Bülent Özçelik: Hocam, 1980’lerden sonra pek çok dinin olduğu gibi, İslamın ve İslamcılığın da toplumsal yaşama ve siyasal alana daha yoğun bir şekilde girdiğini görüyoruz. Bunu siyasal eğilimden şiddete pek çok açıdan yaşıyoruz. Bu eğilimi nasıl görüyorsunuz? Sizce hangi yöne evrilmektedir?

Menderes Çınar: Dinlerin, İslamın ve İslamcılığın toplumsal ve siyasal alana daha yoğun bir şekilde girmesi ya da kısaca yükselişinin birçok nedeni olabilir. Seküler yapıların dayandığı teorik zemin olan modernizmin postmodern eleştiriler vasıtasıyla çözülmesi; neoliberal paradigmanın yükselişi ve reel sosyalizmin çöküşü ile beraber ilan edilen tarihin sonu ve buna bağlı olarak siyasetin bildiğimiz sağ-sol ekseninden kayması, kimlik siyasetlerinin yükselişi, ki bunun sağcı ve solcu versiyonları olabilir genel olarak dini siyasetlerin yükselişini kolaylaştıran faktörlerden sayılabilir. İslam ve İslamcılıkla ilgili olarak genelde söylenen şey laik milliyetçi modernleştirici rejimler/ideolojiler başarısız oldukları için yükseldikleridir. Bu tez laik, milliyetçi ve modernleştirici denilen birçok rejimin İslamcılardan daha İslami olduğunu göstererek çeşitli otoriter pratiklerinin üstünü örtmeye çalıştığını göz ardı etmesi bakımından eksik kalmaktadır. Türkiye’de de İslamcılığın yükselişinde yukarıda bahsettiğim global konjonktüre ek olarak, hatta ondan daha fazla 12 Eylül 1980 darbe yönetiminin demokratik siyaset alanını daraltan politikalarını İslama başvurarak meşrulaştırmaya çalışmış olması oldukça etkili olmuştur. İslamın, İslamcılığın yükselişini neoliberal globalleşme, postmodernist eleştiriler, sosyal adaletsizlik veya ekonomik kriz gibi faktörlerin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendiren yaklaşımlara siyaset dolayımını gözden kaçırdığı için dikkatle yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik kriz, sosyal adaletsizlik vb. siyasetin hammaddesi, siyasetçiler bu sorunları nasıl ele alıyor, teşhisleri ve çözüm önerileri ne ona bakmak lazım. Bu çerçevede, gerçekçi ve geçerli bir alternatif sunmayan, “İslam her sorunumuzun çaresidir” basitliğinden öte gidemeyen, dolayısıyla aslında bir alternatif olmayan İslamcılığın yükselişini, diğer siyasetlerin, siyasi aktörlerin gelişen olaylara/sorunlara yönelik tutumlarına bağlı olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, yolsuzluk ve yozlaşma sorununa karşı hiçbir siyasi aktörün “çaresi, şeffaflık ve hesap verebilirliktir” gibi bir çözüm önermediği bir ortamda “çaresi, takva sahibi, Allahtan korkan, kuldan utanan dindar insanların yönetime gelmesidir” iddiası geçerlilik kazanır. Bu aynı zamanda siyasal alanın kuruluşunu, yapılandırılışını, meşru siyasal faaliyetin çerçevesinin nasıl belirlendiğini de dikkate almamızı gerektiriyor. Tabii bu sorunuzu cevaplandırırken şiddet ve tedhişi bir yöntem olarak benimsemiş olan İŞİD gibi dini/İslami hareketleri dışarıda bırakıyorum. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---