Bonnie için…

Düşünce tarihi, G.W.F.Hegel (1770-1831) ile birlikte “tarih” denilen yeni bir felsefi kategori kazandı. Elbette Hegel tarihi keşfetmedi; bir gerçeklik olarak tarih herkesin malumuydu; ayrıca Hegel’e gelene kadar hem onlarca tarihçiden hem de tarihyazımının sağladığı gelişmelerden söz edilebilir. Burada Hegel’in felsefi bir kategori olarak tarihi felsefeye kazandırmasından kastımız başka bir şeydir. Hegel’in konumu bu başka şey bakımdan belki İbn-i Haldun (1332-1406), Giambattista Vico(1668-1744), Baron Montesquieu (1689-1755), J.G.Herder (1744-1803) gibi öncüllerle karşılaştırılabilir. Fakat onlar da tarihi icat etmemişlerdi, sadece tarihsel bilgiyi toplum düşüncesi ile tutarlı şekilde belirleyici bir düşünce nesnesi haline getirmeyi denemişlerdi. Hegel de onların izinden gitti. Onların çalışmalarından yararlanarak felsefe tarihi boyunca doxa (sanı), geçici, gündelik, yüzeysel ve değişken bilgi olarak kabul gören historia’yı (tarih) episteme (hakikatin bilgisi) ile ilişki içinde ele aldı. Yani episteme’yi tarihin içinde inşa edilen bir şey olarak ortaya koydu. Bu, felsefe tarihi açısından tamamen yeni bir şeydi. Karl Marx (1818-1883), tam da bu yeniliğin maddeci niteliğini öne çıkararak, Louis Althusser’in deyimi ile “tarih kıtası”nı, maddeci tarihçiliğin toplumsal eleştirisini inşa etti. Tarihin Hegel’le birlikte kazandığı bu felsefi statü doğruluk ölçütü olarak bilimi, modernlerin büyük bir kısmının da kabul ettiği gibi, dogmatiklikten uzaklaştırdı. Hakikatin dogmatik değil de bir gerçeklik olarak inşa edildiği kanaatini oluşturdu. Hatta bu kanaat sadece toplum bilimleri tarafından kabul görmedi, aynı zamanda doğa bilimleri tarafından da kabul edildi.

Sosyolojinin kurucuları arasında sayılan Marx, Emile Durkheim (1858-1917), Georg Simmel (1858-1918) ve Max Weber (1864-1920) historia’yı geleneksel bağlamından yeni bağlamına doğru taşımış ve fikirlerini tarihsel incelemelerine ve analizlerine bağlı olarak geliştirmişlerdir. Genel olarak toplum bilimcilerin (sosyologların, etnologların, antropologların, arkeologların ve diğerlerinin) çalışmalarına bakıldığında yapmış oldukları çoğu teorik çıkarımın güçlü bir tarih bilgisi/analizi/soyutlaması ile iç içe örülü olduğu görülür. Nitekim 19. yüzyılın bir ölçüde tarihsel bilginin yüzyılı olması; 20. yüzyılın tarihyazımının giderek daha da kusursuzlaştığı bir yüzyıl olarak hatırlandığını düşünürsek, sanırız 21. yüzyılda tarihin ve tarihyazımının önemini koruduğu bir yüzyıl olmaya devam edecek. Her ne kadar çağdaş dünyamızda deneyim ve hafıza yoksullaşıyor olsa da, günümüz toplumları varolabilmek için devrimci geleneklerini yeniden hatırlamak zorunda kaldıkça, bu yüzyılı sanıldığı gibi unutmanın değil uyanmanın yüzyılı haline getireceklerdir. Özetle tarihsel bilgi Hegel’den bu yana kazandığı olumlu yönelimini sürdürecektir.

Bu yazıda 20. yüzyılın uyanma momentlerinden birine dair ortaya konan kimi tarihselleştirme çabalarına odaklanılacaktır. Bu odaklanma ihtiyacımızın kökeninde iki gerekçemiz bulunmaktadır: İlki Gezi Direnişi’nin nasıl tarihselleştirileceği sorunsalının halen capcanlı karşımızda duruyor olmasıdır. İkincisi tarihselleştirmenin maddeci tarihçilik izinden gidilerek nasıl başarılabileceği sorunsalının yeniden gündemimize gelmiş olmasıdır. Biz bu iki sorunu tartışabilmek için ilkin Gezi Direnişi yerine başka bir tarihsel olaya, ’68 Mayıs Direnişi’ne odaklanacağız. Odaklanırken de ele alacağımız kitaplarda Marx’ın tarihyazımına kazandırdığı maddeci tarihçiliğin teorik izlerini bulmaya çalışacağız. Kitaplarımız; Ulrike M. Meinhof’tan Protestodan Direnişe, Alain Bodiou’dan Komünist Hipotez, Colin Barker’dan Devrim Provaları, Daniel Bensaid’den Köstebek ve Lokomotif.

Bu kitapların ortak özelliği ’68 Mayıs Direnişi’ni konu edinmeleri, yazarlarının ’68 Mayıs Direnişi’ne katılmış olmaları ya da o iradeyi üstlenmeleri ve ’68 Mayıs Direnişi’ni halen güncel buluyor olmalarıdır. Bütün bu ortak özelliklerden dolayı, Gezi Direnişi’ni tarihselleştirmek isterken, ’68 Mayıs Direnişi hakkındaki tarihselleştirme çabalarına dikkat kesilmek ve yeniden ele almak yararlı olabilir. En azından Marksistler bunu 21. yüzyılın devrimci geleneklerini tarihselleştirirken yapmak zorundadırlar. Belki bu noktada şu sorulabilir niçin Marx’ın kendi yazınına değil de ’68 Mayıs Direnişi yazınına dikkat kesilmek gerekir diye. Çünkü ’68 Mayıs Direnişi ile Gezi Direnişi arasında birçok anlamda ortaklık bulunabiliyor da ondan. Bunu yeri geldikçe ifade edeceğiz.

O halde tarihselleştirme konusunda son olarak şuna değinip kitaplarımızı incelemeye geçelim: Bilindiği gibi Marx Fransa’da 1848 ve 1871’de ortaya çıkan devrimci siyasal durumlara dair bazı yazılar kaleme almıştır ve bu yazılara Fransa Üçlemesi (Fransa’da Sınıf Savaşları 1848-1850, Louis Bonaparte’nin 18 Brumaire’i, Fransa’da İç Savaş) denir. Üçleme’de Marx, sıcak gelişmeleri çoğunlukla bir tarihsel anlatı şeklinde ortaya koymaya ve analiz etmeye çalışır. Fakat Marx’ın eserleri çoğunlukla Üçleme’de olduğu gibi tarihsel bir anlatıya dayalı değildir; o eserlerde tarih sadece bilimsel bilginin art alanını oluşturur; geliştirilen kavram setlerinin kökenlerine işaret eder; maddeci tarihçiliğin prosedürel ve mantıksal soyutlamalarının değerlendirilmesine imkân tanır. Yani tarih iki şeyin; politikanın ve felsefenin zemininde bilginin nasıl üretileceğine yol gösterir. Bir başka ifade ile Marx tarihselleştirilmiş olanın tutarlı bilgisini hem geliştirmeye çalışır hem de gerçekliğin teorik zeminini tarihle sınayarak yaşama yol açmayı dener. Bu yüzden toplumsal organizmanın uzamı olarak tarihi kendinde bir hakikat düzlemiymiş gibi belirle(ye)mez, aksine toplumsallığı hem taşıyan hem de yeniden üreten ilişkisellik düzlemi olarak görür. Alex Callinicos Marx’ın bu tutumunu İbn-i Haldun’dan yaptığı bir alıntıyla şöyle açıklar: “Tarihin içsel anlamı, olayların niçinin ve nasılının derin bilgisini, varolan şeylerin köklerini, nedenlerin göze çarpmayan açıklamasını, gerçeği arayan bir çabayı ve spekülasyonu gerektirir… Böylece [tarihin] kökü sıkı bir şekilde felsefededir” (Callinicos 1995: 95). O halde Marx’ın analizinde tarih hem bir anlatıdır hem bir teoridir. Böylece kabul etmek gerekir ki tarih maddeci felsefesinin temel nesnesidir. Bu nesne toplumsal ilişkiler içindeki güç dengelerine göre ele alınacağından, onun yeniden üretilmesi politik ve felsefi konumların ve ihtiyaçların diliyle ancak mümkün olacaktır. İşte biz de burada Marx’ın bu tutumunu ’68 Mayıs Direnişi’nin devrimci yazarları aracılığıyla nasıl gerçekleştirildiğine bakacağız.

* * *

Protestodan Direnişe Meinhof’un 1960’tan itibaren Konkret’de yazdığı çeşitli makalelerden derlenmiş. Aslında bu kitabın özgün adı Herkes Havalardan Bahsediyor… Biz Hariç. Meinhof, Andreas Baader ve RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) ile örgütsel ilişkisi başlamadan çok önceleri Almanya’da ortaya çıkan parlamento dışı muhalefetin yaşadıklarını, toplumun ihtiyaçları karşısında siyasi partilerin takındıkları tavırları, toplumsal ve tarihsel gelişmeler karşısında egemenlerin baskıcı tutumlarını, yeni kültürel kodların ’68 Mayıs Direnişi’ne giden yolda nasıl geliştiğini anlatıyor. Bu makalelerde oldukça ilginç jestler betimleniyor. Bu jestlerin büyük bir çoğunluğu Gezi Direnişi’nde de ortaya çıkmıştı: Polislerin aşırı güç kullanımı ve gerekçeleri, panzerlerin kadınlara tazyikli su sıkması, medyada çıkan manipülatif haberler ve sansür, direnişçiler hakkında ileri sürülen suçlamalar, öğrencilerin tutuklanma biçimleri, katılımcı demokrasi karşısında ortaya konan setlerin savunulma biçimleri…

Meinhof’un makalelerindeki bir başka önemli öğe parlamento dışı muhalefetin gelişim seyrini ortaya koymuş olması. Ona göre parlamento dışı muhalefet parlamentoya girmediği için değil kendisini sokağa ait hissettiği için sokakta bulunmaktadır. Fakat bu duruma aslında hem bir manasıyla egemenlerin gemileri yakması hem de solun kendi kimliğini bu şekilde inşa etmeye alışık olması neden olmaktadır. Dolayısıyla RAF ya da Baader-Meinhof Grup bu gelişmelerin de etkisiyle şehir gerillası olma yolunda ilerlemektedir. Bir başka manayla RAF’ın sansasyonel başarılarında ve öğrenciler, gençler ve orta-sınıf arasında etkili konumunda hem sokak muhalefetinin geldiği konumun hem de bizzat RAF üyelerinin sınıfsal konumlarının önemli bir yeri vardır. Almanya’da ortaya çıkan bu önemli gelişmeler ’68 Mayıs Direnişi’nin aktörlerini, ilgilerini ve direnişin başkaca fay hatlarını tetikler.

Meinhof’un gazeteci-militan kişiliğinin ortaya çıkardığı gözlemler ve keskin tutum almalar Badiou’nun Komünist Hipotez’inde yerini daha kavramsal felsefi çözümlemelere bırakır. Badiou’nun çalışması dört bölümden oluşuyor ama aslında iki farklı dil içerdiği için iki bölümden ibaret görülebilir. Birinci bölüm tarihsel anlatıyı öne çıkaran Paris Komünü, Kültür Devrimi ve ’68 Mayıs Direnişi’yle ilgili makalelerden, ikinci bölümse Komünizm İdeası ile kastedilenin, bir tutarlılık olarak nasıl Komünist Hipotez’e dönüştüğünün anlatıldığı makalelerden oluşmaktadır. Badiou gerçekçi bir perspektiften politikayı tanımlayarak araştırmasını ilerletir. Çünkü tarihsel anlatılar aracılığıyla bir yığın dalgalanma, yenilgi, zafer, hüzün, hezimet, savaş tespit edilir, bütün bunlarda politik mücadelenin başını ciddi bir şekilde belaya sokar. Yani tarihsel anlatı “eğer savaş kaybedilirse her şey boşa gidecektir, kazanılırsa sistem reforme edilerek restorasyon sürecine girecektir, o halde bütün bu mücadelelere ne gerek var?” fikrini tekrarlayan örneklerle doludur. İşte bu yüzden Badiou’ya göre “Özgürleşme siyasetinin baş düşmanı kurulu düzenin yönelttiği şiddet değildir. Nihilizmin içselleşmesi ve onun boşluğuna eşlik eden sınır tanımaz gaddarlıktır” (Badiou 2011: 30). Dolayısıyla “[N]e sütliman bir gidişat ne de ölümüne bir kurban arayışıdır politika. Daha ziyade bir inşa, şüphesiz kendisini hâkim güçten –gerekirse zor kullanarak- ayıran ve bu ayrımı koruyan bir inşa sürecidir. Politika, eşitliğin hüküm sürdüğü, herkes için yaşanılabilir o ortak alana ışık tutar” (Badiou 2011: 21). O halde politik mücadelede dikkat edilmesi gereken nokta başarı değil, “yaşanabilir o ortak alan”a ne olduğudur. Badiou bu soruya ’68 Mayıs Direnişi’nde (diğerlerinde de) olumlu bir karşılık üretildiğini düşünür.

Badiou dört farklı Paris ‘68 Mayıs Direnişi’ betimlemesi yapıldığı iddiasındadır: Biri öğrencilerin ve gençlerin isyanı olarak (Sorbonne), diğeri işçilerin isyanı olarak -özellikle de genel grev ilan ettikleri andan sonra- (Billancourt), bir diğeri farklı kimlik aidiyetlerinin özgürlükçü bir şekilde temsillerini sağlayan kültürel isyan olarak (Odeon Tiyatrosu). Dördüncüsü ise bu üçünü de çapraz bir şekilde kesmekle birlikte, asıl etkisini ‘68 Mayıs Direnişi’nden sonraki 10 yıl boyunca gösteren ve köklü arayışlara yol açan bir diğer ‘68 Mayıs Direnişi’ betimlemesidir. Bu, “politika”nın neliğini ve politik gelenek ve aktörleri köklü bir şekilde tartışma konusu yapan ve ’68 Mayıs Direnişi’nin devrimci mirasını devralan bir anlayıştır. Bir başka ifade ile ’68 Mayıs Direnişi’ni tutarlı tarihsel bir bütünlük olarak Komünist Hipotez’in veya tarihsel, siyasal ve öznel bileşenlere sahip Komünizmin İdeası’nın somut bir veçhesi olarak görüp betimleyen bir anlayıştır. Elbette Badiou bu dördüncü grubu temsil etmektedir. Hatırlanacak olursa “İdea bir hakikat prosedürünün tekilliği ile bir tarih tasavvuru arasındaki ilişkinin özneleşmesidir” (Badiou 2011: 185). Bu anlamda İdea iki işlev üstlenmektedir. Birincisi verili/Devlete ait olan yaşam formatlarının dışına çıkmayı ve istisna olanı sıradan olan üzerine yansıtmayı sağlamak. İkincisi rastlantısal olanı/olanaksız olanı olanaklı kılacak olan bir hakikat prosedürü olarak düşünebilir kılmak. Komünist İdeanın bileşenleri; tarih, siyaset ve özneleşme işte bu olanakları gerçekleştirmeyi sağlar. “Kapitalist-parlamentarizmden kökten kopmak, halkın gerçeğinin düzleminde politika üretmek ve ideanın egemenliği: İşte olay budur, bizi kriz filminden çekip çıkaran ve ayaklanmamızı mümkün kılan budur” (Badiou 2011: 84).

Colin Parker’ın Devrim Provaları, hem Meinhof’un ’68 Mayıs Direnişi’ne giden yolda gerçekleştirdiği tanıklıklardan ve çıkarımlardan hem de Badiou’nun ’68 Mayıs Direnişi’nin Komünist Hipotez bağlamında işgal ettiği konuma dair ifadelerinden farklı bir üslupla konuya yaklaşmaktadır. Argümantatif bir içeriğe ve panoromik bir bakışa sahip olmasına karşın aynı zamanda tarafgir ve kendini sorumlu hisseden bir akademik tutumu içeriyor. Bu da doğal olarak hem Meinhof’un yazılarında olduğu gibi insan hikâyelerine ve jestlere hem de politikanın ve felsefenin kavramsal dağarcığının kullanılmasına yol açmaktadır. Devrim Provaları  ’68 Mayıs Direnişi’nden Polonya 1981’e kadar beş farklı coğrafyada gerçekleşen devrimlere ve direnişlere odaklanmaktadır. Bu derlemede 68 Mayıs Direnişi’ni Ian Birchall’ın “Bütün İktidar Hayal Gücüne!” makalesi tarihselleştirmektedir. Birchall, 68 Mayıs Direnişi’nin gün gün gelişimine odaklanmakta, ama aynı zamanda direnişin nasıl desteklendiğini ya da engellenmeye çalışıldığını da belirlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla direnişin öznesi olarak tek başına ne öğrencileri, gençleri, işçileri, lümpenleri ne de farklı kültürel kimlikleri ya da orta-sınıfı öne çıkarmaktadır. Bu, Birchall’ın her ne kadar akademik üslubunun bir gereği olarak görünse de öyle değil. Çünkü tarih ne soyutlamalarla ne de belirli bir çizgisellikle oluşur. Birchall zaten anlatısının alanını genişlettikçe bunu çok iyi gösterir. Bir başka ifade ile kimi jestler kimi büyük niceliklerden daha fazla tarihin oluşmasına katkı sunar. Örneğin öğrencilerin sempati toplayan ve farklı kimlik aidiyetlerinin katılımı ile iyice hayal gücüne yüklendikleri noktada dokuz milyon işçinin genel greve çıkması, ortaya büyük bir krizi çıkarır. İstemeden de olsa büyük bir kitle bu krizin etkisine girer, mobilize hale gelir ve bu krizin kendilerini düşürdüğü sarsıntının içinde özgürlük ile güvenlik arasındaki boşlukta karar, tercih, seçim gibi iradi olana yönelmek zorunda kalırlar. Hem büyük kitleler hem de üst-orta sınıf ve onun devlet içindeki organları kendilerini sistem karşıtı noktada daha fazla tutmadıklarında ise güvenlik kazanır. Yani Fransa’ya ilk seçimlerde daha ağır sağ politikalar egemen olur. Fakat bu 68 Mayıs Direnişi’ni gözden düşürmez. Çünkü artık iki şey açığa çıkmıştır. Birincisi halklar, toplumun politizasyonu ve mobilizasyonu sağladığında kısa vade çıkarlar ya da kazanımlar ile yetinmek zorunda değillerdir. İkincisi özgürlük talebi konformizle uyuşmaz. Birchall’ın ifadeleriyle “ [68 Mayıs Direnişi] Bize, devrimcilerin en çılgın hayallerinin bile gerçeğe dönüştüğü anların varolduğunu hatırlatıyor. Hiçbir şey için değilse bile, sırf bunun için Mayıs 1968 asla unutulmamalı” (Parker 2010: 70).

Evet, 68 Mayıs Direnişi’nin bir mirasyedisi olmamak için hatırlamanın ya da unutmamanın nasıl gerçekleştirileceği çok önemli. Örneğin ’68 Mayıs Direnişi’nin önemli isimlerinden biri olan Daniel Cohn-Bendit (Kızıl Danny), olanları/geçmişi sadece nostaljik bir şey olarak hatırlamaktadır, onu bir fantezi olarak kadük bir gerçeklikmişcesine tespit etmektedir. Badiou Bendit’in ve onun gibilerin tutumunu ciddi bir sığlık olarak karşılamaktadır. Bunun gerekçesini de tutarlı bir tarihsel bütünlük olan Komünist Hipotez’in teorik çerçevesi ile uygun bir şekilde ortaya koymaktadır. O halde Gezi Direnişi’ni ya da herhangi bir tarihsel olayı kimin anlattığından ve neyi anlattığından daha çok nasıl anlattığı, o anlatı içinden kurtarılmaya ve yaşamda tutulmaya değer gördüğünün ne olduğunun çok büyük önemi var. İşte Bensaid’in çalışması Köstebek ve Lokomotif tam da bunu tartışmaktadır. Yani Meinhof, Badiou ve Parker’ın çabalarından farklı olarak doğrudan ’68 Mayıs Direnişi’ne değil de, tarih, devrim ve strateji konularına değinmektedir.

Bensaid, Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine Tezler”inden hareket ederek, tarihin ezilenlerin lehine bir anlatıya, geleneğe, kırılmaya nasıl dönüştürüleceğini sorgulamaktadır. Shakespeare’ın deyimiyle madenci ile köstebek yeraltı gezginidirler; Bensaid’e göre devrimciler de onlar gibi gezgindirler. Kendilerini ancak yaşamı savunmak ve korumak zorunda hissettiklerinde göstermeyi severler; inatçıdırlar, uzun yaşarlar, politika ile tarih arasında tıpkı yeraltı ile yerüstü, karanlık ile güneş arasında gidip gelen köstebekler gibi hareket ederler. Oysa devrimcilerin karşıtları uygarlık adlı bir ilerlemenin ürününe, lokomotife benzer hareket yaparlar. Belirli bir güzergâhta, ritmik hareketlerle metalik ve soğuk gövdelerini sürerler. Yani hareket herkesin ortak noktası olsa da devrimciler, devrimci durum, devrimci varoluş olaylara, jestlere, sıçrayışlara, sürprizlere, rastlantılara gerçeklik olarak sunulanlar kadar açıktır. Bu yüzden onun tarihsel anlatısı çizgisel ve a priori belirlenime sahip değildir. Bensaid bu yüzden soruyor: “Devrimciler neden melankoliktir?”

Bensaid direniş zamanı ile ütopya zamanı arasında önemli bir ayrım yapmaktadır. Direniş zamanının şimdi ve burada siyasal ve tarihsel bir varoluşu zorladığını, ütopya zamanının ise boş bir gelecek uzamına yerleşmiş bir tasarımsallık olduğunu dolayısıyla direnişin stratejik ve taktik gelişiminin kısa ve uzun vadede oldukça farklı sonuçlara yol açacağını belirlemektedir. Yukarıda bunun örneklerini söz konusu yazarlar ’68 Mayıs Direnişi bağlamında vermişti. Bensaid direniş geleneğinin aktörleri (plepler, sınıflar ve çokluklar) ile direniş geleneğinin tarzları (radikallikler, hareketler, partiler) ve direniş tezleri arasında mekik dokurken temel olarak siyaset ile tarih arasında indirgeyici olmamaya özen göstermektedir. Bensaid’in bu yaklaşımı aslında her ne kadar farklı eğilimler taşısa da, farklı anlatı üslupları geliştirmiş olsa da Meinhof, Badiou ve diğerlerini bir araya kolayca getirmemize yol açmaktadır. Ancak hepsinin ortak ifade ettiği şu şatı hatırlamak gerek: “‘Tedricilikten kopuş’ notunu yazıyordu Lenin, savaşın başında tekrar okumaya koyulduğu Hegel’in Büyük Mantık’ının sayfa kenarlarına. Ve ısrar ediyordu: ‘Sıçrayışlar olmaksızın tedricilik hiçbir şeyi açıklamaz. Sıçrayışlar! Sıçrayışlar! Sıçrayışlar!’” (Bensaid 2006: 106).

Yani, her ne kadar Gezi Direnişi’ni tarihselleştirme çabalarını derinleştirmek için ’68 Mayıs Direnişi’ne odaklanmış olsak da, aslında Bensaid’in Lenin’den aktardığı gibi, “tediricilik/aşamacılık” iyi güzel de asıl olarak “sıçrayış”lar belirlemektedir ezilenlerin kaderini ellerine alıp alamayacaklarını. Dolayısıyla tarihyazımı ya da tarihselleştirme çabalarının leitmotifi bu Sıçrayışların nasıl olanaklı olduğu ve olacağı iddiası olmak durumundadır. Aksi zaten varolan tarafından sürekli üretilmeye devam etmektedir.

* * *

Tekrar en başa dönelim ve kısaca makalemizi toparlayalım. Marx’ın Üçlemesi’ndeki tutumu yani maddeci tarihçiliğin en temel meyvesi 1857’den itibaren net bir şekilde kendini gösterir. Marx Kapital’in “Almanca İkinci Baskısına Sonsöz”de, Kapital’i hem araştırma hem de sunum yöntemi ile geliştirdiğini iddia eder. Araştırma yöntemi ile kastı; bilimsel verifikasyon ve gerekçelendirmeler yapmaktır; yani araştırma alanı içindeki sorunları tespit etmek, verileri birbirleriyle ilişkilendirmek, tutarlı bağlamlar ve temel çözümleme nosyonları oluşturmaktır. Buna mukabil sunum yöntemi görüngülerin -analojik, metaforik, karmaşık veya soyut- yapılarına araştırma yöntemi ile elde edilen veriler ışığında derinlemesine nüfuz edilmesi; belirli bir kavrayışın spekülatif olarak ortaya çıkarılmasının sağlanması; tarihin ve toplumun veya onlara ait tüm ilişkiselliklerin bir perspektif içine yerleştirilmesinin olanaklı kılınmasıdır. Bu yüzden “[tarihin] kökü sıkı bir şekilde felsefededir” denildiğinde, tarih sadece hikâyeler, olaylar ya da tanıklıklar anlatısı olmaktan çıkarılmak zorundadır.

Sanırız yukarıda örneklemelerini verdiğimiz ’68 Mayıs Direnişi çalışmaları, maddeci tarihçiliğin bir üslup sorunu olmadığını göstermiştir. Maddeci tarihçilik bir metodolojidir. Daha da netleştirirsek; maddeci tarihçilik herhangi bir tarihselleştirme çabasında öncelikli olarak iki şeyi açığa çıkarır: i) Geçmiş şimdi ve burada olana ne yapmaktadır? ii) Ezilenlerin ortak yaşamı ya da kurtuluşu için geçmişten devralınması gereken miras hangisidir ve bu nasıl yaşama kazandırılabilir? Gezi Direnişi değerlendirmelerini içeren kitapların, makalelerin, sergilerin, notların sayısının artması önemlidir ama maddeci tarihçilik açısından kriterler, açıklamaya çalıştığımız gibi, başkadır.

 

KAYNAKÇA

Meinhof, U.M. (2012), Protestodan Direnişe, çev. Levent Koca, İstanbul, Sel Yayıncılık.

Bodiou, A. (2011), Komünist Hipotez, çev. Oylum Bülbül, İstanbul, Encore Yayıncılık.

Barker, C.(2010), Devrim Provaları, çev. U.Haskan&İ.Yılmaz, İstanbul, Yordam Kitap.

Bensaid, D. (2006), Köstebek ve Lokomotif, çev. U.Uraz Aydın, İstanbul, Yazın Yayıncılık.

Guattari, F.& Negri, A. (2006), Bizim Gibi Komünistler, çev. İ.Sümer vd., İstanbul, Otonom Yayıncılık.

Callinicos, A. (1995), Theories and Narratives: Reflections on the Philosophy of History. Durham: Duke University Press.