Komünizm: Simgeden Fikre, Fikirden Zikre

Komünizm: Simgeden Fikre, Fikirden Zikre

1971
Want create site? With Free visual composer you can do it easy.

21. yüzyılda da komünizmin hayaleti hem sosyal bilimleri hem de sosyal hayatı arşınlamaya devam ediyor. Hiç kimsenin komünizmin hayaletini reddetmek gibi bir telaşı yok, fakat reel sosyalizm deneyimlerinden ortaya çıkan somut yenilgiler tarihi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bilakis somut yenilgiler tarihinin mirasıyla helalleşmek isteyenler hayaletin imkansızlığını, hayaletin etkisinde ortaya çıkan görünümleri, hayaletin ontolojik sıkıntılarını tek tek tartışmaya açmak zorunda kalmışlardır. Bu bir başka ifade ile hayaletin fantazmadan gerçeğe binbir konumda tartışılmasıdır. Zaten tam da bu yüzden, geçen yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan egemen analizler/söylemler “hayalet güzel amma velakin, hezimete giden yolun hesabı verilmeden hayaletin hayaliyle gidilecek bir yol yok” demeyi şiar edinmişlerdi. Alain Badiou Komünist Hipotez çalışmasında “her hezimete uğramış devrimin” olumlu ve olumsuz iki yanı olduğunu ifade ediyor.[1] Olumlu yanın uzun yıllar sonra etkilerini duyurduğunu olumsuz yanın ise sıcağı sıcağına yapılmış katı eleştirilerde kendisini gösterdiğini anlatıyor. Uzun süreden beridir, istisnalar hariç tam tarih vermek gerekirse, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla birlikte egemen söylem, Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne, Mayıs 68’den günümüze değin sürekli olarak hezimete uğrayan devrimlerin hesabını soruyor, sormakta ısrarcı oluyor. Böylece kendisi karşısında topaklaşacak en ufak alternatif birlikteliği hedef tahtasına koyarak parçalamanın yolunu arıyor. En acımasız eleştiri ve mahkumiyetleri geliştiriyor, hatta tutsak aldığı hayaletperverleri kendi diliyle hayalet aleyhinde konuşturuyor. 20. yüzyılın son çeyreğine hakim olan bu hava komünizmin/devrimin hayaletinin mirasına ilişkin reddiyeci ve savunmacı kutupluluğu geliştirmiştir. Badiou’nun deyimiyle görünürde olanlar hezimete ilişkin olumsuz değerlendirmeler ve ona tepkilerdi. Şimdi ise hava dönüyor gibi. Çünkü 21. yüzyılın egemen söyleme boyun eğecek ve daha fazla hezimetin melodramını aklıselim kalarak dinleyecek hali yok gibi. Dolayısıyla şimdi olumlu değerlendirmeler ve ona tepkilere daha fazla tanık olmaktayız. Bu yazıda biz de Bir İdea Olarak Komünizm kitabını referans olarak yeniden komünizmin hayaletine dair oluşturulan simge, imge, kavram ve fikir gibi terimlere ilişkin tartışmaları sorgulayacağız.[2]

* * *

Badiou komünizmi bir İdea, bir fikir olarak karşımıza çıkarıyor. Bir İdea Olarak Komünizm kitabı Badiou’nun bu tezi üzerine çatılmış ondört Marksist düşünürün görüşlerini içeriyor. Badiou’nun önermesini açıklamadan ve düşünürlerin eleştirel tutumlarını ortaya koymadan, öncelikle imge, simge, kavram, idea ve fikir terimlerinden nelerin anlaşılmasını istediğimizi dile getirelim. Çünkü bu işimizi bir nebze kolaylaştırabilir.

Kullandığımız terimleri gündelik dilde kolayca birbiri yerine ikame etmekte behis görmediğimiz için, bazı terimlerin anlamlarını farkında olmadan değiştirmiş oluyoruz. Örneğin yazı dili açısından simge/sembol terimi imge ile bir tutulamaz. Simge düzanlamlıdır, gösterdiği şeyle benzerlik, bağıntı, denklik içinde olmak zorundadır, duyusal olarak algılanabilirdir. Yani bir sözcük tek başına simgedir, fakat simgeler dizisinin oluşturduğu bütünlük ise imgedir. İmge ikincil bir anlam arayışının sonucudur, gerçeğin yeniden üretimidir/inşa edilmesidir/dönüştürülmesidir, açık anlamlılıktır, zihinsel olarak ortaya çıkan tasarımdır, çağrışımdır. Bu yüzden düzanlamlı bir anlam vermeye karşı direnir. İmgenin bu direnci yorumun, çözümlemenin, düşüncenin, öznelliğin yeniden üretimine yol açar. Bu nedenle bütün sözcük dizgeleri nasıl cümle olmazsa, bütün simge birlikteliktelerini/cümlelerini/dizelerini de imge olarak kabul edemeyiz. İmgenin başı sadece simge ile değil metaforla da belada. Metafor/Eğretileme/İstiare/Benzeşim benzetmelerle yol alır. Fakat benzetmeden farklı olarak sadece ya benzetilen ya da benzeyen vardır ve bu teklik bir anlamın başka bir anlamın yerini ikame etmesiyle elde edilir. Bu da metaforu imgeden daha işlevsel kılan bir avantaja taşır. Çünkü metafor bir sözdizimine ihtiyaç duymaz, işaret düzlemindeki simgeler/sözcükler/şeyler onun için yeter. Yine de birçok anlamda metafor imge ile aynı işlevi yüklenir. Yani hem metafor hem de imge sözcükleri gerçek/simgesel anlamlarından sıyırarak yeni anlamların içine sürükler, dolayısıyla burada sözcüklerin anlamlarından daha çok kullanıldıkları bağlamlar anlamayı şekillendirir. Bir de hem simge ve imge ile hem de metafor ile sık sık karıştırılan bir terim daha vardır: alegori. Alegori her şeyin her şeyin yerine ikame edilebildiği bütünsel bir anlatıdır. Yani metaforlar ve imgeler bütünlüğü içinde görünenin/aktarılanın dışında bir başka gerçekliğin/kurgunun varolduğunu, anlamın yattığını göstermektir. Genelde alegorik anlatıma somut ve maddi formlarla/simgelerle zihinsel ve soyut şeyleri anlatmak için ya da bir kişi ya da figür özelinde başka bir düşünceyi/görüyü/politikayı vs. anlatmak için başvurulur. Walter Benjamin Alman Yasoyunu (German Tragic Drama) adlı eserinde alegori kavramına özel bir bölüm açarak barok ve modern alegorinin labirentlerine dalar. Bu yüzden anlaşılması güç bir tabloyu okumaya niyetlenmeyen akademiden hemen red cevabı alır: “-Bay Benjamin revü tarzı felsefe yapmışsınız!..”

O halde artık bir adım daha atıp tam da -bütün bunlardan dolayı- gösteren gösterilen ilişkisinin epistemolojik ya da bilimsel bir kurgu ile düşünceye konu edildiği yerlerde imge, metafor ve alegori gibi terimlerin neden olabildiğince azaltıldığını ifade edelim. Elbette bilgi kendini ifade etmekte güçlük çektiği her yerde Platon’dan beri imgesel ve metaforik bir anlatımın imkanlarından yararlanmayı sürdürür, hatta bazen alegoriye de başvurur ama yine de başka araçları anlatısının unsuru yapmayı daha çok seçer. Felsefe ve bilim -normal koşullarda- bilgi üretiminde fikirden ve kavramdan/mefhumdan/nosyondan yararlanır. Kavram, en genel anlamıyla, nesnelerin/olayların/olguların özelliklerinin soyut/zihinsel bir simge ile karşılanmasıdır. Bir anlamda o nesnelerin/olayların/olguların tarihsel ve fikri bütünlüğünün kendisidir. Bu yüzden tüm felsefe ve bilim yeniden yeniden üretilen fikirler demetinin kavramsal bir zeminde hareket etmesi ile gelişme gösterir. Fikirlerin zenginleştirdiği müdahaleler kavramların sınırlarını, gerçekliklerini, anlamlarını değiştirmekle kalmaz, yeni kavramların üretilmesine de yol açar. Fikir tam da bu nedenle kavramların kurucusu, farklı kavramların dikey ve yatay oluşturucusudur. Tekrar başa dönersek fikir ve kavram imge, metafor ve alegori gibi kapalı, soyut, öznel, keyfi, tam anlamıyla ele geçirilmezlik, anlama karşı direnç içinde değildir. Aksine anlama çabasını teşvik eden ortaklıkları ve düzenleyici çabaları simgesel olarak üreten birer gerçekliktirler.[3] Dolayısıyla fikirler ve kavramlar canlı organizmalar gibidir, sürekli simgesini aşan bir azlığı/fazlalığı içerir.

* * *

Nihayetinde gelişi güzel kullandığımız bazı terimler hakkında ortaya koymaya çalıştığımız kimi ayrıştırmaları ve belirlemeleri birkaç paragrafta netleştirmeye çalıştık. Şimdi bu yaptıklarımızı Badiou’nun komünizmi bir fikir[4] ve/ya İdea olarak tanımlama çabası ile ilişki içinde düşünelim.

“Komünizm kelimesi bir İdea statüsüne sahiptir; yani, birleşme bir kez gerçekleştiğinde, dolayısıyla da bir siyasi öznelleştirme içerisinden işlediğinde, bu terim siyaset, tarih ve ideolojinin sentezini ifade eder. Bu nedenle komünizmi bir kavramdan ziyade bir faaliyet (operation) olarak kavramak daha isabetlidir. Komünist İdea ancak birey ile siyasi prosedür arasındaki sınırda, siyasetin tarihsel bir izdüşümüne dayanan öznelleştirme öğesi olarak var olur. Komünist İdea, bireyin siyasi Özne oluşunun, ayrıca ve aynı zamanda Tarih’e yansıması olmasını sağlayan şeydir” (2011b: 16, italikler bana ait, b.e.).

Badiou’nun Platon’a duyduğu ilgi malum. Platon’un İdea kuramından hareketle, komünist İdea’yı yeniden ortaya koymasını bir ölçüde bu ilgi açıklıyor. Ona göre komünizm şimdiye kadar siyasi, tarihi ve ideolojik bir kavram olarak üç farklı düzeyde açıklanmış görünüyor. Fakat bunların hiçbiri, bir İdea olarak varolan komünizmi açıklayamıyor. Çünkü İdea’da bulunan üç temel öğe; “hakikat prosedürü”, “tarihsel aidiyet”, “bireysel bir öznelleştirme” komünizmde de bulunmaktadır ve komünizm bu üç temel öğe olmaksızın yanılsama/eksiklik/doğmatiklik olarak varolabilir. Bu yüzden komünist İdea 19. yüzyıldan günümüze değin gerçekleşen tüm deneyimlerde sorunlu bir varoluş yaşamıştır. 21. yüzyılda komünizm üçüncü çağını yaşamaktadır ve Badiou’ya göre çağdaşların görevi komünist hipoteze sağlam bir öznellik kazandırmak olan bu heyecan verici ödevi yerine getirmek olmalıdır. O halde Badiou’nun komünist İdeası siyaseti, tarihi ve ideolojiyi bir biriyle teğelleyen, dokuyan ama prosedür, aidiyet ve öznellikten vazgeçmeyen bir fikir ve/ya İdea’dır.

Bu durumda burada durup, Badiou’nun İdea’sını Platoncu İdea’dan ayırmak gerekir. Nitekim Badiou’nun İdea düşüncesi Platon’dan devr alınmışsa da, komünist İdea anlaşıldığı kadarıyla farklılık göstermektedir. Yani İdea Platon için hakikat prosedürü değil, hakikatin kendisidir; tarihsel aidiyet değil tarihdışı olandır; öznelleştiren değil nesnelleştirendir. Bir başka ifade ile hakikatin prosedürel olması, tarihsel aidiyetlerin saçılması ve öznellik içinde varoluşun ortaya konması komünist İdea’yı materyalist kılmaktadır. Bu da Badiou’nun Platoncu İdea’yı dönüşüme uğratması olarak algılabilir. Nihayetinde Platoncu İdea insanların sonluluğuna ve dünyevi olanın geciciliğine vurgu yaparken, sanıldığının aksine komünist İdea “insanların sonsuzluğuna” ve dünyevi olanın değiştirilebileceğine vurgu yapar. O halde Badiou neden Platoncu bir terimi kullanır? Bunun birçok gerekçesi sayılabilir ama İdea, fikirler demetinin ve felsefenin gerçekleşmesinin en önemli birliğidir, -Badioucu terimlerle söyleyecek olursak- imkansız olanın imkanlı olanın içine girmesini sağlayandır, mükemmel istisna varlıktır ve onun mantığının diyalektiği Platon’dan beri komünizmi gündemde tutmaktadır.

Elbette Badiou’nun bu yaklaşımı, Bir İdea Olarak Komünizm derlemesinden anlaşılacağı üzere, hem “taraftar” hem de ciddi eleştirilere maruz kalıyor. Örneğin Badiou’nun düşünüşüne en sert yanıtlardan biri Bruno Bosteels’ten geliyor. Bosteels “Solcu Hipotez: Terör Çağında Komünizm” başlıklı makalesinde sadece Badiou’ya değil Jacques Ranciere’den Zizek’e, Antonio Negri’den Garcia Linera’ya kadar birçoklarını acımasızca eleştiriyor. Terör ve kriz çağında solculuğun etik ve politik avantajları olduğunu, dolayısıyla radikal solculuğun komünizmin güzel ruhuna bürünmekten çekinmediğini ifade ediyor. Bir başka ifade ile komünist İdea’nın bir tür “ceset”, “müsvedde”, “boş kabuk” olduğunu ve asıl sorunlar karşısında hiçbir şey diyemediğini iddia ediyor: “… [ö]rgütlenme sorunu ne zaman gündeme gelse, Leninizmin, parti disiplininin ve ekonomizm ile sosyal demokrat reformizmin eleştirisinin hayaletleri kaçınılmaz bir şekilde o çirkin kafalarını kaldırıyor” (2011b: 69). Bosteels açıkca “entelektüel/entelijensiya/akademik” güruhun yaptığını ideolojik mücadeleden kaçmak ve bu kaçısını da telafi edecek bir araçla; komünizmle irtibatlanmaktan kaçınmayan diyalogla ortaya konan çağrıcılık olarak görüyor. Bunun kapitalizm karşısında bir ufuk açmayacağının altını çiziyor.

Farklı bir tutumu Susan Buck Morss “İkincisinde Fars Olur… Tarihsel Pragmatizm ve Zamana Aykırı Şimdi” makalesinde yineliyor. Solun ciddi bir Avrupalılık düşünce geleneğine sahip olduğunu, tüm adlandırmaları ve kavramsallaştırmaları kendi geleneğinin imbiğinden damıttıkları ile sınırlı kaldığını ifade ediyor. Özellikle İslam’ın ele alınışına dair örnekler vererek, tarihsel pragmatizme karşı materyalist bir pedagojinin gerekliliğine işaret ediyor. Nihayetinde Badiou’ya yönelttiği eleştiriler de tam buradan neşrediyor: “Batı geleneğine döndüğü ama yine de olayın kopuşa neden olucu gücünden politik olarak bahsetmek için Aziz Pavlos maskesi (Marx!) taktığı için, eylemin edimbilimi bu geleneği pekiştirerek değişimi engelliyor ve onaylamak istediği şimdinin mesihsel, politik gücünü zayıflatıyor” (2011b: 95). Morss’un Avrupa geleneğin diline hapsolma kadim kaygısını Terry Eagleton “Komünizm: Lear mı Gonzalo mu” makalesinde dönüştürüyor ve Badiou’nun yaklaşımında halen şu kadim sorunun dimdik ayakta kaldığını dile getiriyor: “Lady Macbeth’in kocasına söylediği gibi, onlar amacı arzular ama araçları küçümserler. O halde sorun, nasıl hem komünist hem materyalist olunacağıdır” (2011b: 130).

Badiou ileri sürdüğü komünist İdea ile teorik olarak mükemmel bir sonucu arzulamış olsa da nihayetinde fikrinin mükemmelliğinden şüphelidir ama komünist hipoteze ve komünist İdea’ya gelinceye kadar tüm çalışmalarını göze alanların getirdiği eleştiriler, işaret ettiği sorunlar bu şüphelerin yerinde olduğunu kabul ettirmektedir. Fakat yine de şu gözardı edilmemelidir ki, komünizmi ısrarla felsefenin gündemine sokmaya devam eden Badiou bu şüphelerin kolektif bir “olay”la aşılacağını çoktan teslim etmektedir.

Alberto Toscano “Soyutlama Siyaseti: Komünizm ve Felsefe” makalesinin girişinde Badio’nun tanımlama çabasının, komünizmin bir İdea olarak adlandırılmasının komünizme karşı olanlarca “skandal”, az sayıda kalmış komünist partizan içinse “hoş” karşılanmayacağını tespit ediyor. Bunun nedeni açıktır: “Felsefede komünist olmak ya da komünizmi felsefi bir fikir olarak ele almak ne anlama gelir?.. [K]omünizm hem felsefeden hem felsefeye karşı, gelişmiştir. Bugün komünizm fikrini yeniden düşünmek, bu ikili hareketi, bu yakınlaşmayı ve ayrılığı, miras almayı ve reddetmeyi yeniden düşünmek demektir” (2011b: 222). Bu nedenle Toscana Marx’ın gençlik dönemi eserlerine; yani, hem felsefeyle hem de komünizmle ilgili en açık ifadelerinin bulunduğu metinlerinin sorgulamasına yöneliyor. Nihayetinde Badiou’nun düşüncesinin nasıl bir formla somutlaşacağından çok, bu somutlaşmanın/devrimin koşulları ile ilgileniyor. “Siyasi bir kapasite ya da gücün varlığı” ile “bu örgütlü kapasitenin partizanca bir bakışla” kesiştiği yerde, bilgi ile iktidarın buluştuğu bir noktada sadece komünist İdea’nın gerçekliğinden söz açılabileceğini belirliyor.

Costas Douzinas ise “Adikia: Komünizm ve Haklar Üzerine” Toscana ile şu noktada ortaklaşıyor. Haklar söyleminin sınırlı kapasitesini aşan bir “Eşitlik aksiyomunu yadsıyan her şeye karşı direniş/devrim hakkı kömünist İdea’nın normatif düsturunu oluşturur. Eşitlik ve direniş kombinasyonu hem evrensel bireyciliğe hem de toplulukçu sınırlandırmaya karşı duran genel bir insanlığı yansıtıyor” (20011b: 119). Tam da bu yüzden komünizm İdea’sı için temel sorun dönüp dolaşıp güçlü teori ile zayıf pratik arasında sıkışıyor. Çünkü Douzinas da Badiou’nun düşüncesinin izinden gitmekten vazgeçmiyor, vazgeçmediği her yerde de komünist İdea’nın potansiyelini geliştiriyor. Fakat ne zaman bu İdea’nın kendisini aktüel kılacak olsa geri çekiliyor. İşte bu yüzden İdea’nın normatif buyrukları ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Söylenilenlerden anladığımızı daha da netleştirirsek, metinler arasında yaptığımız bu kısa yolculukla da gösterildiği gibi, komünist İdea metafizik düzlemden ne kadar kaçmak isterse istesin devrimci dönüşümü sağlamaktan ziyade hep kendinde bir çelişki/gerilim/uzlaşmazlık üretiyor. Gianni Vattimo’da aynı dertten müzdarip bir şekilde ısrarla Marksist teorinin komünizm teorisinin/formülasyonunun avantajını “zayıf teorik” yanında görüyor.

Elbette Badiou’nun komünist İdea’sını sadece Batı geleneğine uygun bir metafizik pratik, güçlü teorik bir yaklaşım, materyalist hatlarla ve ideolojik gerçeklikle sorunlu ilişkiye sahip bir teori olarak görenler yok. İdea’nın Kantçı transendental düşüncesiyle karıştırılmasından ve etik bir sosyalizm fikrine yol alınmasından korkanlar da var (Zizek gibi), bilakis Platon’dan beri komünizmin bütün mirasının yeniden elde edilmesini sağlayacağını düşünerek Badiou’yu külliyen onaylayanlar da (Peter Hallward gibi). Netice itibariyle karşımızda komünizm İdea’sının çok sayıda o ya da bu ölçüde lehte ve aleyhte tartışmacısı var. Fakat genel hatları ile yukarıda çizmeye çalıştığımız netlikler ve kırılganlık söz konusu, daha fazlası için kitabın okunması ve fikri takibin yapılması en iyisi.

* * *

Şimdi tekrar en başa dönerek simge, imge, metafor, alegori, fikir gibi terimler hakkında yaptığımız çözümlemenin Badiou ve Badiou’nun komünizm İdea’sına getirilen eleştirilerle birlikte okumasını yapalım. Bu okumayı tartışmalara iyice yakınlaştırdığımızda karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor. Bu tablo Marksist/devrimci/komünist kimliklerin dünya görüşünü ele vermeye yarıyor. Elbette tabloya bakıp kategorik tutumlar benimsemek mümkün değil, bu tabloda en fazla görülecek olan analitik bir ayrıştırmadır/zorlamadır, o kadar. Örneğin DİAMAT ya da klasik Sovyet Komünist Partisi’nin özellikle doğmatik dönemleri gözönüne alındığında komünizmin sadece bir simge/somutluk/reel politik gerçeklik olarak algılandığı, dolayısıyla komünizmin gösterilen simgeyle sınırlandırıldığı, belli bir zorundalığa yerleştirildiği görülür. Batı Marksizmi’nin ilk kuşağı ya da bir ölçüde Lenin ve Lenin’e yakın ortodoksi komünizmi bir imge ve/ya metafor düzeyinde sahiplenmektedir. Onu kavramsal düzeyde yani güçlü teorik bir bilmeden ziyade öznellik, keyfiyet, kurucu, kaotik ve anlama direnen bir şey olarak yepyeni bir gerçeklik olarak algıladığı görülür. Maoist devrimin mirasını ve komünizmin yenilgisini deneyimlemiş ama devrim/komünizm idealinden vaz geçmemiş olanlar ise, komünizmi hızla materyalist bir metafiziğe, pozitivizmden uzaklaşmış diyalektik bir bilime, kavramsal olarak büyük bir teorik arkaplana yaslama telaşı içinde oldukları görülür. Elbette başta söylediğimizi tekrarlayalım, bu tablo kategorik değildir.

Belki’de Arap Baharı’nın ve Akdeniz ülkelerinin dinmeyen sosyal çalkantılarının yaşandığı bu günlerde komünizme dair söz konusu ettiğimiz tablodaki yerimiz her nerede olursa olsun, yeniden hatırlamak gereken bir komünizm ideali varsa, ister simgeden ister fikirden yola çıkalım artık zikre yer açmanın zorunluluk olduğunu da unutmayalım.

 

DİPNOTLAR

[1] Alain Badiou, Komünist Hipotez, çev. Oylum Bülbül, İstanbul: Encore Yayınları, 2011a, s.13.

[2] Alain Badiou& Slavoj Zizek vd., Bir İdea Olarak Komünizm, çev. Ahmet Ergenç& Ebru Kılıç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011b. [Bu kitap 2009 yılında Londra’daki Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü’nde düzenlenen toplantının makalelerini içermektedir.]

[3] Simge (Symbol), İmge (Imagination), Metafor (Metaphor), Alegori (Allegory), Kavram (Concepts), Fikir (Ideas) terimleri için buradaki şu iki kaynak kullanıldı. Bkz.: The Shorter Routledge Encyclopedia of Philosophy, (ed. by) Edward Craig, London: Routledge, 2005; Oxford Advanced Learner’s Dictionary, (ed. by) Jonathan Crowther, Oxford: Oxford Unv.Press, 2000.

[4] Alain Badiou& Slavoj Zizek, Komünizm Fikri, çev. Haluk Barışcan vd., İstanbul: Metis Yayınları, 2011c. [Bu kitap 2010 yılında Berlin’de düzenlenen toplantının makalelerini içermektedir.]

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.