Calvino’nun Görünmez Kentleri’nde Marco Polo, Kubilay Han’a bildiği tüm kentleri anlattığını söyleyince Han, “Venedik’ten hiç bahsetmedin!” der kızgınlıkla. Marco da “Bunca zaman ne anlattım sanıyorsun ki” der gülümseyerek “ne zaman bir kent anlatsam Venedik’le ilgili bir şeyler söylüyorum. Diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsam, gizli bir kentten yola çıkmak zorundayım”.

Peki, insanın hayatı anlamlandırmak için kerteriz aldığı gizli kent hangisidir? ”İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyordu Protogas; peki, insanın ölçüsü nedir? Bu sorular bizi çocukken ilk referans kaynağı olarak dinlediğimiz masallara götürür. Fark etmesek de yaşama dair ilk kodlarımızı masallardan alırız. Büyüyünce masalın kendisini unutsak dahi bizdeki duygusu ve anlamı ömür boyu sürer. Guy Debord’un “Çocukluk … biz ondan hiç çıkmadık” tespitini hatırlatır bu. Bütün anlatılar bizi şu veya bu oranda etkileyerek değiştirirler, zira William Randal’ın belirttiği gibi “yaşanmakta olan hayat, anlatılan hayattan ayrılamaz.”

En kadim anlatı biçimi olan masallar, kuşatan kuşağa aktarılırken her dönemin ruhuna göre şekillenen, her dönem barındırdıkları fikir ve ideolojiler üzerinden çeşitli okumalara açık çok katmanlı yapılardır. Naifliği nedeniyle pek görülmez ama tehlikelidir masallar. Geçtiğimiz aylarda yayımlanan Skolastik Fantazya buna dikkat çekerken; masallarla, aha doğrusu onu oluşturan egemen yapıyla hesaplaşmamızı kaçınılmaz kılıyor.

MASAL VE İDEOLOJİ

Genellikle masal rüyalara benzetilmiştir. Doğuşu itibariyle bu tespitte beis göremeyiz ancak insanlık tarihinde toplumsallaşmanın gerçekleşmesiyle birlikte masalın işlevi de değişti. Böylece masal içeriği ve biçimiyle döneminin egemen değerleriyle yoğrulmuş bir anlatıya dönüştü. İdeolojinin ilk torna tesviyesi olarak toplumun giriş kapısındaki çocuk için her türlü yıkıcı düşünceye karşı negatif bir aşılamaydı bu. Zira Latince kökenli propaganda kelimesi de aşılamak anlamına gelir.

Masalın rüyalardan farklı olan bir yanı da mesaj ileten sonlarının olmasıdır. Rüyalarda ise bir son olmadığı gibi alabildiğine özneldir. Bir anlamda rüyalar patikaysa, masallar yürünmesi telkin edilen anayollardır.

Masal bir standartlar sistemi ve tahakküm aracıdır; kimliğin, normların, yönlerin ve tanımların oluşturucusudur. Örneğin masallar kadın alt benliğine, erkeğe ve toplumun törelerine itaat tohumları ekerken; erkek alt benliğe de cesur, güçlü, zengin, yakışıklı ve kadına hamilik yapacak niteliklerle donanmış olma tohumlarını eker. Büyüklerin sözlerinden çıkanların başına geleni Kırmızı Şapkalı Kız’da görebildiğimiz gibi, Külkedisi’nde de mazlumluğun yüceltilmesini ve sonunda da ödüllendirilmesini görürüz. Adorno’nun dediği gibi “Mazlumluğun yüceltilmesi, mazlumluğu yaratan sistemin de yüceltilmesidir.”

Pavase’ye göre insan dünyayı eşyalar aracılığıyla değil, kelimeler, resimler ve masallar aracılığıyla tanır. Masallarda görünen yüzeyin altında iletiler, gizli mekanizmalar, ustaca saklanmış beyin yıkama yöntemleri bulunur. Hatta masal hem içerik hem de biçim olarak gizli bir şekilde, iyi örgütlenmiş  devletin bir versiyonudur. Sınıflı ve hiyerarşik bir toplum gibi, egemenler ve ona itaat etmesi gerekenleri içerir; gerektiğinde cezalandırıp ödüllendirir, kendi çıkarına olan ahlakın adresini gösterir.

Özellikle klasik masallarda uyumun devamı için bolca alt kod bulunurken her zaman egemen anlayışa göre de akort edilir. Kapitalizmin yeşermesiyle birlikte bireyin kazancını öne çıkartan, toplumsal yapının temel bileşenlerini yeniden tanımlayan masallar sürülür piyasaya. Örneğin Bremen Mızıkacıları yaşlandığı için topluma yük olanların evden kovulacağını gösterir bize. Aynı durum Hansel ve Gratel için de geçerlidir. Kardeşlerin masalın sonunda alt ettikleri cadının hazinesiyle eve dönmeleri ve bu şekilde kabul görmeleri oldukça manidardır. Daha çocukken bunları doğal görmeye şartlandırılırız, bazen de kötülükler ve cezalarla korkutuluruz. Bu nedenle masallar eğitici olmaktan çok terbiye edici anlatılardır.

MASAL VE İLÜZYON

Masal, sahici dünyanın aklandığı uyuşturucu bir niteliğe sahiptir. Büyüsüyle toplumsal düzendeki garabetlerin üstünü örterken insanı avutan boş fantezilerin de doğumhanesidir. Böylece insan zihni bir hikâye anlatıcısıyken bir masal anlatıcısı ve dinleyicisine dönüşür. Zizek’in toplumsal teorisinde günümüz insanı gerçekliği fantezilerle tutunan bir varlık olarak tanımlaması boşuna değildir. Zira sistem de kendini masallaştırarak zihinlere empoze eder, kapitalizmin alameti farikası olan Amerikan rüyası buna örnektir.

Çağdaş dünya skolastik fantazyadan çokça kopya çekmiştir. En ciddi anlatılarında bile mantığı aldatan masalsı kökler mevcuttur. Asıl derdi ise verili olanı onaylama üzerinedir. Bunu yaparken de yarattığı düşsel ve haz dolu dünyayı yem olarak kullanır. Ayrıca masal ve uyku arasındaki bağlam durumu, Huxley’in hipnopedyasını ve şartlanma teorisini anıştırır.

Bilinci dumura uğratan bir yapısı vardır masalın. Öyle olmasa Pamuk Prenses’in isteği dışında öpülmesini romantik bulmayız. Veya çalışmanın kutsandığı Ağustos böceği ve Karınca masalında ağustos böceğinin layığını buldu diye açlıktan ölmesine göz yumamayız. Hem masala karış duygusal yaklaşımımız hem de sözde adalet duygumuz pekiştiği için bunlara karşı körleşiriz. Çünkü masallarda mutlu sonlar vardır, “herkes ektiğini biçer” türünden mesajlar içerir. Oysa dünyada böylesi bir denklemin karşılığı yoktur. Aksine karmaşık, öngörülemezdir ve güvenli bir yer değildir dünya. Hele ki hazır ve kurulu bir adalet yoktur.

Ama masalların sonunda hep iyi olanlar kazanıp sonsuza dek mutlu yaşarlar. Devleri yenen kahramanlar yüceltilir, sürekli olarak dünyanın en güzel kızından, en yüce kişisinden, en hızlı atından ya da bulutların ötesine uzanan saraylardan, şatolardan bahsedilir. Tesadüfü değildir masallardaki bu görkem ihtiyacı. Çocukları olduğu kadar büyükleri de en zaaflı yerinden yakalar bu “en büyük ve en güzel” hayali. Dünyaya hükmeden faşist diktatörlüklerin kökeninde bile bu büyülenme hali vardır. Öte yandan bu, zamanımızın piyango mekanizmasına benzer. Herkes o özel kişi olmak ister ve hayalinde dahi onu kimseyle paylaşmak istemez. Masal ise bu arzunun yansımasından çok yaratıcısıdır.

MASAL VE HAYAL

Hayal gücünün dokusuyla örüldüğü var sayıldığından ilk başta masal gerçeklerden bir kaçış alanı, karşı bir dünya, hatta ütopya sanılabilir. Hâlbuki masal gerçeği  hayal gibi yutturur bize, büyülü harmonisinin altında da haksızlıkları, sömürüyü, sınıfsal ayrımı, itaati ve daha pek çok kötücül durumu kutsar. Sistemin günahını günah keçilerine yüklerken düzenin sorunlarını yine düzen içinde çözer.

Baudrillard’ın ortaya koyduğu üzere imge ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair dört farklı söylem vardır: Bir imge bir gerçeği yansıtabilir, bir gerçeği maskeleyebilir, bu gerçeğin yokluğunu gizleyebilir ve son olarak da bir simulakruma dönüşerek gerçeklikle bütün ilişkilerini kesebilir. Masallar ise kurmaca olanı hakikat gibi sunarak değil de hakiki olanı kurmaca olarak sunarak aldatır bizi.

Öte yandan, masallar bireysel kurtuluşa endekslidir daima. Örneğin yoksul halk çocuğu bir dizi maceranın ardından hem padişah kızını alır hem de güce ulaşır. Bu da bize sınıflı toplumlarda her türlü aşk hikâyesi, sınıf atlama hikâyesidir tespitini hatırlatır. Yeşilçam’daki “zengin kız fakir oğlan” dilemması da bunun bir türevidir. Dünyayı değiştirmek istemez masal, aksine mevcut olandan yararlanmayı teşvik eder. Böylece dünyanın haksız gerçekliğinden kaçıyor gibi görünmesine rağmen daha fazla dolanır ağlarına.

“Neden?” sorusuna cevap vermez masal, “nasıl?” sorusuna cevap verir. Zaten soruları yoktur masalın, Kibritçi Kız’ın her kibrit yakışıyla dondurucu soğukta sığınmaya çalıştığı hayalleri olması gibi anlık ve öldürücü cevapları vardır.

Tabii, sisteme muhalif masallarda vardır ancak ideolojik alt yapısı incelendiğinde dehşete düşürecek Kırmızı Şapkalı Kız kadar yayılmasına izin verilmemiştir bunların. Toplumsal iktidarın genel ve harcıalem doğrularını barındırmayan, muhalefet eden masalların yaşamasına izin verilmemiştir. Örneğin Küçük Kara Balık neden bunca yasaklanmıştır? Keza Simurg masalı hem manası hem de kurgusuyla çok farklı olmasına karşın az bilinir. Burada bilinçli bir tırpanlama söz konusudur. Bu tümden olabildiği gibi redakte şekilde de olabilir. Bazen masallara, toplum tarafından baskı altına alınan bireyin kimi arzuları ve yakınmaları sızabilir, işte o zaman da elden geçirilip ayıklanırlar. Zira masal hem gerçekte hem de mecazen mışıl mışıl uyutmak içindir.

Günümüzün masalları ise artık anlatılan değil, okunan da değil, izlenen bir şeydir çoğunlukla. Bunu ilk keşfeden de Disney olmuştur. Masalların sinemaya oyduğu gibi aktarılması bir yana, dram türünden korku türüne dek pek çok sinema masalın içerik ve biçiminden fazlasıyla etkilenmiştir. İnsan anlatılarla oluşturulan bir varlıktır artık. Bir formüle ve matematiğe dönüşen masal popüler sinema kılığında insanın özünü imal eden bir fabrikaya dönüşmüştür.

MASALLARLA HESAPLAŞMA

Hüseyin Köse’nin derlediği Skolastik Fantazya, gecikmiş bir entelektüel sorgulama olarak masallar üzerinden her türlü verili anlatıyla hesaplaşma imkânı sunuyor. Köse’nin deyimiyle “…yapısökümcü bir girişim… büyü bozucu bir girişim de denebilir buna”

Akademik alanda Freud’un baş düşmanı olan Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan’ında şöyle der: “Ürünler doktrin aşılar ve manipüle ederler; kendi yanlışlığına karşı bağışık olan yanlış bir bilinci beslerler… Böylece tek boyutlu düşünce ve davranış kalıbı doğar ki, bunda içerikleri nedeniyle yerleşik söylem ve eylem evrenini aşan düşünce… püskürtülür. Verili dizgenin ve onun nicel uzamının ussallığı tarafından yeniden tanımlanır”

Masalların ideolojisi de tıpkı bu doğrultuda işler, bu işleyişi kırmanın en iyi yolu da onu yapısökümcü bir hesaplaşmaya tabi tutmaktır. Ayrıca Skolastik Fantazya’da masallarla en çok hesaplaşanların kadın yazarlar olması hiç şaşırtıcı değildir. Bu durum kitapta Rapunzel masalını analiz eden Menekşe Toprak’ın belirttiği gibi “Bir eve, bir aileye, bir mahalleye, bir ülkeye, bir yaşam biçimine kapatılma” halidir. Erkekler içinse hesaplaşma masallar kadar tarih yerine geçen efsane ya da destanlarla da yapılmalıdır ayrıca.

KARŞI MASAL

Anlatılardaki ideoloji kavramı, Althusser ve Gramsci sonrası olgun bir kimliğe bürünmüştür. Postyapısalcı bakışla birlikte ideoloji kavramını söylem üzerindeki izleriyle görürüz. Bu tür analizler anlama ve alımlama estetiğini öne çıkardı. Derrida’cı yapısöküm ise anlatıları çözümlerken yeniden inşa edebilmemize kapı araladı. Aslında masallarla gerçek bir hesaplaşma da ancak o zaman mümkün olur. Bu noktadan hareket edilince masalın biçimsel olanaklarından faydalanmak da söz konusudur. Sözgelimi insanların ağzını bile açmaya korktukları baskıcı bir ortamda, “Bir gün ülkenin birinde, bir padişah…” diye başladığımız bir anlatıda, fantastik bir zeminde yaşadığımız tüm gerçekliği masalın yer, zaman ve kişi belirsizliğinden faydalanarak yermek mümkündür.

Bu doğrultuda Özlem Sezer’in Karşı Masal terimi oldukça yerinde bir kavram olarak duruyor. Pamuk Prenses, Külkedisi gibi masallardan başlayarak klasikleşmiş pek çok anlatıyı, olaylarını ve karakterlerini ters açıdan yorumlayarak yeniden kurgulamak olasıdır. Örneğin prenses kurbağayı değil de kurbağa prensesi öperse ne olur? Az da olsa bu formülü eğlenceye çevirerek tatbik edenler de bulunmaktadır. Örneğin Shrek I bu tarzda işle ve olağanüstü bir sistem eleştirisi yapmayı başarır. Kimileri ise çareyi ideolojisi çürük masalları çocuklara hiç okumamakta arayabilir. Ancak izolasyon mümkün değildir. Okulda, sokakta tv’de bu masallarla karşılaşacaktır çocuklar. O halde yok saymak yerine alternatifini üretmek kaçınılmazdır.

Randall, farklı bir hikâye oluşturabilirsek, farklı bir hayat da yaratabileceğimizi söylemektedir. Hatta Irwin Edman dünya görüşümüzün bile yaratmış olduğumuz bir hikâye olduğunu belirtir. Jung ise psikiyatri hastalarının “kendi hikâyelerinden ayrılmış” insanlar olduğunu söylüyor.

Skolastik Fantazya’dan çıkan sonuç şudur: Masalları anlamaktan çok değiştirmek gerekir. Esasında uyuşturucu niteliğinde tüm anlatılar için geçerlidir bu. Zaten yazarlık ya da yaratıcılık diyelim, yoktan var etmek değildir, aksine yerleşik kavramlarla kurulmuş bilinci tersine çevirmek ve onunla hesaplaşmaktır. Bu nedenle yaratıcı sanatçılar “baba katilidir”.