Kürtler’in özgürlük mücadelesine gerek sempati duyan, gerekse de karşı olan birçok kesim tarafından hakkında çok şey yazılmış olan PKK hareketi içerisinde, cinsler arası ilişkiler ve cinslerin özgürleştirilmesi dikkat çeken bir konu olmayı sürdürüyor. Ancak konu çok tartışılmış olsa da bu onun tüm boyutlarıyla anlaşılmış olduğu anlamına gelmiyor. Bunun pek çok nedeni olsa da ne yazık ki bunların başında Kürdistan’da koşulların bir türlü olağanlaşamaması ve bu kadar önemli(!) konu varken, cinsiyet meselesini ele almanın henüz zamanının gelmediği fikrine dayalı bir geri plana atma veya erteleme mantığı gelmektedir. Hakkını vermek gerekir ki, Öcalan mücadelenin ilk süreçlerinden itibaren cinslerin özgürleştirilmesi sorununun ertelenecek bir mesele olmadığını, bunun mücadelenin temeli olarak ele alınması gerektiğini, hatta bu yanın eksik kalmasının hiçbir kazanıma yol açmayacağı gibi, elde edilen kazanımların da bunsuz bir anlam ifade etmeyeceğini, geriye çark etmenin kaçınılmaz olacağını defalarca dile getirmiştir.

Bu değerlendirmeler, PKK’yi birçok oluşumdan ayıran, özellikle de reel sosyalist bakışın olayı ele alışını aşma anlamında bir örnek haline getiren değerlendirmelerdir. Öcalan İmralı sürecinde, bu mantığını şu tespitle daha da net bir şekilde sistematize etmiştir: “Cinsin kurtuluşu, ulusun ve sınıfın kurtuluşundan daha değerlidir” Ancak ne yazık ki, PKK içerisinde erkek egemen yaklaşım sahipleri bu tarihi tespitleri içselleştirmedikleri için, konu hala layıkıyla değerlendirilmeyi bekleyen bir konu olmayı sürdürüyor. Bu noktadan bakıldığında ortada bal gibi de bir savaş var. Hem de kıran kırana bir savaş. Bu Kürt kadınlarının devletle, sistemle, egemen sınıfla savaşı değil sadece. Aynı mevzide bulunduğu, birlikte ortak amaçlar uğruna mücadele ettiği, aynı ideolojik-politik oluşum içerisinde olduğu yoldaşlarının egemen erkekliğine karşı mücadeleyi içeren bir savaş. Bu deneyim içinde yer almış her kadının “Bir gün yazacağım, bir gün tüm boyutlarıyla yasadıklarımızı anlatmamızın zamanı gelecek.” duygusunu yaşadığını biliyorum. Çünkü o kadınlardan biriyim. Çağımızın en temel çelişkilerinden birini oluşturan cinsler arası çelişki öyle bir boyutta yaşanıyor ki, bu meseleyi bir an bile ertelemek, farklı sorunların gölgesinde bırakmak, her gün kadınların katledilmesine, tecavüze uğramasına, şiddetin her türü ile karşılaşmasına daha çok fırsat tanıyacak. Kendisini kadın hareketi olarak ifade eden bileşenlerin tümünün bu konuyu tarihsel deneyimleri de masaya yatırarak, özel bir yaklaşımla ele alması, yazması, anlatması, analiz etmesi ve daha geniş kesimlere mal etmesi acil bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor.

Kadın hareketi deneyiminin dağlarda yaşanan boyutlarının ele alındığı bu yazının, toplumsal ve siyasal alanda yaşanan boyutları, yine zindanlarda yaşanan deneyimleri ifade etmede yetersiz kaldığını baştan ifade etmekte fayda olduğu kanısındayım. Ancak bir tarihsel süreç içinde yer alan ve ona bizzat tanıklık edenlerin vicdan, adalet, objektivite, eleştirellik ve bilimsellik içeren yaklaşımlarla bir deneyimi ele almaları en doğru tutumdur. Bu nedenle ahlaki ve vicdani sorumlulukla bu deneyime hak ettiği değeri vermek, onu artısı-eksisiyle layık olduğu yere oturtmak önemlidir. 

Mücadelenin Evrimi: Kadın ve Aile Sorunu’ndan Toplumsal Cinsiyete

1999 yılında kadınların dağlarda kendi örgütlenmelerini özerkleştirme girişimleri ve bu süreçte yaşananlar erkekler ve onlara yakın bir zihniyet taşıyan kadınlar tarafından bir tasfiye sürecinin yansımaları olarak ele alınırken, kadınlar bu süreci sahiplenilmesi gereken bir direniş süreci olarak ele alıyorlar. Bu anlamda hareket içerisinde cinsler arası mücadele ile ilgili deneyimi, kadınların penceresinden ele almanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Dağlara çıkışla başlayarak, toplumsal alana yansıyan bir sosyal devrim süreci içinde olan kadınlar, artık kendi kendilerini yazabilecek durumdalar. Henüz tüm boyutlarıyla yazılamamış bile olsa, çok enteresan ve değerli bir deneyim olan Kürt kadın hareketi deneyimi, dünya kadın özgürlüğü mirasının en önemli kilometre taşlarından biri olmayı çoktan başarmıştır. Ancak bu durum, elbette sorunsuz bir yapı ve gerçeklik içinde olunduğunu göstermez. Peki bu deneyimi nasıl ele almalı? Neredeyse kırk yıla varan bir mücadele sürecinde kadınlar neler yaşadı? Nasıl katıldılar? Ne tür sorunlar ve zorluklarla mücadele ettiler? Toplumsal cinsiyetçi roller dağlara nasıl yansıdı? Daha da çoğaltılabilecek bu sorulara yanıtlar aramaya çalışalım.

Tarihi katliamlarla, talan ve işgallerle dolu, bölgenin yerleşik en eski halklarından biri olan Kürtler, yüzlerce yıldır hala bir statü elde etme mücadelesi içindeler. Kürt kadınlarının bu yüzlerce yıllık mücadelelerdeki varlığı, son otuz yıllık mücadele deneyiminden önce, daha çok bireysel çıkışlarla ifade edilebilecek düzeydedir. Örgütlü bir kadın duruşuna yine hiçbir isyanda ve ayaklanmada rastlanmaz. İsyan liderlerinin eşleri, eşlerinin yanında onurluca durarak asi bir duruş sergilerler. Ama sadece bununla sınırlı kalırlar. Kadınların kendilerinin bir özgün yapılanmaya gittikleri ve örgütlülük düzeylerini en ileri götürdükleri süreç, Kürtlerin en son isyanı olan PKK hareketiyle başlar.

PKK daha ilk kuruluşunda bünyesinde kadın gücünün olmasını önemseyen ve bunu sosyalist bir hareket olmanın gereği olarak görerek, programına da alan bir yaklaşıma sahiptir. “Cinslerin kurtuluşu” perspektifinden çok, genel sol geleneğin benzeri bir yaklaşımla kadınlara mücadele zeminini açık tutan, kadınları mücadeleye dahil etmeyi önemseyen bir perspektif vardır. Genel sol gelenekten çok ayrışan bir yaklaşım o dönemde belirginleşmez. Bu sorunsalın ele alma biçiminin yaşadığı gelişimi, örgütün ideolojik egitim müfredatlarından bile anlamak mümkündür. Nitekim ilk süreçlerde adına “Kadın ve Aile Sorunu” denir; erkek henüz sorunun bir tarafı değildir. Daha sonra “Kadın ve Erkek Sorunu” denir ki bu süreçte artık daha farklı bir ele alış vardır. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmanın ele alındığı süreçlerden itibaren ise, konu “Toplumsal Cinsiyetçilik” olarak ele alınır.

Kadınların Erkek Egemen Zihniyetle Mücadelesi

1986’daki kongreye kadar, hareket içerisinde kadın yapısı nicel olarak oldukça azdır. Yirmi kişiden oluşan bir birlikte bazen tek, bazen iki-üç kadın gerilla bulunur. Katılan kadınların çoğu, belli bir eğitim seviyesi, teorik bilinci olan, daha çok ulusal kurtuluş ve sosyalizmi hedefleyen kadınlardır. Bu katılımlarda cins bilinci öğesini görmek, neredeyse imkansızdır. Bu dönemler, kadın gerillaların dağlardaki varlıklarının örgütte yer alan erkekler tarafından bile kabul görmediği, kitleler içerisinde de rahatsızlık yarattığı dönemlerdir. İlk kadın kadrolar, bu açıdan çok büyük zorluklarla karşılaşırlar; bu zorluklar, inanılmaz derecede güçlü bir feodal erkek egemen yaklaşımın mücadele saflarındaki yansımalarının yarattığı zorluklardır. Mesela Lamia Baksi olayı çok ilginç bir örnektir. Oldukça birikimli ve entelektüel bir kadın olarak, eleştirel olmasının ve iradesini ortaya koyabilmesinin bedelini örgüt içine yansıyan feodal komplocu anlayış karşısında hayatıyla öder. Tarihin tüm dönemlerinde kadınların karşı karşıya kaldığı bilinen kural işler.  Kendin olabilmek, kadın olarak kimliğini onurla taşımak, öyle kolay değildir.

Kadın gerillalar, feodalite karşısındaki zorlanmayı halkla ilişkilerinde de yaşarlar. Köylere gittiklerinde saçlarını gizlerler. Halkın onların cinsiyetini öğrenmesinin ters tepebileceği ihtimaline karşı, gecenin karanlığından yararlanarak(!), kadınlıklarını gizlerler. Erkek egemen bakış, sözde halk gerçekliğinde yaşanan dinsel, feodal, aşiret yargılarına karşı duyarlı olmak adına kadın gerillalara eşarp takma zorunluluğu gibi bazı özel uygulamalar getirir. Formül çok açıktır: Devrimciler, halkın geleneklerine karşı duyarlı olmak zorundadırlar. Bu yaklaşımın kökeninde aslında kadına feodal bakışı, başka bir şeyle perdeleme ya da eşarpla örtme anlayışı yatar. Eşarp takma uygulamasına kaynaklık eden meşhur “Halk Gerçekliği” kavramı, bu tarihin çeşitli evrelerinde oldukça popüler bir kavram olarak sık sık karşımıza çıkacaktır. Farklı argümanlarla, ama hep aynı zihniyete hizmet etme temelinde.

Bu süreçlerde elbette ki karşısında mücadele edilen devlet ve onun tüm güçleri de şiddetli bir saldırı içerisindedir. Özel savaş mekanizması tüm gücüyle Kürt halkının kaba namuscu ve gelenekçi yargılarına hitap eden anti-propagandalar yapmaktadır. Hepimizin okul yıllarından anımsayacağı bu anti-propagandalar, toplumda oldukça etkili yöntemlerle dağıtılır. Dağlara çıkan kadın gerillalar kastedilerek, “Falanca köyden filancanın kızını şu dağda karnı burnunda görmüşler, bir takımlık güce bir kadın cinsel hizmet sunuyormuş” gibi yalanlar yaygınca dillendirilir ve yazılır. Kitleler içerisinde sürekli olarak kadınların dağlara, erkeklerin zevk aracı olarak kullanılmak üzere çıkartıldıkları propagandası yapılarak; özellikle toplumun, namusu kadınla özdeşleştiren zihniyetine hitap edilir. Yani özgürlük için dağlara çıkan kadınlar, topluma -erkek literatürünün meşhur deyimiyle- dağa kaldırılmış kadınlar olarak tanıtıldılar. Bu noktada karşımıza çok yalın bir gerçek çıkar: Egemen güçler, çoğu kez kendilerine karşı mücadele eden devrimci güçlerden de önce, geri geleneksel bir toplumsal gerçeklikte, kadınların özgürlük mücadelesine katılımlarının sosyal devrim anlamında ne kadar önemli bir adım olduğunun -fazlasıyla- farkındadırlar. Esas amaçlanan, kadın katılımlarının önüne geçmektir.

1989-92 serhildanlarıyla birlikte PKK’de kadın katılımı ve örgütlülüğü de ivme kazanmıştır; sayıları onlarla ifade edilen kadınlar 90lardan itibaren binlere ulaşmıştır. Kadınların bilincinde somutlaşmış bir cins çelişkisi bu katılımlarda bir nedensellik oluşturmasa da Kürt kadınına ilk defa klasik toplumsal rollerin dışında kendisini ifade etme, varlık gösterme olanağı doğmuştur ve kadına biçilen toplumsal sınırların dışına çıkma yönelimi derinlerde cins çelişkisi temelli bir argüman da barındırır. Bu dönemde katılan kadınların profilleri çok farklılık arz eder. Bazıları, zorla evlendirilecekleri gece kaçarak dağlara sığınarak,  bazıları belli bir düzeye kadar okumuş, kariyer yapma imkanları olduğu halde, düzenin kendilerine bir şey vaat etmediğini hissederek, bazılarıysa tamamen duygusal ve maceracı etkilerle yola çıkar. Belli bir bilinç edinerek gelen kadınlar da vardır. Oldukça önemli bir adım olan bu büyüme, birçok sorunu da beraberinde getirir. Özgürlük, eline erkeklerin de elinde olan silahlardan almakla, onların dağlarda giydiği askeri üniformanın aynısını giymekle gerçekleşecek kadar kolay gözükmemektedir.

Dağlar, önceleri geleneksel kadın ve erkek rollerinin değişik formlarda taşındığı yerlerdi. Nicel olarak az sayıda, ağzı var dili yok, cinsiyet eksenli bilinç ve reaksiyonları gelişmemiş kadınlarla bir sorun yaşanmaz. Toplumsal ölçülerdeki gibi az konuşan, karar süreçlerine katılmayan, ağırbaşlı, sınırlarını bilen “terbiyeli” kızlar olunduğu sürece sorun da yaşanmayacaktır. Ancak giderek güçlenen, gelişen, düşünen, fikir beyan eden ve sayıca artan binlerce kadının artık farklı bir yaklaşımla ele alınmasının zamanıdır. Nitekim yirmi kişilik bir karma birlikte erkek tarafından yönetilen bir kadın olmak pek sorunlu gözükmezken, yirmi kişilik bir kadın birliğini bir erkeğin yönetmesi sorunlu bir durumdur. Bu nedenle kadınların özgün bir örgütlenmeye gitmeleri kaçınılmazdır.

Toplumdaki klasik işbölümünün dağlara yansıyan versiyonlarından biri erkeklerin daha çok eylem gücü olarak üslenme alanlarının dışındaki işlerle ilgilenmeleri, kadınların ise bu alanlarda; başka bir deyişle geri cephe işleriyle sınırlı kalmalarıdır. Formül şöyledir: “İleri bir cephe, sağlam bir geri cepheye ihtiyaç duyar. Kadınlar kamplarda erzak depolasın, ihtiyaçları karşılasın, erkekler eylemlere ve savaşa gitsin”. Yeri geldiğinde aynı mantıkla, “Geri cephede ne yapıyorsunuz ki?” söylemi kullanılarak kadınların emekleri değersizleştirilir. Kadınlar, erkeklerin emeğiyle ayakta kalan, onların korumasında, onlarsız bir hiç olarak ele alınan savunmasız zayıf varlıklardır.

Kötü olan, ilk dönemlerde buna karşı pek rahatsızlık göstermeyen kadınların da var olmasıdır. Bazı kadınlar, eski statüleriyle örgüt içinde bulundukları durumu karşılaştırdıklarında çok ileride bir yerlerde olduklarını düşünüp, var olanla yetinme anlayışına saplanırlar. Ama bu durumu kabullenmeyen ve alternatif yaklaşımlar üreten kadınlar da vardır. Hiç de kolay kolay mevzilerini terk etmeyi düşünmeyen ve en doğal hakları olan eşit koşullarda mücadele etme taleplerinden vazgeçmeyen kadınların varlığı, var olan mücadeleyi kızıştırır. Bazı kadınlar, kendilerinden gizli eylemlere gitme ve onları cephe gerisinde bırakma planları yapan erkek yoldaşlarından önce davranıp, pratik alanlara onlardan önce ulaşırlar. Bazıları gecenin karanlığından yararlanıp, gizlice eylem güçleri içerisinde yer alırlar. Bazıları erkeğin fiziksel avantajlarını kullanarak egemenlik taslama tutumuna karşı, onunla eşit yük taşıma yarışına girerler. Ne var ki, erkeklere çok fazla seçenek bırakmayan bu kadınları ele alışta erkek aklı da oldukça yaratıcı(!) sınırlarda seyretmeye devam eder. Bu girişken kadınlar olsa olsa onların cinsinden olabilirler. Yani ‘erkek gibi’ kadınlardır onlar. Bu nedenle onlar ön cephelerde daha da aktif bir şekilde pratik çalışmalara alınabilir. Ancak yine de asla pratik sahalara alınmaması gereken kadınlar hala çoğunluktadır.

Kadın ve erkek varlığının dağlardaki bu egemenlik-boyun eğmecilik çarpışmasına karşı alınabilecek tek tedbir, kadınların özgün örgütlenmelerinin geliştirilmesidir. Bu nedenle 93 yılında o vakte kadar yapılan tartışmalar daha da ilerletilerek, kadın ordulaşması boyutunda ele alınır.

1993 yılı aynı zamanda örgüt içinde kadınlara karşı iki farklı alanda çok ciddi bir tasfiyenin dayatıldığı bir yıldır. Bunlardan biri Amed sahasında yaşanır. Zamanın eyalet komutanı; “Yarısı kadın, yarısı erkek bir ordu, yarı asker bir ordudur. Kadınlar, narin çiçeklerdir, ancak koklanmak içindirler. Dağlardaki varlıkları biz erkekleri esas işlerimizden alıkoyuyor.” safsatasına dayalı bir erkeklik programıyla, dağlara çıkmış kadınları ordudan atma kararı alır ve bunu kendi egemenlik sınırları ve beyliği olarak ilan ettiği Amed hanedanlığında uygulamaya geçirir. Dağlara özgürlük uğruna çıkan onlarca kadın, sözde siyasal örgütlenme çalışmaları yapmak üzere savunmasız bir şekilde ovalara gönderilir. Bu karar tamamen bireysel inisiyatifle alınır ve lokal olarak uygulanır. Mesele örgütün tamamına yansıyıncaya değin, onlarca kadın ya ovalarda kıskıvrak yakalanarak, ya yaşamlarını ya da yaşadıkları bu ağır duruma anlam veremedikleri için kendilerini teslim etmek suretiyle tasfiye olmuşlardır. Daha da ileri gidilerek, bu durumun dağlarda mevzilenen tüm gerilla birliklerine uygulanması, yukarıda birkaç cümlesinden örnek verdiğimiz uzun bir metin ile önerilir. Bir savcılık makamı gibi kadının mahkum edilmesinin iddianamesi hazırlanır ve yapılan aslında bir infazdır.

Bu tartışmaların sürdüğü dönemde, Suriye sahasında bulunan Mahsum Korkmaz Akademisi’nde bir araya getirilen, Amed, Zelê başta olmak üzere birçok farklı alandan kadın ve erkek kadronun yer aldığı eğitim devrelerinde, kadın ordulaşması ve örgütlenmesi konulu beş ciltlik çözümlemeler yapılır. Bu çözümlemelerle eş zamanlı olarak dağlardaki güçlere de ordulaşma adımının pratikleşmesi direktifi verilir. Buna göre ilk adımda, kadınlar ve erkekler ayrı üslenecek, kadınların kendi özgün yönetimleri, yaşam planları, eğitim örgütlenmeleri olacak, zaten birbiriyle koordine halinde olan tüm gerilla güçleri gibi, kadınlar da bulundukları alanlardaki diğer güçlerle, eşitlik ve özgürlük komiteleri yoluyla eşgüdümlü çalışacaklardır. Karma yönetimlerde kadın ve erkek sayısının eşit olması da bu dönem düzenlemelerinde karar altına alınır.

Ancak bu adım daha baştan hem erkek, hem kadın yapısı tarafından tepkiyle karşılanır. Fakat dağlarda yürüyen kadın kendisine öncülük eden bir erkek olunca coğrafyayı öğrenemeyecek, barınaklarını erkekler yaptıkça, vahşi doğa koşullarına karşı korunma mekanizmalarını yaratamayacak, kendisini eğitme faaliyetini kendisi yapamadıkça, erkek aklı ona üstün gelmeye devam edecektir. Bu nedenle, bu özgün örgütlenme elzemdir. Kaldı ki, bazı işler göründüğü gibi kaba kuvvet gerektirmez. Isınmak için kesilen bir odun kütüğünü, doğru noktadan vuran herkes kırabilir. Üstelik bu savaşın, ideolojik ve ilkesel yanları en az kaba kuvvet kadar önemlidir. Öyleyse eksik olan nedir? Tabi ki özgün bir bilinç, örgütlenme, irade beyanı, kendini yaratmadır eksik olan. Bunları aşabilmenin formülü de ordulaşmadır. Ordulaşma ise salt silahlı bir güç olmak değil öz örgütlenmenin geliştirilmesi anlamına gelir.

Kadın Gerillalara Yönelik Saldırılar

Özel savaş mekanizmaları, bugün de karşımıza çıkan, ilk günden beri var olan vahşet uygulamalarını farklı boyutlara taşır. Çatışmalarda cesetleri ele geçen kadın gerillaların cinsel organları, kadınlıklarının sembolü olarak görülen göğüsleri kesilerek, cansız bedenlerine tecavüz edilir. Cansız bedenleri bekaret kontrollerinden geçirilir. Ola ki üzerinde yırtık bir iç çamaşırı bulunan bir kadın gerilla cesedi ele geçirilirse, bunun üzerinden iğrenç bir dille düze düze delmişler tarzında sayfalar dolusu cinsel içerikli saldırılar yapılır. Bu anlamda her kadın gerillanın külotla bir anısı vardır. Bir ritüeli vardır kadın gerillaların: Bir eylemde saldırı grubunda yer almak, her zaman ölüme en yakın olmaktır ve bu ihtimale karşı hazırlıklı olmayı gerektirir. Bu gruplarda yer alan kadınlara birliklerindeki tüm kadın gerillaların çantalarında bulunan en sağlam külotu verme adettendir.

Bir çatışmada ele geçen ve cansız bedeni helikopterden atılan Ayten Bagok isimli yedi yıllık kadın gerilla, bekaret kontrolünden geçirilir. Bakire çıkması, ordu güçlerini şaşırtır, halkı ise çok etkiler. Oysa ki tersi bir sonuç çıkması onun direnişine gölge mi düşürecektir? Bunlardan birinin böyle bir kontrole denk gelmesi, orada yaşanan çıkışa, kadın direnişine gölge mi düşürecektir? Özel savaş güçlerini haklı çıkaran bir argüman mı olacaktır? Elbette ki hayır. Kadın gerillaların bakire olup olmamalarının mücadeleleriyle hiç bir ilgisi yoktur. Diğer yandan, bekareti önemseyen, namus algısı farklı bir topluma, bu tabuları görmezden gelerek yaklaşılamaz. Kaldı ki bu toplumdan gelen kadınlardır dağlardakiler. Onlar da pek doğaldır ki, o zamanki algılarıyla partilerine laf gelsin istemezler. İçlerinde bu tabuları aşanlar da vardır. Ama bir tabuyu birey olarak yıkmış olmanın, toplumsal olarak yıkmış olmak anlamına gelmediğinin de bilincindedirler. Bu anlamda ölüme sağlam iç çamaşırıyla gitmek, tabusu olan için de, olmayan için de çok önemli bir direnme noktasıdır.

Kadın gerillalara yapılan saldırılar bununla da sınırlı kalmayacaktır. Normalde ele geçirdiği cansız gerilla bedenlerini ovada halkı korkutmak ve sindirmek amacıyla teşhir ederken, özellikle kadın gerillaların paramparça edilmiş bedenlerini çatışma alanlarında bırakmaya başlarlar. Bununla hedeflenen hem kadın gerillaları korkutma, hem de erkek gerillaların kadın gerillaları sahiplenici, mülkleştirici yaklaşımlarına hitap etmektir. Kadınlar “Bizim de başımıza bu gelecek.” korkusuyla aktif savaştan geri durup, kamplarda ve cephe gerilerinde noktalarının kadını(!) olacaklar, erkekler de “Bakın size ne yapıyorlar, biz kaldıramıyoruz, bu nedenle ön cephede bizimle beraber çatışamazsınız.” diyerek kadınları geri planda tutacaklardır. Nitekim erkekler yeri gelir kadınları geri planda tutmayı özel savaşın bu uygulamalarına dayandırırlar.

Kadınların Öz-Örgütlenmesinin Kabullenilişi: Çatışmalar ve Mücadeleler

1996 yılında Öcalan gerillalara sunduğu bir perspektifte, “Kendini örgütlemiş bir kadın, bir gerilla taburuna bedeldir” tespitinde bulunur. Tam da bu dönemde yaşanan eylemliliklerle birlikte artık kimse kadın ordulaşamaz demez, tam tersine kadının örgütlemesiyle ortaya çıkan olumlu gelişmelerin hareketin genelini nasıl etkilediği görülmeye başlanır. Bu durum, kadınlara örgütlenmelerini ilerletmede moral ve motivasyon aşılar. Ancak kadın ve erkek gibi binlerce yıllık hasımlar, savaşı başka kulvarlarda, başka çelişkilerle sürdürecek gibi görünürler.

Bu noktada yaşanan gelişmelere kadın ve erkek cephesinden farklı yanılgılarla yaklaşılır. Erkeğe alternatif bir yaşam ve mücadele yaklaşımı yaratma esas alınmalıyken, bazı kadınlarda erkeğin taklitçisi olma, onun bir tekrarını kadın ortamlarında uygulama ortaya çıkar. Bazı erkeklerse, politik olarak kadın hareketiyle iyi geçinme stratejisi güderler. Örgüt içerisinde kendini güçlendirme hesapları yapan kimi erkekler, kadın hareketini çok ince, bazen de oldukça kaba yöntemlerle yedeğine almak ister.

Ancak bu hesapların farkında olan Öcalan, hem kadın hareketini hem de erkek egemen tutumları sert bir dille eleştirir. 1998 yılında kopuş teorisi, kadın kurtuluş ideolojisi gibi olguların ele alınmasıyla, tartışmalar daha da derinleşir. Artık kadın partileşmesi tartışmaları başlar. Bu arada Öcalan, erkeği öldürmek gibi iddialı bir söylemi, “sapına kadar erkek olmayla” övünen bir toplumsal yapı içinde büyük bir cesaretle dillendirerek tezlerini daha da derinleştirir. Artık kadınlara rağmen bir ordulaşma değildir yaşanan; kadınlar, kendilerini bu mücadelenin temel bir parçası olarak görmeye başlarlar. Ama erkeğe rağmen olan boyutu tüm ağırlığıyla sürer.

Kadınların özgürlük sorunsalıyla gerçek anlamda karşılaştıkları ve kendi özgürlük sorunlarının yükünü kendilerinin kaldırmak zorunda kaldıkları süreç, uluslararası komplo sürecinde daha da bariz bir şekilde ortaya çıkar. Artık erkek karşısında her zorlanmalarında, her haksız uygulama karşısında imdatlarına koşan Öcalan, esaret koşullarından dolayı fiili olarak sorunlara müdahale edebilecek durumda değildir. Komplo sürecinde mücadelenin değişik alanlarında bulunan tüm kadınların ortak kaygısı adeta şudur: “Erkekler başımıza neler getirecek?” Nitekim olağanüstü koşullarda yapılan ve tam da komplonun gerçekleştiği süreçlere tekabül eden PKK 6. Kongresinde bu kaygıyı haklı kılacak bazı yaklaşımlar ortaya çıkar. Dönemin Başkanlık Konseyi, daha sonraki süreçte PKK ile yollarını ayıran bazı üyelerle ortak bir şekilde kadın yapısını tasfiyecilik ve komploya ortak olmakla suçlar.

Oysa ki esas sorunlar, kadınların partileşme adımlarının boşa çıkarılarak, genel mücadele ile ilgili konular dışında kadınların kendi öz örgütlülüğünün de, onunla ilgili karar ve uygulamalarının da örgüt konseyine bağlanarak erkeklerin kadınlara müdahale etmelerine olanak tanıyan kararlar alınmak istenmesi noktasında ortaya çıkar. Böylece kadınların partileşmesinin, özerk örgütlenmesinin, kendi iradelerine dayalı davranabilmelerinin önü tümüyle alınmış, her şey erkeğin insafına bırakılmış olacaktır. Bu yaklaşımlar karşısında kadınların ısrarlı duruşu tasfiyecilikle suçlanır, o dönem açısından çok riskli sonuçlara yol açabilecek baskı ve uygulamalardan geri durulmaz. Bu dönemde, kadın delegeler delegelikleri düşürülen kadın arkadaşlarının yeniden kabulleri ve diğer bazı taleplerle oturma eylemi yaparak kongre sırasında bir protesto tutumuna girerler.

Olağanüstü toplanan 7. kongre, kadınlar açısından çok daha zorlu olacaktır. Çünkü erkek egemen zihniyet sahipleri, kadınların ayları alan ve tüm erkek egemen yönelimlere rağmen örgütlülüklerini ve kendi özgün çalışmalarını kendi iradeleriyle yürütme koşullarını korumak için gösterdikleri direnişini kırmak üzere önemli avantajlara sahiptir artık. Öcalan’ın esareti sonrası çok yönlü kullanılabilen örgüt yetkisinin kadınlara karşı kullanılacağının işaretleri, hazırlıkları vardır. Birçok açıdan ayrıca yazılmaya muhtaç bu kongrede, kadın partileşmesini hiçe sayan, içini boşaltan, kadının özgürlükçü gelişimini tamamen erkeğin insafına bırakan kararları tek bir kadının onayı olmadan, sadece erkek çoğunluğun kararlarıyla alabilecek kadar gözü kara bir siyasal şiddet uygulanır kadına. Kadınlar böyle kritik bir süreçte örgütsel olarak alınmış “kongre kararına” karşı gelmekle, kendi kazanım ve iradelerini erkeğin insafına terk etmek arasında bırakılır. Alınan karar gereği, Öcalan’ın vekaleti konseye devredilecek ve kadın çalışmaları ise PKK merkezine bağlı olarak yürütülecektir.

Bir kongre kararına dönüşmüş bu kararlara yaklaşımlarının ne olduğunu ve bundan sonra nasıl bir kararlılıkla mücadele edeceklerini göstermek üzere kongreye katılan tüm kadınlar saçlarını kısacık keserek kongreye gelirler. Uzun örüklerini kökünden kesen kadınlar, saçlarını kazdıkları bir mezara gömerler. Bu eylem, Kürt toplumunda kadınların büyük kayıpları veya büyük acıları karşısında gelenekselleşmiş bir davranışından yola çıkılarak yapılır. Kadınlar erkek egemenliğinden ağır bir darbe almıştır ve kayıplar vermişlerdir. 120 kadın bir örgüt kongresine bir gecede saçlarını kesmek suretiyle katılarak “Bize rağmen karar aldınız ama biz bu kararlar karşısında en değerli şeyini kaybetmiş bir kadın direngenliğiyle duracağız. Örgütümüz bizim mücadele aracımız ve o aracı kararlarınızla hükümsüz kılamayacaksınız” demek istemiştir.

Bu süreç ardından çok şiddetli bir çatışma başlar. Bu protestolara öncülük ettiği düşünülen kadınlar şahsında tüm kadın hareketine karşı çok yönlü bir baskı ve karalama girişimi olur. Kadın yapısını içten parçalamaya, iradesini kırmaya, içinden işbirlikçi bazı yaklaşım sahipleri yaratarak, onlarla hareketi yeniden şekillendirme, bu yapının bütünselliğini kırmaya dayalı politikaların acımasızca sergilendiği bu süreç, bir hayli uzun sürer ve kadınların birçok kazanımı ellerinden alınır. Örneğin nerede olursa olsun tüm kadınların doğal üyesi oldukları kadın hareketinin inisiyatifinde ele alınmaları, düzenlenmelerinin kesinlikle kadın hareketi tarafından yapılması gibi en temel kazanımlardan biri elinden alınır. Karma kurumlarda yer alan kadınlar hakkında kadınların söz sahibi olmaları engellenir. Kadın çalışmaları neredeyse sadece kadınların bulundukları özgün alanlara sıkıştırılmak istenir. Tüm çalışmalarda etkili katılımın, kadın rengi ve duruşunun tüm alanlara yansıtılmasının önemi ortadayken, karma alanlardaki kadın ile özgün alanlardaki kadınlar birbirinden ayrı ele alınır. Özgün alanlarda kadınların karşısına birçok maddi engeller çıkarılır. Erzak ve bazı temel ihtiyaçları kısıtlama tutumu ortaya çıkar.

Dönemin başkanlık konseyi üyelerinin de sonraki süreçlerde ortaya çıkan örgütü içten çökertme girişimlerinde, örneğin bir 2003 tasfiye sürecinde kabul edecekleri ve utangaç da olsa özeleştirisini verecekleri bu süreç, aslında tasfiyeye adım adım ortam hazırlamadır. Sağ tasfiyeci ve sol dogmatik yaklaşım sahibi erkekler, kadın hareketi karşısında adeta bir cinsi mutabakata girmiştir. Birbiriyle en çelişik, en sorunlu erkekler bile, kadın karşısında ortak hareket etmiştir.

Bu dönemde, çoğu da merkez komite üyesi olan erkekler ve onların iradelerini kırma girişimlerine yenilmiş kadınlardan oluşan dağ tasfiyeci ekibe kadın hareketinin adeta teslim edilme süreci, örgütü neredeyse bitişin eşiğine getirir. Sağ tasfiyeciliğin saldırılarının yoğunlaştığı temel halkalardan biri, kadın özgürlük çizgisidir. Sözde yenilik, reform, çağa ayak uydurma adına, örgüt içinde sosyal reform geliştirme süreci de bu döneme tekabül eder. Özgürlük ölçülerine dayatılan klasik bir kadın-erkek ilişkisi, hatta evlilik ve aile gibi ideolojik anlamda yıllardır hakkında analizler yapılan ve alternatif yaşam anlayışlarının şekillendirilmeye çalışıldığı bir gerçeklik içinde değilmiş ve yıllarca bu savaşın içinde kalmamış gibi, birçok birey toplumsal gerici ölçülerin de gerisine düşen bir yaşam seçimine yönelir. Geleneksel toplum normlarında bir genç kızın hayalinin beyaz gelinlik giymek olmasının tuhaf bir yanı olmayabilir. Ancak yıllarca kadın hakları, özgürlük gibi konularla iç içe yaşamış, bunun mücadelesini vermiş, acısını çekmiş kadınların kendilerine bu acıları çektiren erkeklerin yanında yer alması, telli duvaklı gelin olmaları çok trajiktir.

Buradan çıkarılabilecek en temel sonuç şudur: “İnsanların özgürlük, feminizm, cinslerin kurtuluşu, kahramanlık ve daha birçok olgu hakkında kitaplar yazacak bir düzeyde olmaları, teorisyen olmaları, tek başına bir anlam ifade etmez. Bir olgu içselleşmemişse, bireylerin içinde taşıdıkları ve kendilerini ait hissettikleri aidiyetler başka bir zamanda, bazı farklı koşulların da kolaylık sağlamasıyla ortaya çıkar.” Nitekim yirmi yıl yönetim mekanizmalarının en tepesinde yer alıp, ardından da başlık parası karşılığında gidip gencecik kadınlarla boyunlarına da tasma benzeri altınlar takarak evlenenlerin varlığı, bu olgular üzerinde çok derin düşünmeyi gerektirir.

Bitirirken…

Kadın hareketinin bu süreç ardından direniş ve mücadelesinin bittiğini iddia etmek, elbette ki verilen mücadeleye haksızlık etmek ve inkar etmek anlamına gelir. Kadınların dağlardaki silahlı varlığı, yukarıda da dile getirdiğimiz gibi, koruma ve güvenlik gücü olmasından önce, kadınlar açısından farklı bir moral değer anlamı taşıdı ve taşıyor da. Kürt kadınlarının dağlardaki örgütlenmesi, legal, sosyal ve siyasal alandaki kadın kurumlaşmaları ve kadının siyasal alandaki aktivitesi gerçekten çok değişik bir deneyimdir ve incelenmeye değerdir. Birçok insana çelişkili gibi gelse de, namus, töre, gelenek, din, farklı siyasal rejimlerin asimilasyon ve imha politikaları altında ezilen Kürt kadınlarının bu kadar aktif bir mücadele içerisinde olması, oldukça doğal ve bilinen bir yasanın sonucudur. Nerede engel varsa, orada onu aşma isteği doğar. Nerede baskı olursa, en çok orada özgürlük ihtiyacı doğar. Kürt kadınları, hem Kürt olmalarından kaynaklı etnik kimlik haklarını, hem de kadın olmaktan kaynaklı cins kimliği haklarını ihlal edenlerin katmerli bir saldırısıyla karşı karşıyalar. Sadece kendilerini sömüren egemen ülke rejimlerine karşı değil, kendi içerisinde bulundukları toplumsal gerçeğe karşı da mücadele ediyorlar. Kürt kadınları da bu anlamda çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduklarının ve mücadele etmeleri gerektiğinin bilinciyle çalışmalarını sürdürüyorlar.

Bir çatı örgütlenmesi esasına göre örgütlenmiş bu yapının ideolojik alan örgütlenmesi PAJK, siyasal örgütlenmesi YJA, meşru savunma alan örgütlenmesi ise, YJA-STAR‘dan oluşuyor. Kürt kadınları, mücadele etme halkalarını tespit ettikleri gibi, elbette ki aşılması gereken dağ gibi sorunlarla karşı karşıya olduklarının da farkındalar. Namus ve töre adına kadınların katledilmesi, kadına karşı şiddetin her türünün yaşanması, fuhuşun devlet eliyle yaygınlaştırılması, devletin kadınlara yönelik sistematik tecavüz girişimleri, feodal ve aşiretçi etkiler sonucu berdel, başlık parası, zorla ve çocuk yaşta evlendirme, Güney Kürdistan’da yaşanan kadın sünneti ve çok eşliliğin Güney’deki federal oluşum içerisindeki yasallığı gibi sorunlar, Kürt kadın hareketinin hedefinde aşılmayı bekleyen temel sorunlar olarak duruyor. Kadına karşı şiddet ve eşitsizlik, sadece Kürt coğrafyasında değil, tüm dünyada yaşanıyor. Ancak buna karşı temel yaklaşım, küresel düşünüp, yerel mücadele etmek olmalıdır. Kürt kadınları yıllardır kendileri olmanın, kendileri için olmanın mücadelesini çok şiddetli bir şekilde yürütüyorlar. Dağların doruklarında, vadilerin derinliklerinde yaşanan bu tarihsel deneyim, hala tüm hızıyla devam ediyor. Kendi olabilen bir kadınlık, toplumsal olana da çok daha verimli katılabilir. Kendi kimliğiyle, kendi haklarının bilinciyle yaşamın her alanında etkin olan kadınlar, bir harekete sorun değil, ivme kazandırır.

Kadınların yönetim mekanizmalarındaki temsiliyet, belediyecilik, parlamento vb. yerlerdeki varlığı da önemli bir halkadır. Bu konuda ulaşılan düzey elbette ki yetersizdir, ama değerlidir. Kürt belediyeciliğinde kadına karşı şiddetle mücadele alanında alınan tedbir kararları, yönetimlerde şiddet uygulayan ve çok eşli olan erkeklerin yer almaması kararları da salt kağıt üstünde kalmaması ve takip edilmesi gereken kararlardır.

Sonuçta altını çizerek belirtmemiz gereken şey, tüm bu hakların kadınların kararlı direnişleriyle alındığıdır. Bu düzey, binlerce kadının dağ başlarında yaşamlarını yitirmesi, egemenliğin cenderesinden geçmesi, büyük zorluklar çekmesi sonucu elde edilmiş bir düzeydir. Egemen anlayışı taşıyanlardan, kendilerine hak verilmesini beklememeleri gerektiğini, hayat ve mücadele gerçeği Kürt kadınlarına fazlasıyla göstermiştir. O halde yapılması gereken, her koşulda cins mücadelesini yükseltmek, tüm mücadele alanlarında özgürlükçü bir bakış açısını oturtma mücadelesi vermek ve bu konuda radikal ve kararlı olmaktır. Nitekim egemenlik, kadın karşısında saldırgan tutumundan bir an olsun vazgeçmemektedir. Bu nedenle bu düzeyi yeterli görmek hem bir yanılgı olacak hem de elde edilen kazanımları tehlikeye sokacaktır.