Hayal etmek hakikate müdahale çabasıdır bir bakıma, bazı filmler de. Gerçekte olup biteni göstermekten çok gerçek gibi görünenin ardını açığa çıkarma, değiştirme imkânı. Köksüz de öyle. Yanı başımızdan, kendi başımızdan akıp geçen hayatı kurgu üzerinden yeniden üretirken görünenin ardında yatanı anlamaya yönelik bir imkân sağlıyor.

Baba kök müdür ve babasızlık kötürümleştirir mi? Babanın yası tamamlanabilir mi? Film ilk bakışta bu sorulara yanıt arar gibi görünürken, öykünün ikinci katmanında Türkiye’nin kentlileşirken yaşadığı köksüzleşmeyi, kopuşu, arada kalma halini de seyrettiriyor.

Köksüz, babasız kalan bir ailenin tamamlayamadıkları bir yasın içinde sıkışıp kalmışlıklarını ve dağılmanın eşiğinde savruluşlarını gösteriyormuş gibi yapıyor. Ama ilk bakışta. Biraz daha yaklaşınca, bir yandan erkeklik/ babalık halinin ne olduğunu ve aynı zamanda geleneksel, kırsal olanın şimdi üzerindeki hayaletini, kentin kıyısında ikircikli bir halde modernleşme sancısıyla kıvrananları da yakalamak mümkün.

Ölmüş olanla doğmakta olanı başrole oturtmasına karşın ikisinin de filmde neredeyse hiç görülmemesi çok güzel. Belirsiz bir geçmişte öldüğü anlaşılan baba ve geleceği temsil eden metropol, filmin iki başrol oyuncusu gibi. Babayı/ geçmişi bir siyah beyaz fotoğrafta görebiliyoruz; metropolü/ geleceği ise Feride’nin çalıştığı iş yeri ve ‘Koçtaş’ labirentlerinden biri olarak.

İzmir’ de geçiyor hikâye. Şehrin kıyısındaki semtlerde. Bilen bilir o mahalleler aynı anda hem taşra hem de şehirdir, İzmir’de. Sanki bir geçici konaklama yeri. Kırdan gelindiğinde ilk yerleşilen, sonra terk edilip daha merkeze daha kent gibi olan kente gidilen. Gecekondu değil, ama şehir de değil. Sokakta kına gecesi yapılabilecek kadar taşra ama kentle de içiçe; ondan ayrı kendi başına yaşaması mümkün olmayan ama bir türlü ona da dahil olamayan bir tür ara bölge. Ne şehir olmuş ne de kasaba kalmış.  İkili bir hayat sürülebilir o mahallelerde; taşralı kalabilir ve davranabilirsin, kentin merkezine gidip kentli gibi de olabilirsin. Ev önce tek katlı yapılmış da, ardından üstüne çıkılmış binalara benziyor. Katlardan biri kiraya da verilebilirdi ya da kimbilir evin oğlu evlenince geçebilsin diye planlanmıştı. İlkin anlaşılmaz ama bu durum. Anne, Nurcan, bir gece kanapede uyuklamak için çarşafları almaya indiğinde anlarız alt katın da eve dahil olduğunu. Üst kat taşralı alt kat ise kentlidir. Yatak odası, koltuk takımı ile bir şehirli evi. Ama henüz günlük kullanıma girememiş, misafire açılan bir alan; tıpkı şehrin sadece alışveriş ve iş için kullanılması ama hayata dahil olamaması gibi. Üst kat ise henüz geleneğin içindedir. Herkes aynı odada oturur, yatak odaları sadece uyumak için kullanılır.

Köksüz, toplumsal değişimi kadın üzerinden anlatıyor. Üç hatta dört kuşak kadın filmde bir arada. Anneanne, anne, büyük kız ve küçük kız. Anneanne geleneği, taşrayı anne ve büyük kız geçişi ve küçük kız geleceği, kenti temsil ediyor. Başında tülbenti, basma entarisi ve örgü yeleğiyle anneanne geçmiştir ve filmde bir tür kaybolan cennetmişcesine şefkatli, tatlı sert, koruyucu ve besleyicidir. Küçük kız gelecektir; bibaşınalığını, kimliksizliğini, kendisini yansıtabilecek bir yüz bulamamasını seyrederiz. Anne (Nurcan) ve büyük kız (Feride) ise ne gelenek ne gelecek; ne kır ne kent tam da o araf halinde hem o hem bu olarak tutunmaya çalışırlar. Nurcan ve Feride filmin ana karakterinin ikiye bölünmüş hali gibidirler. Birbirlerinin gençliği ve yaşlılıklarıdırlar.

Feride rolünde Ahu Türkpençe, kentin kıyısında duran taşralı karakterini olağanüstü bir oyunculukla canlandırmış. Otobüs durağında bekleme hali, Gülağa’yı evden uğurlaması, ona çay teklifi, iş yeri çıkışında karanlıkta sokağa bakışı, iş yerinde bir erkek teklifsizce saçına dokunup gittikten sonra aynı bukleyi çekiştirdiği an; ikili hayatın yansımalarıyla dolu. Koçtaş’ta evlenme teklifinin geleceğini anladığı anki yüz ifadesi, ilk öpüşme ve sonrasındaki diş fırçalama ile finaldeki kına gecesi ise arşivlik.

Peki, Feride, otomobili neden kullan(a)maz? Belki de Feride’nin asli trajedisi bu sorudadır. 32 yaşında çalışan bir kadın olmasına karşın otomobil satılır, hayta oğlan bir kaza yapmasın diye. Otomobil ve şehir henüz erkeklere aittir; taşranın kadınlarına değil. Kapının önünde otomobil durmasına karşın, işe otobüsle gidip gelir. Sadece yakıt tasarrufu nedeniyle mi? Satılmasından otomobilin gezmek için bile kullanılmadığını anlarız. İşyerinde çay kahve servisi yapan görevliye bir türlü kendisini gösteremez. Kadın mı görmez, o mu gösteremez? Belki de kadınla aslında aynı sınıfsal kökten olduklarından kadın onu ciddiye almaz, Feride ise var olduğunu kendisi de hissedemediğinden, yanlış yerde, yanlış konumda olduğu kaygısından sesini yüksek çıkaramaz. Kim bilir Feride ve çay görevlisi kadın aynı mahallede bile oturuyor olabilirler. Feride, işte bir şekilde okuyarak mahallenin dışına çıkmış, modern olduğu anlaşılan bir işletmenin açık ofisinde bir pozisyona gelebilmiştir ama henüz bu mekânsal değişim, karakterinde bir değişime yol açamamıştır. O mahallenin sessiz, utangaç hanım kızı; bu halinin koruyuculuğundan da memnun gibidir. İstemeyi öğrenememiş, verilmeyi beklemeyi bilmektedir daha. Henüz ‘gösteremez’ varlığını, görülmeyi bekler; kendisini fark ettiremez, fark edilmeyi umar. Feride’ nin iş yerinde görüldüğü ilk sahnede bilgisayarının ekran görüntüsü kainattır. Kendisine bile itiraf edemediği tutkularında şehirlidir. Saçına dokunan erkeğin önünde kadın, otomobilde onu öpen erkek karşısında ise kendisini bekleyen cinsel hayal kırıklığından tiksinen ‘anne adayı’. İlk öpüşten sonra gözyaşları içinde dişlerini kanatırcasına fırçalayarak ağzını temizleyen Feride ile iş yerinde masasının üstüne teklifsizce oturup, saçına şöyle bir dokunarak küçük sevimli ve kışkırtıcı davranan erkeğin dokunduğu saça yeniden haz dolu dokunuveren Feride! Feride’nin içindeki imkân o dokunuş anında kendini bir an için gösterir. Feride de hiç değilse bir an tutkuyla o Feride olmak ister. Ama Nurcan’ın eve çağıran telefonuna hayır diyemez. Diyebilecekken demez aslında. Sadece bir konuda o da ancak annesine karşı gelebilecek ve isteyebilecektir; evlenmek için. Özgürce isteyebileceği tek özgürlüğün bir erkeğin koruyuculuğu altına girme özgürlüğü olabilmesi, Feride’nin trajedisidir.

Feride’ nin yatak odasında bir kaç kitap vardır. O da bir süre kitaplar okumuş, halk oyunları kursuna da gitmiştir. Ama artık zamanı yoktur. Feride’nin odası yaşanmışlıktan eser taşımaz, yatak odasıdır sadece.

Tesisat malzemeleri reyonunda gelir evlilik teklifi. Feride, bu işlerden hiç anlamamaktan yakınır, Gülağa’nın borulara, contalara, musluklara ilgisine hayranlık duyarak. Anlamana gerek yok zaten, der Gülağa. Aslında evlilik teklifi beklentiler, roller ve olacakları da haber vererek gelir. Feride, ev işlerinde hamarat ve doğurgan, Gülağa, ailenin koruyucu ve erkek işlerini yapacak kişi olacaktır. Ne tesisatçı arama derdi, ne ustalara işleri yaptıramayıp kazıklanma riski. O işleri erkek, koca, baba halledecektir. Ama bütün kadınlar öyle değildir. Son dakika herkesi toplantıya çağıran yönetici de kadındır örneğin ve Feride’nin bir türlü dikkatini çekemediği çay servisi yapan hizmetlinin çay kahve taşıdığı kadınlar da vardır. İş yerinden el ele çıkan sevgililer de. Feride olamamış bir imkândır.

Nurcan ve diğer anne Gülten hep temizlik yaparlar. Onlar taşralı ev kadınlarıdır ama ikisinin de hayallerinin bu olmadığını, Nurcan’ın gençlik fotoğrafından, diğer kadının ise sadakatsizliğinden anlarız. Annenin gençlik fotoğrafı alımlı, güzel bir kadına aittir. Nereye gitmiştir o genç kadın? Nurcan’ın evlenmek isteyen kızına verdiği yanıtta gizlidir; mutsuz olacaksın! Nurcan, Gülağa ile evlenirse Feride’yi de kendisininki gibi bir hayatın beklediğini mi söylemeye çalışır?

Küçük kız (Özge) geleceğin şehirli kadınıdır. Özge, biteviye yüz fotoğrafları kesip biriktirir. İnsan var olduğunu ancak başkasının yüzünde görebilir; bakışında. Hele annenin yüzünde kendini göremeyen çocuk bir ömür sanki bu dünyada hiç görünmüyormuş, yokmuş gibi hissedecektir. Annesine, kendisini kendi bildiğince sevdirmeye debelenir. Okuldan eve her gelişinde daha ‘anneciğim ben geldim’ ya da ‘kızım hoş geldin’i bir kez bile tadamadan iş buyurulur; bakkaldan alınacaklar vardır. Anne bir kez bile bakmaz kızının yüzüne. İçerde kavga sürerken, elini kestiğinde kan ve acı ona var olduğunu, yaşadığını kanıtlar. Kendini yaralama davranışı kimi zaman hiçlik duygusundan kurtulmanın yoludur. Tıpkı, bedenini jiletle doğrayanların hissettikleri hiçlikten kurtulma çabaları gibi. Salonun eşiğinde parmağından damlayan kanı göstermek istemez. O kan damlasını gizleme Özge’nin de büyüyüp kadın olduğunda, her kadın gibi kendini saklamayı öğrenme alıştırmasıdır bir bakıma. Özge, annesine hediye alarak kendisini sevdirmeye, varlığını fark ettirmeye çalışır; ama olmaz. Anne, sadece hediye verilmiş olmasını değerli bulmaz aynı zamanda hediyenin onun seveceği bir şey olmasını ister. Hediyenin saate dönüştürülen bir fotoğraf olması ilginçtir. Zaman ve saat kente ait sembollerdir. Yeniden yaptırılan saate konulan fotoğrafta Nurcan’ın gençliğini görürüz. O da bir vakitler, güzel ve umutlu bir kentli olma yolundadır. Ama ol(a)mamıştır. Saçları yapılı ‘artiz gibi’ fotoğrafının yetmişli yıllara ait olması gerekir. Özge’nin ‘bale’ kursuna değil de tıpkı ablası Feride gibi ‘hala’ halk oyunlarına gitmesi ailenin kentin arafında takılı kalmış olmalarının sembolü gibidir. ‘Banal’ halk oyunlarına karşı ‘modern’ bale kursları Türkiye’nin nasıl da köksüzleşerek kentlileştiğinin de yansımalarından biridir.

O vaat edici yetmişler; bütün sancıları ve devrimciliğiyle Türkiye’nin kırdan kente yönelmesinin dönüm noktalarından biri. 32 yaşındaki Feride’nin adı bir gönderme olabilir mi? Emel Sayın’ın köyden kente gelerek modernleşen ilk sarışın kadın kahramanı canlandırdığı Metin Erksan filmi; ‘İsmin ne dedi söyleyiverdim; Feride’! Nurcan, ilk kızının ismini o filmden etkilenerek mi koymuştur; adlara önem verdiğini Gülağa diye isim mi olur, demesinden anlarız. Nurcan belki bir Emel Sayın/ Feride’si olmak istemişti bir zamanlar kimbilir?

Korkusundan bakkala bile gidemeyen Nurcan, kız kardeşinin evine giderken düğüne gider gibi giyinir. Ev kadınları için sokağa/ dışarı şehre çıkmak o denli büyük bir iştir. Otobüste kaygısından kıpır kıpırdır, son durağa geldiğini aslında bilmesine karşın inme düğmesine basar. Kaybolma, şaşırma, yığılıp kalma korkularıyla biner vapura, turnikeden geçmeyi bile ancak yardımla becerebilir. Sonra yavaş yavaş rahatlar; becerebildiğini hissettikçe yüzü mutlulukla dolar. Yapabiliyordur; o da tek başına sokağa çıkabiliyor, bir yere gidebiliyordur. Ama hayat izin vermez ev kadınına; tam da kendine güvendiği anda tokadı basarak haddini bildiriverir. Bisikletli biri çarpar ve macera evin yeni erkeğinin hoşnutsuz da olsa güvenli kolunda tamamlanır. Damat gelir ve eve götürür. Kent, taşralı kalan kadını geri püskürtür.

Anneanne, diğer kadınların tersine şirinlik, sevimlilik timsalidir. Doyurucudur, geçerken, pişirip çocuklarına yedirmesi için yiyecek getirir, torunu İlker’i sevecen, şefkatli doyurmaya çalışır. Nurcan’a bırak bu temizliği çocuklarına bak derken sanki, kabul et artık kaderini sen benimle aynısın, olamadın o halde olduğun gibi kal, demeye çalışmaktadır. Sanki filmdeki tek ‘iyi’ ve ‘olumlu’ kadın odur. Bir kadın ancak yaşlanıp, cinselliği bittikten sonra iyi bir insan haline gelebilirin temsilcisidir. Nurcan da Feride de yaşlandıklarında o anneanne gibi olacaklardır. Anneanne olasılıkla gençken kendisinin de yaptığı temizlikten vazgeçmesini söyler kızına.

Filmde üç erkek vardır; onlar da geçmiş, şimdi ve gelecek gibidirler. Geçmiş, sadakatsiz kadının kocası, şimdi Feride ile evlenecek olan Gülağa ve gelecek İlker. İlker’in başıboş amaçsızca dolaştığı sahnelerde İlker dışındaki görüntüler bulanıktır. O da kente dâhil olmaya çabalar aslında. Ama ol(a)maz. Deniz kıyısında oturduğunda mekân seyirci için değil İlker için bulanıktır; İlker henüz oralı/ kentli değildir. Bira içmeye bara alınmaz, yaşı tutmadığı için. İlker büyüdüğünü, erkek olduğunu hem kendisine hem çevresindekilere kanıtlamaya çalışır. Otomobili kullanmaya çalışır, manavdan eve alışveriş yapar, kardeşine yanaşan oğlanı kovalar, ne geziyorsun bu saatte diye Özge’ye çıkışır, uzaktaki markete tek başına gitmesine izin vermez. Özge’nin gösterisine seyretmese de gider. Ama İlker’in erkekliğini hissetmesinin önündeki engel annesi Nurcan’dır aslında. Filmin açılış sahnesindeki otomobili sürmeye çabalaması ama anne korkusundan beceriksizleşip bırakıp kaçmak zorunda kalması, erişkin olduğunda İlker’in aslında nasıl bir erkek olacağını da haber verir Gülten sevişirken, yeter diye inler. Her erkeğin en büyük hayalini İlker’e verir; bir kadını hazdan yorulacak hale getirebilme gücü. Gülten aynı zamanda kocasından da intikam alır gibidir. Kocasının hiç yaşatmadığını, gizlice yaşama ve bundan haberi bile olmamasını sağlama. En büyük intikam, intikam aldığımızın bundan haberinin bile olmamasıdır. Sadece alanın bildiği intikam kadınlara özgüdür. Kadının kocasını gören seyirci kadının sadakatsizliğine hak vermiş midir? Koca tiplemesi bu olanağı taşıdığından filmin belki de tek zayıf/ yanlış karakteri gibi.

İlker’in babası sağ olsaydı hayatı ne denli farklı olacaktı bilinmez. Belki sadece arkadaşında bu kadar kolay geceleyemeyecekti. İlker’in babası sağ olsaydı, annesi Nurcan da arkadaşının annesi gibi bir kadın mı olacaktı? İlker esrarın etkisiyle gece, yağmur altındaki caddede uzaklaşan otomobilde babasının olduğunu sanrılar. Babasına/ otoriteye susamış gibi koşar otomobilin ardından ve çaresiz yığılır kalır, henüz hazır değildir. Henüz ondan beklenen erkek olmaya katlanamamaktadır.

Gülağa, zamanımızın erkeğidir. Taşra kökenli ve fakat kente dâhil olmuştur. İşyerinde en taşralı olana evlilik teklif eder. Olasılıkla diğer kadınlar ona göre değildir! Mahcup ve görünmez ama işte kente dahil olmuş olanı o ‘görür’. Henüz dokunulmamış olma olasılığı en yüksek olan gibidir. Gülağa’nın elinden her iş gelir, yardımseverdir, giyimi taşralıdır. Feride’nin elinden çay içerek ilgisini gösterir. Daha o anda bile, işte sen çay yaparsın ben de ev dışının işlerini, der gibidir. Öyle de olur.

Nurcan, Gülağa’ yı beğenmeyerek, söz törenini erteletmeye çalışarak Feride’nin onları bırakmasını mı engellemeye çalışıyordur, yoksa Feride’nin kendisi gibi bir hayatı olmasını mı engellemeye? Ama Feride’nin özgürleşmesine de bir türlü fırsat veremez. Bulabildiği çözüm evlenmemesi gibidir. Evlenince kendisinin hayatını tekrarlayacağını bilir ama henüz o hayatın dışına çıkabilmesi için kızını desteklemeye de cesareti yoktur. Nurcan’ın söz törenini erteletme çabasının boşa çıkması onu uğraşından geri çeviremez. Kına gecesi intihar girişiminden sonra sahnede oynayan Feride ile bakışmaları çok etkileyicidir. Nurcan, sanki Feride’ye madem benin hayatımı tekrarlamaya karar verdin o zaman benim tüm mirasımı da almalısın der gibidir. Feride ise bu kadar yapabileceğim diğerine cesaretim yok, diye bakar.

Nurcan ve üç çocuk, koca- baba- erkek öldüğü için mi bu durumdadırlar? Yoksa işte zamanımızın ailesi tam da bu mudur? Baba sanki hala ölmemiştir; çünkü ailenin tüm üyeleri baba sağ olsaydı nasıl yaşayacaklarsa tam da öyle hayatlarını sürdürürler. Baba varsa onu öldürme arzusu da vardır ve baba gittiğinde kalanları ketleyen arzudan duyulan sorumluluğa bağlı suçluluktur. Öldürmek isteyebileceğim bir babam yok. Babanın yokluğu özgürlük değil kaygıya neden olur. Özgürleşmesi beklenenler tutsak bir hayat sürmeye başlar. Sanki baba gelmeli ve hepsini kurtarmalıdır. Baba yasa koyucudur ama yokluğu suça neden olmaz. Kent bir yandan çağırırken öte yandan iterek bir ikilemde bırakır kıyısındakileri. Bana ancak benim düzenime geçersen gelebilirsin der gibidir. Henüz benim içimde yaşayabilecek hale gelmemişsen seni çeperde tutarım ve sadece emeğinden yararlanır, sana hiçbir şey vermem.

Nurcan ve Feride, beceriksizlikleri, korkuları, aralarındaki gerilim ve öfkeyle seyircide kızgınlık ve küçümseme uyandırır. O kadar ki öfke filmin dışına taşar ve filmle ilgili bazı eleştirilere kadar siner. Bütün o kızgınlık, bak işte baba- erkek olmayınca nasıl da ayakta kalamıyor bu yetersiz kadınlar gibi garip bir paradoks taşıyor. Bence filmin en büyük başarısı da bu duyguyu yaşatması.

Köksüz, çekirdek aile ve baba mitine erkeklerin bakamayacağı bir yerden bakıyor. Bana göre aynı zamanda bir kentlileşememe trajedisini de kadın üzerinden aktarıyor. Bu haliyle kendisi de benzer bir kadere dâhil oldu; henüz değeri anlaşılamadı. Seyirci, nasıl bir hayat yaşadığının kendisine bu kadar açıkça gösterilmesini kabullenemedi galiba.

 

KÜNYE

Köksüz

Yönetmen, Senaryo: Deniz Akçay Katıksız.

Yapım Yılı: 2013

Oyuncular: Ahu Türkpençe (Feride), Lale Başar (Nurcan), Savaş Alp Başar (İlker), Melis Ebeler (Özge), Sekvan Serinkaya (Gülağa) Mihriban Er (Gülten)