YUNUS YÜCEL: 15 Temmuz akşamı yaşanan darbe teşebbüsünü Türkiye darbeler tarihini düşünerek nasıl görüyorsunuz?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Türkiye bir darbeler tarihine tanıklık ediyor ve uzun bir süredir darbe söylentileri/iddiaları uçuşuyordu. Doğrusu bunu öngörmek çok zor değildi bu kaostan, çatışmalardan dolayı. Özellikle Gülen Cemaati ile iktidar partisi arasındaki iktidar savaşı, Ergenekon ve Balyoz davalarından çıkanlar ile sonradan barışmaları… Yani birçok olgu bunu işaret ediyordu ve kısaca söylemek gerekirse bu bir darbe teşebbüsü, “tam teşebbüs” deriz hukukta. Ancak birçok flu nokta var, nasıl hazırlandığı, MİT’in darbenin neresinde olduğu, Genelkurmay’ın neresinde olduğu, emir komuta var mıydı, yok muydu gibi… Dediğim gibi, netleşmeyen birçok soru var, satır aralarında hükümet ve saray da birçok şeyi gizliyor. İlk görüntü öyle olsa da darbe sadece Meclis’in bombalanması ve İstanbul ile Ankara’da biraz da amatörce tankların sokağa çıkması ile olabilecek bir mesele değil. Bu darbenin siyasi ayağı çok önemli bir yerde duruyor ve hala hiçbir açıklama yok. Uluslararası anlamda destekleyen güçler var mı,  varsa karşılıklı ne vaatler verildi? Bütün bunların kısa vadede ortaya çıkmasa bile orta ve uzun vadede netleşeceğini düşünüyorum.

YUNUS YÜCEL: Abdullah Öcalan’ın müzakere sürecinde sürekli işaret ettiği bir “darbe mekaniği” uyarısı vardı. Oradan yola çıkarsak Kürt sorununda yaşanan bu son gelişmeleri ve savaş haline tekrar dönülmesi, savaşın beklenmedik bir dozda yaşanması ile darbe arasında nasıl bir ilişki var?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: En son söyleyeceğimi en başta söylersem, doğrudan bir ilişki var, darbe zeminini hazırlaması açısından. Kürt sorunu değildir darbe zeminini hazırlayan, Kürt sorununun çözümsüzlüğü darbe zeminini hazırlayan unsurlardan biridir. Kürt Sorununu çözmede tekrar şiddet, bastırma ve imha politikalarına dönüş darbe zeminini güçlendirmiştir. Darbe uyarısını, Ortadoğu’daki ve Rojava’daki gelişmeleri şüphesiz birçok değerlendirme var ama bu kadar net adını koyarak tahlil eden Sayın Öcalan oldu İmralı’dan ve görüşme notlarında bu var. Bir defa da yapmadı, defalarca yaptı ama belli ki hükümet bu uyarıları kulak arkası etmiş, bu gerçekten ciddiye alınacak bir öngörü. Hem siyasi yaşamla hem de iktidar partisinin dizginlenemez hırsı ve iktidarı tekelleştirme çalışmalarını gözeterek bunu tahlil etti ve gelinen noktada bu zemin korkunç bir şekilde dışa yansıdı. Siz demokratikleşme adımlarını atmazsanız, Kürt problemini demokratik zeminde çözmezseniz darbeciler de harekete geçer bu puslu havayı fırsat bilerek.

Kürt meselesi ile ilişkisine gelirsek, Türkiye’de ittifaklar, pazarlıklar Kürt meselesi üzerinden zaman zaman yükselir zaman zaman da düşer. İktidar, Kürt meselesinde Suruç Katliamı’ndan sonra iki polisin öldürülmesini gerekçe yaparak ya da yaratarak ya da birilerinin yaratması ile daha önce almış olduğu savaş kararını yürürlüğe koydu ki örgüt ilk başta üstlendiğini söylemiş olsa da sonra soruşturma başlattığını duyurdu. 2014 Ekim MGK’sında bu kararın alındığını Davutoğlu itiraf etti ve MGK’da çözüm sürecinin bitirilmesini, savaşın tekrar başlatılmasını konuştuklarını açıkladı. Bu son yaşadığımız şeyler hepsi bunun neticesi. Bu savaş kararı ile beraber hiçbir sınır tanınmadı; ne hukuki, ne siyasi, ne etik ne vicdani, ne inanç açısından. Türkiye Tarihi’nin en karanlık ve en büyük insanlık suçlarına imza atıldığı bir dönem yaşadık gerçekten. Özellikle sokağa çıkma yasakları ile beraber halkın öz savunması karşısında hâlâ etkileri devam eden bir süreç yaşanıyor. Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı yeni kalktı ancak altı mahallede devam ediyor. Şırnak’a giriş çıkış yasak, Yüksekova’da gittik gördük ve aklın alamayacağı bilinçli bir yıkım var. Cizre bodrum katliamları, göz göre göre insanların diri diri yakılmaları başka bir şeye işaret ediyor: Kürt Halkının gene baskı ve katliamlar ile korkutularak taleplerinden vazgeçmeleri. Peki, darbe ile ilişkisi ne? İlk önce bu ortam askerlerin istedikleri gibi davranmalarını sağladı ve hükümet buna tam siyasi destek verdi. Hükümet şöyle bir denetim yapmadı: Tırnak içinde söylüyorum siz orada terörle mücadele ediyorsunuz ama terörle mücadele etmiyorsunuz, karşınızda halk var, halkla mücadele ediyorsunuz. İktidar, bunun sınırları, hukuku, Cenevre Savaş Sözleşmesi ve ilgili ilkeler nezdinde uyarıcı, denetleyici olmadı aksine tam destek verdi. Nedir bu desteğin neticesi? Bugün Şırnak alay komutanı tutuklu, 458 asker tutuklu. Şırnak’ı, Cizre’yi yakıp yıkan, insanları öldüren insanlar FETÖ’cüymüş, müş diyorum çünkü bir yargı kararı yok henüz, onların iddiası bu. Bence de doğrudur, yanılmama ihtimali yüksek. Bundan sadece bu askerler mi sorumlu? Hayır değil, hükümetin her şart ve koşulda objektif sorumluluğu var, kusursuz sorumluluğu var ve bir de iktidar olmanın verdiği bir sorumluluk var. Bir yandan da AKP iktidarı her şeyi yaptırıyor ve iş işten geçtikten sonra “Ben yapmadım paralel yaptı” diyor. KCK davalarında da öyle dedi, daha birçok meselede de öyle dedi ama Kürt meselesinde öyle değil. Kürtler söz konusu olunca ittifak çok daha büyük oluyor. Yani FETÖ de, iktidar da, CHP de, MHP de Kürtlere karşı her zaman bazen açık bir şekilde bazen zımni bir şekilde ittifak halindeler.

Özetle Kürt meselesini savaşla çözme politikaları bu darbe zeminini güçlendirmiştir ve darbecileri cesaretlenmiştir. Bu çok önemli çünkü hukuk dışında çalışmışlardır. Kendilerini hiçbir kuralla, ilkeyle bağlı hissetmemişlerdir. Hükümetin Kürt sorunu karşısında kararsız, tutarsız, yönsüz ve pragmatist, günlük kararlarla süreci yönetmesi onlara ayrıca güç vermiştir. Aslında bir anlamda iktidar tarihi bir hata yapmıştır: Vekillere dokunulmazlığı kaldırmış, askere dokunulmazlık getirmiştir. Meclis’te getirdi bunu ve CHP, MHP, AKP bu dokunulmazlık yasasını, ikisini de birlikte imzaladı. İşte askere dokunulmazlık verirsen asker gider yakar, yıkar, Meclis’i de bombalar, yerleşim yerlerini de bombalar, sana suikast da yapar. Çünkü sen bu silahı siyasetin denetim yetkisini elinden alıp vermişsindir askerin eline. Bu da çok önemli bir dönemeçtir.

YUNUS YÜCEL: Türkiye’de olan darbeler ile siyasal krizler arasında organik bir bağ olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ise 2000’lerin ortasından beri adı konmamış bir olağanüstü hal rejiminde yaşamaktaydı. Özellikle Gezi Olayları ve 17-25 Aralık operasyonlarından beri bu siyasal kriz daha görünür hale geldi. Şimdi ise hukuken tanımlanmış bir olağanüstü hal rejimi içerisindeyiz. Peki, sizce AKP bu olağanüstü hal ilanını ne tür bir siyasal amaç için kullanacak?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: AKP İktidarı’nın 2007’e kadar bazı kararları daha ortak mutabakata dönüktü kendini mağdur gördüğü için ama 2002’den bu yana süregiden inişli çıkışlı bir kriz vardı. Özellikle türban, İslam, asker ile çatışma ve 28 Şubat’ın yarattığı travma üzerinden bir gerilimin varlığından bahsedebiliriz. Ancak tek başına iktidar olmanın sürekliliğini güvence altına alınca -her ne kadar 7 Haziran’da bu süreç kesintiye uğrasa da- kendileri açısından muazzam bir özgüven ve siyasette sınır tanımamazlık başladı. Olağanüstü hal, sıkıyönetim ilan etmeye gerek bile duymadı. Yasayı değiştirmeye gerek bile duymadan toplumsal gösterileri fiilen yasakladı, kitle katliamları yaptı, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımını fiilen engelledi. Yüzlerce, binlerce genç polis kurşunu ile yaşamını yitirdi ve bunlar bizi buraya getirdi. Hukuk bu anlamda toplumsal yaşamın belirli asgari kuralların belirlenmesi çerçevesinde düzenlenmesidir belki de hukukçu olduğum için bunu söyleme ihtiyacı duyuyorum. Şimdi, hukukun ve hukukun üstünlüğünün olmadığı bir yerde iktidarın ve yönetenlerin kendini hiçbir ilkeye ve hukuk normuna bağlı hissetmediği ortamlarda keyfiyet vardır, diğer adı faşizmdir, diktatörlüktür. Yani, bu rejim 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmedi, öncesinde de vardı. Bu işi kıyas üzerinden yapmak istemem ama biz aylardır Meclis’te bas bas bağırıyoruz, asker halkı öldürüyor diye. Cizre’ye 10000 asker gönderildi tanklarla beraber, özel harekâttan SAT komandolarına kadar, denizin olmadığı bir yere SAT komandolarını yolladılar. Niye gönderdiniz? Halkı öldürüyorlar. Asker vatandaşa kurşun sıkmaz diyenler şimdi çıkmış, iki gözü iki çeşme tanklar halkı bombaladı da, Meclis bombalandı da… Sen orada bunu yaparken müdahale etmezsen bunu da yapar. Dolayısıyla bu süreç birbirini üretti.

YUNUS YÜCEL:  Peki bundan sonrası için ne dersiniz? Yani askerin halka saldırdığı, asker ile polisin çatıştığı, askeriyenin homojen bir blok olmadığı ve emir komutanın pek de işlemediği bir durumla karşılaştık ve AKP’nin sanıldığı kadar devlete hâkim olmadığını gördük. AKP bu kriz ortamında ne yapacak bundan sonrası için?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Bu süreçte yeni ittifaklar arayacak, arıyor da. Yeni platformlarda yeni pazarlıklar gündemde. Bir kere şunu not edelim, bu kadrolar iktidar partisi ve FETÖ arasındaki ittifak ile devlete yerleştirilmiştir, devlete sızmış değillerdir. Bu dönem, AKP iktidarının ittifak halinde olduğu bir güç ile beraber ülkeyi yönettiği bir dönemdir. Hiçbir güç Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin de içinde bulunduğu, Yargıtay, HSYK vs. bir bütün olarak üst komuta kademesinin devlete farklı yollarla sızdığını ikna edemez kimseyi, ne Dünya’yı ikna edebilir ne de bizleri ikna edebilir. Çünkü bunlar başka kadroların tasfiyesiyle, yeni bir alan açılıp kendi iktidarlarını sağlamlaştırma temelinde gerçekleşti. 17-25 Aralıkla kendi aralarındaki güç savaşı, iktidar savaşı başka bir görüntü ortaya çıkardı. AKP bu sefer Ergenekon ile uzlaştı, yani Ergenekon, Balyoz sanıkları ile bir uzlaşı yapıp tersten cemaate yönelik bir hamle başlattı. Bu çok çıplak bir resimdir. Bütün davalar düşürüldü, hepsi beraat ettirildi şimdi de üst komuta kademesine yerleştiriliyor ve bu hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. AKP, ittifakını şimdi oradan değil buradan kuruyor. İşte Saray’daki görüşmelerle, Başbakanın iki parti ile diyaloğu ve kapalı kapılar ardında CHP ve MHP ile kimsenin ne konuşulduğunu bilmediği görüşmelerle bir pazarlığın ve ittifakın ayaklarını oluşturuyorlar. AKP bundan sonrasını gene bizi dışlayarak, HDP’yi ve Türkiye’deki demokrasi güçlerini denklem dışında tutarak yola devam etme niyetinde. Şu anki tablo, yeni ittifaklar ile ama kendi yolundan şaşmadan ilerleme yönünde. Yani kendi iktidarını sağlamlaştırma, tek adam rejimini yerleştirme, AKP’yi daha uzun yıllar iktidarda tutma ve her şeyi kendinde tekelleştirme emeli duruyor bilinçaltında. Bu dönemde yüzeysel de olsa, pragmatist de olsa bu adımları atmak zorunda hissediyor. Aynen Yetmez ama Evet’çilerin eleştirildiği pozisyonun eleştirisi gibi, yarın bu pozisyonlar da çokça eleştirilecek. Özellikle CHP’nin içinde bulunduğu durum vahimdir.

YUNUS YÜCEL: AKP’nin ittifakları değişse de düşmanın adı değişmiyor ve bu anlamda KHK ile Şırnak ve Hakkâri illikten düşürüldü. Bölgenin yeniden yapılandırılması önemli bir rant ve siyasal dönüşüm projesi. Olağanüstü hal ile bölgenin yeniden yapılandırılmasına dönük çabaları nasıl görüyorsunuz?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: OHAL rejimini darbecilere karşı getirdiklerini söyleseler de, çıkardıkları KHK’lerde ve getirdikleri torba kanunlarla birçok işi bir anda halletmek istedikleri görülüyor. Hakkâri ve Şırnak buna tipik bir örnek. Tümüyle güvenlik sebebi ile kendi iktidarlar politikaları açısından illeri yeniden dizayn ediyorlar. Vatandaşın zararlarının tazmini, yoksulluğun, eğitimin düzeltilmesi yerine yakıp yıktıkları illeri güvenlik politikası çerçevesinde il olmaktan çıkardılar ya da şu anda Urfa’da iki tane genç 11 gündür işkencede, şeker bile vermiyorlar. Bütün bölgede OHAL değil sıkıyönetim vardı, şimdi bunu daha da katmerleştirdiler. Kürtler her zaman düşman. Buraya bir uyguluyorsa oraya yüz uyguluyor. OHAL rejimi ile bugüne kadar fiilen yaptıkları uygulamaları yasal dayanak ile daha rahat yapıyor. OHAL rejimi ile Kürt meselesini savaşla çözme konusunda elleri daha da güçlenmiş oldu. Bu durum, Türkiye’nin demokratik olmayan demokrasisinin daha erimesi, gerilemesi anlamında çok tehlikeli. Ancak, Kürt halkı darbecilere benzemez, onlar haksız değiller. Onlar haklı ve meşru bir mücadele yürütüyorlar. Onların mücadelesi eşit ve özgür yurttaşlık mücadelesi. Yani kendi kimlikleri, dilleri ile yaşamak kendi vatanlarında. Bu nedenle, bu yöntemle başaramayacaklarını herkes biliyor. Ama onlar hâlâ yanlışta ısrar ediyorlar. Hiç kimse, OHAL Kürtlere gelmedi demesin. Her zaman bu ülkede, darbelerde de, sıkıyönetimlerde de, OHAL’lerde de, kim için gelirse gelsin her zaman ortak düşman Kürtlerdir ve Kürt illeridir. Bu darbede de, darbecilere karşı sözde direnişte de getirilen kararlarda da bu rota değişmemiştir, tarihsel olarak devam ediyor.

YUNUS YÜCEL: Ergenekon ve Balyoz davaları HSYK ve askeriyede tasfiyeleri amaçlayan davalardı. Ancak bugün tam tersi bir manzara ile Ergenekon ve Balyoz davaları ile tasfiye operasyonlarını yürüten Cemaatin tasfiye edildiğini görüyoruz. Tayyip Erdoğan ise iki sürecin aktörü olarak karşımıza çıkmakta. Ergenekon davaları için “Ben bu davanın savcısıyım” derken de, “Sonuna kadar mücadele edeceğim” derken de. Tüm bu süreçleri göz önünde tutarak Tayyip Erdoğan’ın konumu hakkında ne dersiniz?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Erdoğan şu anda bu gelişmelerin tümünü yani darbe teşebbüsünü, darbecilere karşı halkın tepkisini, bütün partilerin bu konuda ortak duruş göstermesini -adımızı anmasa da- buna karşı çok meşru bir öz savunmanın gelişmesini tümünü kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor, kendi siyasi gücüne kanalize etmeye çalışıyor. İlk açıklamasında, facetime’da yaptığı değil, ikinci yaptığı açıklamada bu olayın “hayırlara vesile” olacağına dair bir açıklama yaptı. Bunun meali ise “Görürsünüz siz, bundan sonra ben neler yaparım” anlamına geliyor. Bu, tırnak içinde söylüyorum, onun elini güçlendirdi çünkü kendisine yönelen bir suikast var, Cumhurbaşkanı’na yönelen bir suikast girişimi var ve galiba ispatlanıyor bu. Bu kadar vahim bir darbeci aklı, her tarafa saldırmaları vs. kendi lehine dönüştürme yönünde muazzam bir çaba var. Bu KHK’ler bunun en önemli göstergesi. KHK’ler ile devletin, askeriyenin, üniversitelerin, bürokrasinin tüm yapısını değiştiriyorlar. Köklü anayasa, yasa değişikleri gerektiren adımları KHK’ler ile kendi başkanlığında ki istediği başkanlık sistemi bile bu kadar yetki vermez, Bakanlar Kurulu kararı ile çıkarıyor. Bunu kendi lehine dönüştürüyor ancak bizim konumumuz aynı. Darbeye karşı olmamız, darbecilerle sonuna kadar mücadele edecek olmamız bizim AKP’ye yakınlaştığımız anlamına gelmiyor, HDP için söylüyorum ya da Tayyip Erdoğan’a dair eleştirilerimizden imtina ettiğimiz anlamına gelmiyor. Eleştirilerimizin her zaman karşılığı maalesef var -keşke bizi yanıltsa- ve buna devam edeceğiz. Ancak diğer partiler öyle değil ve diğer partilerin tutumu da buna güç veriyor. Açıkçası Erdoğan bu darbe teşebbüsünden sonra kendi iktidarını, tek adam rejimini, otoritesini daha sağlam temellere dayandırma kararlığında. Şu an pragmatik adımlar atıyor, hezeyan halindeler ama bence ne yaptığını biliyorlar.

YUNUS YÜCEL: Darbe sonrası Selahattin Demirtaş’ın barış müzakerelerine dönme çağrısı oldu ancak HDP Saray’a çağrılmadı, Tayyip Erdoğan HDP’li vekiller hariç davalarını geri çektiğini açıkladı. Açıkça HDP’nin siyasal alandan dışlanmaya çalışıldığı bu süreçte barış talebi nasıl karşılanacak, barış inşa edilebilecek mi?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Barış inşa edilebilecek mi onu önümüzdeki günlerde göreceğiz ama başka bir seçenek yok. Daha doğrusu Türkiye’nin düze çıkmasının, toplumsal yaşamın barışa ermesinin başka yolu yok, bu durumla başka türlü başa çıkılmaz. Şu anda Türkiye’nin tek çözüm mekanizması, tek yolu demokrasidir. Demokratik hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesidir. Bu konuda toplumsal barışı içeren ve Kürtleri kapsayan, kesinlikle Kürt sorununu çözen bir yerden yaklaşmak zorundalar. Aksi halde bu ittifaklar yarın çatırdar, başka girişimler olur, yeni darbe zeminleri hazırlanır ancak Kürtler kendi hak ve özgürlüklerinden kesinlikle vazgeçmez.

PKK biliyorsunuz 1980’lerde kurulan bir parti ve defalarca bunu yapacağını ilan etti, HDP’den azade bir şekilde söylüyorum bunu. Biz istediğimiz için, bize bağlı olduğu için PKK silahlı mücadele yürütmüyor. Biz tam tersine demokrasi mücadelesini esas alan, bunu Meclis’te, parlamenter sistemde dile getiren bir partiyiz. Ama bu yöntemle, dışlayarak, ötekileştirerek, reddederek, görmezden gelerek ne Kürtler buharlaşıp uçacak ne HDP yok olacak ne PKK yerin dibine girecek. Sonuçta bunların hepsi real olarak ortada, somut. Bir talep var, bir sorun var ve bu sorunun 100 yıllık geçmişi var, arka planı var. Başka bir çıkışı yok, şu anda yaptıkları sadece ve sadece çözümsüzlüklerini derinleştirmek anlamına geliyor. Ne yapacaklar? Bizi Saray’a çağırmasınlar, çok mu umurumuzda? Bu bir lütuf değil ya da mitinge çağırmasınlar ya da anayasayı bizsiz yapsınlar, yapabilirler mi? Yirmi beş milyon yurttaşı yok sayarak yapacakları bir anayasa ya da kuracakları bir ittifak Türkiye’nin toplumsal barışına ne sunacak? Olmaz ki, bu yürümez. O zaman, ülkeyi bölenler Kürt Hareketi olmaz kendileri olur. Zaten duygusal ve zihinsel anlamda bir kopuş var, ciddi bir ayrışma temelleri atıldı. Özellikle bu sokağa çıkma yasaklarıyla çok daha büyük bir kopuşa imza atacaklardır.

Biz parlamentoda onlar istediği için bulunmuyoruz, onlar bizi getirmedi. Sonuçta halkın seçimiyle, iradesiyle geldik ve onlar istediği için de gitmeyeceğiz. Biz bunu siyaseten bir slogan olarak söylemiyoruz, biz burada bir mücadele yürütüyoruz. Bizim için Meclis bir mücadele zemindir, siyaset zeminidir. Yani Selahattin Bey’in çağrısı doğru bir çağrıdır ve bu çağrıyı dile getirmeye devam edeceğiz. Bu ülkede, toplumun dörtte birini dışlayarak ne barış olur, ne darbe zemini ortadan kalkar, ne demokrasi yaşama geçirilebilir ne de halk mutlu ve huzurlu olabilir.

YUNUS YÜCEL: Peki sizce AKP’yi siyaseten tekrar masaya oturtmanın yolları neler?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Direniş, mücadele.

YUNUS YÜCEL: Şundan soruyorum AKP’nin Kürt Hareketi ile masaya oturduğu dönemler silahlı hareketin bölgede belirli üstünlük kurduğu zamanlara denk gelmekte. Son çözüm süreci öncesinde Rojava Devrimi gerçekleşmişti, PKK’nin Suriye sınırının kontrolünü ele geçirdiğine dair haberler ve açıklamalar vardı ve AKP bu gelişmelerin üzerine masaya oturmuştu. AKP’yi savaş dışında siyaseten masaya oturtmanın yolları nelerdir?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Açıkçası bunu hepimiz tartışıyoruz, daha doğrusu bu aynı zamanda milyonlarca insanın sorusu. Nasıl olacak? AKP bu barış ve çözüm talebi ve ısrarı karşısında uzun süreli duramaz. Şu anda başına gelenler çözüm sürecinin bitirilmesi sebebiyledir ve çözüm sürecinde onlar şöyle bir karar verdi: “Savaş bizi güçlendiriyor ve savaşla biz iktidarımızı sürdürebiliriz”. Bu doğru değil, Türkiye toplumunun önemli bir bölümü aslında barış sürecini destekledi. Onlar o savaş zehrini her gün televizyonlardan vermeseler, aslında halk çözüm sürecine alıştı ve bütün anketler bunu gösterdi. Barışın sihirli bir formülünü söyleyemem tabi ki şu anda belki ama şunu söyleyebilirim: AKP bizim direnişimiz ve mücadelemiz karşısında, uluslararası dünya ve gelinen standartlar açısından çok fazla direnemez. Eninde sonunda bu meşru ve haklı talepler karşısında kendisi bu yola gelecek. Gelmek zorunda, daha doğrusu tarih, siyaset ve halkların tarihi bunu gösteriyor. Böyle bir inanç olmasa zaten halk mücadele edemez. Biz de bu mücadeleyi devrimci ve sol bir tutumla sürdürüyorsak tabi ki umudumuz ve inancımız yüksek olduğu içindir. Ancak, AKP’nin değirmenine su taşıyan “sol kesim” şapkasını önüne koymalı ve düşünmeli: “Ne yapıyoruz, gerçekten Türkiye’yi düzlüğe mi çıkarıyoruz yoksa daha büyük bataklığa mı sürüklüyoruz?” Hepimizin birden, sadece HDP ve seçmeni değil, diğer kesimlerle birlikte bu meseleye kafa yorması lazım. Çünkü AKP’nin derdi Türkiye yurttaşlarının huzuru ve refahı değil, kendi huzuru, refahı ve iktidarı.

YUNUS YÜCEL: AKP’nin değirmenine su taşıyan sol kesim derken kimi kastettiniz?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Başta CHP’yi kastediyorum, iktidara şu andaki yakınlığı, özellikle Meclis’teki çalışmalarda AKP’ye güç vermesi, dokunulmazlık yasası ve diğer dokunulmazlık meselesinde, sınır ötesi tezkerelerde AKP’ye destek vermesi ile temel olarak CHP’yi kastediyorum. Dolayısıyla CHP’ye destek veren farklı kesimlerde bu zemini güçlendirmiş oluyorlar.

YUNUS YÜCEL: Bulunduğumuz durumda İslamcı bir otoriter rejim ile karşı karşıyayız ve bu rejim hem siyasal hem de hem de devletin zor aygıtının cebri şiddetini uygulamaktan çekinmiyor ve alternatif olarak gösterilen CHP’nin yaptıkları da ortada. Dolayısıyla siz bu rejimin karşısında durmak adına siz ne öneriyorsunuz?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Gezi’de Türkiye’nin Batısı gördü bu şiddeti yani İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ama Kürdistan’da hep varolagelen bir şey. Biraz empati gelişti Medeni Yıldırım ile Ali İsmail arasında, Berkin arasında ve kurulan bağ başka bir şeydi aslında. İstanbul’un Lice’yi görmesi demek, Kürt meselesini bugüne kadar kendisine takdim edilen farklı bir şekilde görmesini sağladı. Bu temas HDP ile daha da güçlendi. Biz gidip Hatay’da, İzmir’de, Mersin’de, Muğla’da bunları anlatabiliyoruz, çözüm sürecinde anlatabildik. Bütün bunları asla birbirinden bağımsız görmemek lazım. Bizim çalışmamız, amacımız ve siyasetimiz Kürtlerin tek başına değil, Türkiye demokrasi güçleriyle, sol kesimle bütün farklılıklarla birlikte bu mücadeleyi birlikte yürütmek, HDP bu zaten. HDP bir Kürt partisi değil, onlar istedikleri kadar aksini propaganda etsinler HDP’nin yapısı, programı, dili bunu kesinlikle çok açık ortaya koyuyor. Bizim tercihimiz ve siyasi hattımız kesinlikle Türkiye halkları, farklı inançlar ve farklı kimliklerle birlikte Kürt Sorunu’nu çözmek en önemli mesele olarak ortada durduğu için ve Türkiye’de demokratikleşmeyi tesis etmek. Bundan vazgeçmiş değiliz ve zaten bu bizim varlık ve mücadele hatlarımızdan biri.

Bu dönemde her zamankinden daha çok demokrasi cephesine ihtiyaç var. Çok geniş bir bağlamda söylüyorum bunu. HDP’nin siyasi hattını kabul etsinler diye demiyorum bunu. Ortada büyük bir yangın var ve herkesi alıyor. Kürtler’i en başta alıyor ama sadece Kürtler’i değil Ali İsmail’i de alıyor, Berkin’i de alıyor ve diğerlerini de alıyor.  Bu konuda geniş ittifaklar ve bir cephe kurmak dışında bir çözüm yok aslında. Bir Kürdüm ama bunu çok inanarak söylüyorum. Bizim temel tezlerimizden biri de demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve demokratik ulus. Ulus derken tek bir dili, inancı kastetmiyoruz, hepimizin farklılıkları ile yaşadığı bir sistemi öngörüyoruz. Garo ile Filiz arasında, Müslüm ile Meral arasında bir fark yok bizim için. Biz aynı yerden bakıyoruz siyasete, hayata. Bizim çözüm önerimiz bu dönemde, bütün demokrasi güçleriyle, sol sosyalist güçleriyle, inanç gruplarıyla, hayata demokratik pencereden bakan güçlerden oluşmuş güçlü bir demokratik cephe emin olun bu süreci çok farklı bir yere götürür. Ve bu empatinin devamını da getirir. Bu empati bitmiş değil. Size sadece bir anekdot aktarayım. Meclis’in bombalandığı gece biz gelemedik sabah geldik. Personelden, stenograflardan meclis personeline, milletvekillerine MHP ve CHP de dâhildir buna, ilk söyledikleri “Biz de bombalandık ve anladık” oldu. Tabi bazıları çok samimi söylüyor bazıları da hani biz de gördük gibi. Düşünün Meclis bombalanıyor Meclis daha yeni Cizre’deki bombayı hissediyor, hep uzaktan bir ses olarak geliyor. Bu iyi bir şey değil tabi ki, bununla hissetmesi iyi bir şey değil. Bu empatinin ve iletişimin güçlenmesi için yeni bombaların ve darbelerin olmaması, bunu gerçekten hissetmek.

YUNUS YÜCEL: Son olarak uluslar arası boyutla ilgili bir soru sorayım. Türkiye’de darbelerin emperyalizmle bir bağı olduğu bilinen bir gerçek ve bu bağlamda 15 Temmuz darbe girişimin uluslararası ayağını siz nasıl görüyorsunuz ve darbenin çöken dış politikası ile ilgisi sizce nedir?

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: Bağımsız değildir bence ama şu anda netleşmemiş veriler yok ama Türkiye’nin dış politikasının tümüyle iflas ettiğini söyleyebiliriz. Davutoğlu’nun mimarlarından biri olduğu sıfır sorun politikası bir söz olarak kaldı ve Avrupa’da ve dış dünyada Türkiye’ye yönelik eleştiriler çok ciddi. Emperyalist yaklaşımın bu darbeyi beslemesi bu tartışılabilir ama diğer yandan demokratik çıta açısından da eleştiriler çok ciddi Avrupa Parlamentosu’nda, Birleşmiş Milletler ‘de ve benzeri kurumlarda. Son dönemde ilginç şeyler de yaşanıyor. Almanya, Cumhurbaşkanı’nın bağlanmasına izin vermiyor mesela. Bu diplomaside çok mümkün olan şeyler değildir aslında. Ya da İtalya Başbakanı Cumhurbaşkanı’na cevap veriyor, “Bu ülkede hukuka bağlı işlem yapılır, cumhurbaşkanına göre değil” gibi. Bir çatışma hali çok çıplak görünüyor, Amerika ile gene öyle. Bu dış bağlantılı olması gayet mümkün ama nasıldır, kimdir ve nedir bilemiyoruz şu anda. Ama orta vadede bunun da ortaya çıkacağını düşünüyorum, gizli kalamaz ama Türkiye’nin dış politikası bu şekilde devam edemez. Herkesle kavgalı, kafası bozulduğunda “Eyy” diye Avrupa Birliği’ne seslenen bir dili ne Avrupa, ne Amerika ne de Ortadoğu ülkeleri kabul etmeyecektir. Katar’a ve Suudiler’e kalmış, şimdi de Şanghay Beşlisi’ne girmeye dönük garip bir heveskârlıklarının olduğu bir dış politika. Türkiye yurttaşlarının da buna karşı güçlü ses vermesi gerekir diye düşünüyorum.