Suruç’ta hayatını kaybeden devrimcilerin anısına… Onların hayallerinin gerçekleştiği bir dünya dileğiyle…

“Medya alanında, kapitalizmin tarihi medyanın anti-demokratik amaçlara sunduğu desteğin tarihidir” (Mosco&Fusch 2014: 39)

Türkiye medya sektörünün analizi aynı zamanda basının medyaya dönüşmesi, gazete binalarından plazalara, aile gazeteciliğinden holding gazeteciliğine, başyazarlıktan yöneticiliğe ve Babıali’den Levent’e geçişin hikâyesidir. Bu süreç öbür yanıyla da haberin eğlenceyle harmanlanmasını, bilginin enformasyona dönüşmesini, yazılı ve görsel medyanın birleşmesini, medya sektörünün neoliberal ideoloji ile iç içe geçmesini ve medya içeriğinin aynılaşmasını da kapsar. Medyanın bu dönüşümü; Türkiye’nin ekonomik, politik ve kültürel hayattaki değişimlerinin hem taşıyıcısı hem de yansıtıcısı olmasının bir sonucudur.

Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin 2015 Nisan-Haziran Dönemi kapsayan 3 aylık raporu gazetecilere uygulanan baskıları, sansür çabalarını, açılan soruşturmaları, davaları ve meydanlardan açık açık “ayar verilmesini” ve iktidar aygıtının bu anlamda medyayı kontrol altında tutma çabalarını açıkça göstermektedir.[1] Türkiye’deki medya durumunu tanımlamak için Remarque’ın “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” kitabının adını kullanmak sanırsam yanlış olmaz. Ceren Sözeri de 2015 medya raporunda gazetecilerin, “iktidar baskısı altında ve medya sahipleri ile siyasetçiler arasındaki yakın ilişkilerin sonucu olan bir oto sansür ikliminde” (2015: 7) çalıştığını söyler. Bu anlamda, medya iktidarın açık hedefi hali durumundadır.

Ayrıntı Dergi’nin bir önceki sayısının giriş yazısında,”AKP diktatörlüğünün karakterini gösteren en açık alanın medya olduğu” (2015: 6) söylenmektedir. Bu cümlede “açık”kelimesi içerdiği ikili gönderme ile bir haklılık payı içerir. Birincisi sunucuların, gazetecilerin kovulması ve bunların hiçbir haber değeri taşımaması; Gezi’de gösterilen meşhur penguen belgeseli; muktedirlerin karşısında “iki dirhem bir çekirdek” duran gazeteciler ve “Alo Fatih”ler…Yani medya üzerine uygulanan açık ve doğrudan baskılar bu açıklığı oluşturur. Bu sözün ikinci göndermesi, medyanın kamuya açık bir yapı (bu açıklık tek yönlü bir doğaya sahiptir ve kamunun bu içeriği kontrol yetkisi yoktur) oluşu ile ilgilidir. Bu anlamı ile medya; Türkiye’deki gündelik politikadaki otoriteryan eğilimlerin ve kadınlara, sokağa çıkanlara, “yerinden memnun olmayan” aşağıdakilere, bilumum “ayaktakımı”na verilen ayarların taşıyıcı “medium”u olabildiği ölçüde bu baskının açık bir alanıdır. Ancak medyanın bu halinin sebebi sadece AKP ve onun otoriteryan eğilimleri değildir ya da sadece kişisel güç hırsı ile dolup taşan bir iktidarın medyayı bu hale getirdiği de düşünülemez. Medyanın bugün bu durumda oluşunun altında yatan tarihsel ve yapısal koşullar vardır.

Medya bugün gazeteleri, televizyonları, reklam pazarı ve dağıtım sektörü ile günden güne büyüyen bir endüstridir. Medya şirketlerinin büyük birer meta üreticisi konumuna gelmiş olmaları ve sermayenin mantığının bu alanı diğer alanlar gibi yönetiyor oluşu, medyayı kapitalist üretim ilişkilerinden soyutlamamıza engel olur. Ancak aynı zamanda medya içerik üreticisidir; toplumsal ilişkiler, politik olaylar medya aracılığıyla sunulur ve her ne kadar medya kendisini nötr, tarafsız ve ideolojiden azade bir konuma koysa da bu dolayım ilişkisi medyaya ideolojik hüviyetini kazandırır. Medyanın bu tarafsızlık iddiası başlı başına medyanın ideolojik yapısını oluşturur[2]. Bu anlamı ile medya ikili (melez-hybrid) (Kaya 2009: 10) bir nitelik taşır. Vincent Mosco ve Christian Fusch da medyanın kapitalist ekonomideki dört biçiminden ilk ikisinin “medyanın meta biçimi” ile “medyanın ideolojik biçimi” olduğunu söylerler. Bu anlamda, medyanın meta biçimi onun değişim değerini oluştururken onun içeriği ise tüketiciler için kullanım değerini oluşturur. Sermayenin kişileşmiş halleri olan kapitalistlerin ilgi alanına değişim değeri girerken ideolojik biçimi yani tüketicilerin tabiyet-tahakküm altına alınması için kullanılması, onun kullanım değerinin alanına girer (2014: 30-33). Althusser (2003), medyanın devletin ideolojik aygıtlarından biri olduğunu söylerken medyanın bilgi üzerindeki tekelinin kitlelerin yönetici sınıflar lehine rıza üretmede kullanılmasına işaret eder ve ideolojinin amacının emek gücünün yeniden üretilmesi olduğunu dolayısıyla da ideolojinin üretim ilişkilerinden kopuk olamayacağını imler. Bu yanıyla medya ürünlerinin ideolojik biçimleri, medya ürünlerinin meta oluşu ile doğrudan alakalıdır. Marx’ın meta fetişizmi, şeylerin altında yatan gerçekliği gizlediği ve metanın üretim bilgisini (meta üretiminin toplumsal emeğin bir sonucu oluşu, metayı üreten emekçinin hangi şartlar altında çalıştığı, metanın pazarda kendisini toplumsal emeğin bir ürünü olarak değil de belirli bir para biriminin ifadesi olarak sunması vb.) tüketiciden sakladığı içindir ki ideoloji ile bağını oluşturur. Medya için de benzeri bir tespiti yapmak mümkündür. Televizyonlarda konuşan kanaat üreticileri, yüksek maaşlı köşe yazarları, ekran starları[3] bir meta olarak tanımlanabilecek gazetenin/haberin temsilcisi olarak karşımıza çıkarken sendikasız, güvencesiz, sigortasız şekilde medyada içerik üreticisi olarak çalışan matbaa emekçileri, muhabirleri emek sürecinin görünmeyen yüzünü oluşturması sebebiyle medya içerisindeki meta üretiminin fetişist bir karakter taşıdığını söyleyebiliriz.

Liberal düşüncenin medya alanına bakışı bu anlamda sınırlı ve tek boyutludur. Medyanın ikili yapısını görmezden gelir ve tabi ki görmezden geldiği nokta medyanın kapitalist üretim ilişkilerindeki rolüdür. Diğer bir deyişle bizatihi medyanın bir endüstri ve kar maksimizasyonuna dayanan, elde ettiği artık ile genişlemeyi amaçlayan bir yapı olduğudur.[4] Raşit Kaya’nın “liberal demokratik gelenek” olarak adlandırdığı bu yaklaşım; kitle iletişim araçlarında -gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda- çalışanların, muhabirlerin ve editoryal kadroların sermaye sahibine/ medya patronuna karşı özerk olduğunu varsayar ve tüketiciyi ise rasyonel ve tüketim sürecinde aktif olarak tanımlar (2009: 59). Bu yaklaşımın temel perspektifi, demokratikleşme ve kitle iletişim araçları arasında doğrudan bir bağ olduğunu işaret eder ve bu anlamda gelişen teknolojinin özgürlüklerin ve demokrasilerin gelişiminde olumlu etkisi olduğunu savlar.

Liberal yaklaşımın siyasal pozisyonunu, ifade özgürlüğü çerçevesinde düşünülebilecek olan basın özgürlüğü savunusu ile medyanın kapitalist niteliğinin getirdiği tekelleşme eğiliminin yarattığı gerilim arasında hangi konjonktürde hangi siyasi pozisyonun egemen olduğu belirler (Kaya 2010: 81). Bu anlamda; Keynesçi refah devletinde piyasada tekelleşmeyi engelleyecek düzenlemelerin varlığı, kamu yayıncılığının bilgi edinmeyi bir vatandaşlık hakkı olarak düşünmesi ve “dışlanmış sınıfları” sisteme entegre etmeyi amaçlayan bir yapısı olması sebebiyle ilk pozisyonun egemen olduğunu söyleyebiliriz. İngiltere’de BBC’nin varlığı ve Amerika’nın frekans hatlarını 1996’daki “Telecommuniciaton Act” yasasına kadar devlet kontrolünde tutması bu yaklaşımın örnekleri olarak gösterilebilir. Bu anlamda kitle iletişimin alımlayıcısı konumundaki özne, vatandaş olarak tasarlanmış ve kamu yararı ilkesince yayıncılık hayata geçirilmiştir. Basın sektörüne girişte gereken yüksek altyapı yatırımları, piyasanın rekabetçi doğası ve basının reklama olan bağımlılığı liberal düşüncenin öngördüğü gibi bir çoğulculuğun ve katılımcılığın önündeki en büyük engeller olarak düşünülebilir. Bu anlamda tekelleşme, Keynesçi refah devleti döneminde de mevcuttu ancak piyasa içindeki yoğunlaşma bugün ile kıyaslanabilir düzeyde değildi. İronik olan şudur ki, Keynesçi refah devletinin tasfiyesi ve piyasanın tekellere, büyük holdinglere açacak düzenlemelerin yapılması; demokrasi, çoğulculuk, katılımcılık söylemleri ile gerçekleştirilmiştir ve bu düzenlemeler tam da vaat ettiklerini tasfiye etmiştir.

1970’lere gelindiğinde, ulusal sınırların sermayeye dar gelmesi ile işçi sınıfı hakları ve bunların getirdiği maliyetlerin sermaye tarafından kapitalist genişlemenin önünde bir engel olarak görülmesi beraberinde yeni tartışmalar getirmiştir. 1973 petrol krizi, kapitalist yeniden yapılanma ve gereken rızayı üretmek için bir fırsat olmuştur. Bu yaklaşımın çerçevesini Trilateral Komisyonu’nun “The Crisis of Democracy” (Demokrasinin Krizi) adlı metin çizmiştir. Rapor, refah devleti çerçevesinde demokrasinin bir krizi beraberinde getirdiğini ve bunun artık büyümenin, refah artışının önünde bir engel teşkil eder hale geldiğini söylerken bunun sebebinin “aşırı ölçekte bir demokrasi” olduğunu iddia ediyordu (Kaya 2009: 117). Demokrasinin krizini aşabilmesi için medya dâhil her alan devlet kontrolünden çıkarılmalı ve piyasanın kendi kendini düzenleyen doğasına teslim edilmelidir. Bu anlayışa göre devlet, piyasada bir aktör olduğu sürece piyasanın dengesini bozmakta ve bir tekel olarak özgürlüklerin ve demokratik katılımcılığın gerçekleştirilmesinde bir engel teşkil etmektedir. Bu anlamda eğer yayıncılık, piyasanın güvenli ellerine bırakılırsa piyasanın demokratik doğası iletişimi demokratik hale getirecek ve tüketici de özgür seçim ile kendi bilgi, eğlence ihtiyacını karşılayacaktır (Çakmur 2010: 131). Tüketici tercihinin yön verdiği bir piyasa, devletin herhangi bir desteğini almadığı ve medya kuruluşları da kamuoyunun özgür tercihlerine göre kendini adapte etmek zorunda olduğu için piyasanın oluşturduğu kendiliğinden demokratikleşmeye herhangi bir tehdit ortaya çıkmayacaktır. Tersine piyasadan çıkmak zorunda olan (batan) bizatihi kamunun tercihini görmezden geldiği için bunun cezasını çekecektir. Bu durum, hem tüketici hem de piyasa için özgürlük ve demokratikleşme anlamına geliyordu- tam anlamıyla bir tüketim demokrasisi. Ancak bu değerleri tehdit eden sermayenin kendisiydi ve Amerikan medya devlerinden Rupert Murdoch bu durum için: “Artık yeni bir çağa giriyoruz, izlemede ve reklamda özgürlük çağına” diyecekti (Akt: Çakmur 2010: 130).

Muhafazakarlığın ve liberalizmin kırması olan yeni sağın hegemonyası altında bu süreç, de-regülasyon (kuralsızlaştırma, serbestleştirme) politikaları[5], özelleştirmeler ve var olan tekelleşmeyi engelleyici yasaların kaldırılması gibi piyasanın istekleri doğrultusunda şekillenmiştir. Ancak medya üzerindeki kamu tekellerinin kaldırılmasının yarattığı boşluğu da hızlıca özel tekeller doldurmuş ve güçlü olanın piyasayı yönlendirdiği bir yayıncılık ortaya çıkmıştır. Ben Bagdikian’ın Amerikan medya piyasasını incelediği kitabın farklı baskılarında da açıkça görülen Amerika’daki medya piyasasına hâkim olan medya şirketlerinin sayısındaki azalma, bu durumun en güzel örneklerinden biridir. 1983’teki ilk baskıda Amerikan medya piyasasını yöneten 50 şirket varken bunun sayısının 2004’teki altıncı baskıda beşe düşmüş olması yoğunlaşmanın derecesini ve hızını göstermesi açısından anlamlıdır (Kılıç 2015: 83).

Robert W. McChesney, 20.yy.’da sermayenin medya üzerindeki hâkimiyetinin artığını ve bu anlamda medyadaki neoliberal dönüşümün tekelleşme ile beraber kamu yararı fikrinin sonunu getirdiğini söyler (2006: 61). Bu anlamda, medya artık kamu yararına göre değil tüketicinin istek ve hazlarına göre yayın yapar hale gelir çünkü sermaye yoğunluğu arttığı ölçüde temel kaygı kâr maksimizasyonu olmuştur ve medya içeriği bu kaygıya göre şekillenir hale gelmiştir.

Dünyadaki medya ortamını şekillendiren temel süreç kabaca bu şekildedir: Piyasanın vaat ettiği bir özgürlük ve demokrasi ortamı. Türkiye de bu süreçlerin bir parçası olarak topa girdi ve kendi politik, ekonomik ve kültürel ortamının getirdiği özgünlük (ki bu özgünlük aşağıda da göreceğimiz gibi fazlası ile çirkin bir durumun da yaratıcısıdır aynı zamanda) ile bu süreçleri yaşadı.

Türkiye’de Basının Kısa Tarihi:

Osmanlı Devleti içindeki ilk gazete, Kavalalı Mehmet Paşa tarafından Takvim-i Mısriye adıyla Mısır’da kuruldu. Daha sonra ise Takvim-i Vekayi, Osmanlı tarihinin batılılaşma sevdalısı padişahlarından II. Mahmut tarafından 1831 yılında kuruldu (Alan 2015: 17-18). Bu iki gazetenin bizzat devlet tarafından kurulması, Türkiye basın tarihinde basın ile devlet arasında yakın ilişkinin başlangıcı sayılabilecek niteliktedir ve Türkiye basın tarihinde kalıcı denilebilecek izler bırakmıştır. Babıâli kelimesinin o dönemden bugüne değin kazandığı anlam da, devlet ve basın arasındaki mekânsal ve kurumsal özdeşleşmenin bir ifadesi olarak dikkat çekicidir. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı gazete sayısında bir artış ve kısa süreli bir özgürlük getirdiyse de kısa süre sonra sansür devreye girmiştir. Ancak Osmanlı Devleti’nin o dönemindeki siyasi akımların her birini temsil eden bir gazetenin varlığı, politik hayatın canlılığına ve basının siyasi mücadelenin bir parçası olduğuna dair göstergeler olarak okunabilir. Ne var ki bu canlılık hem okuma yazma oranlarının düşüklüğü hem de dağıtım imkânlarının kısıtlılığı sebebiyle tüm yurdu saracak derece geniş bir tabana dayanmıyordu. Kurtuluş Savaşı benzer bir canlılığı gösterse de 1925 Takrir-i Sükûn Yasaları çerçevesinde medya ağır bir denetim ve sansür ortamına girmişti.[6] Bu dönemle alakalı ilginç bir not, Falih Rıfkı Atay’ın 1934 Basın Kongresi’nde “basın özgürlüğümüzün imrenilecek” düzeyde olduğuna dair sözleridir (Alan 2015: 37). Çok partili yaşama geçinceye kadar, basının yoğun baskı altında çalıştığı ve itaat edenlerin ödüllendirirken itaat etmeyenlerin cezalandırıldığı bir ortam hâkimdi. Bu yılların diğer bir önemli özelliği medya ortamını “renklendiren” radyonun toplumsal hayatımıza girmiş olmasıydı. Artık,Türkiye için de ulusun her yanına dağılabilecek bir kitle iletişim aygıtı vardı.

1948 yılında Hürriyet’in Sedat Simavi tarafından ve 1950 yılında ise Milliyet Gazetesi’nin Ali Naci Karacan tarafından kurulması, bugünkü medya ortamını da şekillendirecek olan, fikir gazeteciliğinden farklı bir formatta yayıncılık anlayışı Türkiye basın tarihine girmiştir. Bu iki gazetenin fikir gazetelerinden temel farkı ticari gazete olmaları ve reklama olan bağımlılıklarıydı. Ancak medya ortamının yeterince gelişmemiş oluşu ve basın sektörünün kendi kendine yetebilirlikten uzak oluşu sebebiyle bu gazeteler açık bir şekilde devlet desteğine bağımlıydılar (Kaya ve Çakmur 2011: 524). Raşit Kaya, Demokrat Parti yanlısı gazetelerin DP’yi desteklemeleri sonucu, bu gazeteleri tanımlamak için Türkiye basın tarihinde “naylon basın”, “besleme basın” gibi kavramların ortaya çıktığından bahseder (2009: 238-39). Menderes, basın özgürlüğü vaat ederek iktidara gelmiş ve basın emekçilerine sendikalaşma hakkı tanınması gibi olumlu adımlar atmış olmasına rağmen kısa süre içerisinde basını iktidar kontrolüne almaya çalışmıştır. Devletin havuç-sopa taktiği devam etmiş ve DP de aynı politikayı gütmüştür. Bu anlamda, “Demokrat Parti iktidarı, iktidara gelişinin ardından uyguladığı resmi ilanların ve kâğıt ithalinin yapılması politikasıyla kendine yakın basın sahiplerini ‘beslerken’, muhalif gazeteleri zor duruma düşürmüştür” (Sözeri 2014: 71).

27 Mayıs darbesi sonrası Milli Birlik Komitesi 5953 nolu Basın İş Kanunu’nda 212 nolu değişiklik yapılmış ve Basım İlan Kurumu kurulmuştur. Bu yasa ile gazetecinin patronu karşısında görece özerk bir pozisyon kazanması sağlanmış, gazeteciye kıdem ve ihbar tazminatlarını alarak istifa yetkisi tanımıştır[7]. Ancak bu süreç sorunsuz yaşanmamış, Türkiye basın tarihinde ilk ve son defa bu kadar kitlesel bir şekilde basın çalışanları ile gazete patronları birbirinden ayrışmış ve karşı karşıya gelmiştir. Bu düzenlemeye tepki gösteren Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul ve Yeni Sabah gazetelerinin sahipleri, “greve” gitmiş, üç gün boyunca gazete çıkarmayacağını duyurmuştur (Sözeri 2014: 72 ve Alan 2015: 72). Bunun üzerine, gazeteciler, patronların bu tepkisine tepki niteliğinde bir yürüyüş gerçekleştirmiş, halkı gazetesiz bırakmamak adına el ele verip 3 gün boyunca “Basın” adlı bir gazete çıkarmışlardır. İlk günkü gazetede yayımlanmış manifestoda gazeteciler patronlarına “Gazete çıkarmak çorap fabrikası işletmeye benzemez” diyerek (Alan 2015: 72), Türkiye basın tarihindeki son büyük çaplı örgütlü mücadelelerini vermişlerdir.

Bu gelişmeleri izleyen dönemde, dönemin hâkim söylemi olan “kalkınma” düşüncesi çerçevesinde medya sektörü yeni bir ivme kazanmıştır. Bu dönem, “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılan Keynesçi Refah Devleti’nin sosyal devlet uygulamaları ile ithal ikameci endüstrileşmenin hâkim üretim, birikim stratejisi olarak öne çıktığı ve kalkınmacı söyleme iktisadi bir zemin kazandırıldığı bir dönem olmuştur. Aynı dönemde, bir yandan tüketim kalıpları genişleyip dönüşürken öte yandan siyasal ayrışma ve hareketlilik de artmıştır. Bunun sonucunda ise popüler-kitlesel yayıncılık ve fikir eksenli yayıncılık ayrışmasına ve tirajlarda büyük bir artışa tanık olunmuştur. Türkiye’de kitle iletişimi alanındaki kurumlaşmanın bu dönemdeki en büyük belirtisi Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun kurulması olmuştur. TRT’nin kurulmasının altında yatan düşünsel motiflerden en önemlisi; 1960’ların yükselen modernleşme-kalkınma düşüncesi ekolünün, ulusal kalkınmanın önemli ayaklarından biri olarak kitle iletişim araçlarını görmesidir. Bu anlamda kamusal yayıncılık, demokratikleşmenin ve ulusal kalkınmanın önemli bir aracısı olarak görülmüş ve “gelişmekte olan ülkeler”in iletişim sistemlerinin bu amaca yönelik olarak yenilenmesi ve yeniden düzenlenmesi için Unesco, Dünya Bankası gibi birçok uluslararası kuruluşun fonları kullanıma açılmıştır. Böylelikle TRT, program içerikleri açısından da kalkınmacı bir ideolojinin aracısı olma göreviyle yüklenirken hukuki bakımdan özerklikle de çelişen bir durum yaratılmıştır. Ancak TRT’nin ulusal yayını 12 Mart askeri müdahalesi sonrasına bırakılmış ve 12 Mart Muhtırası ile kurumun özerk yapısı kaldırılmıştır (Kaya 2009: 240-41).

12 Eylül darbesine doğru giderken medya her zamanki gibi devletin yanında safını tutmuş ve yayın politikasını ona göre belirlemişti. Medyada mülkiyet ilişkileri açısından genel resmi değiştirecek bir gelişme yokken Milliyet Gazetesi’nin 1979 yılında Aydın Doğan’a satılması, medya dışından sermaye birikimini yapmış ve sermaye genişlemesini medyada değerlendirmek isteyen patronlar için ilk örneği oluşturacaktı. 1980’e kadarki tablo için şunu söylemek mümkündür ki bu sürece kadar medya da sahiplik yapısı gazeteci-patron şeklindedir. Bu anlamda 1980’e kadar bir tür aile gazeteciliği ile karşı karşıyayızdır. Sedat Simavi’nin Hürriyet’i, Karacanlar’ın Milliyet’i veya Ilıcaklar’ın Tercüman’ı gibi. Aydın Doğan’ın medyaya girişi bir değişimin işaret fişeği olacak ve medyanın kârlı bir yatırım alanı olmasa bile stratejik önemi diğer patronlar tarafından anlaşılacak ve inşaat, enerji ve başka alanlarda sermaye birikimi yapmış sermaye sahipleri bu alana girecekti, hem de batma pahasına! Ama böyle bir alanın açılması için Özal’ın sahneye girmesi ve 12 Eylül darbesinin yapılması gerekecekti.

12 Eylül Darbesi ve Özallı Yıllar:

1980’lere doğru Reaganizm ve Thatcherizm isimleriyle de anılan, yukarıda değindiğimiz neoliberal dönüşüm Latin Amerika ve Türkiye gibi ülkelerde darbelerin yapılması ile mümkün olmuştur. Bu dönüşümün ilk yol haritası, Türkiye’de 24 Ocak kararları ile belirlenmiş ve uygulanması ancak 9 ay sonra yapılan 12 Eylül darbesi ile mümkün hale gelmiştir. Bu politikaların uygulanabilmesi için örgütlü olan işçi sınıfının örgütlülüğünün yok edilmesi ve oluşabilecek direncin kırılması gerekmekteydi ve 12 Eylül darbesi bunu gerçekleştirmiştir. Boratav’ın dediği gibi, 12 Eylül darbesi sermaye lehine yapılmış bir müdahaledir. Bu müdahale, aynı zamanda basının medyaya dönüşmesinde önemli yapı taşlarını döşemiştir.

12 Eylül darbesi ile yukarıda çerçevesini çizdiğimiz de-regülasyon politikalarını kabaca üç ana başlıkta toplayabiliriz. Birincisi özelleştirmeler iken ikincisi yasal düzenlemeler aracılığı ile piyasalardaki devlet kontrolünün azaltılması ve üçüncüsü sermayenin önündeki sınırların kaldırılmasıdır. Bu üç başlıktan ilk ikisinin, medya sektörünün mülkiyet yapısının gelişiminde ve medya-politika arasındaki ilişkiyi düzenlemede önemli etkisi vardır. Üçüncü başlığın medya sektörü için çok büyük bir değişim getirdiğini söyleyemesek bile, Türkiye’de sermayenin kendini genişletebilmesi ve yeniden üretebilmesindeki rolü göz ardı edilemez.

12 Eylül sonrası, devlet kendisine ait birçok kuruluşu “karlılık gerekçesi” ile satışa çıkarmış ve özelleştirmiştir. Özal’la başlayan bu süreç, son 30 yıldır uygulanmakta ve o günden bugüne medya sahiplerinin iştahını kabartan bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Özelleştirilen kuruluşlar, her zaman sermayenin ilgi alanında olmuştur ve iktidara yakın medya sahipleri için ederin altı bir ücretle bu kurumları satın almak sermayenin en önemli çabalarından biri haline gelmiştir. Bu özelleştirmelerden pay kapabilmek şirketin politik gücüne bağlı olmuş ve medya bu anlamda önemli bir silah haline gelmiştir. Özelleştirmelerin yanı sıra kamu ihalelerinden pay almak ise medya sermayesinin diğer bir hedefi olagelmiştir.

Bu süreç aynı zamanda dünya ölçeğinde olduğu gibi sermayenin çıkarları doğrultusunda da şekillenmiştir. Kaya’nın da ifade ettiği gibi, pazara dayalı ve dışa dönük bu süreç Türkiye için de medyayı kapsayacak bir “enformasyon” altyapısı gerektirmiştir. Sermayenin temel gereksinimi haline dönüşen “enformasyon”, medyaya önemli yatırımların yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu; 80’li yıllardan 90’lı yıllara, medyayı farklı bir görünüşe taşımıştır (Kaya; 2009; 242-243).

Serbest piyasanın yılmaz savunucularına göre devletin piyasadan elini çekmesi, piyasa ile devlet arasındaki “kirli” ilişkilerin azalmasına ve piyasanın kendi kuralları içinde dengede bir şekilde çalışmasına, şeffaflaşmasına olanak sağlayacaktır. Ancak liberallerin bu görüşünün aksine, böyle bir şeffaflaşmanın olduğunu söylemek naifçe bir iddia olur. Tam tersine piyasanın serbestleşmesi, bu ilişkileri daha grift hale getirmiştir. Benzer bir sürecin, Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. 12 Eylül ile başlayan serbestleştirme politikaları, medya ve iktidar ilişkilerini daha da flulaştırmış olup; medya sermaye sahiplerinin çıkarlarını savunmada kamuoyunu manipüle etme gücüne sahip büyük bir araç haline gelmiştir. Bu durumun Türkiye özelinde daha grift hale gelmesinin sebebini, Kaya ve Çakmur, Türkiye’de sermaye birikiminin yokluğuna bağlar (Kaya&Çakmur; 2011; 525). Bu anlamda, 80 sonrası yaşanan dönüşümün medya ile politik partiler arasındaki “politik paralelliği” azaltmamış olup artırdığını ve hatta iç-içe geçme düzeyine geldiğini bile söyleyebiliriz.[8]

12 Eylül darbesi, basına sansürün uygulandığı ve buna uymayan gazetelerin kapatıldığı bir dönem olarak Türkiye basın tarihinde yerini almıştır. Sıkıyönetim komutanlarının gazeteleri arayıp ayar verdiği ya da “gazetelerin merkezlerine elinde bir zarfla gelen bir astsubayın, zarfı doğrudan yazı işleri müdürlerine verdiği” (Mavioğlu 2014: 138) bir dönemdir. Ancak bazı basın çalışanları, darbeyi içselleştirmekte fazla gecikmemiştir. Mesela Bekir Coşkun, Günaydın Gazetesi’nde Evren’in üslubunu ve konuşmasının içerisindeki derinliği şu sözlerle över:“…İşlerine gelen sözleri duyunca ‘Belki ağzından kaçırmıştır’, ya da ‘Boş bulunarak söylemiştir’ gibi düşünenler, boşuna heveslenmesin” (Akt: Mavioğlu 2014: 141) ya da yıkama-yağlama sektöründen köşe yazarlığına terfi etmiş olan Rauf Tamer Tercüman’da şöyle diyebilmektedir: “Kenan Evren’in söyledikleri, her hukukçunun, her profesörün başucuna bir mukaddes kitap gibi asılacak sözlerdir. Öpüp öpüp başlarına koysunlar…” (Akt: Mavioğlu 2014: 143).

Darbe sonrası Özal da öncülleri gibi medyayı kontrol altına almaya çalışmış ve bunu da devlet iktidarını kullanarak yapmaya çalışmıştır. 12 Eylül sonrası kâğıda verilen devlet sübvansiyonların kaldırılması ve kâğıda yapılan %300 zam gazeteleri reklama muhtaç hale bırakıp gazetelerin medya yapısını bozmuştur. Özal medyayı kâğıt zammı üzerinden kontrol altına almaya çalışırken amacını da “Türkiye’de iki buçuk gazete kalacak” sözleri ile belirtmiştir. Özal 25 Ocak 1981’den 1988 yılına kadar kâğıda 19 kez zam yapmış ve bu basınla arasında temel bir gerilim meselesine dönmüştür. Bugünküne benzer bir şekilde, Hürriyet son zamma karşılık gazete fiyatını artırınca Özal bir %35’lik bir zam daha yapmıştır. Bunun üzerine Erol Simavi, Hürriyet’ten Özal’a açık mektubu sürmanşetten vermiştir. Ancak bu gerilim Aydın Doğan’ın araya girmesi ile sonuçlanacak ve Erol Simavi ile Özal barışacaktır (Adaklı 2006: 140-151).

12 Eylül ile başlayan süreç basından medyaya geçiş ise bu geçişi sağlayan şey de basın içerisindeki mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi ile mümkün olmuştur. Medya içerisinde yatay ve dikey bütünleşmeler ile tekelleşmelerin takip ettiği bu durum, medyayı artık bir “business” olarak gören işadamlarının sektöre girmesi ile mümkün olmuştur. İnşaat işlerinden kazandıkları paralar ile sektöre giren Ahmet Kozanoğlu ve Kamuran Çörtük ikilisi Güneş Gazetesi’ni kurmuşlar ve Güneri Cıvaoğlu’nu gazeteye yüksek ücret ile transfer etmişlerdir. Ancak bu girişim tutmamış, gazeteyi Mehmet Ali Yılmaz almıştır. Mehmet Ali Yılmaz yanlış siyasi tercihte bulununca -tabiri caizse yanlış ata oynayınca- gazeteyi satmak zorunda kalmıştır. Sonrasında, Özal’ın desteği ile İngiltere’de finans sektöründe sermaye birikimi yapmış olan Kıbrıslı İşadamı Asil Nadir sektöre girecek ve hızlıca Güneş, Tan ve Günaydın gazetelerini alacaktır (Alan 2014: 131-33 ve Kaya 2009: 246). Asil Nadir’in bu hızlı girişimi hüsranla sonuçlanacak ve gazeteleri birer birer kapanacaktır. 80’li yılların bir diğer oyuncusu olan Dinç Bilgin ise Sabah Gazetesi’ni kuracak ancak 2001 krizi sonrası gazetesini Turgay Ciner’e (madencilik işleri ile ünlü başka bir sermayedar) satmak zorunda kalacaktır.

90’lı yıllar ya da Türkiye’nin Karanlık Yılları:

90’lı yıllarda yaşanan iki durgunluk ve bir ekonomik kriz, değişen altı koalisyon hükümeti; 90’lı yılların politik arenasını kırılgan hale getirmiş, bu süreç kelimenin tam anlamıyla Türkiye’de bir hegemonya boşluğu olarak yaşanmıştır. Bu kırılganlığın içerisinde, medya gerçekten bir güç olarak ortaya çıkmıştı ki medyanın istese hükümet değiştirebileceği sözü o günlere aittir. Gerçekten de çok parçalı, kırılgan bir ekonomik ve politik düzlemde, medya bu kırılganlığı çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi bilmiştir. Medyanın politik bir silah olarak çıkarları koruma amacıyla hizmet gördüğünün anlaşılması üzerine sermaye sahipleri medyaya yatırım yapmaya başlamışlardır. Doğan Grubu’nun 90’lı yıllarda medyada tekelleşmeye ve egemenliğini kurmaya başlaması bunun bir sonucuydu. Medyada egemenlik, aynı zamanda kamu ihalelerinden pay almak ve özelleştirmelerden kârlı yatırımlar çıkarmak anlamına geliyordu.

90’lı yıllarda; Karamehmet Grubu Akşam Gazetesi’yle, Uzanlar Star Gazetesi’yle, Doğuş Grubu ilk önce Doğan Grubu ile Kanal D televizyonuna ortak olarak, daha sonra Kanal D’yi Doğan Grubu’na bırakıp 1999 yılında NTV ile Erol Aksoy ise Show TV ile medya alanına girmiştir. Bu işadamlarının Türkiye’de kârlı bir yatırım alanı olmayan medyaya peş peşe girmelerindeki temel motivasyon, medyanın kitleler üzerindeki gücünü çıkar amaçlı kullanma hevesidir.

Star TV’nin açılmasından sonra, Türkiye’de TV kanalları kelimenin tam anlamı ile pıtrak gibi çoğalmıştır. Özel sermayenin televizyon yayıncılığında TRT’nin tekelini kırması ile sermaye TV kanallarına da yönelmiş, bunun sonucunda yazılı basının sahipleri birer de televizyon sahibi olarak yatay şekilde sermayelerini genişletmişlerdir. Bu, görsel medya ile yazılı medyanın birleşmesini sağlarken; yazılı basında var olan tekelleşme eğilimi görsel medya için de geçerli olmuştur. Yazılı basın sahiplerinin hemen hemen hepsinin bir TV kanalı kurmasının temel sebebi, yazılı basında oluşan zararlarını tanzim etme isteğidir.

90’lı yılların medya-iktidar ve sermaye üçlemesinin yarattığı en açık iki örneğinden ilki Cem Uzan ile Özal ailesinin yakın ilişkisidir. Star TV’yi, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın ortaklığı ile 1989 yılında kuran Uzanlar, Türkiye’de karasal yayıncılığa dair herhangi bir yasal düzenleme olmadan TV yayıncılığı yapmışladır. İlk özel televizyon olarak kurulan Star TV, frekans yayınını yurtdışından yapmış ve bu durumun Cumhurbaşkanına sorulması üzerine Turgut Özal, Türkiye’de yurtdışından yayın yapmanın yasak olduğuna dair bir yasa olmadığını belirterek yasanın etrafından dolanmanın güzel bir örneğini sunmuştur. Bu ilişkinin diğer tarafında ise Cem Uzan, 1992 seçimleri sırasında Star TV’yi ANAP ve Turgut Özal ailesi aleyhine yapılacak herhangi bir reklama kapatmış olduğunu duyurması, politik paralellikten ziyade bir iç içe geçmenin olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır. Bu tavrına karşılık Uzan ailesi, 90’lı yıllar boyunca ekonomik büyümesini hızla yükseltmiştir.

90’lı yılların diğer örneği ise Korkmaz Yiğit olayıdır. Daha sonra yargılanacak ve hapis yatacak olan Korkmaz Yiğit’in medya-mafya-politika ilişkisini ve bu ilişkinin kamu ihalelerini almada etkisini göstermesi hatırlanmaya değerdir. Korkmaz Yiğit o dönem Milliyet ve Yeni Yüzyıl Gazetesi sahibi olarak, Türk Ticaret Bankası ihalesine girer. Bu olay ise Alaattin Çakıcı ve dönemin başbakanı Mesut Yılmaz ile ilgilidir. Mesut Yılmaz’ın ve Alaattin Çakıcı’nın Korkmaz Yiğit’in ihaleyi kazanması için uğraştığı, bant kayıtları ile ortaya çıkacaktır. Bant kayıtlarının ortaya çıkması sonucu Korkmaz Yiğit, “Benim Çakıcı’ya ihtiyacım yoktu. Zaten hükümetin en üst kademesinden her türlü desteği görüyordum” diyerek sahip olduğu politik bağlantıların güçlülüğüne işaret edecekti. Bu sürecin sonunda Korkmaz Yiğit, kendi kanallarına çıkarak bu süreci “kendi gözünden” anlatırken, bu sürecin sonunda hükümet düşmüş, Korkmaz Yiğit ise hapse girmiştir. Aydın Doğan ise tekrar Milliyet Gazetesi’ni satın almıştır (Adaklı; 2001; 186-190).

90’lı yılların diğer bir önemli özelliği ise medya patronlarının basından sendikayı kovarak basın sektörünü güvencesiz bir hale getirmesidir. Aydın Doğan, 1991 yılında toplu sözleşme görüşmelerinin tıkanması sonrası Milliyet Gazetesi’nde sendikayı etkisiz hale getirmiş ve buna sebep olarak gazetenin bu şartlar altında “sürdürülebilir” olmadığını göstermiştir. 1994 yılında Erol Simavi’den Hürriyet Gazetesi’ni alarak sektördeki tekelleşmesini artıran Aydın Doğan, Hürriyet’i aldıktan sonra da Ertuğrul Özkök’ün yönettiği sendikasızlaştırma operasyonuyla Hürriyet’ten de sendikayı kovacaktır.[9] Bu süreç; diğer gazetelerde de baskı, rıza ya da taşerona geçirme metotları ile gerçekleştirilerek sektörün büyük ölçüde sendikasızlaşmasına yol açmıştır. Bu anlamı ile neoliberalizmin açıkça sevmediği bir yapı olarak sendikanın diğer iş kollarında olduğu gibi tasfiye edilmesi, patronların bu alanda çalışanlar üzerinde istediği gibi kararlar almasına vesile olmuştur.

90’ların bir diğer önemli özelliğinin ise özellikle Özgür Gündem geleneği gazetelerine karşı yapılan baskı olduğu söylenebilir. Alternatif bir medya kanalı olarak kendini kuran bu gelenek, kuruluşun ilk anından itibaren yasal soruşturmalar, bombalama eylemleri, gazete çalışanlarının ve dağıtıcılarının suikasta uğraması gibi her türlü baskıya maruz kalmıştır. Ana akım medya ise bu olaylara sessiz kalırken kimden yana taraf olduğunu açıkça göstermiştir. Bununla ilgili diğer bir nokta ise, ana akım medyanın 28 Şubat sürecinde oynadığı roldür. Yapılan dezenformasyonun boyutu, Türkiye’de gazetecilik mesleğinin asgari etik ilkelerinin bile işletilmediği bir dönem olarak dikkat çekicidir ki bu etik ilkelerin yokluğu bugünkü medya ortamının aynı zamanda bir hazırlayıcısıdır.

2000’li Yıllar ya da AKP’nin Tape Tape Gazeteciliği:

2000’li yılları 90’lı yıllardan ayıran en önemli gelişme, 2001 krizinin medya sektörünü vurması ve bunun sonucunda medyada da mülkiyet ilişkilerinin değişmesidir. Diğer bir fark ise 2002 yılında yapılan seçimlerle, ülkenin uzun zaman sonra, tek parti (AKP) tarafından yönetilecek olmasıdır. Bu anlamda AKP 90’lı yıllarda olmayan hegemonik çekim merkezini oluşturacak ve yeterince güçlendiğine inandığı andan itibaren kendi medyasını kurmaktan çekinmeyecektir. Vurgulanması gereken bir diğer nokta ise, 2001 krizi ile devletin sermayenin borçlarını üstlenmesi ve bankalara el koymasıdır. Daha sonra satılacak bu bankalar ve bu bankaların sahip olduğu diğer yatırımlar, medya grupları ile hükümet arasındaki gerilimin ana kaynağı olacaktır.

2001 ekonomik krizi Türkiye tarihindeki en büyük kriz olma özelliğini korumaktadır. Bu krizde 25 banka batmıştır ve batık bankaların 10 tanesi aynı zamanda medya sahipliği bulunan iş adamlarına aittir. Bunun yanında 2001 krizi ile beraber bazı medya patronları sektörden çıkmak zorunda kalırken, bazı medya patronlarının yolsuzluklara bulaşmış olması sebebiyle TMSF tarafından gazetelerine el konulmuştur (Sözeri 2014: 74). 2001 krizi Türkiye kapitalizminin yeniden yapılandırılmasında dönüm noktası olmuş ve bu yeniden yapılanmanın ideolojik ve yapısal yollarını açmıştır. Bu yapılandırma medya sektörüne de yansımış; AKP döneminde 2000 öncesinden farklı bir medya mülkiyet ilişkisi çıkmış ve bugünkü medya ortamına şekil verecek yol açılmıştır (Sönmez 2003: 51).

2000’li yıllar itibari ile Doğan Medya Grubu, medyada hâkimiyetini kurmuştu ve piyasanın büyük kısmını elinde tutar hale gelmişti. Doğan Grubu elinde bulundurduğu 8 gazete ve 3 TV kanalı ile tartışmasız tekel konumunu almıştır ve karşısında ise Mustafa Sönmez’in Anti-Doğan Cephesi olarak adlandırdığı Karamehmet, Bilgin-Ciner ve Uzan gruplarının yer aldığı bir blok vardır. Şunu not etmekte fayda vardır ki AKP ile Doğan Grubu’nun arasında baştan beri bir kavga olduğu iddiası fazlasıyla abartılıdır. Çünkü Kaya ve Çakmur’un da belirttiği üzere, Doğan Grubu’nun yayın organları AKP’ye açıktan cephe almamışlardır aksine olumlayıcı yayın yapmışlardır (Kaya&Çakmur; 2011; 531). 2000’li yılların medya-politika ilişkilerinde ilk kırılma noktasının, 2001 krizi ile oluşan batık bankalar sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Koç-İş Bankası ve Doğan Grubu, oyunu kurallarla oynamayanın cezasını çekmesini isterken bankalarına el konulan Toprak, Karamehmet gibi sermayedarlar AKP’ye yakın temasla sorunu lehlerine çözülmesini istiyorlardı (Sönmez; 2003; 24-25). Aslında bu durum, Sönmez’in tabiri ile tam bir “filler savaşıydı” ve büyük sermaye ile devlet arasında kıran kırana bir pazarlık yaşanıyordu. Bu pazarlık medyadaki söylemleri biçimlendiriyor, haberler bu savaşa göre şekilleniyordu.

Doğan Grubu, ATV’yi ve Sabah Gazetesi’ni almak istediğini açık açık beyan etmişti. Hatta Ertuğrul Özkök bu duruma dair köşesinden yazılar yazdı (Sönmez 2003: 197-202). ATV ve Sabah, Başbakan’a yakın ve aynı zamanda akrabası da olan Çalık Grubuna satıldı ki bu olay, AKP’nin kendine yakın basını oluşturmasında önemli bir kırılmadır. Çalık’ın bu ihaleyi alması için hükümet, önce dış ortak bulmuş ve sonra kamu bankalarından Çalık Grubu’na ihaleyi kazanması için kredi verdirtmiştir. Bu şekilde bir sermaye grubu, yatıracak sermayesi olmadan hükümet eliyle medya patronu haline gelmiştir. Bunun karşılığında ise yayın kanallarını AKP’ye açmış, Cem Uzan’ın sözlerine rahmet okutacak bir yayın politikası izlemiştir.

Başka bir olay ise gene AKP, Doğan Grubu ve Çalık Grubu arasında geçmiş; Bakü-Ceyhan petrol boru hattına talip olan Doğan Grubu’na Başbakan, “Bizim Çalık’a vereceğiz” diyerek, ihaleyi Çalık Grubunun almasını sağlamıştır. AKP, Doğan Grubu’nun medyada artan itirazlarına POAŞ ve Doğan Yayın Holding’e astronomik rakamlarda bir vergi cezası çıkararak cevap vermiştir. Sonrasında uzlaşıya varılan bu süreçte, Doğan Yayın Grubu net bir şekilde yayın politikasını değiştirmiş, bazı gazetelerdeki yayın kadrosunda değişikliğe gitmiş (Ertuğrul Özkök 20 yıla yaklaşan Hürriyet yayın yönetmenliğinden ayrılacaktır bu sürecin sonunda) ve AKP’ye açıktan cephe almayı bırakmıştır. Bunun karşılığında ise vergi cezaları indirilmiştir (Kaya&Çakmur; 2011; 532). Ancak Doğan Grubu üzerindeki baskılar son bulmamış, 2011 yılında medyada pazar paylarını %30’la sınırlayan yasa ile Doğan Grubu küçülmeye zorlanmıştır. Bu yasa sonucu Doğan Grubu, Star TV’yi Doğuş Grubu’na, Milliyet ve Vatan gazetelerini ise Demirören Grubu’na satmıştır (Sözeri 2014: 74) . Uzan Grubu sahiplerinin batırdığı bankalar sonucu uğradığı zararı tanzim etmek isteyen TMSF, bu gazeteyi de satmıştır ve şu an gazetenin sahibi Ethem Sancak olmuştur.[10][11]

AKP dönemi ile ilgili vurgulanması gereken son nokta ise “operasyonel gazeteciliğin” ortaya çıkmış olması ve bunu gerçekleştirecek bir gazetenin de kurulmuş olmasıdır. Taraf Gazetesi[12], AKP’nin kendi hegemonyasını inşasının yolunu açan davalarda “belge basma gazetesi” gibi davranmış ve eline geçen (teslim edilen) belgelerin doğruluğunu tespit etme ihtiyacı duymadan basmıştır. Ancak Taraf Gazetesi’nin AKP ile ayrışması sonucu bu gazetede Doğan Grubu gibi vergi yoluyla cezalandırılmış ve gazeteye “satılmadığı için hurdaya verilen gazeteler” (Sözeri 2015: 17) sebebi ile 5,5 milyon lira vergi cezası kesilmiştir. Diğer bir nokta ise AKP döneminde 90’lı yıllarda ortaya çıkmış olan İslami medyanın inanılmaz boyutlara ulaşmış olduğu gerçeğidir. İlk kuruluşları cemaat içinden toplanan bu medya grupları (Zaman Gazetesi, STV, Kanal 7, YeniŞafak gibi) hızlı birer holdinge dönüşmüşlerdir. AKP döneminde ise bu medya organları tarafından verilen ideolojik desteğin karşılığını kamu ilanları ile alarak büyümelerini sürdürmüşlerdir.[13]

AKP, medyanın bu tarihsel gelişiminin ve ekonomik yapısının üzerinde yükseldi ve medyadaki hâkimiyetini kurdu. 90’lı yıllarda politik olarak “iktidarsız” olan hükümetlere karşı medya gücünü elde eden medya sahipleri, AKP döneminde 90’lı yıllarda kullandıkları medya silahının kendilerine doğrultulmuş olduğunu gördüler. Bunun karşılığında ise ya koşulsuz teslimiyet (ekonomik çıkarlarının devamı için) ya da ekonomik ve yasal soruşturmaların hedefi olacaklardı. Bu anlamda Doğan Grubu, mevcudiyetini devam ettirebilmek adına teslim olma yolunu seçmiştir. Diğer gruplar Demirören[14], Ciner, Doğuş grupları Mustafa Sönmez’in ifadesiyle “direnmek yerine biatı seçmişlerdir” (Sönmez 2014: 100). Öyle ki Ciner grubu, iktidarın korkusundan olacak seçim öncesi kanalındaki tartışma programlarını iptal etmiştir. Koşulsuz yandaşlık besleyen medya patronları ise kamu ilanlarından ve kamu ihalelerinden faydalandırılmış, kamudan aktarılan kaynaklar sayesinde hızlı ve kolay yoldan sermaye birikimi yapmışlardır. [15]

AKP döneminde Türkiye, basın özgürlüğü liginde Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre 180 ülke arasında 149. sıradadır[16]; ve Freedom House raporuna göre ise “Kısmen Özgür” ülke kategorisinden “Özgür Olmayan”[17] ülke kategorisine düşmüştür. Bunun yanında ise AB ülkeleri ile ABD’den sık sık basın özgürlüğü konusunda eleştiri almaktadır. Bu eleştirileri ise hükümet yetkilileri surreal açıklamaları ile yanıtlamışlardır. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Freedom House’un Türkiye’yi basın özgürlüğü konusunda küme düşüren raporu sonrası “Türkiye’deki basın özgürlüğü bırakın o kategorideki ülkelerle karşılaştırmayı, kısmen özgür diye bahsedilen bazı ülkelerden çok daha ileridedir ve dolaylı olarak bazı kontrollerin yapıldığı özgür görünen ülkelerden de açıkçası çok daha köklü bir özgürlük temeline dayanıyor” demiştir. Ancak Davutoğlu’nun açıklamalarının tersine gazetecilere açılan davalar hızla artmaktadır. Gezi Olayları ile beraber AKP’nin medya üzerindeki hâkimiyetini ve medyanın iktidarın kendini yeniden üretmesinde nasıl bir rolü olduğunu göstermesi açısından bir kırılma olsa da bu süreç medya patronlarının yayın politikalarını düzeltmelerinden ziyade buna karşı çıkan gazeteci, muhabir ve sunucuların kovulmasına yol açmıştır. Bağımsız İletişim Ağı Medya Gözlem Raporları’na göre hapisteki gazeteci sayısı (2012’de 68, 2013’te 59, 2014’te 22) 2015 yılında 22 gazeteci ve 10 gazete dağıtımcısı şeklindedir. Bu sayının büyük çoğunluğunu Kürt medyası çalışanları oluşturuyor olup, gazetecilerin 14’ü ve dağıtımcıların tamamı Kürt medyasında çalışmaktadır. 90’lı yılları andırırcasına, 2014 yılında Azadiya Welat dağıtımcısı Kadri Bağdu kimliği fail-i meçhul bir cinayetle öldürülmüştür (Sözeri 2015: 22). Bunun yanında “Çağlayan Adliyesi Saldırısı” sonrası ise gazeteciler Mirgün Cabas, Banu Güven ve Ceyda Karan’ın yanı sıra daha birçok kişiye attıkları tweet sebebiyle soruşturma açılmıştır.[18] Bunun yanında iktidarın baskısı ile 2014 yılında 339 medya çalışanının, 203’te ise 106 medya çalışanının kovulurken 37 çalışanının ise istifa ettirildiğini aktarır Sözeri (2015; 22). Bu durum, medya çalışanlarının sermayenin çıkarı ile iktidarın baskısı arasına sıkıştığını göstermesi açısından anlamlıdır.

Bir diğer nokta ise AKP döneminde yaygınlaşan, normalleşen “Yayın Yasağı” uygulamasıdır. AKP döneminde, kamuoyunu ilgilendiren önemli davaların hemen hepsinde mahkemeler tereddütsüz yayın yasağı kararı alarak kamuoyunun bilgilenmemesini normalleştirmiştir. Yayın yasakları, bir başka sansür biçimi olarak normalleşmiş durumda olup, Reyhanlı, “Çağlayan Adliyesi davası”, “Musul Konsolosluğu çalışanlarının kaçırılması olayı” vb. durumlarda yayın yasağı getirilerek kamunun bilgi alma hakkı “yasal yollarla” engellenmektedir. Bunun yanında, AKP döneminde sosyal medyanın yasaklanması, internet sitelerine erişimin engellenmesi de olağan hale gelmiştir. Twitter’ın, Facebook’un ve Youtube’un özellikle 17-25 Aralık olaylarından sonra toptan kapatılması bir başka “sıradanlaşmış” bir sansür biçimidir. Her önemli gündem sonrası bir mahkeme kararı ile sosyal medyanın, internet sitelerinin kapatıldığı bir Türkiye vardır artık. AKP’nin interneti kontrol altına alma çalışmaları bununla sınırlı değildir. TİB üzerinden, önce engelleyip daha sonra da mahkeme kararı çıkartarak 21. Yüzyıl yeni sansür şekilleri ile internette ortaya çıkabilecek muhalif, aykırı sesleri bastırma/susturma çabaları AKP’nin bilgi dolaşımı üzerindeki baskılarından bir diğeridir.

90’lı yıllarda köşe yazarlarının köşelerinden rakip medya patronları aleyhlerinde yazılar yazmaları ve bunu da editoryal bağımsızlık içerisinde yapmış olmaları bugünün köşe yazarlarına sirayet etmiş bir olgudur. Cem Küçük, Star gazetesinden Doğan Grubu aleyhinde yazarken Ahmet Kekeç, gene Star Gazetesi’nden Abdülkadir Selvi’yi “Doğan Medya Grubu’ndan aldığın ‘astronomik telifin tehlikeye girmesinden mi korkuyorsun?”[19]diye AKP’ye yeterince taraf olmadığı için suçlarken, Selvi ““Ben CNN Türk’te Gezi sürecinde,17-25 Aralık operasyonları sırasında, birilerinin twit atmaya korktuğu sırada yayına çıkıp mücadele verdim. CNN Türk’te Gezicilere ve paralel darbecilere karşı Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle ‘çatır çatır’ Erdoğan’ı savundum” diyerek gazeteciliği parti savunuculuğu anlamına geldiğini göstermişti. İktidarın gazabına uğramış olan Mustafa Sönmez’in “Medya Aristokrasisi” olarak adlandırdığı grup ise medya içinde de yaşanan sınıfsal ayrışmayı göstermesi açısından anlamlıdır. Aydın Doğan’ın Derya Sazak’a 700 bin dolarlık villa almış olması[20] veya Fatih Altaylı’ nın”30-40 bin lira civarı maaş alıyorum, yarısı hayatımızın içine sıçılmasının karşılığı”[21] diyerek bizlere 30 ile 40 binin peş peşe gelen iki rakam olduğunu hatırlatması gibi. Fatih Altaylı’nın bu maaşa çalışırken patronunun yerine yaptığı haber yüzünden kovulan muhabiri destekleyeceğini beklemek sadece romantik bir yanılsama olacaktır. Çok sayıda gazeteci siyasi iktidarın baskısı ile işten çıkarılırken Türkiye’de basın sektöründe toplam sendikalaşma oranının %2,5’lar civarında oluşu, (Sözeri 2015: 6) medyanın medya sahiplerinin çıkarlarına ve medya çalışanlarının ideolojik pozisyonlarına göre örgütlenmiş olması; işten çıkarmalara karşı ciddi ve örgütlü bir sesin yükselmesinin önündeki en büyük engeller olarak durmaktadır.

Medyada 90’larda başlayan sermaye yapısındaki dönüşüm AKP dönemi ile yeni bir boyut kazanmıştır. AKP’nin bugün medyayı kontrol altına alma çabası gizlenemeyecek bir gerçek olarak karşımıza çıksa da AKP’ye karşıt gibi duran ana akım medyanın AKP ile söylemde ortaklaştığı ve sessizleştiği noktaların olduğu unutulmaması gereken bir gerçektir. Mesele altsınıflar, ezilenler ve onun talepleri olduğunda iki medya kampının da sessizleştiği gözle görülen bir gerçektir. Bu yüzden de Türkiye’deki mevcut medya sorunu AKP’nin siyasi baskısını gözden kaçırmayacak ama ona da indirgenemeyecek kadar derin ve yapısaldır. Halk TV’de Baykal ile Erdoğan arasındaki görüşmeyi Erdoğan-Büyükanıt görüşmesine benzettiği için kovulan Ümit Aslanbay ya da Fatih Terim’in “Yaşadığı villanın etrafındaki köpeklerle” olan sorununu haber yapan Öncel Öziçer’in işinden olması bu durumun örneklerindendir. Bu anlamda medya ve sermaye arasında gerçekleşen füzyon ve piyasanın neoliberal ideoloji etrafında örgütlenmesi ile medya-sermaye ve devlet arasındaki ilişki daha grift hale getirirken, bu ilişkiler ağının ilk yok ettiği ve bastırdığı ses ezilenin sesidir.

Bu anlamda liberal veya neoliberal düşünün tahayyül ettiği bir biçimde katılımcılık temelli ve çoğulcu bir medya ortamı asla gerçekleşmemiştir. Türkiye’de gördüğümüz gibi piyasaların liberalizasyonu sermayedarların bu alana hükmetmesi ve kendi çıkarları için iktidarın baskılarına boyun eğmelerine yol açmıştır. Medya sermaye tekellerinin boyunduruğuna girerken, medya ürünleri sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenir hale gelmiştir. Bu ise liberalizmin düşündüğü gibi bir demokrasi ve özgürlüğe yol açmamış olup, medya otoriter eğilimlerin ve alt sınıflar üzerindeki tahakkümün sürdürülmesinde araç konumu korumuştur.

Ulus Baker yıllar önce “Medyaya Nasıl Direnilir?” adlı makalesinin sonunda medyanın yarattığı tehlikeyi şu sözlerle açıklıyor:

“… Her şey medyanın görsel-işitsel dilinin “düşünme” faaliyetini engellemesi üzerinde kurulmuştur. Modern iletişim teknolojilerinin cephaneliğinde “düşünme” ile “iletişim” arasında hiç değilse Nazizmden bu yana süregiden bir mücadelenin sona erdirilmesi yolunda sayısız beklenti bulunmasına karşın, bazılarının ‘enformasyon toplumu’ adını verdiği ve yeni yeni girmekte olduğumuz (Türkiye olarak büyük bir şevk ve tedbirsizlikle girmeye can attığımız) ‘denetim toplumu’ tüm beklentileri bir karamsarlık denizinde boğmaya adaydır. Hele Türkiye gibi kırık dökük bir demokrasiye sahip bir ülkede medyatik denetim toplumu bilgi alışverişlerinde son derecede tehlikeli bir eşitsizliği kurumsallaştırabilir.”

 

DİPNOTLAR

[1]Raporun tam metni için; http://www.cgd.org.tr/_belgeler/medya_raporu_05_07_2015.docx

[2] Barış Çakmur medyanın tarafsızlık iddiasının endüstri ilişkileri, iş kazaları, grevler gibi haberlerde işçi sınıfının sesini dışladığını söyleyerek medyanın egemen ideolojik konsensüs içerisinde haber yaptığını söylemektedir. Bunun ise, kapitalist pazar mantığında var olan “hata yapan hatanın cezasını öder” mantığı çerçevesinde dile geldiğini, medyada suç, kapkaç, iş kazası gibi haberlerin toplumsal çelişkilerin bir sonucundan ziyade bireysel bir hata olarak temsil edilmesinin kapitalizmin içsel çelişkilerini bastırmadaki rolüne işaret eder (2010: 144-145). Ben Bagdikian da Amerikan medyasındaki haberlerde eğitim, sağlık, evsizlik gibi can alıcı konulara değinilmemesi, toplumun önemli bir kesimin sosyal ve ekonomik ihtiyaçları konusunda sessiz kalınışından bahseder (2004: 21).

[3]Bourdieu(2010: 40), fast thinkers adını verdiği figürlerin tek başına eleştirilmesinin bir anlam taşımadığını; “…onu üreten ve ona küçümen rolünü veren alan anlaşılmazsa” (60) hiçbir şeyin anlaşılmayacağını söyler.

[4] Bunun en güncel örneklerini hem Türkiye medyasında hem de Türkiye medyası üzerine konuşan Avrupalı, Amerikalı bürokratların demeçlerinde veya Dünya Bankası ile AB raporlarında görmek mümkündür. Bu yaklaşım Türkiye’deki basın özgürlüğü sorununu sadece iktidarın baskısına indirger ve onun kapitalist niteliğini göz ardı eder.

[5] De-regulation söylemi başlı başına ideolojik bir işlev niteliği taşır. Piyasanın, de-regulation politikaları ile devlet müdahalesinden azade olacağı fikri yeni-sağ ideolojisinin mitlerinden biridir. Raşit Kaya’nın da ifade ettiği gibi ortaya çıkan durumu “… süreç incelendiğinde eski kurallar kaldırılırken yerlerine başka kurallar koymadan alanın boş ya da serbest bırakıldığı hiç görülmemiştir. Tersine çoğu kez eskisinden de ayrıntılı bir ‘yeniden düzenlenme’ (re-regulation) söz konusu olmuştur” şeklinde tarifler (2009: 119). Bu anlamı de-regulation terimi piyasanın sermaye lehine düzenlenmesini imler.

[6] Ertuğrul Mavioğlu tek parti dönemi basını için, 12 Eylül’dekine benzer bir şekilde neyi yazıp neyi yazmaması, yazacağı şeyi de ne şekilde yazması gerektiğinin gönderilen genelgelerle bildirildiğinden bahseder (2014: 138)

[7] 212 nolu yasa hakkında daha kapsamlı bir tartışma için: http://bianet.org/bianet/toplum/37360-gazetecinin-drami-212-sayili-yasanin-oykusu

[8]İsmail Saymaz Gezi Olayları sırasında YeniŞafak gazetesinin olaylar hakkındaki yayınlarını incelediği “YeniŞafak’ın Gezi Karnesi: Entelektüel Gazeteden Parti Broşürüne” adlı yazısı, YeniŞafak’ın olaylar boyunca AKP’nin söylemleri ile beraber nasıl yayın değiştirdiğini ve gazete içerisinde buna muhalif olanların kovulmasını anlatması açısından bu iç içe geçme durumunun güzel bir örneğini sunar (2014: 188-199).

[9] Bu süreç içerisinde birçok medya çalışanı, patronlar ile beraber olarak veya maaş artışına tav olarak sendikadan gönüllü istifa etmiştir.

[10] Star Gazetesi’nin özelleştirilmesi sonrası AKP’nin bu gazeteye genel yayın yönetmeni aradığını AKP yöneticisi Ayşe Böhürler kendisi yazdı: http://t24.com.tr/haber/ayse-bohurler-ak-parti-ahmet-altana-yayin-yonetmenligi-onerdi,220197 İlginç olan ve kimsenin sormadığı bir soru, bir parti yöneticisi neden bir gazeteye genel yayın yönetmeni bulmak için çalıştığıydı.

[11] Şu an için Türkiye medya sektöründeki sahiplik ilişkilerini gösteren bir çalışma olarak Ceren Sözeri’nin ” Türkiye’de Medya-İktidar İlişkileri Sorunlar ve Öneriler” 2015 Medya raporuna bakılabilir (sf. 30-34). http://platform24.org/Content/Uploads/Editor/T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20Medya-%C4%B0ktidar%20%C4%B0li%C5%9Fkileri-BASKI.pdf

[12] Taraf Gazetesi’nin AKP dönemindeki işlevi için Fatih Polat’ın “Hegemonya Mücadelesinde Feda Edilen Gazetecilik: Taraf Örneği” (2014: 208-220) adlı makalesine bakılabilir. Makale, Taraf’ın hem bu süreçteki rolü hem de sonrasında yaşanan ayrışmaları anlamak açısından faydalı.

[13] Cemaat medyası ile AKP arasında kavgadan önce, cemaat medyasının da bu pastadan pay aldığını görebiliriz: Ceren Sözeri ve Zeynep Güney’in “Türkiye’de Medyanın Ekonomi Politiği: Sektör Analizi” raporuna bakılabilir: http://www.aciktoplumvakfi.org.tr/pdf/medya2.pdf (sf: 62). Ancak bu kavgadan sonra, cemaat medyası kamu ilanlarından dışlanırken, yandaş medya artan kamudan aldığı bu desteğe hala sahiptir. Bu haberler durumu göstermesi açısından anlamlıdır: http://www.bugun.com.tr/gundem/mali-sansur-haberi/975060http://www.radikal.com.tr/politika/4_ayda_13_milyonluk_resmi_ilan_alan_gazeteler-1196262

[14] Bu yazı yazılırken Twitter’da AKP’nin Suriye politikasını eleştirdiği için Kadri Gürsel Milliyet Gazetesi’nden kovulmuştu. Bu ise, bir kez daha göstermiştir ki medya çalışanlarını, iktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğünden ve sermaye sahiplerinin basın özgürlüğünden ziyade kendi çıkarlarının peşinde koşuyor olmalarından koruyacak olan tek şey kendi örgütlülüğüdür.

[15]Bu durumun yakın tarihli örneklerinden biri Erdoğan’a aşkını ilan eden Ethem Sancak’ın aldığı TOMA ve BMC ihaleleri gösterilebilir: http://www.diken.com.tr/yeni-tomalari-erdoganin-muridi-ve-asigi-ethem-sancak-ve-katar-uretecek/ ve http://t24.com.tr/haber/bmcnin-gelirini-kasasina-indiren-ethem-sancak-borcu-tmsfye-yikti,296371

[16]http://www.diken.com.tr/ne-de-olsa-en-ozgur-basin-bizde-dunya-basin-indeksinde-149uncu-siraya-yukseldik/

[17]https://freedomhouse.org/report/freedom-press/2015/turkey#.VbKpm_ntmko

[18]http://www.cgd.org.tr/_belgeler/medya_raporu_05_07_2015.docx

[19]http://t24.com.tr/haber/kekecten-abdulkadir-selviye-mufteri-dogan-grubundan-aldigin-astronomik-telif-yuzunden-mi-susuyorsun,303284

[20]http://www.internethaber.com/derya-sazaka-700-bin-dolarlik-villa-sorusu-785754h.htm

[21]http://t24.com.tr/haber/fatih-altayli-30-40-bin-lira-civari-maas-aliyorum-yarisi-hayatimizin-icine-sicilmasinin-karsiligi,297184

 

KAYNAKLAR

Adaklı, G. (2001), Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol, Medya Politikaları: Türkiye’de Televizyon Yayıncılığının Dinamikleri (içinde), ed. D. Beybin Kejanlıoğlu&Sevilay Çelenk&Gülseren Adaklı, Ankara: İmge Yayınları, 145-205

Adaklı, G. (2006), Türkiye’de Medya Endüstrisi: Neoliberalizm Çağında Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya Yayınevi

Alan, Ü. (2015), Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı, İstanbul: Can Yayınları

Althusser, L. (2003), İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları

Bourdieu, P. (2000), Televizyon Üzerine, İstanbul: YKY

Bagdikian, B. H. (2004), “The New Media Monopoly”, Boston : Beacon Press

Baker, U. (1995), “Medyaya Nasıl Direnilir”, Birikim Dergisi, no:68-69 http://www.birikimdergisi.com/sayi/68-69/medyaya-nasil-direnilir

Çakmur, B. (2010), Kamunun Televizyonu, Televizyonun Kamusu, Yurttaşlık Tartışmaları (içinde), ed: Filiz Kartal, Ankara: TODAİE Yayınları, 113-159

Saymaz, İ. (2014), YeniŞafak’ın Gezi Karnesi: Entelektüel Gazeteden Parti Broşürüne, Medya ve İktidar -hegemonya, statüko, direniş-, (içinde), ed: Esra Arsan&Savaş Çoban, İstanbul: Evrensel Yayınları, 188-199

Sönmez, M. (2003), Filler ve Çimenler: Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı, İstanbul: İletişim Yayınları

Sönmez, M. (2014), Dünden Bugüne Türkiye’de Medyanın Ekonomi Politiği, Medya ve İktidar -hegemonya, statüko, direniş-, (içinde), ed: Esra Arsan&Savaş Çoban, İstanbul: Evrensel Yayınları, 86-103

Sözeri, C. (2015), Türkiye’de Medya-İktidar İlişkileri: Sorunlar ve Öneriler, http://www.istanbulinstitute.org/content/userfiles/files/Türkiye_de_Medya-İktidar_İlişkileri-BASKI.pdf

Sözeri, C. (2014),Dönüşen Medya Değişmeyen Sorunlar, Medya ve İktidar -hegemonya, statüko, direniş-, (içinde), ed: Esra Arsan&Savaş Çoban, İstanbul: Evrensel Yayınları, 70-86

Kaya, A. R. (2009), İktidar Yumağı: Medya-Sermaye-Devlet, Ankara: İmge Kitabevi.

Kaya, R. &Çakmur, B. (2010), Politics and the Mass Media in Turkey, Turkish Studies, 11:4, 521-537

Mavioğlu, E. (2014), Monarşiden Bugüne Türkiye Medyasında Baskı ve Sansür: AKP İktidarı ve Yeni Medya Karteli, Medya ve İktidar -hegemonya, statüko, direniş-, (içinde), ed: Esra Arsan&Savaş Çoban, İstanbul: Evrensel Yayınları, 137-153

McChesney, R.W. (2006), 21. Yüzyılda İletişim Politikaları: Medyanın Sorunu,çev. Çiğdem Çidamlı&Emel Coşkun&Erdoğan Usta, İstanbul: Kalkedon Yayıncılık

Mosco, V.&Fuchs, C. (2014), Marx Geri Döndü: Günümüzde Eleştirel İletişim Çalışmalarında Marksist Kuram ve Araştırmanın Önemi, Medya, Meta Sermaye Birikimi: Marx Geri Döndü (içinde), ed: V. Mosco.&C. Fusch, çev. Funda Başaran, Ankara: Notabene Yayınları

Polat, F. (2014), Hegemonya Mücadelesinde Feda Edilen Gazetecilik: Taraf Örneği, Medya ve İktidar -hegemonya, statüko, direniş-, (içinde), ed: Esra Arsan&Savaş Çoban, İstanbul: Evrensel Yayınları, 208-220

Tılıç, L. D. (2015), “AKP Döneminde Medya: ‘Tape Tape’ Kullanılan Gazetecilik”, Ayrıntı Dergi, no. 10, 82-90