiedman dilenciliği “avarelik iblisine yakın ve onu büyüten bir şey”[6] olarak görmektedir). Bir yandan Avarelik Yasaları herkesin durdurulabilir ve tutuklanabilir olmasına zemin sunmaktadır: “Devletlerimizin kimisinde avareliğin cezalandırılmasıyla ilişkili olarak … kendisi hakkında makul bir açıklama sunmayan her türlü şüpheli kişinin cezalandırılması şartı getirilmektedir.”[7] Diğer yandan da şunu ileri sürmektedir: “Eğer avarelikle başarılı bir şekilde mücadele edeceksek, eğer yasal celp herkesle bir biçimde ilgiliyse, yasa ihlalleri şaşırtıcı bir biçimde azalacaktır ve avareliği bastırmak için genel olarak gerçekleştirilen çabalar şaşırtıcı olmamalıdır.”[8] O halde avareliği bastırmak, şu ya da bu türde bir yasal celbe konu olmuş insanların kendileri hakkında makul bir açıklama vermeye zorlanmalarını içermektedir. Bunun anlamı şudur: Avareliği bastırın ki insanlar çalışmaya koyulsunlar.

Avarelik gibi bir kategorinin polis erki açısından bu kadar merkezi bir yerde durmasının nedeni, böyle bir kategorinin polis erkini dünyanın sermaye tarafından sistematik sömürgeleştirilmesi mücadelelerine bağlamasıdır. Bu mücadelelerin niteliği uzun zamandır kavranmış bulunmaktadır; en azından Marx Kapital’in yüzlerce sayfasını süreci açıklamaya ayırmıştır ve benim argümanlarımın çoğu, bu mücadelelerin polisin gözlükleriyle ve burjuva düzeninin üretiminde polis erkinin oynadığı rolle ilişkili olarak anlaşılması gerektiği biçimindedir. Eğer bu noktayı kabul edersek, polis ile sınıf arasındaki bağlantıyı da kabul etmek zorundayız demektir.

Şimdi bu, polis erki kavramını polis teşkilatına indirgeyene ve ‘ayrımcılık’ gibi kategorilerle iş görmeye kalkışan (böylelikle de sormaya eğilim gösterdikleri kilit soru “Polis belirli toplumsal gruplara karşı ayrımcılık yapıyor mu?” sorusunun etrafında dönen) eleştirel hukukçuların ve kriminologların polis ile sınıf arasında kurdukları ilişkiyle aynı anlama gelmemektedir. Ayrımcılık sorununun derin tarihsel kökleri vardır ve sağduyu siyasetiyle karmaşık ilişkilere sahiptir. Fakat polis erkinin kilit bir niteliği de sağduyusal otoritenin kendisidir; sağduyu olmaksızın polis erki çalışamaz. Avarelik gibi belirsiz kategorileri bu kadar önemli kılan da budur; çünkü sağduyusal iktidarın uygulanışını kolaylaştırırlar. Polis erkine ilişkin her türlü eleştirel teori, [başka teorik yan anamlar barındıran ayrımcılıktan ziyade] sağduyu sorunuyla hesaplaşmalıdır, çünkü bu sorun, yalnızca daha geniş bir polis kavramını değil, aynı zamanda sınıf savaşı olarak polis erkini de açığa çıkarmaktadır. Polisin savaşın içerisine yerleştirilmesi konusu, polis erkini anlamaya dönük ilk girişimim olan Toplumsal Düzenin Üretimi’nde nadasa bırakılmış bir alan olarak duruyordu ve Savaş Erki, Polis Erki’nde bu alan üzerine daha iyi bir çözümleme yapmaya çalıştım. [9]

Aradau, asıl meselenin belki de savaş ile polis arasındaki ilişkide değil de savaş ile iktidar teknolojileri arasındaki ilişkide aranması gerektiğini ileri sürüyor. Belki haklıdır. Fakat yalnızca “iktidar” demek bile, bir vakitler Foucault’nun adıyla bilinen -Foucault bundan ötürü defalarca topa tutulmuştur- ‘iktidar teorisi’ türünde bir teori olmakla eleştirilmek tehlikesini kendiliğinden doğurmaktadır. İzin verirseniz bu düşünceyi bir an için geriye itecek ve Wall’un sorularından ve belirlemelerinden bir tanesi aracılığıyla ona geri döneceğim. Wall, savaş erki polis erkine doğru büküldüğünde savaşın sınıf siyasetinin yeniden ortaya çıktığını, fakat egemenin savaş erkinden geriye pek bir şeyin kalmadığını, gerçekte egemenliğin kendisinden pek az şeyin kaldığını ileri sürmektedir. Bunun arkasında, kitabın merkezi meydan okumalarından biri olmasını umduğum bir şey yatıyor ki o da ‘savaş’ı genellikle içinde çalışıldığı alan ve uzamlardan (‘Savaş Çalışmaları’) çıkarmak ve eleştirel teorinin kalbine yerleştirmek. Bu, savaşı ‘eleştirel savaş teorisinin’ (ya da ‘Eleştirel Savaş Çalışmaları’nın) kalbine yerleştirmekle aynı şey değil; çünkü bu, tam da Savaş Çalışmalarının başlamamızı istediği yerden, yani kendisinin ana disiplin olduğu ve geri kalanlarımızın da onun izlerini takip ettiği, onun ilgi ve kaygılarına öykündüğü bir yerden başlamak anlamına geliyor. Savaşı eleştirel teorinin kalbine yerleştirmemiz gerektiğini söylemek, onu sermaye kavramımızın kalbine yerleştirmek anlamına geliyor ki bu da sermayeyi bir savaş olarak düşünmek demektir.

Sermayeyi savaş olarak düşünmek, askerileşme teziyle ve ‘askeri-endüstriyel kompleks’ argümanıyla zaman zaman çakışmasına ve bunların kaygılarını çeşitli biçimlerde paylaşmasına karşın, bunlarla aynı şey değildir. Bu, daha ziyade, kendi düzeninin üretiminde ve yeniden üretiminde sermayenin şiddetini düşünmeye dönük bir girişimdir. Şimdi bu bir dizi şey yapmak anlamına geliyor. Bunlardan biri, an azından içerim düzeyinde, uluslararası hukukun savaşı düşünme biçimlerine sağlam bir meydan okumadır; çünkü bu meydan okuma, savaşın adaleti ile savaştaki adalete ilişkin geleneksel sorunların ötesindeki bir noktaya işaret etmektedir. İkin olarak yaptığı şey, Wall’un işaret ettiği noktaya da dönecek olursak, ister biçimsel bakımdan eşit egemen devletlerin birbirleriyle karşılaşmaları olarak, isterse de bu devletlerin bahsi geçen statüden yoksun oldukları (terörist devletler, haydut devletler, korsan devletler vb.) halde şu ya da bu biçimde meşru hedef haline gelmiş olanlarla karşılaşmaları olarak tanımlansın, egemenlikle başlayan savaş yaklaşımlarının altını oymaktır. Savaş olarak sermayeden başlamak, savaş incelemesinde egemenliğin merkeziliğine, böylelikle de Wall’un egemenliğin kaybolması korkusuna meydan okur. Egemenliğin kaybolduğu fikrine ikna olmuş değilim, fakat zaten burada benim ilgilendiğim şey de bu değil. Temel düşüncem şu: Bu, ne türde bir korkudur? Bu bükülmede egemenlik kaybolsa ne olur, kaybolmasa ne olur?

Savaş Erki, Polis Erki pek çok vesileyle egemenlik kavramına gönderim yapıyor, fakat bunların çoğu, kitabın teşhir etmek istediği şiddet mantığını öne süren metinlerden yapılmış alıntılardır. Açık örneği hava egemenliği tartışmasında yer almaktadır: Egemenliğe yönelik gönderimlerin çoğu, polis erki olarak hava erkinin tartışıldığı iki bölümde yapılmaktadır ki burada, klasik savaş kavramı olarak adlandırılabilecek şeyin içinde iki güç arasındaki çekişmenin, yani “Hava uzamında egemen kimdir?”sorusunun oluşturduğu çekişmenin çekirdeği olarak egemenlik figürleri biçiminde bir gönderim söz konusudur. Örneğin, kitaptaki, uçuşa yasak bölgelerle ilgili uzun tartışmayla ilgili olarak, mesele şudur: Bu bölgeler, uluslararası hukukçular ya da siyasi coğrafyacılar tarafından dikkate alındığında, çoğunlukla, egemenlikteki bir kriz bağlamında olmaktadır bu. Hava erkine ilişkin çalışmaların büyüyen gövdesinin bir egemenlik krizi biçimindeki iması, krizden nasıl çıkabileceğine, egemenliğin nasıl yeniden rayına oturtulabileceğine dair gereksinimlerin arayışına girme eğilimindedir. Bu yararlı mıdır? Ben buna ikna olmuş değilim. Doğrusu, bunun sormaya teşvik edildiğimiz bir soru olduğunu düşünüyorum; böylelikle savaşa ve hukuka ilişkin klasik kavramsallaştırmaların ve bu meselelere dair ana akım yorum çerçevelerinin içinde kalıyor ve egemenliğin merkeziliğine meydan okumak yerine onu tahkim eden bir konumda buluyoruz kendimizi. Bunun aksine, hava erkini polis erki olarak düşünmek, bizi şu sözde ‘egemenlik krizinden’ uzaklaştırıyor ve uçuşa yasak bölgelerin işlediği yerlerde üretilen düzenin tipini anlamamıza olanak veren alternatif bir uzam açıyor. Bu, uçuşa yasak bölgelerin tartışılmasında, bunların uluslararası alanlarda değil de ülke sınırlarında olduklarını göstermenin neden bu kadar önemli olduğunu da ortaya koyuyor. Ve elbette, açık olanı ifade edersek, ülke sınırları içinde uçuşa yasak bölgeler belirdiğinde [NATO ya da G8’in gerçekleştirdiği zirvelerde, Olimpiyatlar ya da Wimbledon tenis turnuvası gibi spor etkinliklerinde, şehirlere yönelik Başkanlık ziyaretlerinde, tehlikeli maddelerin nakilleri sırasında, felaket bölgelerinde, kayıp çocuk vakalarındaki polis avcılıklarında, Chelsea Clinton’ın düğününün yapıldığı yerde vs. olduğu gibi] ortada hiçbir egemenlik krizi olmamaktadır ki uluslararası hukukçuların bu gibi konulardaki belirgin suskunluğunun ve bu gibi meselelerin ‘Savaş Araştırmaları’nın (eleştirel olanları da dâhil) ilgi alanına girmemesinin nedeni de budur. Daha da ötesi, ülke içi uçuşa yasak bölgeler uluslararası olanlardan çok daha yaygın ve insansız hava aracı teknolojisi ile bu teknolojinin ülke içindeki kullanımı arasındaki birleşik gelişimini göz önünde bulundurduğumuzda özel bir önem taşıdıklarını da görüyoruz. Daha açık bir ifadeyle, egemenliğin sunduğu çerçeveden bakarsak, ülke içindeki uçuşa yasak bölgelere hiçbir anlam veremeyiz ve uluslararası alandaki uçuşa yasak bölgeler ise bu durumda pek az şey anlatır. Bunun aksine, polis erkinin sunduğu çerçeveden bakarsak, bu tür bölgeler anlam kazanmaya başlar ve insansız hava araçları teknolojisini polis erkinin bir parçası olarak okumamıza olanak doğar.

Böyle bir iddia, egemenliğe ne olduğu hususunda endişe taşıyan Wall’a ve diğerlerin pek yardımcı olmayacak, hatta endişelerinin çoğalmasına neden olacaktır. Fakat bu iddianın daha geniş içerimleri oldukça geniştir, çünkü savaş erki ile polis erkine ilişkin eleştirel bir teorini egemenliğin ötesindeki bir eleştirel teori olmasını öne sürmektedir. Ya da büsbütün başka türlü olsa da konuyu daha doğrudan dile getirecek bir ifadeye başvuralım: Sınıf savaşı, egemenlik için verilen bir savaş değildir. Ve Wall ile diğerlerinin endişelerini artırmak pahasına söyleyeceğim, egemenliğin dilini bütünüyle terk etmeliyiz belki de. Fakat bunu yaparsak ne olur? Bu argümanın sonunda bizi bekleyen kim? Hiç kuşku yok ki Foucault. Bizi egemenlik tartışmasını başka bir şeyler için bırakmaya cesaretlendirenin kendisi olduğunu hatırlatarak! Foucault’dan gerçekten kurtulabilmek için, kendisinin Hegel hakkında bir Hegel-karşıtı olarak yazmasına benzer bir biçimde, ondan kopuşumuzun bedelinin ne olduğunu gerçekten kabullenebilmemiz gerekiyor: “Ona karşı kullandığımız kaynakların hala onun bize karşı kullandığı birer tezgah olabileceğini ölçebilme becerisi ki bu beceri bizi yine ona çıkarıyor.”[10] Bu, aynı zamanda bizi geri plana itmiş olduğumuz bir meseleyle de yeniden yüz yüze getiriyor: İktidar teknolojileri aracılığıyla düşünme girişimi.

Polisin savaş gücünün doğası nedir? Böyle bir soru, bizi tekrar, sınıf savaşını bir savaş olarak düşünmenin siyasal içerimleriyle ilgili argümana getiriyor. O halde, sorulacak soru, en doğrudan biçimiyle Lanci tarafından formüle edilen sorudur: Sermayenin iç savaşının doğası nedir? Sermayeyi savaş olarak kavramak hususunda Solda bir tereddüt söz konusudur. Fakat bu tereddüt neden var? Marx ile Engels’in sermaye ve savaşı bu biçimde düşünmemizi istedikleri açıktır: Marx tekrar tekrar kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasında, “uzun süreli ve az ya da çok gizlenmiş bir savaş” ya da “az ya da çok örtük bir savaş” olduğunu yazar ve aynı ‘iç savaş’ fikrini, 1871 Komünündeki Paris işçi sınıfının mücadelesini tanımlamak için kullanır. Askeri tarihte uzman olan ve Marx ile ailesi tarafından ‘General’ lakabı verilmiş olan Engels de defalarca sermayenin iç savaşından söz eder. Ve her ikisi de pek çok yerde, kalıcı bir iç savaşın, burjuvazi tarafından ‘barış’, ‘güvenlik’, ‘hukuk ve düzen’ ve uygarlık kılığında (Marx’ın ifadeleriyle, bunlar tarafından gizlenmiş ya da örtülmüş olarak) yürütüldüğünü belirtir.[11] Bu bakımdan, “bizzat barışın şifreli bir savaş”[12] olduğu biçimindeki polemiksel argümanı yinelemek için kaç tane yorumcunun Marx’tan değil de Foucault’dan alıntı yapmaya istekli oluşu da dikkate şayandır. Biraz düşününce, belki de Foucault’dan alıntı yapmak bize savaş hakkında pek az şey söylediği halde Marx’tan alıntı yapmak meseleyi açık ve basit kıldığı için böyle olduğu sonucuna ulaşmaktan alıkoyamıyor insan kendisini: Savaş bir birikim savaşıdır.

O halde, savaşı bu biçimde düşünmek hususunda oldukça fazla nedenimiz olmasına karşın, bunu gerçekleştirmek yönündeki tereddüt neden? Pek çok çağdaş uluslararası hukukçu, bu yönde bir mahcubiyet duyuyor, çünkü en çok istedikleri şey hukuku savaş sorunuyla bağlantılandırmak ve bu da, savaşın egemen devletlerin edimleri ya da sivillerin korunması olarak değil de açıkça bir birikim savaşı olarak anlaşılması durumunda imkânsız bir şey – Savaş Erki, Polis Erki’nde eleştirel ve Marksist uluslararası hukukçuların bile birikim hakkında konuşma isteksizlikleri olarak buna dikkat çekmemin nedeni de buydu. Fakat daha genel olarak, neden direniş hakkında ve bununla ilişkili olarak mücadele, çatışma, çekişme ve uzlaşmazlıklardan söz ediyoruz da sınıf savaşından söz etmiyoruz? Bunların aynı şeyler olmadıklarını biliyorum -burada Aradau’nun savaş ile mücadele arasında geliştirdiği ayrımın geri planında neyin iş başında olduğuna ilişkin bir ipucu da söz konusu olabilir- ama mesele bu değil. Direnişin pozitif imkânıyla ilgili sorular sorarken, birikim savaşına karşı dövüşmenin -hatta bundan gerçekten kazanarak çıkmanın- negatif olasılığı konusunda sorular sormayan pek çok düşünürün soru sorma biçimiyle ilgili bir mesele bu. Sanıyorum ki bunun bir nedeni Solun sınıf savaşı düşüncesini gerçekten dikkate almaktan imtina etmesidir, çünkü belirli bir edilgenleştirici düşünme biçiminin, sınıflar arası ilişkileri düşünme etkinliğine hakim olmasına izin verildi. Fakat ikinci bir neden de bizi Wall’un savaş gücüyle ilgili sorusuna getiriyor; yani sermaye idesini savaş olarak benimsediğimiz anda, polis kavramı ve onun sınıfsal işlevi ve böylelikle de savaşla ilişkisi daha da çetin bir hal alıyor.

Savaş Erki, Polis Erki’ndeki argümanın bir yönü de başlıktaki erkleri birlik içinde kavramamız gerektiği biçimindedir. Savaşa ve polise ilişkin günümüzdeki baskın yaklaşımlar iki temel konuda söz geliştirme eğilimindedirler: Tartışmalar ya ‘polise-dönüşen-savaş’ üzerine ya da ‘askerileşmekte-olan-polis’ üzerinedir. Fakat bunlar ‘savaş’ ile ‘polisi’ gerçekten bir araya getirmek konusunda pek az şey yapmakta, her ikisini de pek az aydınlatmakta ve bizi, bu ikisinin gerçekten son derece farklı pratikler, teknolojiler ya da kurumlar olduğunu farz etmeye özendirirler. Benim argümanım, eleştirel teorinin savaş erki ile polis erki arasındaki bağıntıyla ve bu bağıntı üzerine çalışmasının gerektiğidir ki bu bağıntı savaş ile polisin daima ve zaten bir arada olduklarını varsayar ve savaş erki ile polis erkini, birbirini tasdik eden şeyler olarak ele alır. Polis erkiyle birleşmiş haliyle savaş erki ve düzensizlik durumuyla uğraşan bir şey olarak polis erki aracılığıyla düşünmek suretiyle, savaş erki düzenin üretimi bağlamında okunabilir bir şey haline gelir. Aynı zamanda polis incelemeleri, metinleri sözleri ve eylemleri (suça, düzensizliğe, ahlaksızlığa, itaatsizliğe ve kanunsuzluğa karşı) sürekli bir polis savaşının yürütülmekte olduğunu anlatma işini hiç kesinti yapmaksızın sürdürürler (Holmqvist’in ifadeleri). Bu savaşlar elbette sınıf savaşına indirgenemezler, fakat burjuva hukuku ve düzeni adına bir düzenlemeyi ve yeniden düzenlemeyi, özneleri dönüştürmeyi ve mizaçları farklılaştırmayı kolaylaştırmak suretiyle savaşın yedeği gibidirler ve ona katkı sunarlar. Daha da ötesi bu savaşlar bize düzenin kuruluşunun arkasındaki kurucu gücün savaş olduğunu hatırlatırlar. Tıpkı polis erkini polis teşkilatına indirgemekten sakınmamız ve toplumsal düzeni biçimlendiren ve polis erkinin altına yerleştirmemiz gereken teknolojilerin bütün erimini hatırda tutmamız gerektiği gibi, savaş erkini de ‘orduya’ indirgemekten sakınmamız ve savaş erkinin toplumsal formasyonun ilkesi olarak çalışan teknolojilerin eriminin bütününe dayanmakta olduğunu hatırda tutmamız gerekiyor. Ve sürekli oluşum içerisinde olan şey düzendir: Toplumsal düzen, uluslararası düzen, birikimin düzeni (geçerken, bu argümanın ‘Eleştirel Savaş Çalışmaları’ alanının bizzat savaş tarafından yaratılan ‘düzen’e[13] işaret eden temalarından biriyle çakıştığını, fakat bu alanın, başka durumlarda üretken bir gerilim içerisinde olduğu ‘eleştirel güvenlik çalışmaları’ alanıyla birlikte ve semptomatik bir biçimde, polis erki hakkında söyleyecek bir şeyinin bulunmadığını not edelim).

Bugün, iç savaş ya da toplumsal savaş konusundaki tartışmaların eksikliğine karşın, önümüzde bir direniş tartışmaları bolluğu söz konusudur. Savaş Erki, Polis Erki bunun bir istisnası. Günümüzde ve gelecekte gerçek bir değişimi getirebilecek şey nedir diye soruyor Holmqvist. Bir başka yerde daha açık kılınmış bir kaygıyı açığa çıkaran bir soru; kitapta algıladığı ‘direnişin olanaksızlığı’ meselesi… Holmqvist soruyu sorarken, kitabın son satırlarını not ediyor ki burada yeni otantiklik jargonunun eleştirel teorinin kilit kategorilerini nasıl ilga ettiğini ve bunların yerine çağdaş burjuva düşüncesinin kilit mecazlarını koyduğunu yorumluyorum: Yabancılaşmanın yerini travma, sömürünün yerini kaygı, devrimin yerini dirençlilik alıyor ve bunlar, savaş makinesi ile polis erki ara vermeden devinirken, sermaye kendi imparatorluğunu genişletir ve denetimini sıkılaştırırken oluyor. Fkat Holmqvist’in bugünü etkili bir biçimde değiştirebilecek şeyin ne olduğu sorusuna öncel bir soru var: Bugün tam olarak ne gibi bir değişim için mücadele ediyoruz? Sorun şu ki ‘direniş’ mantrasının bir yanıt hususunda o kadar da açık kılıcı bir niteliğe sahip değil.

Genel olarak, iktidarın sözü edilir edilmez ‘direnişi’ öne süren, “İktidar dediğimiz anda direniş de demiş oluruz” diyen, üstelik bunu da sanki bunlar bilme ihtiyacı duyduğumuz her şeyi bize veriyormuş gibi yapan argümanlar konusunda hem temkinli hem de bıkkınım. İhtiyaç duyduğumuz bilgiyi bize vermiyorlar. Eleştiri ve direniş hiçbir biçimde aynı türde pratikler değillerdir ve “Peki ya direniş?” sorusu, sermaye ve devlet hakkındaki her türlü eleştirel düşüncenin karşısına çıkan bir soru olarak, bizzat polis erkinin temel jestlerinden birini hatırlatıyor: Kağıtlarınızı görmek isteyen bir devlet memurunun jesti bu.[14] Polis erkinin evriltilmiş bir biçimi olmaya çok yakın bir şeyden söz ediyoruz: “Kimliğinizi göreyim!” ifadesi “Direnişinizi göreyim!” ifadesine dönüşmüş gibi. Siyasal olarak elbette direnişin savaş-polis birleşmesini siyaset imkanını canlı tutarak yeniden şekillendirdiği fikrini muhafaza etmeliyiz, fakat bana kalırsa belirli bir eleştirel kötümserliğe ya da dilerseniz bir melankoli diyalektiğine -Holmqvist ve Aradau tarafından yakalanmış gibi görünüyor bu- yönelik bir gereksinim de söz konusudur.

Bir örnek olarak, savaş ve polis kavramlarının kalbinde yer alıyormuş gibi görünen bir meseleyi ele alalım. Sözünü etmiştik: Polis erkiyle ilgili olarak ‘askerileşme’ tezi. Ve bunun içinde de iki teknoloji biçimi yer alıyor: Tazyikli su fışkırtma araçları ve insansız hava araçları. 2014’te Birleşik Krallıkta, su fışkırtma araçlarının Londra’daki Metropoliten Polisi tarafından olası kullanımına ilişkin bir tartışma yaşanmıştı. ‘Direniş’, bunun polis erkinin askerileşmesinin bir parçası olduğu fikriyle destek bulmuştu. Açık tarihsel husus bir yana, klasik askeri bağlamda anlaşıldığı şekliyle herhangi bir ‘savaş meydanında’ su fışkırtma aracının belirip belirmediğini görmek için bakmadık yer bırakmamak… Direnişe zemin sağlamak amacındaki bu argümanın doğası nedir? Benzer bir şekilde, insansız hava araçları teknolojisinin polis kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlaması ve bunun da polis erkinin askerileşmesi sonucunu doğurması biçiminde, yaygın bir argüman daha var. Yine benzer bir nokta üzerinde durulabilir ki Savaş Erki, Polis Erki’nde duruyorum: Bir hava erki olarak insansız hava aracı teknolojisi daima polis erkine dahildi. Fakat bu da bir soruyu doğuruyor: Tarihi inkar eden ve ‘askerileşmeyi’ haykıran argümanın doğası nedir? Temel sorulardan biri olan “Umut ettiğimiz şey nedir?” ya da daha iyi bir ifadeyle, “Kendisi için mücadele ettiğimiz şey nedir?” sorusunu sormak ve “sanki bir savaş bölgesindeymişiz gibi hissetmemize yol açan ama o kadar da açık bir biçimde şiddet içermeyen polis teknolojisi” biçiminde bir sonuca ulaşmak, öyle pek de soru sormak değildir. Ayrıca bu, bir dizi açık noktayı da gözden kaçırmak anlamına gelmektedir.

İlk olarak ‘polisin askerileşmesi’ tezinin, ‘daha iyi’, bu kadar açık bir biçimde askerileşmemiş bir polislik türünün olduğunu varsaydığını gözden kaçırır. Burada genellikle kendisine işaret edilen şey ‘toplum destekli polisliğin’ sınırları içindeki bir şey midir? Fakat her türlü ciddi çözümleme, toplum destekli polisliğin daha az sorunlu olmadığını, en az su fışkırtma aracı kadar savaşın bir parçası olduğunu göstermektedir. General Galliéni ve Albay Lyautey’den Frank Kitson’a ve ABD Ordusu ve Deniz Kolordusunun yakın dönemde yayınladığı Ayaklanmaya Karşı El Kitabı’na kadar ayaklanma karşıtlarının, toplum destekli polisliğin ne kadar önemli olduğunu söylemekten bıkmamalarının iyi bir nedeni var. Neden böyle yapıyorlar? Çünkü polis erkinin herhangi bir cisimlenişini sermayenin birikim savaşının çekirdeği olarak tarif etmek mümkünse, bunun dönüştüğü şey de toplum destekli polisliktir. Gözden kaçırılan ikinci açık nokta ise zaten ‘kapitalizm’ adlı bir savaşın ortasında olduğumuzdur. Fakat bunlar yeterince açık olsa da asıl meseleyi oluşturmuyorlar.

Asıl mesele su fışkırtma araçlarının ve insansız hava araçlarının gerçek bir özgüllüğe sahip olmasıdır: Bu yeni bir şey, askeri bir şeye benziyor, onu sevmiyoruz, haydi direnelim. Fakat bir başka mesele de kendisine karşı mücadele ettiğimiz şeyin aynı anda pek çok yerde birden olabileceğidir ve hem Holmqvist’in hem de Aradau’nun bunu bildiğini seziyorum. Neden? Çünkü Holmqvist’in direnişle ilgili sorusu kitabın son bölümünde yaptığım dirençlilik tartışmasına referansla soruluyor ve Aradau da aynı hususu dirençliliğin yarattığı farka işaret ederek ortaya koyuyor. Dirençlilik adına gerçekleşmekte olan şeyin habisliğini ve büyüklüğünü göz önünde tutarak pek çok yerde birden olma durumunu ele almama izin veriniz.

Gayet iyi bilindiği gibi, dirençlilik, çağdaş kapitalizmin ‘yeni büyük fikri’ halini almış durumdadır. “Kendini toparlama” tekniklerinin öğrenilmesine yönelik vurgusuyla dirençlilik, sermayenin ve devletin önümüze fırlattığı şeyler karşısında hazırlıklı olmamız ve kendimizi iyileştirmemiz yolunda kilit kaynaklardan birine dönüşmüştür. Savaş Erki, Polis Erki’nde dirençlilikle ilgili argümanım, bunun, bizleri, savaş hazırlığının daha etkin özneleri kılarak güvenliğin mantığının içine hapsettiği biçimindeydi: Bizzat savaş erkinin bir parçası haline geliyoruz. Buna nasıl direnilir? Hepimizi, devlet ve sermaye tarafından düzenlenmiş bir söylemsel alana gittikçe daha da çok dahil eden ve bu güçler tarafından üretilen ideolojik manevraya nasıl direniriz? Kitabı yazdığım sırada, elimdeki malzemenin bir kısmından yararlanarak Radical Philosophy’de “Direnen Dirençlilik”[15] başlıklı küçük bir yazı yayınlamıştım. Pek çok okur, dirençliliğin diliyle ilgili taşıdıkları korkuların nihayet biri tarafından eklemlenmiş olduğu biçiminde tepki vermişti söz konusu yazıya. Fakat “Bunu yapamazsın, dirençliliği, neyse o olduğu için benimsemek ve onunla iş görmek zorundayız” diyenlerin sayısı da az değildi. Böyle bir görüş, dirençlilik üzerine ürün veren yeni bir akademik bir endüstri kolunun doğumuna yol açtı (ve öyle tahmin ediyorum ki bunu “eleştirel dirençlilik çalışmaları” izleyecek). Eğer “Su Fışkırtma Araçlarına Direnmek” ya da “İnsansız Hava Araçlarına Direnmek” başlıklı bir yazı yayınlamış olsaydım, dirençlilik konusunda benimle hemfikir olmayanlar, su fışkırtma araçları konusunda olurlardı. Benim düşüncem şudur: Sorunsal haline getirdiğimiz şu ya da bu teknolojik yeniliğe direnmek bir şeydir, savaş erki ile polis erkinin, işlerini üzerinde yürüttükleri ideolojik alanın bütününe direnmek bambaşka bir şey. Bu yöndeki her türlü direniş, bu ideolojik alanın eleştirisiyle yola koyulmak zorundadır, çünkü savaş erkinin ve polis erkinin çekirdek kavramlarının -hukuk ve düzen, barış ve güvenlik gibi kavramlar- tekrar tekrar kafamıza çakıldığı, dirençlilik gibi yeni kavramlarla desteklenip güçlendiği yer olarak bu alan kilit bir nitelik taşıyor. ‘Dirençliliğin’ bu hızlı gelişimi ve direnişten söz etmek isteyenler ile ‘eleştirel’ markasını muhafaza etmek isteyenler tarafından benimsenmesinin, siyasal olanaklara ilişkin daha radikal ve daha kolektif düşünme yönündeki bir yetersizliğe verilmiş bir tepki olduğu kanısındayım. Bunlar, dirençliliğin ortak dilinin içerisine, dirençlilik hakkında geliştirilmiş temel iddialardan birini benimsemek suretiyle, bütünüyle eleştirel olmayan bir biçimde taşınmışlardır. Söz konusu temel iddia şudur: Dirençliliğin zıttı kırılganlıktır ve bu nedenle, eğer dirençliliğe karşıtsak kırılganlıktan yanayızdır ki bu, aklı başında hiç kimsenin kırılganlık yanlısı olmayı istemeyeceğini ima etmektedir. Fakat dirençliliğin zıttı kırılganlık değildir. Dirençliliğin zıttı devrimdir. Mesele şudur ki eğer ‘direneceksek’, bu erklerin tümünün birden her an ve her yerde oluşlarına, hayatlarımızın içine sızmalarına -özneleri dönüştürmelerine, mizaçları değiştirmelerine- ve bizleri bizzat bu erklerin parçası kılan sürece direnmemiz gerekir. Aradau’nun da işaret ettiği üzere, bunun için eleştirel bir söz dağarcığına ihtiyacımız var ve bu dağarcık, eleştiri amacıyla oluşturulmuş olmalıdır.

“Peki ya direniş?” sorusu, ‘On Birinci Tez’e dokunuyor. Elbette, Marx’ın Feuerbach üzerine tezlerinin on birincisi olan ve esas meselenin dünyayı yorumlamak değil onu değiştirmek olduğunu söyleyen tezi hatırda tutmakta yarar var.[16] Fakat Marx’ın bu tezdeki meselesinin polemik bir üslupta dile geldiğini de unutmamak gerekiyor ve yine Marx’ın yalnızca iki yıl önce Deutsch-Französische Jahrbücher’de Ruge’ye bir yanıt olarak yayınlanan bir yazısında, temel görevin kimi sosyalistler tarafından tasavvur edildiği gibi dünyayı değiştirmek olmadığını, aksine mevcut olan her şeyin amansız bir eleştirisi olduğunu belirttiğini de hatırlamakta yarar var. Marx’a göre, bu türlü bir eleştiri, her şeyden önce hukuku ve dini hedef almalıydı.[17] Bizim içinse hukukun eleştirisi şu yeni dinin eleştirisi ile birleştirilmelidir: Güvenlik. Savaş erki ile polis erki, artık güvenlik -burjuva toplumunun ideolojik alanındaki yüce kavram- adı altında uygulanıyor ve Savaş Erki, Polis Erki de birkaç yıl önce başlamış olan güvenlik eleştirilerinin bir devamı olarak tasarlanmıştır.[18] Şimdilerde iyice açıklık kazanmıştır ki dünyanın güvenlik olarak ve güvenlik adına karşı karşıya kaldığı sorunları -en açık ve en gülünç olanı, açlık sorununun ‘gıda güvenliği’ olarak adlandırılan bir sorun içiminde sunulmasıdır, fakat buna, güvensizlik karşısında direnli olmayı daha da fazla öğrenmemiz gerektiği biçimindeki genel iddialar da eklenebilir- betimlemenin yaygınlığı göz önünde bulundurulursa, mevcut olan her şeyin amansız bir eleştirisinin yola güvenlikten ve güvenliğe itibarını veren kutsallıktan çıkması en iyisi olacaktır. Fakat böyle bir eleştiri, yalnızca güvenlikten ve her türlü savaş erkiyle polis erkinden değil, ayrıca “Pek ya direniş?” sorusunu sormakta ısrar edenlerden de saklanmaktan başka bir şey olmayan bir şeyi çağıracaktır. Çünkü bir kimse güvenliğe nasıl direnir?

Eleştirel teorinin savaş erkinin gücünü kıracak ve polis erkinin, üzerinde yükseldiği bütüncül mantığa direnecek -yani nitelikli bir değişim sağlayacak, insanın yaratıcılığına ve üretkenliğine yeni bir yönelim ve böylelikle de insani varoluşa sermayeyi aşan bir tarz verecek- güçlerin ve eğilimlerin daima varolacağına, ama en az bunun kadar söz konusu olan bir başka şeyin de toplumsal değişimin altını oyacak kapasitede önleme mekanizmalarının çağdaş toplum tarafından devreye sokulmuşluğu olduğuna işaret etmesinden bu yana biraz zaman geçti. Herbert Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan’da belirttiği gibi, direnişin kapsanması, belki de gelişmiş endüstriyel toplumun en tekil başarısıdır: Sermaye ile örgütlü emeğin polis erki içindeki (ya da hatta bizzat polis erki olarak) uzun süreli ve genel danışıklı dövüşü, tasarruf tedbirlerinin ve şok tedavisinin yakın dönemdeki kabulü, şimdilerde mevcut olan bütünleşmenin yapabileceklerinin kanıtıdır.[19] Dürüst olalım: Eğer kapitalist siyasetle ilgili olarak açık olan bir şey varsa, o da hem direnişi kapsaması hem de eleştiriyi bastırmasıdır. Ya da daha iyi bir ifadeyle, hem direniş için hem de eleştiri için sınırlı alanlar yaratma başarısı öyle bir biçimde gerçekleşmiştir ki eleştiri sınırlanmış ve aynıya geri dönüşten başka her şey olanaksızlaşmıştır. Holmqvist, bu ikilemi anlamış. Jarvis Cocker’dan yaptığı “İşte sona geldik; bunu neden kabullenmiyorsunuz?” alıntısı, direnişin beyhudeliğini ya da olanaksızlığını öne sürüyor, her ne kadar Holmqvist bunun gerçek bir siyasal durum olmaktan çok zayıf bir geri çekilme olduğunda ısrar etse de: Kim ya da ne isek ondan başkası olabilir miyiz? Ve kendimizi içine sokulmuş bulduğumuz bu tümüyle kuşatıcı savaş/polis makinesi bağlamında direnişin imkânsızlığı ne anlama gelmektedir? Sınıf bilincine sahip melankolik bir şarkı sözü yazarının sözcüklerine referansla konuştuğu için, aynı şeyi yapabiliriz. 1970’lerin sonları boyunca, Britanya’daki ve elbette başka yerlerdeki işçi sınıfının genç üyeleri, neoliberal polis erkinin yürüttüğü şiddetlenmiş bir sınıf savaşının ana hedefi durumundaydılar. Joy Division grubundan Ian Curtis, böylesine kudretli olduğu için kendisine karşı bir mücadelenin nereden başlayabileceğini düşünmekten başka seçenek bırakmayan bir erkin hedefi olmak biçimindeki berbat klostrofobi duygusunu yakalama uğraşına girdi. “Hepimiz sizin kurallarınızla yaşıyoruz; bütün bildiğimiz bu” gözleminde bulunuyordu.[20]  Düşmanın kurallarıyla yaşamak, Curtis’in ifadeleriyle, “bir kâbustur” ve bu kâbusun içinde savaş erki ‘imgelemin içine sızar”.[21] Belki de kapsamanın tanımı, düşmanın kurallarıyla yaşamak denilen şeydir.

Kapsama, mükemmel bir güvenlik kavramıdır. Savaş ve polis gibi erklerin kalbinde tam da direnişin kapsanması yer almaktadır. Gerçekten eleştirel olan her türlü teorinin başlangıç noktası da bu olmalıdır. Böylesi bir başlangıç noktası, pek çoklarına oldukça olumsuz ve boyun eğmeye yakın görünebilir. Eleştirel teorinin ‘direniş’ adı verilen etkili bir siyasal eyleme tercüme edilmesi talebi, gerçek boyun eğiş uğrağı işte budur. Neden? Çünkü bu, eleştirel teoriyi sorgu altındaki pratik talebe uygun hale getirir ve böylelikle de eleştirinin kötümserliğinden ziyade slogansı bir iyimserliğe -hem acımasız bir iyimserlik[22]– eğilim gösterir. Bir kimse aynı anda ‘açık düşünmeye’ adanmış ve dolaysız ‘pratikselliğin’ taleplerine karşı durarak da köklü bir biçimde kötümser olabilir ki bu durum, en nihayetinde, pratik eyleme dalmış fakat ‘kapalı düşünmeye’ de sıkışıp kalmış olmaktan çok daha üretkendir. O kadar çabuk bir biçimde ‘direnişe’ çağıranlar, çoğunlukla, kendi kaderlerini bir bütün olarak savaşa ve polise terk etmiş, bunu da şurada ya da buradaki basit bir reformla (su fışkırtma araçları dursun, insansız hava aracı uçuşları sona ersin) telafiye yönelmiş kimselerdir.

O halde, Holmqvist’in sözleriyle “yeni bir şeyin kıyısında olmak” ya da “kendimizi ne ya da kim olduğumuzdan başka türlü tahayyül etmek” de nedir? Savaş ve polis erklerinin zaten yeterince güçlü olduğu bir dünyada yaşıyoruz; sınıf iktidarının, ırkçılığın ve ataerkilliğin her an her yerde olduğu ve genellikle de aynı savaş ve polis erkleri tarafından icra edildiği; bu duruma yönelik meydan okumaların ya hızlıca ezildiği ya da satın alındığı, eleştiri olanaklarının ‘akademik araştırma’ biçimi altında aklın bürokratikleştirilmesine dönüştürüldüğü bir dünya bu. Bu hiç de yeni bir şeylerin kıyısındaymışız gibi hissettirmiyor. Güvenlik, her şeyi kendi hegemonik  gücünün altında toplarken, polis erki yoluna devam ederken ve sermaye sürekli zaferler kazanırken, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin savaş makinesine ilişkin kendi muhasebelerindeki sözleriyle, “mevcut durum bir hayli cesaret kırıcıdır.”[23] Tam bir kesinlikle söyleyebileceğimiz şey, yeni ve mümkün olana ilişkin, yalnızca, sermaye ve devlet tarafından düzenlenmiş kavramlar aracılığıyla düşündüğümüz (örneğin dirençlilik) sürece başımız gerçekten belada demektir. Doğrusu bu kadar sorun karşısında, Deleuze ile Guattari’nin, bu cesaret kırıcı duruma ilişkin gözlemlerinin hemen ardından söylediklerini aktarmak iyi olabilir:

Savaş makinesinin, bir bilimkurgu hikâyesindeymiş gibi, gittikçe güçlendiğini seyrettik; faşist ölümden bile daha korkutucu bir barışı kendi hedefi olarak saptadığını gördük; yerel savaşların en korkunç olanlarının devamlılığını sağladığını ya da bu türlü savaşları kışkırttığını gördük; kendi görüş alanını yeni bir düşman tipine, artık bir devlet ya da başka bir rejim olmayan ‘Belirsiz bir düşmana’ dayanarak düzenlediğini gördük.[24]

Şimdi hazırlamakta olduğum bir kitapta belirttiğim üzere, bu ‘belirsiz düşman’ güvenlik devleti tarafından yeniden adlandırılmıştır ve ona verilen isim “Evrensel Hasım”dır.[25]  Ve güvenlik devletinin de açık kıldığı üzere, Evrensel Hasımın tam kalbinde güvenlik devleti tarafından ‘huysuz’ denilen insanlar bulunmaktadır. Huysuzlar düşmanlaştırılmaktadır. Bu sizsiniz, bu benim. Polis erki bizleri hedef alacak biçimde kuvvetlenmektedir. Savaş erki bizim üstümüzden geçecek şekilde kuvvetlenmektedir. Kendimizi ne ya da kimsek ondan farklı tahayyül etmek bir kenara, bu daha çok izne çıkmış ölüler hissi yaratmaktadır.

Çeviri: Abdurrahman AYDIN

 

DİPNOTLAR

[1] R Leviné-Meyer, Leviné: The Life of a Revolutionary (Saxon House, 1973) 154-55.

[2] M Foucault, History of Madness, trans. J Murphy & J Khalfa (Routledge, 2006) [1961] 62.

[3] W Blackstone, Commentaries on the Laws of England, Vol. 4: Of Public Wrongs (University of Chicago Press, 1979) [1769] 161-76.

[4] C Tiedman, A Treatise on the Limitations of the Police Power in the United States (FH Thomas Law Book Co., 1886).

[5] A.g.y. 116-126.

[6] A.g.y. 122.

[7] A.g.y. 125 (vurgu benim).

[8] A.g.y. 117.

[9] Bkz. M Neocleous, The Fabrication of Social Order: A Critical Theory of Police Power (Pluto Press, 2000).

[10] M Foucault, ‘The Order of Discourse’ [1970], in R Young (ed.), Untying the Text: A Post-Structuralist Reader (Routledge, 1981) 74.

[11] Örneğin bkz. K Marx, Capital: A Critique of Political Economy, vol. 1, trans. B Fowkes (Penguin, 1976) [1867] 409, 412-13; K Marx & F Engels, The Manifesto of the Communist Party [1848], in K Marx & F Engels, Collected Works, vol. 6 (Lawrence & Wishart, 1984) 495; K Marx, The Civil War in France [1871], in K Marx & F Engels, Collected Works, vol. 22 (Lawrence & Wishart, 1986), 309-55; K Marx, ‘The June Revolution’ [1848], in K Marx & F Engels, Collected Works, vol. 7 (Lawrence & Wishart, 1977) 147; F Engels, The Condition of the Working Class in England [1845], in K Marx & F Engels, Collected Works, vol. 4 (Lawrence & Wishart, 1975) 329, 331, 554, 502, 512; F Engels, ‘Speech at Elberfeld’ [1845], in Marx & Engels (1975) 248.

[12] M Foucault, ‘Society Must Be Defended’: Lectures at the Collège de France, 1975-76, trans. D Macey (Allen Lane, 2003) 15-16, 46-48, 50-51; M Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, trans. A Sheridan (Penguin, 1977) 168; M Foucault, The History of Sexuality: An Introduction, trans. R Hurley (Penguin, 1979) 93.

[13] T Barkawi, ‘From War to Security: Security Studies, the Wider Agenda, and the Fate of the Study of War’ 39 Millennium: Journal of International Studies (2011) 701; T Barkawi & S Brighton, ‘Powers of War: Fighting, Knowledge, and Critique’ 5 International Political Sociology (2011) 126.

[14] T Adorno, ‘Marginalia to Theory and Praxis’, in Critical Models: Interventions and Catchwords, trans. HW Pickford (Columbia UP, 1998) 276.

[15] M Neocleous, ‘Resisting Resilience’ 178 Radical Philosophy (2013) 2.

[16] K Marx, ‘Theses on Feuerbach’ [1845], in K Marx & F Engels, Collected Works, vol. 5 (Lawrence & Wishart, 1976) 5.

[17] K Marx, ‘Letters from Deutsch-Französische Jahrbücher’ [1843], in Karl Marx and Frederick Engels, Collected Works, Vol. 3 (Lawrence & Wishart, 1975) 142.

[18] M Neocleous, Critique of Security (Edinburgh UP, 2008).

[19] H Marcuse, One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society (Beacon Press, 1964) xv.

[20] I Curtis, ‘Candidate’ on Unknown Pleasures (Factory, 1979).

[21] I Curtis, ‘Leaders of Men’ on An Ideal for Living (Enigma,1978).

[22] L Berlant, Cruel Optimism (Duke UP, 2011).

[23] G Deleuze & F Guattari, A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, trans. B Massumi (Athlone Press, 1987).

[24] A.g.y. 422.

[25] M Neocleous, The Universal Adversary: Security, Capital, and ‘The Enemies of All Mankind’ (Routledge, yakında çıkacak).