Bu bölümde, salt kronolojinin ötesine gitmeyi ve bir kadim dinden söz etmeyi meşru kılan tutarlı yönelimleri aydınlatmaya çalışacağım. Vahşi kabilelerin dinsel örgütlenmeleri ile başlamak özsel bir önem taşıyor, çünkü bu topluluklar din ile toplum arasındaki ilişkinin bütün tarihinin anahtarını barındırıyorlar. Bu örgütlenmenin radikal doğası, “büyük dinler” olarak adlandırmaya alışmış bulunduğumuz şeyler konusunda doğru bir perspektfe edinmemize imkân tanıyor ve bunların anlamını ciddiyetle yeniden düşünmeye zorluyor bizleri. Bu dinlerin daha zengin sembolizmlerine ve çok daha engin spekülasyonlarına dayanarak, bunların ‘ilahi’ olan konusunda daha sofistike temsillere götürdükleri kanaatiyle bu dinlerin bir din tarihinin gerçek başlangıçlarını oluşturduklarını normal olarak varsayıyor ve ilkel halkların dağınık paganlıklarını tam gelişmemiş ya da ayrımlaşmamış bir durum içindeki dinsel duyguların evrensel doğasına yönelik basit ve kullanışlı bir delil olarak görüyoruz. Bütünüyle yanlış yönlendirici olan bu perspektif, Devlet öncesi toplumlarda şeylere yönelik en eski dinsel anlayışın oynadığı rolü ve bu anlayışı biçimlendiren etkenleri anlamak konusundaki bir başarısızlığa bağlı olarak gelişmektedir. En eski büyük despotik gelişmelerin mitolojileri açıkça daha istikrarlı ve daha iyi organize olmuş olarak belirirler ve belki de vahşi zihnin algısal dünyasına gömülü olan istikrarsız yaratımlardan daha fazla bir tinsel anlam içermektedirler. Miladi takvimin başlangıcından önceki son 500 yılda aniden ortaya çıkan aşkın dinlerin ilk metafizik formülasyonları da evleviyetle böyledirler. Her şeye karşın, ilkeller, barbarlar ve uygarlaşmış halklar arasında en derin, en aşikâr dinsel etkenler, bunların ilk görünümde sergiledikleri öğeler değillerdir. Daha yüksek kültürler içindeki teolojik ve kültürel alanlarda yaşanan temel gelişmeler, gerçekte, tanrıların kişiliğini ve gücünü onaylamanın teolojik kisveleri altında temelin pratik ötekiliğini indirgeme –en bütünlüklü haliyle ilkel toplumlarda gerçeklik bulan bir ötekilik–  yolundaki pek çok aşamadan birini temsil ederler. Eğer dinselliğin çekirdeğinde, görünür insani alana sebebiyet veren ve onu meşrulaştıran şey her neyse onun bu insani alanın dışında olduğu biçimindeki örtük bir kabulün yattığına inanıyorsak, bunun en bütünlüklü ifadesine, en ayrıntılı yorum ve uygulamasına ilkel toplumlarda kavuştuğunu da teslim etmemiz gerekir. Sonradan meydana gelen olayları bu ilkel dışlaştırmayla bir kere ilişkilendirdikten sonra, bu olayların en iyi yorumumun da bir tür yeniden tahsis etme çerçevesinde yapılabileceği açıklık kazanır. Öteki deneyiminin ve mefhumunun sürekli bir derinleşmesi olarak görünmüş olan şeyin, aslında, en başta uzaklaştırılmış olan şeyin tedrici bir biçimde tekrar bölümlenmesi olduğu açığa çıkmaktadır. Tanrılar geriye çekilirler ve aniden, o zamana dek sorgulanamaz olan şey sorgulanabilir hale gelir – insanların kendi dünyalarının örgütlenmesi üzerinde sahip oldukları denetim de bunu doğrular. İlahi farkın vurgulanması, insanların kendileri üzerinde sahip oldukları ve gittikçe genişleyen iktidarla ve uyum sağladıkları düzenle paralel gelişir. Tanrı düşüncenin daha çok konusu haine geldikçe ve Bütünüyle Öteki olarak kutsallaşıp saygınlaştıkça, onun yaratıklarının varoluşunun öteki bir şey tarafından kontrol edildiği biçimindeki algıda azalma olur ve bu yaratıklara yönelik muamele de nitelik değiştirir. Büyük dinler, dinden çıkışa yönelik büyük adımlar değillerse eğer, dinselliğe meydan okumanın büyük aşamalarıdırlar.

Hiç kuşku yok ki bu, tek-boyutlu, tek-yönlü bir süreç değildir. Hatta tam aksidir doğru olan; çünkü değişmez olana yönelik ilksel ihtiramın inatçı kalıcılığı nedeniyle, bu mesele içindeki ilerlemeler ve gerilemeler birbirlerine dolaşıktırlar ve aynı zamanda durağanlığı muhafaza edebilme –ne türden olursa olsun, tarihsel zorunlulukları imkânsız kılma– kaygısıyla da bağlantılıdırlar. İnsanın yazgısının, hukukunun ve kolektif varoluş biçimlerinin, yalnızca topluluk üyelerinin zihinlerinde değil, aynı zamanda toplumsal mekanizma ve onun dinamikleri içinde de sorgulanır hale gelmesinin bir dizi devasa çalkantı aracılığıyla gerçekleşmesi olgusu yerli yerinde durmaktadır. Sanki eskiden kolektif pratiğin dışına atılmış olan kurucu ilkeye yönelik meydan okuma, yavaş yavaş merkezi bir yer tutmaya başlamaktadır. Bu gelişmeyi yeniden oluşturmak ve kendi bütünlüğü içinde izlemek niyetinde değilim. Bunun yerine hayati öneme sahip olduklarını düşündüğüm üç büyük alt üst oluşa yoğunlaşacağım. Bunların ilki Devletin ortaya çıkışına tekabül ediyor. Bir diğeri bu dünyanın ötesindeki bir ilahiliğin ve Jaspers’in yerinde bir adlandırmayla “eksenel çağ” adını verdiği dönemde vuku bulan bir reddin, bu dünyanın ‘dinsel reddinin’ beraberlerinde getirdiği ters yüz oluş dönemidir. Sonuncusu ise temsilini Batı Hıristiyanlığının kendi içsel yörüngesinde buluyor. Dinsel Ötekinin geçirdiği üç hayati dönüşüm; görülür âlem ile görünmez âlem arasındaki etkileşimde köklü bir önem taşıyan üç kritik kayma; insanların kendilerinin ötesine uzanan şeylere yönelik borçluluğundaki üç yeniden formülasyon – insanların kendilerini ihya edişleri yolunda üç büyük adım…

Bu ters yüz oluşların en önemlisi elbette ilki, yani Devletin doğuşudur. Bu olay tarihi ikiye böler ve insan toplumlarını bütünüyle yeni bir çağın içine sokar – onları kesin bir biçimde tarihe sokar; bir atalet durumundan bir hareket durumuna sokması anlamında değil, insanların değişimle de facto ilişkilerini ve buna bağlı olarak da aktüel değişim oranlarını her açıdan değiştirmesi anlamında. İlk başta köklü bir değişim yoktur: Dinsel bir borçluluk mantığı ve kondukları haliyle şeylerin ihlal edilemez doğalarının, dolayısıyla da teorik olarak tarih-karşıtı olan bir zihin dünyasının içinde kalmaya devam ederiz. Fakat faillerin tutumları ve inançları ne olursa olsun, ne düşünürlerse düşünsünler, ne yapmaya niyetlenirlerse niyetlensinler,  tam da toplumsal örgütlenmenin eklemlenme biçimi, onları, kolektif örgütlenmenin kendi kutsal kaynağından aşağıya doğru geçerliliğini sorgulamaktan men eder. Şeylerin aynen muhafaza etmeyi ne kadar isterlerse istesinler, insanlar değişim yaratmaktan ve değişimi sürdürmekten alıkoyamazlar kendilerini. Herkesin kabul edeceği üzere, bu daima bir parça böyle olmuştur. İlkel toplumların muhafazakârlığı ne kadar katı olursa olsun, onları devamlı bir biçimde değişmekten alıkoymamıştır bu; üstelik bu değişim, neolitik dönemin muazzam başarılarında da gördüğümüz üzere, bu toplumların kendi üyelerinin yenilikçiliklerine getirdiği sınırlamaların fersah fersah ötesinde olmuştur. Burada farklı olan şey, özdeşliği muhafaza etmek ve sürdürmek yönündeki girişimlere rağmen amansız bir değişimin varlığı değildir. Fark daha ziyade şuradadır ki toplumsal çatıyı grup ilişkilerinin dinamiklerinden korumak amacındaki nötralize edici mekanizmalar iş başında olduğu yerde politik hâkimiyet, kolektif sürecin tam kalbinde ve nesnel bir biçimde bir anlam ve bütünün meşruiyeti tartışması düzenleyerek bunun tam tersi yönde bir edimde bulunur. Böylelikle politik hâkimiyet, daha büyük istikrarsızlıklar ya da daha etkili dönüşümler üretmekle ve yaymakla kalmaz; ayrıca, hem toplumun iç ilişkilerini hem de toplumdaki ilişkileri öyle bir biçimde yeniden şekillendirir ki bu ilişkilerin en temel kuvvetlerinin karşılıklı etkileşimi eskiden meydan okunamaz durumda olan insani bağları zayıflatma eğilimi gösterir. Dolayısıyla, tarihsel bakımdan düşündüğümüzde çok yakın bir gelişme –yaklaşık 5000 yıl önce–  olan politik bölünmenin ortaya çıkışının uzun erimli dönüştürücü sonuçları, dünyanın, mevcut şeyleri oldukları gibi taklit etmek ve kolektif bölünmeyi yadsımak üzere düzenlenmiş olduğu binyıllara karşıt bir noktayı işaretler. İnsanların yeni varoluş çerçeveleri dışarıdan belirlenmekte olan toplumsal bağı sorgulamaya zorlarken, sanki insani eylemler, inançlarının insanların erişiminin dışında tutmaya devam ettiği şeylerle bir anlaşmazlık içerisine sokmaktadır onları. Bir kere başladıktan sonra geri dönüş yoktur.

Devletin ortaya çıkışıyla birlikte, dinsel Öteki aslında insani alana geri dönmektedir. Dinsel olan, Devletle ilgili olarak kendi dışsallığını muhafaza etmeye devam etse de Devletin içine nüfuz eder ve Devlette cisimleşir. Özetle, dinsel ayrım, insanlar arasındaki bir bölünmeyi henüz ortaya çıkmadan engellemek amacıyla insanları kendilerinin önceki kökenlerinden ayırır. Hâkimiyet amacı güden bir mekanizma bir kere belirdikten sonra ayrım insan toplumunda gerçekleşir ve bu defa insanları birbirlerinden ayırır. Hâkim olanlar tanrıların tarafındayken hâkimiyet altına alınanlar değillerdir. İnsanların dayanağı durumundaki Ötekinin bir insan biçimini aldığı yaşayan despot olarak tanrıdan, tanrının insan biçiminde vücut bulmaksızın, fakat hizmetçilere ve insan dolayımlayıcılara sahip bir biçimde aktüel olarak içinde yer aldığı tapınağa kadar bu fenomenin pek çok görünümü vardır. Her durumda hayati mesele, biçimi ne olursa olsun, toplumsal uzama nakledilen ilahi ötekilik ve insani bağların yapısının içine dâhil edilen insan-olmayan öğedir. Buradaki temel mesele, ister bir mekan kılığında olsun, ister bir kurum, isterse de tikel bir doğa biçiminde olsun, kurucu kuvvetin artık görülebilir ve erişilebilir kılınmasıdır. Bu insanlar, kolektif varoluşa yakıtını veren görünmez kutsal merkezin doğrudan ya da dolaylı bir katılımcısı halini aldıktan sonra kendi hemcinslerinden artık bütünüyle farklılaşmışlardır. Tanrılar adına konuşan ve onlar adına işleri organize edenler, şeylerin özgün anlamının yeniden sahnelendiği ritüelleri kontrol edenler bunlardır artık; dünyayı yöneten daha yüksek ilkeyle temas bunların bedenleri aracılığıyla gerçekleşir. Bu buyurgan mevcudiyet, iktidarı insani meselelerin tam ortasına bu biçimde nakletmek, hayati bir önem taşıyan bir sonuç doğurur: Aynı tanrılar erişilebilir alana geri getirilmiş ve pratikte toplumsal olarak sorgulanabilir kılınmışlar; yani teorik olarak kendilerinin yaratmış olduğu mekanizma tarafından yakalanmışlardır. Burada, tanrıları, kendilerine bağımlı olduğu varsayılan şeylere gittikçe daha fazla bağımlı hale gelirken görürüz: Kendilerinin el sürülmemiş halde tuttuğu varsayılan sistemin daima değişen bir nitelik alması ve tanrıların bu değişim içindeki eylemlere bağımlı hale gelmesi.

Politik ayrım, kolektif pratiklerin tam kalbine maddi, tinsel ve simgesel düzeylerde bir dinamik, bir değişim ilkesi yerleştirir. Bu, yalnızca hâkimiyet icrasıyla beliren gerilime bağlı olmakla kalmaz; aynı zamanda, ne kadar muhafazakâr olursa olsun gerçekte bir toplumsal dönüşüm yaratan her ayrımlaşmış iktidarı destekleyen yapısal buyruğa da bağlıdır. Bir düzenin ihlal edilemez meşruiyeti adına bile olsa bir düzen dayatmak onu değiştirmek anlamına gelir, ne kadar sessiz ve el altından gerçekleşirse gerçekleşsin. Bu durum, algılanamaz bir biçimde, düzenin, alınan bir şey olmak düzeyinden çıkarak istenen bir şey olmak düzeyine geçmesine yol açar –düzenin yaratıcılarının ve kaynaklarının nasıl betimlendikleri konusunda kayda değer sonuçları olur bunun. Fakat potansiyel olarak en uzak erimli sonuçlara yol açabilecek dönüşüm dışarısıyla ilişkilerde yaşanır. Hâkimiyet kendi içinde genişlemenin reçetesini de taşır: Yönetici iktidar kendisini ayırır ayırmaz hâkimiyet ufuklarını genişletir ve nüfuz alanını genişletmek suretiyle kendisiyle tebaası arasındaki mesafeyi, dolayısıyla da onlar üzerindeki otoritesini görünür kılar. Başka bir deyişle, dünyaya hükmetmek yönündeki yayılmacı hırs ve tutku Devletle birlikte ortaya çıkar. Bunun, insanın dünyadaki yeri konusundaki tasarımlarda yol açacağı ters yüz oluşları tahmin edebiliriz. Her bir topluluğun düzeni kendi istikrarını teslim alınmış bir düzen olarak işaretlenmesi aracılığıyla sağlar; fakat sistemin mutlak geçerliliğinin dayanağı emperyal bir evrenselcilik tarafından temellerine kadar sarsılmaktadır. Bu nedenle yayılma savaşları, hiç kuşkusuz, tarih boyunca işleyen tinsel ve zihinsel kuvvetlerin en büyüklerinden biri olarak pekâlâ kabul edilebilir. Politik bölünme tarafından eklemlenmiş bulunan bu toplumsal aygıt, kendi yasalarını ona dayattığı varsayılan değişmez kutsal kaynakların altını gizlice oymadan hiçbir düzeyde işleyemez. Birkaç kişinin tanrılar adına edimde bulunma iktidarı güçlükle algılanabilir bir olgudur, fakat yine de tanrının hükümleri üzerinde herkesin etkisinin olması yönünde geri döndürülemez bir adımdır bu – eskiden kutsal ve dokunulmaz olan bir düzen hususunda kolektif bir kavrayışın algılanamaz ama kesin başlangıcıdır bu. Devlet, toplumsal yapı ile dinsel olanın özü arasındaki gerilim döneminde sahne alır. Tanrıları kesin bir biçimde tarihin içine katan politik hâkimiyet, bizleri dinden çıkaracak görünmez kaldıraç olduğunu kanıtlayacaktır.

Dinsel düzeydeki durumu, şematik olarak ilkel dinlerin temel yapısını devam ettirmek ile üç büyük dönüşüme maruz kalmak arasındaki karşılıklı bir uzlaşımın aşırı farklı sonucu olarak betimleyebiliriz: İlki hiyerarşiyle, ikincisi iktidar ilişkileriyle ve üçüncüsü de fetih dinamikleriyle ilgilidir.

Hiyerarşi

Bu aşamada, insan-olmayana bağımlılığın temsil ediliş ve tasarımlanış tarzı özellikle de gerçekliğin yeniden sıralanmış düzenleri bakımından özsel olarak değişmeden kalmıştır: Doğal ve Doğaüstü, görülür çeşitlilik ve görünmez çoğulluk, mit tarafından beslenip desteklenen farklardan ve benzeşmelerden oluşan sıkı bir ağla bağlantılı olarak bir ve aynı kozmik biyolojik bütünlüğün içerisinde uyumlu bir biçimde birbirine karışmıştır. Her şeye karşın, hiyerarşik bir yapının –insanlar arasında olduğu kadar insanlarla tanrılar arasında da– eklemlenişi, doğaüstü güçlerle ilişkilerimizi köklü bir şekilde değiştirecek ilk büyük yeni etkenin ortaya çıkışını sağlamıştır. Kültlerin, belirli bir usule bürünmüş kurban etkinliklerinin ve düzenli ibadetin şafağındaki dışsal göstergeleri görmek kolaydır. Fakat çok daha derin bir düzeyde yaşanmış olan değişimin asli veçhesi, ne yaşanan deneyimde belirmiştir, ne de artık açıkça tanımlanabilir durumda olan tanrıların farkı konusundaki gittikçe artan farkındalıktan çıkarsanabilir. Asıl nokta, görünmez kurucular ile kurulu norm arasındaki ilişkinin belirgin bir biçimde istikrarsızlaşmasıdır: Bütünüyle, kurucu ötekinin insani alanda maddileşmesine bağlı olarak gelişen bir sonuç; yeniden düzenlenmiş toplumsal ilişkilerin yapısal bir sonucu.

Hiyerarşi, kurucu kaynağın ötekiliğini toplumsal bağın tam da esası olarak toplumun içine dahil etmek ve toplumun her düzeyinde yeniden bir dağılıma tabi tutmaktır. Bu açıdan bakıldığında, hiyerarşi büsbütün yeni bir yaratım değildir; arketipik dinsel boyutun, yani mevcut kolektif düzenin tikel bireysel iradeler üzerinde kesin bir üstünlüğünün ve otoritesinin bulunduğu durumun yeniden biçimlendirilmesinin ve yeniden dağıtılmasının bir sonucudur. Vahşi dünyada, yaşayan varlıkların topluluğu hem kökenleri tanımlayanlara bağımlı, hem de onlardan ayrıdır; politik bölünmenin dünyasında ise insanları hem kaynaştıran hem de farklılaştıran, böylelikle de aralarındaki bağa ani bir anlam veren fark edilir bir çerçeve gelişir. Daha yüksek olan ile daha aşağı olan arasındaki ilişkide söz konusu olan şey, bireylerin yasayla, ‘öteki’ olan ilkeyle karşılaşmalarıdır ki bu hem onları bir arada tutan aynılığa yol açmış ilkedir, hem de şimdi onları ayırmakta olan ilkedir. Bu birleştirici farklılıkta –hiyerarşik yapının tam da özüdür bu– insan gruplarının kendi kurucu ilkeleriyle tam ve isabetli uyumunu garantiye alan dışsallığın bir yankısını görebiliyoruz. Başka bir deyişle, hiyerarşi toplumsal ilişkilerin her düzeyinde toplum ile toplumun kaynağı arasındaki biçimlendirici ilişkiyi, görülür ile görünmez arasındaki temel karşılıklı etkileşimin bir işlevi olarak kopya eder. Böylelikle, kutsal ‘ötekinden’ dolayımlanmış olan tazeleyici iktidar, görünür hiyerarşinin tepesinde yer alan iktidarın ‘ötekisinde’ cisimleşir. Ardından bu iktidar kendi aktüel uygulama alanına süzülür ve hem bu alanın içine nüfuz eder, hem de onu besleyip büyütür.

Toplumsal gövdenin, Devlet öncesi durumdan kalıp da hepsi de ritüel edimlerde –özellikle de erginlenme, dağlama ve kimliklenme etrafında dönenler– oldukça iyi muhafaza edilmiş olan kendi varoluş nedeniyle, sebebiyle ve normuyla birliğini garanti altına alır hiyerarşi. Fakat bunlar aynı işlevlere sahip olsalar bile birini diğerinin yerine ikame etmek çatallanmalara yol açar: Birliğe kavuşturulacak terimlerin karşılıklı düzenlenişinde temel bir değişimi içerir bu. İlkel toplumlarda, kuruluş döneminden radikal bir kopukluk, toplumun kökenlerinin mirasıyla oluşturulan tam bir birlik hali aracılığıyla dengelenir. Kurucu ilkeden kesin bir biçimde ayrı olma hali, kolektif varoluşun kendi ilksel nedenleriyle değişmez uyumunu garanti altına alan şeydir. Şimdi ile geçmişin aralarında boşluk kalmayacak şekilde birbirine dokunması, görülür ile görünmezin, yani mevcut olan ile eksik olanın, bütünüyle tanıdık olan ile bütünüyle saklı olanın bir araya getirilmesi, iki gerçeklik düzeni arasında öylesine bir uzlaşım durumuna götürür ki bunlara, her birinin kendi özerk tözselliği varmışçasına ayrı bir biçimde muamele etmenin bir anlamı kalmaz. Şimdi bu iki düzen aynı alanı işgal etmekte ve her biri bir diğeri için ve bir diğeri aracılığıyla var olmaktadır. Diğer taraftan, görülür ile görünmez bir kesiştikten sonra bu kutsal mevcudiyet ile içinden yükseldiği eksiklik arasında yapısal bir sorun belirir –ne yadsınabilen ne de çözüme kavuşturulabilen bir sorundur bu. Daha kesin bir ifadeyle, görülür ile görünmez arasındaki bu yeni ilişki biçimine ötede olanı şimdi-ve-burada cisimleştirmenin yarattığı mesafe açısından bakarsak, bu yeni ilişkinin bütün hiyerarşik aygıt boyunca hissedilmesi bakımından sorunsal bir nitelik edindiğini görürüz. Gerçekliğin bölünmesi, toplumsalı kendi kaynağıyla bağdaştırma yönündeki genel sürecin içine nakşedilmiştir ve insanları bunun farkına varmadan çok önce bu bölünme çeşitli sorulara yol açmıştır. Yenileyici ötekiyle özdeşleşme girişimi, onun nihai farklılığını, kendi somut dışlaşmalarının ötesine giden yayılımını aydınlatmaktan başka bir işe yaramaz. Ve insanlar kendilerinden çok daha üstün bir şeyin varlığı hissine daha çok kapıldıkça, onun şimdi-ve-burada olmayışı da o kadar çarpmıştır onları. Toplumsal yapının içsel işleyişleri bir teoloji için, yani şimdi-ve-burada olmayan üzerine, eskiden hem mitsel statüden hem de insan kavrayışından kaçmayı başarmış olan şey üzerine bir spekülasyon için gereken potansiyel uzamı yaratmıştır. Kozmosun birliğindeki kırılmanın, şimdi-ve-burada olan ile ötesi arasındaki kopmanın tohumlarının hepsini Devlet düzeninin intikalinde bulmak mümkündür. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, öteki, başka bir şeye dönüştürülmeksizin ayrı bir güç olarak maddileşemeyecektir: Onun aşkınlığını tahayyül edilebilir kılacak bir şeyler getirmiştir beraberinde. Burada yine toplumsal sonuçlar söz konusu olmuştur, çünkü burası ile ötesi arasındaki bu ilksel düğümün insani bağların bütün erimi bakımından yankıları vardır. Ve görülür düzen ile görünmez düzen arasındaki bölünmenin bize özneleşme hakkında ne kadar çok şey söyleyebilir olduğunu da göreceğiz. Bir şimdi-ve-burada ile bir öte arasındaki eski sürekliliğin kırılması, tabiiyet biçimlerini ve birey ile kolektif arasındaki bağı köklü bir biçimde dönüştürür. Yönetenlerin veya itaat edenlerin zihinlerinde neler olup bitmiş olabileceğinden bağımsız olarak, Devlet, tam da varlığıyla tinsel boyutu kaçınılmaz bir biçimde etkilemiştir. Devlet görünür olup geliştikçe, bir sembolik dönüşümü de beraberinde getirmiş ve neyin tahayyül edilebilir olduğunu belirlemiştir; sonraki dinsel devrimler, bu toplumsal süreç tarafından üretilen sembolik anlamları açığa çıkaracaktır.

Hâkimiyet

İlahi figürün dönüşümüne katkı sunan ikinci büyük etken iktidar ilişkilerine içkin durumdaki öznel boyuttur. Hiyerarşik sıralamadan ayrı olarak bu boyut, her şeyi kurucu bir geçmişe borçlu olan ihlal edilemez bir kozmik düzenin kalıcılaştırılmış bir tasarımıyla gerilim içindedir. Söz konusu düzen içinde egemen işlev önceden belirlenmiş ve nesnel bir biçimde tanımlanmışçasına bir hile olarak kalır ve içine yerleştiği engin yapının geri kalanı olarak konumlanır.

Görülür ile görünmezin ara-bağı biçimindeki stratejik konumundan ötürü bu çerçeve içinde iktidarın rolü ilkesel olarak dünyanın genel uyuşumunu büyü ve semboller yoluyla ve hep aktarılmış olan fakat herhangi bir bireyden gelmeyen bir yasayla uyum içinde muhafaza etmekti. Fakat gerçekte, yapı, örgütleyici egemeni kendi rolünün teorik sınırlarının ötesine gitmeye zorlamış ve bu da onun merkezî bir yer tuttuğu sistemin örgütlenmesini etkilemiştir. Egemenin edimleri kendisinin altındaki varlıklarla ve gruplarla arasındaki cebri bir ilişki tarafından kontrol edilirse bu gerçekleşir. Cebir yoluyla toplumun geri kalanını kendi yasalarına sadık tutar ve evrenin güçleriyle uyumlu hale getirir. Bu ilişkinin iç işleyişleri, ister kurumsallaşmış iktidarın görüş açısından olsun, isterse de onun doğaüstü garantörünün görüş açısından, değiştirilemez olarak kurulmuş olan şeye köklü bir biçimde meydan okuyan bir öznel dinamik üretme yetisine sahiptir. Durum, karşıtlık için doğrudan bir çıkış noktası sunan bir aşamaya geldiğinde; egemen başkan, kendisinin üzerindeki görünmez güçlerin varsayılan iradesini –görünüşte doğallayın– harekete geçirmeye ve insani ve kozmik yapı çökmesin diye kendi eylemlerini bilinçli bir biçimde benimsenmesi gereken kılavuz bir irade olarak sunmaya sürüklendiğinde gerçekleşen budur. Başka bir deyişle hem toplumsal düzenin tözü hem de onun kutsal desteği bilinçli kontrolün doğrudan etkisine dayanmaktadır. Ya da bir başka ifadeyle, hem toplum içi ilişkiler hem de toplumu aşan şeylerle ilişkiler öznelleştirilmeye eğilim gösterirler. Bunun, devralınmış bir düzenin katı çerçevesiyle ilişkili olarak iki aşamalı bir kaymayı nasıl içerdiğini görebiliriz: İlki geçmişten şimdiye bir kaymadır; diğeri ise özü itibariyle gayrişahsi olan atalardan kalma yasadan ve yenileyici mitsel kahramanların olumsal eylemlerinden, kurucu yasanın hem içeriğini hem de uygulamasını kişiselleştirmeye doğru bir kaymadır ki bu kayma, sonradan yasanın zorunluluğunu da yeniden tanımlar. Ve bu iki kayma birleştiğinde, doğaüstü güçlerin yeni doğasının bunun bir sonucu halini aldığını saptayabiliriz; hem nasıl sabitlendikleri ve tanımlandıkları bakımından, hem de bizim meselelerimizle nasıl bağlantılandıkları bakımından. Bu güçler, büyülü etkileri aracılığıyla algılanabilir olan paralel bir dünyayı işgal ediyor değillerdir artık. Kısmen kontrol ettikleri ve kuruluşundan sorumlu oldukları bu dünyayı kucaklamaktadırlar. Bu güçler, şeylerin kaynağı hususunda dolaysız bir garantör sağlamaktadırlar; böylelikle niyetleri üzerine spekülasyonlar da yapılabilir olmaktadır.

Mantıksal olasılıkların matrisinin bir temel taslağını oluşturuyorum. Bu taslak sonraki gelişmelere giden yolu da aydınlatıyor, fakat her bir özgül bağlamın her yerde temelde aynı olan bu olasılıkların sonuçlarını şekillendirme biçimlerinin sayısız çeşitliliği konusunda pek bir şey söylemiyor. Büyük dinsel değişim Devletin eylemine kayıtlıdır ve devletin politik bölünme tarafından dayatılan zorunlulukları tarafından içerilmiştir. Devletin nüfuzunun genişlemesi doğaüstü güçleri özneleştirir – Devlet, hâkimiyet yolundaki pratik erimini, hâkimiyeti, kendisinin icra ettiği kurucu bir iradenin icrasına dönüştürerek genişletebilir ancak. Görülür güç ile onun görünmez garantörü arasındaki, aktüel iktidar ile varsayılmış iktidar arasındaki diyalektiğin dinseli nasıl da tarihin içine doğru çekmekte olduğunu görüyoruz.

Fetih

Toplumsal temsillerin ve tasarımların bakış açısından bakıldığında, Devletin eylemleri arasından en ciddi sonuçları olanı savaştır. Devletin ortaya çıkması –ki savaş elbette onun icadı değildir– savaşın biçimini ve anlamını dönüştürür; rolünü tam anlamıyla tersine döndürür. Her bir ilkel toplumsal birimin kendi kimliğini sürdürme tarzı nedeniyle, bunlar arasındaki savaş bir farklılaşma ve yayılma örüntüsünü izler. İttifakların ve ihtilafların sonu gelmez karşılıklı etkileşimi, şu ya da bu biçimi alan kalıcı düşmanlıklar düzenli olarak iç bölünme tehdidi yaşayan grupların çokluğunu ve dağılımını ayakta tutar ve devam ettirir. Her bir topluluk kendi kimliğini bütün diğer topluluklarla potansiyel bir çatışma durumu içerisinde kalarak muhafaza eder ve savaşın dinamikleri daima aradaki boşlukların büyümesine hizmet eder. Bir grup, fırsatını bulur bulmaz bir diğer grubu sürebilir ya da ortadan kaldırabilir; fakat asla bir diğer grubu kendi içinde eritmez. Bununla birlikte, Devlet ayrı bir varlık halini bir kere aldıktan sonra, işlevinin bir niteliği de genişlemek ve asimile etmek olarak belirir. Fetih ihtimali, tabiiyet zincirine kayıtlıdır ve politik bölünmenin etkin ve tamamlayıcı bir parçasıdır. Pratikte, iktidar ilişkileri bir denge durumunu imkânsızlaştırır. Ölümlülerin sıradan akışının yukarısına çıkmış olanlar, kendilerinin gittikçe daha da farklılaştıklarını, daha da yükseldiklerini ve diğerlerinden ayrıldıklarını öne sürmeye mecburdurlar. İktidar durmaksızın kendini çoğaltmaya çabalar. Yönetici otorite ile ona tabi olanlar arasındaki bu içsel mesafedir dış dünyayı kendine katmayı hem düşünülebilir hem de uygulanabilir kılan. Hakimiyet sisteminin gözlerinden hakimiyet altına alınanların hepsi de aynıdır. Despotun ezici görkemiyle karşılaştırıldığında ikincil öğeler pek de önemli değillerdir. Benzer bir şekilde, sınırsız sayıda bağımlı ve itaatkar kul vardır ve olmalıdır. Aynı şekilde her başka hâkimiyet biçimi de düşürülmesi gereken bir şey olarak kavranır: Boyunduruk altına alan her iktidarın kendisi boyunduruk altına alınmalıdır. Yayılmacı unvan-taşıyıcıların takıntılı formülü uyarınca, gerçek kral “kralların kralı”dır. Başka bir deyişle, evrensel hâkimiyet, yani bilinen dünyanın iktidar sahipleri içinden en güçlü olanının otoritesi altında nihai birliğinin tesis edilmesi, dar anlamdaki hâkimiyet fikri içinde gizil olarak vardır.

Yayılmanın mantığı ile etnik ya da kültürel mensubiyetin mantığı arasındaki uyuşum ve sıklıkla göreli olarak homojen bir uygarlık bölgesi biçiminde bir birleşmeye geri dönüş nedeniyle başarısız olmuş büyük fetih girişimlerinin tarihselliğine işaret etme ihtiyacını duymuyorum. Askeri etkinliğin ortaya çıkışında şekillenmiş olan amacın sembolik bakımdan kısıtlanmamış doğası konusuna bir halel getirmez bu olgu. Bir yayılma mantığına sahip bir Devlet bir kere belirdikten sonra, bu yayılmanın somut gerçekleşimi ne kadar sınırlı olursa olsun, insani deneyim sahnesinin üzerine bütün etkileriyle birlikte bir evrensellik fikri girmiş demektir. Muhtemelen tarihteki en köklü şok dalgasını üreten büyük bir travmadır bu; kolektif öz-benliğin merkezi zor yoluyla değiştirildiğinde, insani girişimin revize edilmiş kapsamından kaynaklanan art etkilerde açıkça görmek mümkündür bunu. Bu art etkiler zihinsel örüntülerin çöküşünü ve yıkıcı kuvvetleri de içerir ki bu durum, dünyaya ilişkin imgeyi radikal bir biçimde değiştirecektir. Bir birleştirme politikası tarafından güdülenen şiddetli fetih potasında bütünüyle yeni bir dinsel düzen ve kavramsal çerçeve saklıdır.

Yersel monark görülür alanın tamamının düzenlenişini yeniden tesis etmeye can atarken kutsal, radikal bir yeniden değerlendirmeye maruz kalmaktan nasıl sakınabilir? Despot kendisini evrenin efendisi konumuna yükseltmeyi başarırken, dünyaya sebebiyet ve dünyanın izlediği yola meşruiyet vermiş olan Tanrılar, despotla ilişkilerinde nereye yerleştirilebilirler? Tam da kolektif gövdenin hareketi tarafından dayatıldıkları haliyle, zaten tesis olmuş durumdaki toplumsal anlamlar üzerinde bir etkide bulunmaları için açık bir biçimde öne sürülmesi zorunluluğu olmayan sorulardandır bunlar da yine.

Bununla beraber, en hayati etken, gerçek yasayla ve ‘ötekilerle’ uyum içinde yaşayan gerçek insanlar arasındaki bölünmenin sorgulanmasıdır; bizi kaçınılmaz bir biçimde evrensel hükümranlığına getiren bir sorgulama. Gördüğümüz üzere, potansiyel grup çatışmasının ilkel mantığında söz konusu olan şey, yalnızca grubun bölünmez kimliğinin kalıcı bir biçimde güvenceye alınması değil, ayrıca dünyanın merkezinde yer aldığı hususunda toplumsal olarak cisimlenmiş kesinliktir de. Radikal etno-merkezcilik sistemin bütünleyici bir parçasıdır: Var olmanın en uygun yolu bizimkidir ve insan olarak çağrılmaya değer olanlar yalnızca bizleriz. Kolektif pratik ile bu pratiği kuran ve daima kanlı çatışmalarla yeniden doğrulanan eskiden kalma norm arasındaki birliğin koşulsuz maddileşmesinin zorunlu eşleniğidir bu. Daha da ötesi her bir toplumsal birim geleneksel çizgiler içerisinde var olmak dışında bir başvuru odağına sahip değildir; çünkü kendi tikel sınırlarını sorgulayamaz ve aşamaz. Diğer yandan, küresel birleşimin yayılmacı amacı, iyi tanımlanmış bir grubun atalardan kalma yasasına gündelik itaati ile eylem halindeki evrenselin bakış açısı arasına derin bir gedik yerleştirir. Münasip yaşamı tanımlarken, şimdi, toplumsal bağa demir atmış olan karşı konulmaz bir manivela söz konusudur. Bu manivela göreneksel yaşam tarzını merkezsizleştirir; onun geçerliliğini, bütünlüğünü ve öz-yeterliğini yeniden tanımlar. Eskiden hayatın her veçhesi için bir kodun bulunduğu yerde, şimdi, deneyim düzeylerini gizlice ikiye katlayan bir eğilim bulunmaktadır: Bir düzeyde, dar özgün topluluğa özgü olan ve topluluğun konturlarını belirleyen miras alınmış sorgulanamaz normlar var olmayı sürdürürken, bir diğer düzeyde ise hiçbir ayrım olmaksızın yaşayan her şeyin Evrenin dünyevi Efendisi tarafından çevrelenmesini talep eden evrenin ya da evrensel varlığın nihai yasası söz konusudur. “Tarihsel” olarak nitelenen dinlerin gelişiminin merkezinde bir kopuş buluyoruz: Tanıdık olanların oluşturduğu dar çember ile sınırsız olanın engin yörüngesi arasındaki bir kopuş, dolaysız gerçeklikler ile nihai hakikat arasındaki bir mesafe ve toplumsal yerleşme ile ortak insan perspektifi tarafından aşılanan içsel sesten kaynaklanan içsel sınırlamadan bir ayrılış. Yakında olan serbest kalıp da uzakta olandan, olumsal olan özsel olandan koptuğunda çözümlenemez bir gerilimin ortaya çıktığına tanıklık ediyoruz. Bu da akabinde ‘tinsel hayat’a doğru gelişecek olan şeydir.

Ufuklarına ilişkin bir taslak çizdiğim dinsel dönüşümleri etkileyen temel bir belirlenimcilik vazetmek gibi bir şeyle ilgilenmediğimi yine de bir kere daha vurgulamalıyım. Politik bölünmenin ortaya çıkışının bir hiçlik içinden bir temsiller, tasarımlar ve inançlar dünyasını zorunlulukla yaratmak zorunda olduğu gibi bir durum söz konusu değildir. Süreç derin ve karmaşıktır, fakat başka bir biçimde. Etkileyici iktidar yeni zihinsel ufukları mümkün kılar. Bir bütünlük içerisinde devralınmış olan düzenin özgün çerçevesinden her biri kendi yordamınca kopan bütün bir alanlar silsilesinde sembolik ve bilinçdışı sonuçlar yaratır. Fakat yaratıcılığının duruverdiği yer de burasıdır: Karanlıkta iş görür ve hiçbir şeyi aydınlığa çıkarmaz. Beraberinde taşıdığı düşünce içeriklerini daha açık kılması gereken kılavuz bir etki olarak öne sürülebilecek hiçbir şey yoktur bu süreçte. Olasılık yaratma durumundan bu olasılıktan istifade etme durumuna geçiş bütünüyle olumsaldır. Yine de her halükarda bu iki durum toplumsal bakımdan birbirinden farklı iki mantıksal biçime tekabül eder. Yanı sıra, dinsel deneyimin yeni konfigürasyonları onları üretmiş olan mekanizmanın içinde gizil olarak kalmış olabilir. Doğrusu bunları algılanamaz bir biçimde yayılırken görüyoruz; göreneksel inançların içine nüfuz ediyor ve bazen dışarıdan gelen otoriter buyruklar, bazen de aşağıdan gelen gelişmeler aracılığıyla doğal Doğaüstünün ve kurucu çağın yapısının içine antagonistik bir biçimde dâhil oluyorlar. Buradan da bu (geçerli terminolojiyi kullanacak olursak) ‘arkaik’  dinlerin, hem kültürel biçimlenmeleri bakımından hem de entelektüel oryantasyonları bakımından korkunç karmaşık ve melez karakteri ortaya çıkıyor. Bu karakter, biri insani deneyimin kontrolünün insani alanın ötesinde olduğu çağlardan miras alınmış, diğeri ise insanlar arası bölünmenin dinamikleri aracılığıyla ortaya çıkmış, derin bir biçimde çelişkili iki düzeni uyuşturmaya ve dengelemeye bağlıdır.

Eksenel Çağ

O halde, dinsel yeniliği yalnızca daima uygulanmakta olan karşı konulmaz bir kuvvetin terimleriyle açıklamamıza izin verecek tek-doğrultulu bir süreç yoktur. Daha ziyade, açık inanç sistemleri ile düşünülebilir olanın altında yatan kuvvet çizgileri arasındaki bir boşluk, koşulların ve yapısal basınçların yenilikçiliğin ve değişimin gelişmesine yol açabileceği bir uzam söz konusudur. Yüzyıllar boyunca (yaklaşık M.Ö. 800’den M.Ö. 200’e) İran’dan Çin’e, Filistin de dâhil olmak üzere Hindistan’dan Yunanistan’a uzanan devasa patlamayı yine de kavrayamıyoruz. Bu dönem dinleri kendisinden önceki dinler ile kendisinden sonraki dinler olmak üzere iki bölmektedir (Karl Jaspers’in bu dönemi evrensel tarihin ‘eksenel çağı’ olarak adlandırmasının nedeni de budur). Bu iki grup, politik bölünmenin ve bunun yayılmasının derinlerine kayıtlı devasa tinsel etkinliğe referans yapılmaksızın yeniden birleştirilebilir durumda değildir. Devrim niteliğindeki bir yeniden oryantasyon tarafından oluşturulan bu süreksizlik, dinsel olanın bu bütüncül ve radikal dönüşümü, hayat kurallarını tesis eden değerlerdeki bu köklü değişim öyle derindir ki hiçlikten geliyormuş gibidir. Fakat yine de gerçekte bunların hepsi de Devlet düzeni içinden gelen gizemli sembolik metamorfozla yakından bağlantılıdırlar. Bu, Devlet düzeninin bu değişimleri dayatacak içkin bir kapasitesinin olduğu anlamına gelmiyor elbette; bunların aniden ortaya çıkışları bir gizem olarak kalmaya devam ediyor. Fakat içeriklerinin ve kayda değer tutarlılıklarının perspektifinden bakarsak, bunların aniden ortaya çıkışları hiçbir şey için değilse bile despotun gölgelerde kalmış figürüyle ilişkileri nedeniyle anlaşılamaz kalmaya devam edeceklerdir.

Şimdi-ve-burada olan ile ötesi arasındaki boşluk, ilahi ilkenin özneleşmesi ve hayat değerlerinin evrenselleşmesi: Bunlar, kolektif eklemlenişin en içerideki derinliklerine gömülü olan dinsel alt üst oluşun üç ana sonucudur ve eksenel çağın tinsel yükselişi sırasında toplumsal söyleme girmişlerdir. Gerçeklikle ilişki kurmanın veya gerçekliği düşünmenin bir aracı olarak dinselin göstergelerini –dinsel olanla güdüsel bir biçimde özdeşleştirdiğimiz göstergeler– düzenleyen her şey aslında uzun zamandan beri toplumsal bağ içerisinde algılanamaz bir biçimde resmedilmiş durumdadır. Tinsel reformcular tarafından harekete geçirilen büyük tepkileri ve yeni inançların neden düzenli bir biçimde toplumsal bir hareket görünümüyle yayıldıklarını –uzun süre sessiz kalmış fakat derinden hissedilmiş bir beklentiye bir yanıtmışçasına– anlamamızı sağlamaktadır bu. Doktrinlerin alımlanması, belirişleriyle birlikte açıklanmalıdır. İnsanlığın yazgısını ilgilendiren uzlaşmacı talepler ile dolaysız sınırların ötesine gitme çağrısı, eklem yeri ancak bir inanç tasarlamanın ve ona sadık kalmanın yani içkin bir biçimde din-üreten bir girişim olarak Devletin gizli mantığının ortak kökenine gidilerek açıklanabilir olan dolaysız bir etki yaratır. Fakat aynı zamanda muhalif bir tepki ve parçalayıcı bir söylem için gerekli koşulları yaratan da odur. Esinlenmiş söylemi ya da kurucu sözü taşıyan ve onu berkiten şey, eşzamanlı olarak zihinler ile hâkim inançlar arasında bir mesafe yerleştirir ve yeni bir şeylere yönelik belirsiz bir beklentinin yaygınlaşmasına yol açar.

Elbette bu her şeyi açıklamıyor. Tinsel bir çözüm yolundaki arayışlara ivme katan etkenlerin her bir özgül bağlamda oynadıkları rolü görmezden gelemeyiz. Fakat bunların arkasında da daha geniş ama daha dolaylı bir nedensel etkenin gizemli işleyişi bulunuyor: Toplumların yapısına ve işleyişine kaydedilmiş bulunan sembolik yansıtımın etkisi – yeni Öteki figürünü bu dünyada evrensel bir biçimde algılanabilir hale dolaylı olarak getiren etki. Dinin teşvik edicisinin veya kurucusunun kişiliği önemlidir: Doğrusu, Lao-Tzu’dan Zerdüşt’e, İsrail’in peygamberlerinden Buda’ya, tarihe ani bir girişin bireysellik ilkesini –kişilikleri ile işlevlerini birbirinden ayırmanın neredeyse olanaksız olduğu büyük monarklardan çok daha fazlası– gördüğümüze işaret etmeye değer. Fakat bunların temelde, aynı zamanda düşünülemez hale gelecek kadar maskelenmiş de olan bir kutsal versiyonunu açığa çıkaracak şekilde davranmış olduklarını da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Buradan da bu çeşitli yordamların dünyadan uzaklaşma ile görünüş ve hakikat arasındaki bölünmeyi yapısal olarak birbirine bağlamak biçimindeki onarıcı kapasite doğmaktadır. Ayrıca hiç kuşku yok ki tarihte ilk defa, içedönüklük olarak bireyselliği harekete geçirerek bu öğretileri hızlıca yaygınlaştırma kapasitesi de buradan doğmaktadır. Kadim değerlerin ve biçimlerin açıkça sürdürülmesine karşın ve bunun ardında, hedefi şaşırmaksızın oluşturulmuş bir uzam bulunur ve bu da bireylerin kalbinde daha farklı bir dünya anlayışı için yer açar. Görünmez bu mesafenin açıklığı, örneğin, iktidarı ve uzun ömrü nedeniyle en emniyetli konumda olduğu varsayılan imparatorun, ahlaki ve dinsel çözülme tarafından altının içerden nasıl da oyulabileceği olgusuna bir göz atmamızı sağlamaktadır; bu böyledir, çünkü imparatorun gölgesi daima kendisinin ötesine işaret eder. Resmi imparatorluk kültleri ve katı bir dünya imgesi, daima başka bir şeylerin kavranamaz ama kaçınılmaz figürüne gönderir.

Eğer kendimizi bunların öğretisel içeriğiyle sınırlarsak, bu beklenmedik olaylar dizilerinin ‘eksenel’ birliğini kavramamız da bir hayli güçleşir. Bu yalnızca bu dizilerin içeriklerinin farklılaşmasına, gelişmekte olan geleneklerden uzaklıklarına ve dil bariyerlerine bağlı değildir; aynı zamanda, biraz riskli bir ifadeyle, zamanın çeşitli ürünlerinin düzensiz gelişimine de bağlıdır. Yeni mesaj ile göreneksel yapı arasındaki bir uzlaşma olarak kalır norm ve bütün bunlarla birlikte, güç ilişkilerindeki çeşitlenmelere ve yeninin kurulu inançlardan özgürleşebildiği alanın erimine işaret etmeye başlar. Bu tekil düşünme kipiyle ilgili biçimsel ölçüt, çeşitli ahlaki kodların ya da teolojilerin ardındaki ortak esin olduğuna inandığım şeyi güçlükle yansıtıyor ve bunu açıklamak üzere çeşitli kategoriler oluşturmak oldukça zor görünüyor. Bu, her karşılaştırmalı incelemenin yüz yüze geldiği çeviri sorunlarından ziyade süreklilik ile süreksizlik arasındaki karşılıklı etkileşimin bir sonucudur. Bu durumda, yeni kavramsal çerçeve, düşünülecek olan içerikten koparılamaz – ve benim temel kaygılarımdan biri, mitin dünyasından çıkışın genel koşullarını açıklarken ‘rasyonel’ kabul ettiğimiz şeyi açıklamaktır. Şimdi pek çok anlatımın ötesine geçmek ve şimdi-ve-burada olan ile ötesi arasındaki ayrılmayı içeren biricik süreçle ilgilendiğimi göstermek benim için oldukça zorlu bir görev olacak. Bu boyutlar, özellikle de doğuya özgü bir çerçeve içerisinde yer alanlar, oraya sıkışıp kalmış, kozmosun daha evvelki birleşik örgütlenmesi tarafından zapt edilmiş ve kendilerini yalnızca başka bir yerde göstermelerine izin verilmiştir. Her halükarda, vakaların engin çeşitliliği içerisinde iki düzen tipi, yani içkinlik ve aşkınlık, tabiiyet-karşıtı çoğulculuk ile tebaalaştıran birlikçilik bir araya gelir ve birlikte var olur. Ne bunlardan biri diğerini tamamen ortadan kaldırır ne de orijinal monizmin yerini düalist bir görüş alır bütünüyle. Yalnızca, ayrılmanın terimleri bakımından, görülür ile görünmezi aynı alan içinde bağdaştıran Doğaüstüne ilişkin görüşte, bu ilksel temel içinde ya da bu temele dayanan kararsız bir kopuş söz konusudur. Büyünün sürüp gitmesinin de işaret ettiği üzere, bu, aşkınlığın kendi tamlığına ulaşacak kadar açılmasına rağmen neredeyse günümüze kadar devam edecek olan olağanüstü önemli bir yapıdır. Bir çağın dinsel biçimlenmelerinin, daima, çatışma halindeki bu iki eğilimin, ilkel olanın yeniden yorumlanması, bir ile çok arasındaki yapısal bağlantı ya da nihayet yanılsamadan hakikate geçiş gibi meseleler etrafında yeni bir dengenin tesis olmasıyla açık ya da örtük bir biçimde çözüme kavuşturulduğunda ortaya çıktıklarına işaret edilmelidir. Fakat esaslı bir analiz ve karşılaştırma, bu şematik muhasebenin çok daha ötesine gidecektir; bu nedenle benim sunabileceklerim yalnızca birkaç genel görüş olacaktır.

İnşa edilmiş teolojilere, kozmolojilere ve kurtuluşçuluklara bakarak ortak bir esin kaynağını saptamak olağanüstü zor bir meseleyken, dinsel tutumlar ve deneyimler söz konusu olduğunda aynı zorluk yoktur. Yakından bağlantılı kategorilerin ve doğrudan karşılaştırılabilir durumdaki entelektüel örgütlenmelerin yokluğuna rağmen bu dünyayı reddedip başka bir dünyaya can atmak, bu hayatı küçümseyip bir başka hayatın arayışında olmak, kişinin kendi kendisine buyruklar dayatması gibi varoluşla ve bununla ilintili gidişatla ilgili insani duygulanımların ortak bir gövdesinin mevcut olduğu fikri genel olarak kabul görmektedir. Burada da kuralların ve inançların bütün spektrumunu kaplayan her türlü genel kavram sorunludur yine. Bununla birlikte, bu terimlerin ortalama doğası, çeşitli asketik tutumların kalbinde yatan ve onları ayakta tutan gerçeklikle –hem benliğin gerçekliğidir burada söz konusu olan, hem de onu çevreleyen gerçeklik– bu yeni ilişki biçimini açıkça kavramamızı engellemez.  Eksenel çağın temelini oluşturan şey olarak ötekiliğin başkalaşımını en iyi şekilde lavramamızı sağlayacak olan da bu hayati önemdeki tanzimdir; bu deneyimsel çekirdektir. Dolayısıyla, bu sorunlarla ve bunların olası çözümleriyle ilgili olarak benim üstlendiğim iş iki yönlü bir nitelik arz ediyor: İlk olarak, her türlü spesifik öğretiyi ilgi alanı dışında tutarak, Ötekinin tahayyül edilme ve algılanma biçimlerindeki bu dönüşümün ideal modelini yeniden düzenlemeye girişeceğim; bunun ardından da aşkınlık hususunda gerçekleşen bu aynı devrime en radikal ifadesini kazandırmış olan olaylar dizisinin tikel mantığını daha ayrıntılı olarak inceleyeceğim.

NOT: Bu makale Marcel Gauchet’nin “The disenchantment of the world : a political history of religion” kitabının ilk bölümüdür. Bkz: Gauchet Marcel (1997) The disenchantment of the world : a political history of religion, Princeton, N.J. : Princeton University Press