Azınlık denildiğinde paradigma çoğunlukla, siyaset teorisi ve hukuk bağlamında kurulur, tartışma ekseni sıklıkla bu alanların söylevi ile inşa edilir ve yürütülür. Ancak azınlık olmanın ne olduğunun psiko-sosyal boyutu sıklıkla ihmal edilir. Bu ihmal edilme pek çok noktada anlaşılabilir çünkü azınlık, doğası gereği siyasal bir kavram olarak konumlanmıştır. Biz de bu yazıda azınlık olmanın psikolojisi üzerine fikir üretmeyi deneyeceğiz. Bu serimleme çabasının

metaforu olarak da psikiyatrik iki kavram olan manik[1] ve depresif[2] epizodları[3] kullanmaya çalışacağız. Bu metaforik seçim elbette gelişigüzel değildir, amaç azınlık olma ile gelişen  çökkün ve mazlum halin “depresif” kavramı ile karşılanması, çoğunluk mefhumunda oluşan çılgın, dağınık ve baskın halin de manik tanımlama ile karşılanmasıdır.

Yazımıza azınlık olmanın ruhsal boyutu üzerine tartışmayla başlayacağız. Fakat diyalektik bir bütünlüğe ulaşmak adına azınlık olmayı anlamak için öncelikle çoğunluk olmanın getireceği kitlesel psikolojinin boyutlarını ortaya çıkarmaya çalışacağız, sonrasında çoğunluğun psikolojisinin, azınlık olmaya etkisini (çökkünlük ve güçsüzlük bağlamında)  değerlendireceğiz. Azınlık olmanın getireceği kitlesellik psikolojisinin boyutlarına gönderme yapıp bunu; deneyimle, psikanalizle, kimlik inşa süreci ile ve gizli senaryo kavramları  bağlamında gerçekleştirmeye çalışacağız.

Azınlık Psikolojisi Yapmanın İmkanları

Azınlık görünürde nicel bir yokluk halini ifade eder, ancak azınlık kavramı bu nicel belirlemenin üstündedir ve daha derindedir. “Bir azınlık tek başına… çoğunluğunu farklı bir ırkın oluşturduğu bir devlet içindeki küçük bir etnik grup değildir.[4] Yaygın olarak bilindiği üzere evrensel bir azınlık tanımı mevcut değildir. Ancak ortak kavramsallar mevcuttur bunlar; ırk, dil, din bağları ile bağlı insanların oluşturduğu topluluklardır.[5] Ancak bu tanımlar azınlık kavramının öncülleri niteliğindedir. Asıl tanım Birleşmiş Milletler’in Azınlıkların Tanımlanması ve Sınıflandırılması ölçütlerinde nesnel bir nitelik kazanmıştır. Devamında azınlık kavramı ile ilgili en kapsamlı tanımlardan birini Caportorti yapmıştır:

Bir devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca azınlıkta olan, yönetici konumlarda olmayan, bireyleri (devletin uyrukları olarak) nüfusun geri kalanından sahip oldukları etnik, dini veya dil gibi özellikleriyle farklılaşan, gizli de olsa kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ve dillerini korumaya yönelik dayanışma güdüleriyle hareket eden bir toplumsal gruptur.”[6]

Bu tanımla birlikte azınlık kavramı egemen iktidarın baskın özelliklerinden farklılaşan olarak kullanılmıştır. Ancak bu farklılaşma ağırlıklı olarak yine dil, din ve ırk noktasında gerçekleşmiştir. Azınlık kavramına yönelik nicelik durumdan nitelik farklılaşmasına geçmek ve azınlığı bir egemenlik sorunu bağlamında temellendirmek, sorunsalı derinlikli ve çatışmalı bir noktaya getirmektedir.

Anlatmak istediğimiz bağlam doğrultusunda azınlıkların psikolojisi konusunda öngörüde bulunmak istiyorsak ve azınlığı kurgulayan, tanımlayan olgunun egemenlik olduğunu varsayıyorsak (ki varsayıyoruz) analizimizi ontolojik bazı temellere oturmamamız gerekir. Egemenlik, temelde bir kudret ve güç meselesi olarak tanımlanır (Machiavelli, Hobbes, Spinoza, Rousseau). Azınlığı var eden tersinden egemen bir çoğunluğun oluşudur. İşte uzamsal ve zamansal olarak ortak değerlerini egemen çoğunluğa karşı kurgulayan bu topluluk azınlığı oluşturur. Azınlığın tipolojisini belirleyen durum da, çoğunluk egemenliğine yönelik diyalektik bir karşıtlıktır. Çalışmamızda azınlık psikolojisine yönelik belirleme çabamızda ağırlıklı olarak bu minvalde hareket edilecektir. Bunun yanında yazının sağlam temellendirmesi adına ontolojik bakışımızı da derinleştirmemiz gerekir. Şunu ifade etmek gerekir ki azınlık/çoğunluk ikilemi ulus devlet pratiğinin keşfi olarak tanımlanabilir. Bu noktada azınlık (ulusal azınlık sorunu bağlamında) tartışmasının ulus inşa sürecinin bir ürünü olduğu söylenebilir, bu belirleme bizi millet ve milliyetçilik konusunda bir tartışmaya yönlendirebilir ancak yazının bütünlüğü açısından dağınıklık yaratacağı kaygısı ile bu tartışmaya girmemeyi daha uygun buluyoruz.

Azınlık ve çoğunluk kavramlarından bir psikoloji üretme amacımızın altında azınlık kavramından türeyen azınlık haklarının iktidar şebekesinin çoğunluk eksenli egemenlik pratiği bağlamında çözümlenmesi çabası yatmaktadır. Yani azınlık kavramının oluşumu ilişkili olduğu anlam şebekesinin ontolojik statüsünü açığa çıkaracak bir soruşturma yapmakla anlamlı olacaktır.[7] Bu anlam şebekelerinin tümünü değerlendirmemizin mümkün olmadığı takdir olunduğunda bizim bakış açımız hadisenin psikolojik boyutu bağlamında olacaktır. Şunu da belirtmeden geçmemek gerekir, temellendirmek istediğimiz bakış açısı ana akım psikolojiden farklı olup; ağırlıklı olarak “geniş grup psikolojisinin”[8] nosyonları bağlamında ele alınmaya uygundur. Azınlık psikolojisinin kendinden menkul olmadığını bildiğimiz ölçüde soruna düşünce tarihi bağlamında, konumuzla ilgili bazı önemli düşünürlerin izleklerini takip ederek devam etmenin sorunu derinleştirme noktasında gerekli olduğunu düşünmekteyiz.

Bu bağlamda Hobbes’un çözümlemelerinden başlamanın faydalı olacağını düşünüyorum, zira modern anlamda “egemenlik” düşüncesi ile bir kopuş yaratan kişi odur. Azınlık ve çoğunluk kavramının felsefi kökenlerinin Rönesans düşüncesine kadar gittiğini ifade ettiğimizde bu izlek daha da makul bir hal alır. Azınlık ve çoğunluk ikiliklerinin biriktirdiği karşıt güç, toplumsal kesimlerin çatışmasını çoğunlukla zorunlu hale getirir. Çoğunluğun egemen gücünü devam ettirme mantığını Hobbes şöyle tarifler

En başa, insanların tümünde var olan ve ölümle sona eren daimi ve durmak bilmez bir kudret, daha fazla kudret arzusu yönündeki genel eğilimi koyuyorum. Bunun nedeni, insanın her zaman, elindekinden daha yoğun bir hazza ulaşmayı umut etmesi veya ölçülü bir kudretle yetinmemesi değildir; halihazırda iyi yaşamak için sahip olduğu kudret ve araçları, daha fazlasını elde etmeden koruyamayacağıdır.[9]

Çoğunluğun, azınlıklar konusunda baskısının sürekliliğinin olmasını kanımca Hobbes’un bu düşüncesinde bulabiliriz.  Çünkü çoğunluk varlık bütünlüğünü kendini yeniden üreterek devam ettirmek istemektedir. Azınlığın buna karşı çıkıştaki çabası da onun psikolojik formasyonunu şekillendiren önemli bir noktadır.  Hobbes’un yolundan gittiğimizde çatışma bir egemene devredilerek soruna çözüm üretebilir. Ancak bu görece modern bir kavram olan azınlıklar açısından çözüm üretmez. Azınlık ve çoğunluk olma hali arasındaki çatışma onların muktedir olma halinin daha da ayrıntılandırılmasını gerektirir. Bu noktada Spinoza düşüncesine eğilmekte fayda vardır, zira insan doğasını deneyim boyutu ile inceleyen ve ifade özgürlüğünü modern anlamda ilk vurgulayan bu filozoftan çıkarsayacağımız pek çok şey bulunmaktadır. Spinoza; “Politik İnceleme” isimli eserinde siyasi konuları işlerken insan doğasının incelenmesini zorunlu olarak görmüş, zihnin özgürlüğünü bu inceleme de geçerli kılmak için insanların eylemleriyle alay etmemeye, onlara acımamaya, onlardan nefret etmemeye ama onlara dair gerçek bir bilgi elde etmeye tüm dikkatini verdiğini belirtmiştir. Elbette bunu yaparken siyasi konuların insan zihni ve insan duygularından bağımsız olamayacağını kavrayarak yapmaktadır. Spinoza’nın şu paragrafını bütünlüğü ile almanın azınlık, çoğunluk çatışmasının siyaset felsefesi boyutu ile anlaşılması için manidar olduğu düşünülmektedir.

İnsanlar zorunlu olarak duygulara tabidirler; öyle bir yaradılıştadırlar ki mutsuz olanlar için acıma, mutlu olanlar için kıskançlık duyarlar; acımadan çok öç alma duygusuna yatkındırlar; üstelik herkes ötekilerin kendi mizacına uygun olarak yaşamasını, kendisi ne hissediyorsa onu hissetmesini ve onun reddettiklerini reddetmesini arzu eder. Bundan şu sonuç çıkar ki, herkes aynı şekilde ilk sırada olmak istediğinden aralarında ihtilaf patlak verir, birbirlerini ezmeye uğraşır; ve galip gelen kendisi için bir iyilik sağlamaktan çok rakibine verdiği zarar ile övünür[10]

İnsan doğasına yönelik oldukça derinlikli, bir o kadar da ürkütücü bir paragraf olduğu aşikar ancak azınlık ve çoğunluk olmanın egemenlik bağlamındaki çatışmasının doğasını netliği ile anlatan oldukça önemli bir belirleme olduğu açıktır. Elbette şu eleştiri getirilebilir:  Spinoza’nın zamanından bu yana değişen ve oldukça farklılaşan bir insan, doğa ve yönetim durumu vardır ancak sadece 20. yüzyıldaki kitlesel kıyımlara bakmak Spinoza’nın haklılığını ortaya çıkarır. Egemenlik ilişkisi bağlamında şekillenen her durum buna azınlık ve çoğunluk olma hali de dâhil, mutlak suretle böyle bir çatışmayı ve bu çatışmanın getireceği ruh halini yeniden üretir. Spinoza çatışmayı aşmak adına insan doğasına yönelik önemli belirlemelerinin akabinde sorunların akıl yoluyla ve özgürleştirme pratikleri ile çözülebileceğini umduğunu dile getirir.

Azınlık-çoğunluk olma halinin psikolojik kökenleri egemenlik ilişkilerinde aranabilir. “Uygarlık Süreci”, isimli eserinde Norbert Elias, merkezi iktidarın bir üstben işlevi gördüğünü örneklendirerek açıklamaya çalışır. Ona göre modern devlet bir özdenetim mekanizması olarak ortaya çıkmıştır, bu durumda egemenin bir anlamı ile bilinçlere de hakim olma çoğunluk olma hali arayışında olduğu açıktır.[11] Elias kitlesel psikolojik deneyimlerin gösterdiği üzere sosyo-ekonomik yapı ile insan iradesinin doğrudan bir ilişkisi olduğunu belirtir. De facto dünya ile psikopatolojiler arasında bir ilişki sezinler, çoğunluk egemenliğinin yarattığı ruhsal boyutun azınlıklara etkisi bu noktada okunabilir.

Azınlık olma ve çoğunlukta bulunmanın ruhsal durumda yaratacağı çatışma kaçınılmazdır. Freud temel çatışmamızın doyumu amaçlayan dürtüler eşliğindeki içgüdüsel itkilerimiz[12] ile yasaklayıcı çevre -aile ve toplum- arasındaki bir çatışma olduğu düşüncesindeydi. Çoğunluk egemenliğinin yaratacağı ruhsal baskı Freud’a göre bir gerileme (regresyon) yaratır. Freud, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaleme aldığı eserlerinde[13] kitlelerin baskı altına girdiklerinde “yeniden çocuklaşacağını” belirtir. Freud’un bu tekrar çocuklaşma olarak geliştirdiği kuramı hatırlatmakta fayda vardır;  çocukluğun gelişimi ile ilgili kuramında ebeveynlerin omnipotent[14] durumunu analiz eder. Çocukların gelişim aşamalarında anne ve babalarının her yaptığını ve söylediğini mutlak olarak kabul ettiğini, ancak gelişimin ileri aşamalarında “ayrışma” safhasında bu durumun değiştiğini ve bireyleşmenin başladığını belirtir. Bu savını kitlelere uygulayarak büyük kitlelerde veya topluluklarda baskıya maruz kalmanın bir regresyon yaratacağı ve çocukluğa dönüşe neden olacağı çıkarsamasında bulunur. Azınlık olarak çoğunluğun egemenlik baskısına maruz kalmanın, azınlık gruplarının toplumsal psikolojilerinde böyle bir etki yaratıp yaratmayacağı çalışmamız açısından önemli bir noktadır. Freud bakışı ile azınlığı bir kitle olarak kullandığımıza dikkat etmek gerekir. Freud “bireyler birbirleriyle kitle içinde bir bütün halinde bağ kurmuşlarsa onları birbirilerine bağlayan bir şeyler olmalı ve kitlenin karakterini bu bağ maddesi oluşturmaktadır” der.[15] Freud bu bağı açıklarken libido[16] kavramını kullanır. Libodo’nun bu etkisinin özdeşleme ile gerçekleştirdiğini belirtir. Ona göre azınlık ve çoğunluğu ilgilendiren bu kitlesel bağ “öznede arkaik eğilimlerin bir parçası olarak belirir”.  Nazi Almanya’sının oluşumunun ilk aşamalarında yapmıştır bu tespitlerini; kitlelerin liderle kurdukları bağı, baba-çocuk ilişkisi olarak kurgulayıp, libidinal özdeşim mekanizmaları ile baskıcı bir karakter oluşturduğunu dile getirir. Bu durum çoğunluğun iktidar mekanizması olarak gelişimi bağlamında “savunmasız ve güçsüz azınlıkları izleyip felaketler yağdıran”  (aşağıdakini basıp ezmek eğilimi)  karakterinin dışta kalanlara duyulan nefreti kadar belirgindir. Fiiliyatta bu eğilim çoğu kez çakışır birbiriyle. Freud’un teorisi, ait olunan ve benimsenen kendi grubuyla karşı-çıkılan yabancı grup arasında yapılan ve her şeye yansıyan ayrımcılığa ışık tutmaktadır.

Bu düşünme ve eylem tarzı bizim kültürümüzde öylesine apaçık bir hale gelmiştir ki insanların kendi gibilerini neden sevdiği ve böyle olmayanlardan da niçin nefret ettiğini sorgulamak pek ender karşılanan bir durum.[17]

Bu bakışın kitleselleşmiş bir çoğunluğun, azınlığı nasıl yok edecek noktaya gelebileceği İkinci Dünya Savaşı pratiği ile kendisini göstermiştir. Çoğunluk olma halinin getireceği bu azınlığı yok etme, daha iyimser bir ifade ile baskılama hali sıklıkla tekrarlanmıştır. Çağımızda baskıya önlem olarak gelişen hak temelli anlayış, bu itkiyi ne kadar yok edebiliyor tartışmaya açıktır.

“Yakınımızdaki yabancıya karşı açıkça duyulan antipati ve tiksinti çerçevesinde insanın kendine karşı beslediği sevginin, narsizim ifadesini görebiliriz ki narsizm, insanın kendisini ispatlamasına yönelir ve sanki(insanın) kendi bireysel yetişme sürecinden sapmaya kalkması halinde bu süreçlerin eleştirisini ve onların yeniden biçimlendirme gereğini de birlikte getirecekmiş gibi hareket eder.”[18]

Çoğunluk olma halinin bir narsizm yaratması genelde kaçınılmazdır. Yalnızca çoğunluğun içinde değerlendirilme ve kendisinden olma bilinci bile azınlıklara yönelen psikolojik baskının mekanizmalarını ortaya koyar. Çoğunluk bu bilinci bir karşı çıkış olmadığı sürece yeniden üretme ihtiyacı hisseder. Çoğunluk kendisini hak temelli bir anlayışla var etmiyorsa, kitlesel kazançlarını baskı ve yok etme pratiği ile gerçekleştirmek isteyecektir, bunu da temelde psikolojik süreçlerle itkilediği kitleleri sosyo-ekonomik bağlar kullanarak gerçekleştirmeyi bir yöntem olarak benimseyerek yapar. Peki çoğunluğun ruh hali günümüz psikiyatrisi anlamında bir manik hal değil midir? Bu manik hale yönelik geliştirmeye çalıştığımız metafor yazının ileri safhalarında ayrıntılandırılmaya çalışılacaktır.

Kitleleri veyahut toplulukları “geniş gruplar” olarak niteleyen ve bunların davranışlarını analiz ederken “geniş grup kimliği” kavramını kullanan ve var olan pek çok politik çatışmanın psikolojik analizlerle çözümleneceğini varsayan Vamık Volkan’ın düşüncelerine bakmanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Volkan, analizlerini gerçekleştirirken çoğunlukla Freud’tan devraldığı kavramlar ve psikanalizin klinik uygulamalarından edindiği deneyim doğrultusunda fikir üretir. Volkan’ın çalışmaları, yaygınlığı ve Türkiye’de bilinirliği bağlamında değerlendirilmeye değerdir. Volkan geniş grup kimliğinin oluşmasını öncelikle Freud’tan aldığı gerileme (regresyon) kavramı ile açıklayarak başlar: “Genel anlamda bir bireydeki gerileme, kişiyi erken gelişim evrelerindeki ruhsal beklentilerden, isteklerden, korkulardan bazılarına ve bunlarla ilişkili zihinsel savunma düzeneklerine geri dönmek olarak tariflenir.” [19] Volkan, geniş grup gerilemesi kavramını ünlü psikiyatrist Erik Erikson’un geliştirdiği “temel güven duygusu[20]” kavramından hareketle kurgular. Erikson’a göre “temel güven duygusu” çocukluk döneminde gelişen ergenlik döneminde yerine oturan bir duygudur.[21] Grup kimliğinin oluşmaya başladığı ilk dönem, çekirdek kimliğin de şekillendiği ergenlik dönemidir. Ergen, çocukluk çağındaki kişilere ilişkin imge yatırımını (gerçekçi olsunlar olmasınlar) bilinçdışı olarak yeniden değerlendirmekte ve böylece geniş grup kimliğinin hangi yönlerinin ait olduğu geniş gruptaki başka kişilerle bağlantılı kılacak sabit ve kalıcı araçlar haline geleceğine bilinç dışı olarak karar vermektedir.[22] Çoğunluk ve azınlık olmanın bilinci ya da kimliği ergenliğin başlangıcı ile vuku bulur.

Bizi bu noktada ilgilendiren, geniş grupların kimliklerini korumak adına yaptıkları zulmün altında yatan mekanizmaları çözmektir. Bizim açımızdan da çoğunluğun oluşturduğu manik halinin analizine katkı sunması bağlamında belirleme önemlidir. Geniş grup kimliğinin bu denli güçlü olmasının nedeni, bireye etnik, dini ya da ulusal kimlik duygusunun kendi “öz” kimliği ile sıkı bir bağ içinde olmasıdır.[23] Volkan’ın teorisinin temel nosyonlarından biri psikanalizden toplum psikolojisine veyahut politik psikolojiye geçişi sağlayacak psikanalitik yaklaşımların geniş grupların ruhsal formasyonlarını açıklamaktaki indirgemeci durumudur. O bunu çekirdek kimlik ile geniş grup kimliğinin aynı psikodinamik eksende hareket etmesi ile tarifler. Bu yaklaşım meselenin politik, tarihsel ve sosyo-ekonomik dinamiklerini dışlamış olması bağlamında eleştirilebilir olmasına nazaran toplumların (çatışan toplumların) grup davranışlarını açıklamakta faydalı olduğu da görmezden gelinemez. Volkan, etnisitenin insani bir aidiyet duygusu geliştirdiğini, başkası ve biz ayrımı yaparak bizlik duygusu yarattığını belirtir. Çoğunluk ya da azınlık halinde bizlik duygusu önemli bir erime potasıdır. Çoğunluk ve azınlığın aynı zamanda zihinsel  süreçler olduğu, yazgının sürekliliği bağlamında, grupların kendi aralarında “paylaşılan imgeler” yarattığı, biz ve onlar duygusu oluşturduğu gözlemlenebilir.

Azınlık ve çoğunluk kavramlarının ulusçuluk fikrinin vücuda getirdiği çağdaş kavramlar olduğunu söylemiştik. Çağdaşlığın neden olduğu kişiliksizleştirme karşısında etnik kimlikler güç kazanmıştır.[24] Çoğunluğun iktidarının getirdiği güç ile çekirdek aynılık duygusu oluşmaya başlar, bu aynılık duygusu başkaları ile aynı sürecin paylaşılmasını ister.[25] Volkan buradan hareketle geniş grup kimliğini oluşturan yedi adet “ilmik” sıralamaktadır.[26] Bunlar:

  1. Olumlu duygularla birlikte olan, paylaşılmış, somut imgeler deposu
  2. Paylaşılmış “iyi” özdeşimler
  3. Diğerlerinin “kötü” niteliklerinin özümsenmesi
  4. Liderin iç dünyasının özümsenmesi
  5. Seçilmiş şerefler
  6. Seçilmiş örselenmeler
  7. Kendi özerkliğini geliştiren simgelerin biçimlenmesi.

Bu ilmiklerin hem bireyin çekirdek kimliğinin gelişiminde hem de geniş grup kimliğinin gelişiminde önemli payı vardır. Ayrıca bu ilmikler dinamik bir süreç izlerler. Sıralanan ilmiklerin azınlık veya çoğunluğun geniş grup kimliklerini oluştururken ki öncellik sırasını iktidar ve egemen olma durumu belirlemektedir. Örneğin geniş grup kimliği oluşurken çoğunluğun fazlası ile öforik durumda olması, her şeye müdahale etme hakkını kendinde görmesi durumunda şiddet eğilimi barındıran “seçilmiş şerefler” bağlamında hareket edeceğini söylememiz kanımca abartı bir değerlendirme olmayacaktır. Türkiye’de egemen Türk-İslam sentezci bakış seçilmiş zaferlerini sıklıkla vurgular, bu vurguları ders kitaplarından tutun da neredeyse tüm ulusal simgelerde görebiliriz. Sentezci bakışın seçilmiş örselenmeleri de kullandığı olur ancak bu da seçilmiş şerefleri doğrulama görevi göstermekten ileri gidemez. Bu durum Freud bağlamında yaptığımız çözümlemeye uygun bir belirteçtir. Bu çalışmada yukarıda atıf edilen ilmiklerin ayrıntılandırılması yerine bunlar metin içinde analize dayalı olarak  kullanılmaya çalışılacaktır.

Azınlık Olmanın Psikodinamik Boyutları

Azınlık olmak aynı zamanda bir kimlik kazanma sürecidir. Azınlık olma hali yani iktidarın gücüne maruz kalma durumu süreklilik arz ettiği ölçüde “paylaşılmış örseleyici” belirteçleri öne çıkarır. “Örselenme de bireyden, gruba, topluluğa, nüfusa ve ulusa nihayetinde dünyaya doğru kuramsal bir bağlantıdır.”[27] Örselenmenin sürekliliği kanımca regresyonun da temel tetikleyicisi haline gelir. Volkan, Freud’un geniş grup teorisinin, yalnızca gerilemiş durumdaki gruplara uygulanabileceğini belirtmektedir. Biz bu ifadeye kısmen katılmaktayız, zira geniş grup dinamiğini açıklarken psikanalizin neredeyse tüm boyutlarını kullandığımızı düşünürsek, Freud’un teorisinin yalnızca gerilemiş gruplara uygulanabileceğini söylemek haksızlık olacaktır. Bunun yanında bizim gerilemiş grubumuz Volkan’dan farklı olarak iktidara ve iktidarın güç kullanım mekanizmalarına maruz kalan anlamında kullanmaya daha uygundur. Volkan şu belirlemeyi yapmaktan da geri durmamaktadır: “Gerilemenin işareti ve belirteçleri gruptan gruba farklılık gösterir ve varlıkları ile ayırt edilebilirlik düzeyleri yalnızca gerilemenin derecesine değil aynı zamanda grubun tarihsel koşullarına da bağlıdır.”[28] Sorunun tarihselleştirilmesi grup kimliğinin karakterini de belirtmektedir.  Türkiye tarihinde neredeyse her dönemde bir azınlık olarak konumlanmış Alevilerin örnek olarak alınması makul görünmektedir.  Tarihsel bir azınlık olma durumu Alevilerde seçilmiş örselenmeleri ve grup kimliğinin “mazlum” halini belirginleştirmiştir. Alevilerin tarihsel örselenmişlikleri, onların kimliklerinin baskı altında olması sorunu ile mücadelelerini farklı simgeler aracılığıyla oluşturmalarını sağlamıştır. Alevi azınlığın sürekli baskıya ve gerilemeye maruz bırakılması seçilmiş örselenmeler yaratır ancak bu durum bir lider ekseninde toplanmalarını sağlamaktan ziyade dönüşen toplumsal iktidarla farklı mücadele yöntemleri ile başa çıkmalarına ve kimlik kazanmalarına sebebiyet vermiştir.

Scott, hakim olanlarla tabi olanların oynadıkları kamusal roller ile “sahne arkasında” takındıkları alaycı ve intikamcı eda arasındaki etkileşimleri araştırdığı kitabında, tabi grupların direniş biçimlerini değerlendirir. Baskılanan bir topluluk olarak Alevilerin çökkün kolektif ruh haliyle baş etme mekanizmalarını üretmeleri bağlamında oldukça başarılı oldukları, Alevi folklorundaki dans, müzik, destanlar gibi örneklere bakıldığında daha iyi anlaşılır. Scott öne sürdüğü gizli senaryo kavramının, tahakküm pratiği tarafından yaratıldığını söyler.

“Tahakküm özellikle sertse, bu sertliğe denk düşen zenginlikte bir gizli senaryo yaratması muhtemeldir. Buna karşılık tabi grupların gizli senaryosu, bir altkültür yaratarak ve kendi toplumsal tahakküm biçimini hakim elitin karşısına koyarak, kamusal senaryoya etki eder.”[29]

Bu çözümlemenin uyarlanabilirliği noktasında Alevilik örneğinden hareket ettiğimizde tarihsel bir tahakküme maruz kalmanın getirdiği baskı hali, Alevilikteki çökkün kolektif ruh halinin bir baş etme stratejisi olarak görülmesini gerektirir. Zira bakış açımızla depresyonu önceleyen baskı unsurunun fazlalığı Alevi mazlumluğunun ve gizlilik felsefesinin şekillenişini de etkilemiştir. Azınlık olma ve tahakküme maruz kalmanın her azınlık grubunda Aleviler gibi bir etkisinin olmasını beklemek anlamsızdır, ancak çökkün kolektif ruhla baş etme stratejisi olarak depresif belirtiler ortak bir göstergeler toplamı oluşturması açısından anlamlıdır. Peki, Alevilerin tarihsel azınlık olarak maruz kaldıkları baskı hali kendisini neden benzer tepkiselliklerle üretmez, bunun cevabı kanımca iktidar ilişkilerinin dayattığı yaptırımdan kaçmak olabilir. Depresif belirtilerden kaçış, yine de varlık bütünlüğünü korumak için haz alma ilkesini devreye sokar. Kolektif ruhta bu haz isteği kendisini sahne arkasındaki “ses” bağlamında gerçekleştirmek ister. Depresif durumu yaratan misillemeden kaçınmak için kamusal senaryolar akıllı bir şekilde usul usul devreye sokulmalı ya da sahne arkasından ifade edilmelidir. Zira bu gizlilik olmazsa depresif durumu yaratan baskın olma hali kolektif bilinci tümü ile ortadan kaldırmak için harekete geçebilir. Aleviliğin özünde bulunan “giz” kavramının bu kadar çok kullanılmasının altında böyle bir bilinç olabileceği açıkçası tartışmaya değerdir ancak bunu ayrıntılandırmanın çalışmayı farklı yönlere çekebileceği kaygısı ile üretmeye çalıştığımız mantığın işlenişini analize devam edelim.

Çoğunluğun, yani hakim sınıfın muktedir halinde görünmesi, manik epizodda olduğu gibi çoğunlukla gerçekliğe işaret etmez, onun yaptığı genel olarak öyle görünmek ya da öyle olduğunu varsaymak ve öforik halinin yarattığı yapay gerçekliğin kabul ettirdiği baskı halinin devamlılığını sağlamaktır. Çoğunluğun, baskı ile sessizleştirilmiş çökkün grupların memnuniyetini ifade eden yazını da bu manası ile yanlıştır. Çoğunluk egemenliğinin baskısını her zaman üzerinde hisseden ve genelde baskının yoğunluğu bağlamında savunma düzenekleri zedelenen azınlık, tepkiselliğini yitirip geniş bir depresyon aralığı gösterir. Ancak bu aralığın kapanması çoğunlukla gizli senaryoların geliştirilmesi ile mümkün olur. Çoğunluğun ruh halinin olağanlığını anlatması bağlamında şu alıntıyı yapmak gerekir: “Her kurulu düzen kendi keyfiliğinin doğallaştırılmasını (çok çeşitli düzeylerde ve çok çeşitli araçlarla) sağlama eğilimindedir.”[30] Çoğunluğun her şeyi yapma kudretini kendisinde görmesi, psikotik bir ruh halinin yansıması olarak da değerlendirilebilir (Grandiöz sanrılar gibi). Azınlığın bastırılmış egosunu tarif etmek anlamında Bourdieu’nun çözümlemesini alıntılamak fayda sağlar: “Tahakküme tabi olanlar… beklentilerini olanaklara göre ayarlayarak; kendilerini, kurulu düzenin tanımladığı gibi tanımlayarak; kendilerine ilişkin hükümlerinde ekonominin kendileri hakkında beyan ettiği hükmü yeniden üreterek; kendilerini zaten nasipleri olana mahkum ederek olmaları gereken şeye, ‘mütevazi’, ‘alçakgönüllü’ ve ‘gösterişsiz olmaya’ rıza göstererek bölüşümün kendilerine atfettiğini kendilerine atfetme, kendilerine verilmeyeni reddetme eğiliminde oldukları görülür.”[31] Bourdieu’nün tanımı kısmen özdeşim mantığının, güzel bir dille ifadesidir. Böyle bir özdeşim kuramayan azınlığın kitlesel savunma mekanizması da daha ciddi zararlar görür. Bu da depresyonun belirtilerini ağırlaştırarak, yok olma (özyıkım hali) haline sebebiyet verebilir. Azınlığın kendisini korumak adına bunu yaptığını düşünmek abartı olmaz, azınlık varlık mücadelesini gizli senaryolarda devam ettirir. Scott’un usavurumunun üretimi olan gizli senaryolar kavramının psikolojik zeminini kanımca bu oluşturur.

Azınlıkların tarihsel baskıya uzun süreli maruziyeti bir mazlumluk ideolojisi geliştirdiği izlenimi yaratabilir ancak yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hali ile bu görünürdeki durum kitlesel ruh halinin bütünlüğünü koruma amacı da güdüyor olabilir. Fethi Açıkel’in Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi[32] isimli makalesinde aslında mazlumluğun altında tekrar bir iktidar olma ve intikamcı bir nitelik taşıdığı, ezikliğin diyalektiğinin, bir yandan kozmik teslimiyete boyun eğerlerken aynı zamanda tarihsel adalet adına hıncını ve öfkesini başkalarına karşı kanalize etmesinde yattığını belirtmiş, bunu da Türk-İslamcı sentez bağlamında muazzam bir şekilde açıklamıştır. Ancak bu açımlama tarihsel bir azınlık olarak Alevilerin “azınlık olma ruh hallerini” tam olarak açıklamıyor çünkü temelde Alevilerin egemen üretim ilişkilerine entegre olması ve sermaye sahibi olmaları bu anlamda çok mümkün olmamıştır. Bununla birlikte Alevi örneklemi, gerilemiş toplumların verdiği şiddet tepkisini vermekten uzaktır. Aleviliğin azınlık hafızasının şiddet eğilimi gösteren kolektif bir bilinçdışına sahip olmadığı söylenebilir. Bu anlamı ile tarih, hafızanın yaratılmasında önemli bir işlev görür. Tarih bir inşa faaliyetinin nesnesidir.[33] Alevi azınlık kimliğinin inşası da tarihseldir.  Ancak Alevi kimliğini belirlemek için onu kendi dünyası içine yerleştirmek gerekir yoksa bu kimliği tariflemek imkansız hale gelir. Azınlık kimliğinin inşası bağlamında, bu kimlik kendi toplumunun nesnel gerçekliği içerisinde hapsolmuştur, bu gerçeklik, onun açısından yabancı ve güdük bir tarzda mevcut olsa da[34] bu kuralı değiştirmez. Azınlıkların psikolojisini anlamaya çalışırken hadiseyi yalnızca “psikolojikleştirmemek” gerektiğini unutmamakta fayda vardır. Netice itibarıyla tüm varoluş biçimleri sosyal bağlamlar içerisinde tanımlanmış dünyanın dışında var olamazlar. Onlar, bu bağlamlar içinde ancak sosyal tanımlar sayesinde var olurlar ve sosyalizasyon gerçeklikler şeklinde içselleştirilirler. Azınlıkların psikodinamik yapısını kurgularken bu sosyal boyutun bilinç meydana getirmekteki önemi unutulmamalıdır. Alevilikteki bu sosyalizasyon sürecinin getirdiği ve tarihsel azınlık olma rolünün psikolojik yansıması bir belirti olarak algılanırsa, azınlık olarak Alevilerin depresif bir duygu durumunda olduğunu söylemek abartı bir ifade olarak karşılanabilir ancak bir metafor olarak anlaşılabilir de. Azınlıkların içinde bulundukları sosyal bağlamların ve ruhsal belirteçlerin yanında oluşturdukları tarih ve kültür de onların toplumsal psikolojilerini oluşturmada temel dayanaklardır. Bunun yanında azınlıkların ruhsal durumlarında şekillendirici bir etki olarak iktidar nosyonuna atıf yapmak mutlak gereklidir. İktidarın eşitsizlik yaratma mantığı, ikinci bir savunma düzeneği oluşturur. Bu da kayıtsızlık ya da bir kenara çekilme, yani diğer insanlara karşı isteyerek gösterilen duygusuzluktur.[35] Bu durum kişide bir içe çekilme yaratır, azınlıklarda da kanımca benzer semptomlar belirgindir, bu içe çekilme azınlık psikolojisinde gözlemlediğimiz “depresif” durumun sebebini ortaya koyabilir. Bu noktada görünürdeki depresif durumun altında azınlık benliğinin iktidar baskısı (çoğunluk tarafından) tarafından istismar edildiği netleşir. Bu da azınlıklardaki içe dönmenin ve depresif semptomların oluşumunun nedenselliğini bir anlamı ile ortaya çıkarır.

Ancak Freud’u takip ettiğimizde azınlıkların özgürlük pahasına zevklerinin peşinde koşan ve depresif duygu durumundan haz alan bir form olduğu sonucuna da varabiliriz (Haz ilkesi). Bu düşünce üzerine gitmeyi hak etmektedir ancak çalışmamızın çapını aşacağı için analiz edilmeyecektir.

Çoğunluk Olmanın İmkanı ve Kitle Psikolojisi

Azınlık olma ruh halinin bazı boyutlarını yukarıda tartışmaya açtık ancak, çoğunluk olmanın getireceği dinamikler de tartışmayı hak etmektedir. Çoğunluk olma hali temelde egemen halinde olmayı içerir. Egemen olmak iktidar ve iktidarın uygulaması olarak gücün boyutları ile daha net olarak anlaşılabilir. Çoğunluk bir güç biriktirmeyi gerektirir, bu birikim bir konumlanışın ve çatışmanın öncelliği niteliğindedir. Çoğunluk egemen olmaktan ziyade, egemen zihniyet olarak kendisini konumlandırır, azınlığı dışsallaştırarak egemen olma durumunu var eder. Bir diğer nokta da, çoğunluğun var olması için azınlıkla girdiği ilişkidir. İlişki burada bütünleyici bir ilişkisellik içerir. İşte bu ilişkinin var ettiği konumlandırmalar ve ikilikler arasından çoğunluk ve azınlık ikiliğinin olma halini ağırlıklı olarak psikolojik boyutu ile değerlendirmek gerekir. Elbette azınlık olma halinin psikolojik analizinin çabası tamamıyla toplumsal olandan, siyasal olandan ayrı bir durumu ifade etmez. Aksine bir bütünlük ifade eder. Bu noktada pek çok ikiliğin kaynağı olarak siyaset düşüncesine ufak değinimler yapmak gerekliliği hasıl olmuştur.

Geleneksel siyasal düşünce, kişinin, kendini aşan ve varoluşunu sürdürebilmesi için gerekli imkanları sunan bir toplumla uyum içinde nasıl yaşayacağı sorunu üzerine odaklanmıştır. Rönesans düşünüşüyle birlikte, insanı değişik potansiyeller içeren bir kalabalığı ve siyasal birlik yaratacak kurucu bir gücü merkeze alarak açıklayan bir tutumla ortaya çıkar.”[36]

Bu düşünce silsilesinde insan kendisini ikiliklerle kurmaya başlar, işte azınlık ve çoğunluk ikiliğinin temeli böyle bir dönüşümün ürünüdür. Elbette bunun gündelik siyasal güce yani iktidar gücüne sahip olanla (çoğunluk), güce sahip olmayan (azınlık) tabii olan arasındaki durumdur. Çoğunluğun, bir imge olarak çoğunluğun konumlanışı kendisini toplumun üyesi olarak bireyler bağlamında oluşturabilmesinde yatmaktadır. Bir anlamı ile çoğunluk imgesinin kitleselleşmesi onun varoluşunu meydana getiren önemli bir momenttir, kitleselleşme onun ruh halini de belirler.

Çoğunluk olmanın güç momentli durumu onun ruh halinin taşkınlığına da yansır. Hobbes’un egemeni mutlak güce sahip olan olarak tariflenmesi boşuna değildir, bu tariflenme güce eklemlenen olarak çoğunluğun ruh haline de gönderme yapar. Egemen “Leviathan” olarak bir birleşimdir, güçlerin birleşimi, çoğunluk da bir metafor olarak kendisini bu birleşimin sahibi olarak kavradığı oranda gücü içselleştirerek egemen çoğunluk olacağını sezinlediği oranda “manik” olma haline yaklaşmaktadır. İnsanın akıldan ziyade kör arzularının etkisinde olduğunu savunan Spinoza, herkesin peşinden koştuğu zevkin çekiciliğine boyun eğdiğini belirterek, çoğunluk olmanın getireceği patolojik halin tanımını oluşturmaktadır. Çoğunluk olmanın, iktidar gücüne sahip olmanın bu dağınık hali maninin semptomları ile benzer bir hale gelir. Mani’de görülen aşırı muktedir olma halinin, çoğunluk olma haline benzerliğini pek çok tarihsel olguda gözlemlemek mümkündür. “İnsanlar öfkenin, kıskançlığın ya da nefrete dair bir duygunun kurbanı oldukları ölçüde zıt yönlere giderler ve birbirlerine ters düşerler ve diğer hayvanlardan daha fazla iktidara sahip oldukları ve daha kurnaz ve becerikli oldukları için daha korkunçturlar.”[37] Çoğunluk olmanın engellenmemiş hali konusunda Spinoza’nın tespiti manik tanımlamamızı sanırım daha da kuvvetlendirmektedir. Spinoza iktidar olma halinin dengelenmesi için doğal hak ve ifade özgürlüğü sorunsalından hareket etmektedir. Çoğunluğun kendisini bir kitle olarak kavraması azınlığı da karşıt bir kitle olarak konumlandırmasını sağlamıştır. Bu konumlandırış, azınlığın çoğunluk tarafından yönetilebilirlik sorunsalını beraberinde getirmiştir. Çoğunluk egemenliği elinde tutması noktasında yönetme fiilinin de kendisinin hakkı olduğunu ifade eder. Günümüzde de demokrasi çoğunluğun yönetimini meşru görür, geçmişte de çoğunluk olarak egemenin yönetimi başkaca yönetim biçimleri tarafından meşru görülmekteydi, bu anlamı ile yalnızca değişen çoğunluğun konumlanışı ancak azınlığın yönetilen nesne oluşu neredeyse aynı kalır. Azınlıklara haklar verilir, çoğunluk ise hem hakkın kullanılabilirliğini hem de devredilebilirliğini ifade eder. Dolayısıyla çoğunluk manik bir şekilde her şeye muktedir olma yanılsaması  yaşarken, edilgen azınlık çökkün bir depresif tablo üretir.

Azınlık iktidara karşı yani çoğunluğa karşı zaman zaman tepkisel çıkışlar gerçekleştirmiştir. Özellikle 18. yüzyılda, kitlelerin isyanı (azınlık olarak; işçiler, etnik gruplar, uluslar), karşı çıkışları, depresif çökkünlüklerinden çıkış yolu aradıklarının bir göstergesidir ancak bu karşı çıkış akabinde onların yönetilebilirliklerini yeniden şekillendirme çabasına dönüşmüştür. Depresyonun yarattığı çökkünlükten çıkmayı amaçlayan azınlıklara karşı egemen çoğunluğun gündemini de, ‘ne yapmak gerekir ki azınlıklar eski yönetilebilir hallerine getirilsinler’ sorusu oluşturmuştur. Bu arayış kolektif davranışların doğasının anlaşılmasını gündeme getirmiş, aynı zamanda yönetilebilirlik sürecine dair kavramsallaştırmayı da derinden etkilemiştir. Le Bon, Tarde, Taine ve Sighele’den aldığı kavramları harmanlayıp, hareketlenmiş kitlelerin psikolojik yapısını ortaya koymaya soyunmuştur. Metaforumuz bağlamında çökkün kitlelerin manik tepkisellikleri, egemen gücü korkutmuş, çoğunluk olarak yeniden muktedir olma ve öforik dağınıklığın yalnızca kendi tekelinde olduğunu göstermek durumu hasıl olmuştur. Le Bon “Kitleler Psikolojisi” kitabında özetle kalabalığın bir parçası olan bireylerin, organik bir bütün olarak “kalabalıkların ürkütücü ruhunun” bir bileşeni halini aldığını ve manik semptomlar verdiğini belirtmiştir. Le Bon bu kolektif kitlelerin yönetimi için çoğunluğun yönetim stratejisini dönüştürmesi gerektiğini belirtmiştir.[38] Ancak kitle içinde farklılaşan bireyin gücünü gören çoğunluk, onun bu manik halini, yeniden yönetilebilir depresif (bunaltılı, durgun, yavaş) hale dönüştürmek için “teknolojiler” üretmeyi gerekli görmüştür. 19. yüzyıldaki büyük kitlesel çatışmalara temelde çoğunluğun azınlığı yönetilebilir hale getirmesinin çabası yön verici olmuştur. Freud, Le Bon’un kuramını olumlu karşılamış ancak onu, kitle ve lider arasındaki ilişkiyi netliği ile açıklayamadığı için eleştirmiştir.[39] Freud bu ilişkiyi libido, baba-oğul ödipal bağlamında çözümlemiştir. Çoğunluk egemenliğinin yönetilebilirlik stratejisi gereği, olguları ve olayları psikolojikleştirme egemen olmanın boyutlarını da artırır. Azınlığın kaderi karşısındaki çaresizliği, teselli bulmak için çoğunluğa olan ödipal bağı artırır. Ancak egemen çoğunluk, azınlıkla kolektif iletişimden ziyade psikolojikleştirme boyutu ile bireysel bazda ilgilenir, bir anlamda kamusal alanda oluşmuş sorunu özel alana indirgeyerek çökkün halin yeniden oluşmasını kolektif bir bilinç dışı olarak tarif eder. Çoğunluğun azınlığı denetleme stratejisinin çağımızda da özünü koruyarak devam ettiğini söylemek abartı olmaz.

Kitleler ile ilgili özgün düşünceler üretmiş Canetti’nin düşüncelerine değinmeden bu bölümü tamamlamak uygun olmaz. Ona göre kitle mesafelerin yüklerinden kurtulmanın temsilidir. Kitle bunu deşarj yolu ile yapar ve Canetti kitle içinde olmanın dokunulma korkusunu kaldırdığını belirtir. Kitle içinde olma bireyselliğin getirdiği farklılıkları bir anlamı ile ortadan kaldırır. Egemen çoğunluk genelde kitleselleşme durumunu gündemine almaz ancak azınlık kitleselleşerek bireysel farklılıklarını ortadan kaldırıp yılgın ve çökkün halden, manik ve muktedir hale bir dönüş gerçekleştirir. Bu bir olma halinin gücü egemeni kaygılandırır. Çünkü egemen, iktidar sahibi olarak azınlık ile bir kedi gibi oynar, bu konuda Canetti’nin incelikli anlatımının doğrudan kullanmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz.

Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynarken bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, biraz kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca artık güce maruz değildir. Ancak hala kedinin iktidar(alan)ının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsa, kedinin iktidar alanından kaçar; ama, artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hala kedinin iktidar alanı içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine gerçek iktidar gövdesi ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denilebilir.”[40]

Canetti’nin bu muazzam anlatımı, iktidarın azınlık olanla, bir noktada güçsüz olanla ilişkisini bağımlılık halinin netliği ile ifade etmektedir. Kediyi bir metafor olarak kullandığımızda, kendini gerçekleştirememe hali, bunun yanında sürekli baskı altında tutulan ego, yıpranmaya ve çökmeye ya da dağılmaya meyil eder. Bireysel ruh sağlığının bozulmasının temel dinamiklerinden biri olan bu durumun, toplulukların kitlesel ruh sağlığının da bozulmasında benzer etkiler yaratacağı açıktır. Canetti bu gücün getireceği baskıdan kurtulmak için iki yöntem önerir; ilki kitleyi istismar eden liderin ortadan kalkması, ikinci olarak da karşıt kitleler yaratma gücüne ulaşmak. Çoğunluk da azınlığın kitleselleşmesini, Canetti anlamında özgürleşmesini, engellemek adına taşkın halinin yansıması olarak aygıtları ile bu gücü ortadan kaldırmak ister. Özgürleşme pratiğini engellemek ister. Çatışma pratiğinin getirebileceği uzlaşım hali azınlık haklarının gelişiminin diyalektik yönüne vurgu yapar.

Azınlık Olma Deneyimi

Canetti kitabında iktidar altında olmanın, yani çoğunlukla azınlık halinde olmanın “emir” gibi yaralayıcı bağlarla insana sızı verdiğini belirtmiştir. Bu sızının insanın ruhunun derinliklerinde kaygılı, geri çekilmiş bir hal yarattığını belirtir. Sızıyı deneyimleyen azınlık bu sızının kitlesel olarak birikmesi ve aktarılması ile çökkün ruh halini içselleştirir. Bunun yanında insan deneyiminin bu tek yönlü sefaleti özgün deneyim fırsatlarının kapılarını da kapatır. Kapanan kapılar azınlıkların başka deneyim perspektiflerini algılamalarını imkansız hale getirir. Azınlık halinde olma ile modern insanın deneyimine el konulduğu düşünülebilir.[41] Yaşanılan ve aktartılan bir süreç olarak algıladığımız deneyimin azınlık olmanın çökkün ruh halini yeniden ürettiğini düşünüyoruz. Deneyimin münferitliğinin bireyde yarattığı ruh halini en iyi açıklayan sözcüklerden biri kanımca “acı”dır. Acı sözcüğünü kullanma amacımız kesinlikle ajite bir durum yaratmak değildir. Zira “acı” çoğunlukla bir baş etme stratejisi olarak kendisini gösterir. Acı hiçbir katıksız öze denk düşmez, bedensel dönüşümler ve bunların, bu duyguyu tanıyabilmeyi “örselenmiş olan” ve onu bir anlam ve değer sistemine taşıyan bir birey tarafından değerlendirilmesi arasındaki son derece karmaşık bir ilişkiyi yansıtır.

Açlık gibi acının da biyolojik bir kökü vardır ama insanlar onu aynı anda hissetmezlerse, aynı zevki duymazlarsa, aynı şekilde beslenmezlerse, yedikleri şeylere aynı anlamları yükleyerek aynı ritüellerle tatmin olmadıkları gibi aynı şekilde acı çekmezler ve aynı acı aynı yoğunlukta saldırmaz onlara; insanlar acılarına, yaşadıkları ortama özgü kolektif yönelimlere göre farklı bir anlam ve değer yüklerler.”[42]

İşte tam da bu noktada azınlık olmanın getirdiği “acının” yaratacağı çökkünlüğü burada aramakta fayda vardır. Acının Canetti kullanımında “sızının” savımız gereği kolektif bir hal alması noktasına eğilmemiz gerekmektedir. Çökkünlüğün kolektif bir hal alması tarihsel bir süreci gerektirir. Tarihsel sürecin hafızayı var etmesi “kolektif hafıza” kavramı ile açıklanabilir. Kolektif hafıza tarihe uygun bir karşılık oluşturur. Halbwachs “Kolektif Hafıza” isimli kitabında  temel olarak “hatırlamak için başkalarına gereksinim” olduğunu belirtir. “Ancak bir ya da birçok grubun bakış açısına yerleşmek ve bir ya da birçok düşünce akımı içinde gezinmek koşuluyla anımsayabiliriz.”[43] Deneyimlenen bir sızının münferit olduğu savının geçersizliği, kolektif hafıza kavramı ile kanımca aşılmıştır. Azınlık olmanın getireceği çökkünlük halinin bireysel öznenin kendindenlik fikrinden kaynaklandığı yanılsaması ve egemenin (çoğunluğun) azınlığı kitlesel tepkiler vermesi noktasında neden engeller bir ruh halinde olduğunu gösterir. Dünyanın algılanmasına hükmeden tutarlılık mantıklarını kavrayabilmek için, demek ki, kolektif temsillere bakmak gerekir. Nesnelerin devamını ve silsilesini kolektif düşünce çerçeveleri içinde buluruz. Azınlığın deneyimlediği acının sürekliliği ve egemen çoğunluğunda deneyimlediği manik, muktedir hal böylece kolektif hafıza kavramı bağlamında sürekliliğini göstermektedir. Peki “birlik” hissi nasıl meydana gelmektedir. Halbwach’a göre “kolektif hafıza, gücünü süresinin dayanak olarak bir grup insana sahip olmasından alsa da, bunlar bir grubun üyeleri sıfatıyla birlikte anımsayan bireylerdir.”[44] Birlikte anımsama bir birlik hissi yaratır. Bu birlik hissinde sürekli deneyimlenen bir sızı varsa bu kolektif bir hafıza vasıtasıyla aktarımsal olarak bireyler yoluyla toplumsal olanın ruhunu belirler. Çoğunlukla bu da toplumsal semptomlar olarak ortaya çıkarlar.

Bitirirken;

Azınlık ve çoğunluk olma halinin, iktidar ve muktedir olma bağlamında, psikolojisini  yapmaya çalıştığımız yazıda argümanlarımız bağlamında çoğunluğun egemenliğinin azınlıkların kitlesel tepkilerinde yarattığı değişime odaklandık, azınlık tanımında örneklerden kısıtlı düzeyde faydalandık, zaman zaman Alevilik örneğinden hareket ettik. Soyutlamalarımızın somutlaşmış örnekleri ile argümanımızı kuvvetlendirmeye çalıştık. Azınlık olmanın, tahakküm altında olmanın veyahut muktedir olamamanın getirdiği yıkıcı etkiyi ruhsal parametrelerden en iyi karşılayan depresyon semptomları ile açıklamaya çalıştık. Buna karşı çoğunluğun durumunu karşılayan psikolojik semptomun da manik hal olduğunu düşündüğümüzü belirttik. Manik halin ritmik ve her şeye muktedir olma durumunun da çoğunluk olmanın getirdiği gücün dağınık kullanımı bağlamında cisimleştiğini öngördük. Elbette ki bu iddiamızı temellendirmek için çeşitlik önemli yazarların ürettiği kavramlara göndermeler yapıp analizimizi derinleştirmeye çalıştık.

Azınlık olmanın yaratacağı ruh halinin çözümlemesi, azınlık haklarını geliştirirken hadisenin “psikolojik bariyerini” tanımlama açısından mutlak gereklidir. Yoksa meselenin bir ayağı hep eksik kalır. Bunun yanında çoğunluk olmanın “klinik” görünümünün yarattığı dağınık ve her şeye muktedir görünme hali, her boyutu ile çoğunluk halinin kendi kendisini yıpratmasına da sebebiyet vermektedir. Azınlık ve çoğunluk olmanın kolektif ruh hali belirgin savunma düzenekleri meydana getirir. Çoğunluğun muktedir olma haline, azınlık depresif semptomlar göstererek bilinçdışı kendini koruma tepkileri verir. Scott’un kavramsallaştırması ile gizli senaryolarda, yani görünmeyen ya da fark edilmeyen alanlarda, azınlık ve çoğunluk arasında bir savaş vardır. Biz de böyle bir savaşın olduğunu kabul etmekle birlikte bunun kolektif ruh hali bağlamında okunmasının da fayda sağlayacağını düşünmekteyiz. Kitlelerin ruh halinin oluşumunda bireylerin ruhsal düzeneklerine benzerlikleri ilgi çekicidir (bireysel kimliklerin gelişimi ile geniş grup kimliklerinin gelişiminin çekirdek bağı). Örneğin bireyin, ruhsal bir dengeye ulaşmasını engelleyen bir baskıya ya da engele maruz kalması onun ruhsal bütünlüğünde çatışmayı hızlandıracak, gerek bilinç düzeyinde gerekse bilinçaltında, bu çözümlenemeyen çatışmanın neticesi de homeostazinin[45] bozulması olacaktır. Kolektif bilincin, baş edilemeyecek düzeyde güçlü engellemeler ve baskılara maruz kalması halinde farklı tepkiler oluşacak. Bu da kolektif tavır ve davranışlarda beklenmeyen sapmalara yol açacaktır. Kolektif bilinçteki savunma düzeneklerinin bir güç tarafından bastırılması yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Azınlığın kolektif bilinci, çoğunluğun çoklu baskı mekanizmalarına maruz kalması halinde, yukarıda öngördüğümüz sapmaları gerçekleştirmeye muktedirdir. Metafor olarak kullandığımız maninin klinik görünümünde önemli bir belirleyici de taşkınlık halidir. Manide görülen aşırı kabarmış benlik hali, coşma ve zaman zaman sanrılar görmenin engellenemez hali, çoğunluk olmanın yarattığı mani halindeki kitlelerin azınlıklara yönelik kitlesel hareketlerine çok benzemektedir. Türkiye’de Alevilere yönelik yapılan son dönemli kıyımların (Maraş, Çorum, Sivas Katliamları) kitlesel ruhunda kendisini gösterir. Alevilerin bu kıyımlara verdiği tepkilerde genelde depresif halin yarattığı, çökkünlük, içe çekilme, karamsarlık ve elem halidir, bu durumu da Alevi kolektif bilincinde görmek mümkündür.

Netice itibarıyla yapmaya çalıştığımız bu açıklamalar, azınlıkların varoluşunu temellendirmede eksik olan psikolojik boyuta bir gönderme niteliği taşımaktadır. Azınlıklarla ilgili çalışmalarda yukarıda kurduğumuz anolojilerin daha da derinleştirilmesinin fayda sağlayacağını ummaktayız.

 

DİPNOTLAR

[1] Manik Hal: Taşkınlık, aşırı neşeli, bazen de öfkeli, çoşkulu bir duygudurum içinde düşünce, konuşma, devinimde hızlanma, benlik kabarması, aşırı güçlülük, büyüklük duyguları ve sanrıları ile belirli genek bir aşırı kabarma, çoşma sendromu. M. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Nobel Kitabevi, 2002, s. 294.

[2] Depresif Hal: Çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntü, hem de bunaltılı bir duygudurumla birlikte düşünce konuşma, devinim ve fizyolojik işlevlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunun yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık duygu ve düşünceleri ile belirli bir sendromdur. M. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Nobel Kitabevi, 2002, s. 292.

[3]  Hastalık nöbeti krizi

[4] Preece, J. J.(2001). Ulusal Azınlıklar ve Avrupa Ulus-Devlet Sistemi, Donkişot Yayınları, s.25

[5] A.g.y., s 23.

[6] A.g.y. s.28.

[7] Aytaç, A. M. (2011).  Kitlelerin Ruhu. Dipnot Yayınları.

[8] Geniş Grup Kimliği kavramı ünlü psikiyatrist Vamık D. Volkan tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. Körü Körüne İnanç, Kanbağı isimli kitaplarında ayrıntılı değerlendirme mevcuttur.

[9] Hobbes, T, (2004), Leviathan, İş Bankası Yayınları, s.145.

[10] Spinoza (2009) s.13

[11] Canetti, E. (1998). Kitle ve İktidar. İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

[12] Tepi, motivasyon

[13] Grup Psikolojisi ve Ego Analizi, Bir Yanılsamanın Geleceği, Uygarlığın Hoşnutsuzluğu

[14] Baskın olan, gücü yeten

[15] Freud, S. (2009). Uygarlığın Huzursuzluğu. İstanbul, Metis Yayınları s. 45.

[16] Genel olarak libido, özgür yaratım ya da psişik olarak bireysel gelişim Freud’a göre libido içgüdüsel enerjidir.

[17] Adorno. T. W. (1990). Eleştiri : Toplum Üstüne Yazılar, Belge Yayınları s.38

[18]Freud, akt:Adorno, A.g.y. s. 47

[19] Volkan, V. D.(2005). Körü Körüne İnanç,Okuyanus Yayınları s.15.

[20] Erik Erikson’un “Çocukluk ve Toplum” kitabında açıkladığı, insanın gelişiminin sekiz evresini anlatırken kullandığı kavram.

[21] Erikson, E. H. (1987). Childhood and Society. United Kingdom, Paladin Grafton Boks.

[22] Volkan V.D, (2005, 2007)

[23] Volkan V.D, (2005) A.g.y.,

[24] A.g.y. s.

[25] Volkan V.D, (2005, 2007)

[26] Volkan V.D, (2005) A.g.y., s.51.

[27] Volkan, V. D.(2007). Kimlik Adına Öldürmek, Everest Yayınları. S. 52.

[28] A.g.y., S. 55

[29] Scott, J.C.(1995). Tahakküm ve Direniş Sanatları, Ayrıntı Yayınları s. 55

[30] A.g.y., s. 115

[31] Bourdieu akt:Scott, J (1995) A.g.y., s. 116

[32] Açıkel, Fethi, “Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi”, Toplum ve Bilim,1996 sayı: 70: 153-199.

[33]  (Benjamin akt:Açıkel, F. (1996).

[34] Berger, L. P, Luckmann, T. (2008).  Gerçekliğin Sosyal İnşası. Paradigma Yayınları, s.239.

[35] Senett, R.(2005). Otorite. Ayrıntı Yayınları. 2005.

[36] Aytaç, A. M. (2011).  Kitlelerin Ruhu. Dipnot Yayınları, s.53.

[37] Spinoza (2009) A.g.y., s.20

[38] Le Bon G.(2008). Kitleler Psikolojisi. Hayat Yayınları.

[39] Freud, S. (2009). Uygarlığın Huzursuzluğu. Metis Yayınları.

[40] Canetti, E. (1998). Kitle ve İktidar. Ayrıntı Yayınları, s.280.

[41] Jay, M.(2012). Deneyim Şarkıları. Metis Yayınları.

[42] Le Breton, D.(2010). Acının Antropolojisi. Sel Yayınları, s.86

[43] Halbwachs, M.(1992). On Collective Memory. The University Of Chicago Press, s.32.

[44] Ricoeur, P.(2012). Hafıza, Tarih, Unutuş. Metis Yayınları, s.43.

[45] Biyolojik ve psikolojik denge durumu

 

KAYNAKÇA

Açıkel, F. (1996). Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi. Toplum ve Bilim, 70, 143-199.

Adorno. T. W. (1990). Eleştiri : Toplum Üstüne Yazılar. İstanbul, Belge Yayınları.

Aytaç, A. M. (2011).  Kitlelerin Ruhu. Ankara, Dipnot Yayınları.

Berger, L. P, Luckmann, T. (2008).  Gerçekliğin Sosyal İnşası. İstanbul, Paradigma Yayınları.

Canetti, E. (1998). Kitle ve İktidar. İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Erikson, E. H. (1987). Childhood and Society. United Kingdom, Paladin Grafton Boks.

Freud, S. (1999). Uygarlık, Din ve Toplum. Ankara, Öteki Yayınları.

Freud, S. (2009). Uygarlığın Huzursuzluğu. İstanbul, Metis Yayınları.

Halbwachs, M.(1992). On Collective Memory. Chicago, The University Of Chicago Press.

Le Bon G.(2008). Kitleler Psikolojisi. İstanbul, Hayat Yayınları.

Le Breton, D.(2010). Acının Antropolojisi. İstanbul, Sel Yayınları.

Jay, M.(2012). Deneyim Şarkıları. İstanbul, Metis Yayınları.

Öztürk. O. M.(2002). Ruh Sağlığı ve Bozukluklar. Ankara, Nobel Yayınları,.

Preece, J. J.(2001). Ulusal Azınlıklar ve Avrupa Ulus-Devlet Sistemi. İstanbul, Donkişot Yayınları.

Ricoeur, P.(2012). Hafıza, Tarih, Unutuş. İstanbul ,Metis Yayınları.

Senett, R.(2005). Otorite. İstanbul, Ayrıntı Yayınları. 2005.

Scott, J.C.(1995). Tahakküm ve Direniş Sanatları. İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Volkan, V. D.(2005). Körü Körüne İnanç. İstanbul ,Okuyanus Yayınları.

Volkan, V. D.(2007). Kimlik Adına Öldürmek. İstanbul, Everest Yayınları.