“Anlatacağım hikâye, bu şehirli ve çalışan grubun yaşadıkları. Ben de onlardan birisiyim ya, o yüzden içeriden bolca itiraf taşacak. Zira ne yazıyorsam çokça kendimden, yakın çevremden gördüklerim. Hikâye gerçek. Uydurmadım, en fazla biraz abartmışımdır. Ne yaptığımızı, dünyayı nasıl gördüğümüzü ve neden böyle davrandığımızı anlatmaya çalıştım. Bu kitap, kötü çocuklar olmadığımızı ispat etme ve bize verilen gazları kolayca yuttuğumuzun hesabını verme çabası aslında. Kendime ve sınıf arkadaşlarıma bolca iğne batırdım. Hatta çuvaldız ve şiş bile kullandım kimi zaman. Ama itirafçı olan beni dahi şişleyemeyecek kadar iyi insanlarız, biz beyaz yakalılar. Her sabah saat 6.45’te çalan alarm sesinin, sabah tıraşının, makyajının, kravat ve topuklu ayakkabı içinde büzüşen bedenlerin, bilgisayar başında uyuşan beyinlerin öyküsü bu kitap. Başka da bir şey değil.” (Erdem Aksakal, Mezeleri Güzel: Bir Beyaz Yakalının İtirafları) 

Ayrıntı Dergi’nin elinizdeki sayısı için “beyaz yakalılar” üzerine bir yazı yazmaya karar verdiğimde daha çok beyaz yakalılar üzerinden biraz da kolaycılığa kaçılarak şekillenen “orta sınıf” efsanesini, Türkiye özelinde Gezi direnişi sonrası ortaya çıkan külliyata referansla tartışmayı düşünmüştüm. Fakat okuyup bir şeyler karaladıkça üzerine küçük de olsa bir kütüphane kurulabilecek bu konuyu böyle kısa bir dergi yazısında çözemeyeceğimi, kestirme cevaplar vererek konunun hakkını veremeyeceğimi fark ettim. Öte yandan kentli çalışan sınıflarla ilgili sayılara ve genel istatistiklere odaklanmaktansa –katiyen onları önemsiz veya ikinci planda gördüğüm için değil, daha ziyade sıradan hayat hikâyelerini görünür kılmak için–, bu yazıda beyaz yakalıların gündelik hayatlarındaki kimi pratiklere, eğilimlere ve çelişkilere değinmek istedim. Günün sonunda, “orta sınıfla” ilgili kuramsal tartışmalara kısaca değinerek asıl olarak beyaz yakalıların gündelik hayat pratiklerine ve bu pratiklerin sınıfla olan bağlantısına odaklanmaya karar verdim. Bu çerçevede beyaz yakalılar ve sınıf kültürü konusunu geçtiğimiz yıl Mart ayında ilk baskısını yapan Mezeleri Güzel: Bir Beyaz Yakalının İtirafları (2016) kitabını eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutarak tartışmayı tercih ettim.  Bu kapsamda hem bir kitap incelemesi hem de bir deneme mahiyetinde olacak bu yazının beyaz yakalıların var olan gündelik hayat pratiklerini sınıfsal bir perspektiften anlamlandırmamıza yardımcı olacağını umduğum bir pencere açmaktan başka bir iddiası olmadığını baştan söylemeyi tercih ederim.

Mezeleri Güzel: Bir Beyaz Yakalının İtirafları, yukarıdaki epigrafta ve kitabın başlığında değindiği üzere kendisi de bir beyaz yakalı çalışan olan Erdem Aksakal’ın ilk kitabı. Kendisi öncesinde de çeşitli dergilerde ve kitaplarda öyküleri ve denemeleriyle karşımıza çıkmış, Eylül 2013’te beyaz yakalıların hayatlarına dair attığı ironi dolu tweet’lerle #beyazyakalı şiirinin derlenmesine vesile olmuştur. Böyle bir kitap yazmasının arkasında bu şiirin kazandığı popülerliğin de payı olsa gerek; kaldı ki şiiri kitabın son sayfalarına eklediğini de görmekteyiz. Kitapta beyaz yakalıların iş hayatına girmek için girip çıktığı mülakatlardan tutun “plaza” hayatında karşılaştıkları trajikomik durumlara, yeme-içme alışkanlıklarından değişen spor “trendlerine” oldukça geniş bir yelpazede “itiraflar” mevcut. Yazarın çıkış noktasında özünde bir emekçi olan beyaz yakalıların sınıfıyla barışamadığı için hep üst sınıflara öykünerek “mış gibi” yapmak durumunda kalması, böyle olunca da hep eğreti ve sakil durması sonucu oluşan trajikomik hikâyeler yatmakta.[1]

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Aksakal’ın gündelik konuşma diliyle yazılmış çeşitli denemelerden oluşan kitabını, “görünenin arkasındaki gerçeklik”le[2] ilgili birinci ağızdan veriler sunması, Marx’ın deyişiyle bir nevi “üretimin gizli inine”[3] girmesi sebebiyle çok kıymetli buluyorum. Hiçbir akademik kaygı olmadan yazılmış deneyimlere dayanan bu “itirafların” uzun saha araştırmaları sonucu ulaşılabilecek veriler ve gözlemler içerdiğini teslim etmek gerekir. Çok uluslu bir yazılım şirketinde Pazarlama Direktörü olarak çalışan yazar, görece korunaklı bir yerden “içeriye” dair; “jungle”[4] olarak tanımladığı, “bir kumpas dünyası” olarak nitelediği “beyaz yaka dünyası”na[5] dair bilgiler paylaşmaktadır. Elbette kitabın beyaz yakalıların çalışma psikolojisi üzerine derinlemesine bir analiz iddiası yok. Kimi konularda hiçbir şey söylememesi de, örneğin sendikal örgütlenme ve/ve ya son dönemde ortaya çıkan kimi beyaz yakalı emek örgütlenmelerine hiç değinmemesinin eleştirilmesi gerekir, ancak bu konulara hiç girmemesi bile kendi başına önemli bir veridir. Ayrıca yine Marx’ın on birinci tezde söylediği üzere önemli olan dünyayı değiştirmektir[6]; ama var olduğumuz koşulları anlamaya çabalamak, onların farkında olmak da bu değişimin bir parçası olarak görülmelidir. Bu hususta, hayata dair algımızın değişmesi dünyayı değiştirmenin de başlangıcıdır.

Beyaz yakalı?

Kendisinin de bir beyaz yakalı olduğunu söyleyen yazarın beyaz yakalı olmaktan ne anladığıyla başlayalım öncelikle. Beyaz yakalı olmak bir tür “zamane memuriyeti”; beyaz yakalılar da “kariyer adlı mazotla çalışan, insan suretindeki kentli makineler”[7] veya “işçi olmasına rağmen bu gerçeği reddeden, kendisini patron sanan acayip bir zümre”dir.[8] Gündelik tanımıyla “Özel sektörde masa başı iş yapan, beyin emeğini satan, eğitim ortalaması yüksek bir güruh”tur.[9]

Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan’ın da gösterdiği üzere, Marx ve Engels Alman İdeolojisi (1845/1846) adlı eserlerinde “emek sürecindeki belirleyici işbölümünün maddi emekle zihinsel emek arasında meydana geldiğini” ifade etmişlerdir.[10] Marx ve Engels’in izinde, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki gelişmelerle birlikte zihin emeğinin hem proleterleşmesinden hem de derinleşen yabancılaşmasından bahseden yazarlara göre, burada “zihin emekçileri” yerine “beyaz yakalılar” ifadesi kullanılabilir.[11] Biz de bu çalışmada beyaz yakalı ifadesini benzer bir şekilde zihinsel emek gücünü kullanan, eğitim seviyesi yüksek, vasıflı çalışanlar için kullanacağız.

Bu noktada Selim Ergunalp’in iki uyarısını da hatırda tutmakta fayda var. Öncelikle kafa ve kol emeği arasında bu kadar “kesin ve mutlak bir ayrım yapmak” pek olası değildir; en ağır şartlarda çalışan kol emekçisi bile “kafasını kullanmadan yani düşünmeden” iş yapmaz.[12] Bununla birlikte “plaza çalışanları” ve “beyaz yakalılar” ifadelerini yüzeysel ve belirsiz tanımlar oldukları için eleştiren Ergunalp, bunun yerine üretken emek / üretken olmayan emek ayrımını kullanmak gerektiğini ifade eder.[13] Bu eleştiriye kısmen katılmakla birlikte, burada beyaz yakalı ifadesini kendi başına çözümleyici olan analitik bir kavram olarak değil, İstanbul’da beyaz yakalı bir plaza çalışanının deneyimleri üzerinden işleyeceğimiz konuda pratik bir ayrıma tekabül ettiği için kullanmakta olduğumuzu belirtelim. Ayrıca plazalar da “beyaz yaka dünyasının mabedi”[14] olarak en azından çalışanlar için ortak bir kesene işaret etmektedir.

Orta sınıf efsanesi

Erdem Aksakal’a göre beyaz yakalılar sınıfından bihaberdir, onu beyaz yaka yapan “saçma sınıfsal duruşudur”, “eli nasırlı bir işçi kadar emekçiyse de” patronluk taslar, sadece bir çalışanı olduğu şirketini “canla başla” savunur.[15] Özünde bir fabrika işçisinden farkı olmadığını kabul etmez.[16] Aslına bakılırsa bu üstünlük kompleksi sonucu beyaz yakalıların kendilerini işçi sınıfından üstün görmeleri yeni bir olgu değildir. C. Wright Mills, Amerikan orta sınıfları üzerine 1951 gibi erken bir tarihteki çalışmasında Marx’ın yabancılaşma kuramı üzerinden beyaz yakalı çalışanların kendilerini neden işçilerden üstün gördüklerini ama aslında bağımlı bir sınıf olduklarını göstermeye çalışmıştır.[17] Bu duruma getirilebilecek bir başka yorum ise, “orta sınıf”ın “kendisini sınıflarüstü” gördüğüdür.[18] Oysa Engels’in Komünist Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısına eklediği dipnotta söylediği gibi;

“Burjuvazi denince, toplumsal üretim araçlarının sahipleri olup ücretli emeği sömüren modern sermayeciler sınıfı, proletarya denince kendi üretim araçlarına sahip olmadıklarından emek güçlerini satmaya muhtaç olan modern ücretli işçiler sınıfı anlaşılır”.[19]

Ama soyuttan somuta indiğimizde “sınıf ilişkileri yalın ve köşeli değil, karmaşık ve akışkandır”.[20] Örneğin üretim araçlarına sahip olmayıp temelde emek gücünü satarak yaşamını idame ettiren, ama üretim sürecinde sermaye adına “denetim ve gözetim” işlevi yürüten, çoğu zaman kârdan hatırı sayılır paylar alan üst düzey yöneticiler “çelişkili ara sınıf[21] konumundadırlar.[22]

Yazar kitabın muhtelif yerlerinde bu sınıfından bihaber olma, sınıfıyla barışamama durumunu tespit eder ve gözlemlediği çeşitli “durum komedilerini” bu sebebe bağlar. Örneğin beyaz yakalıların nalbur ve benzeri mahalle esnafıyla girdiği muhabbetlerde kendisini “nalbura göre üst sınıfta” gördüğü için “sınıf farkı” koymaya çalıştığını belirtir. Kendi sözleriyle; “Halbuki Marx bile açık açık yazmıştır nalburun kendi işinin sahibi küçük burjuva, beyaz yakalının ise emeğini satarak geçinen proleter olduğunu”.[23] Başka bir örnekte, gittiği restoranlarda “garsonla, otopark görevlisiyle muhatap dahi” olmayan beyaz yakalının aslında sınıfsal olarak “empati yapacağı kişi lokantanın çalışanı” olduğu halde kendisini onlardan üstün görmesini gösterir.[24] Üstüne üstlük, sınıfsal olarak aynı yerde durmalarına rağmen “maddi olarak daha az kazandığını düşündüğü bakıcıyı, taksiciyi, garsonu, çaycıyı beceriksizlikle suçlar”, onlar üzerinde “sınıfsal bir tahakküm kurmaya çalışır”. Adıyla hitap etmektense “bakıcı kadın”, “şoför”, “güvenlikteki adam” diyerek sınıfsal-kültürel kibrini ortaya döker.[25] Bu, Necmi Erdoğan’ın sınıf karşılaşmaları yazılarında da tespit ettiği bir durumdur. “Gündelikçi kadınlardan” “bir kadın türü” olarak bahsedilmesi, alt sınıflarla karşılaşıldığında otoriter bir şekilde ortaya çıktığını söylediği “baskıcı hoşgörü”nün (Adorno) bir örneğidir.[26]

Beyaz yakalıların sınıfıyla ilgili kuramsal tartışmalar genelde “orta sınıf” tartışmalarına referansla yürütülmektedir. “Orta sınıf” konusunu bir efsane olmaktan çıkarmayı amaçladığını söylediği kitabında Haluk Yurtsever oldukça haklı bir tespit yapar;

“‘Orta sınıf’, günümüzde çoğu kez, tanımlanmadan, hangi çözümleme araçlarıyla, hangi olgu ve ilişkileri anlattığı ortaya konulmadan, herkesin kendisine göre bir anlam yüklediği, ama çoğunluğun neredeyse mutlak, tartışılmaz bir ‘hakikat’ olarak kabul ettiği bir düzlemde tartışılıyor”.[27]

Gerçekten de “orta sınıf” kavramı ekseriyetle gelişigüzel bir şekilde kullanılmaktadır. Sınıfın toplumsal üretim sürecindeki konumlanıştan ziyade tüketim alışkanlıkları üzerinden tanımlanmaya çalışılması da sorunu katmerlendirmektedir. Üstelik kimi örneklerde Marksist olduğunu iddia eden yazarların eserlerinde de benzer müphemliklerle karşılaşılmaktadır. Oysa, “Orta sınıf Marx ve Engels’in eserlerinde özgün bir sınıf değil, ekonomik ve siyasal şartlara bağlı olarak değişik toplumsal tabakaların aldıkları bir sıfattır”.[28] Marx ve Engels’in çalışmalarında “tarihsel olayların akışı içinde ve sınıf ve toplumsal tabakaların bu olaylardaki konumlarına göre, özgün bir sınıfı tanımlamaktan çok, egemen sınıf ile sömürülen sınıfların arasında kalan toplumsal tabaka ve katmanları tanımlamak için” kullanılan orta sınıf kavramının, “bazen küçük burjuvazi, bazen bir bütün olarak burjuvazi, bazen köylülükten” bahsederken kullanılmasının sebebi budur.[29] Üretim biçimlerindeki değişikliklerin toplumsal sınıflar üzerinde yarattığı etkiye istinaden “geçiş hâlinde sınıflar” oluşabilir, bu çerçevede örneğin “‘burjuvazi’ tarih sahnesine feodal aristokrasiyle emekçi sınıflar arasında bir sınıf, yani ‘orta sınıf’ olarak” çıkmıştır.[30] Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire”i eserinde bu “geçiş hâlindeki sınıfsallığın” izleri Fransa örneği üzerinden sürülebilir.[31] Öte yandan, Korkut Boratav’ın gösterdiği üzere klasik Marksist sınıf ayrımları içerisinde tanımlanabilecek “tek orta sınıf kategorisi, bağımsız profesyonellerdir”[32]. Günümüzde doktor, avukat, mimar vb. kimi örneklerde gördüğümüz üzere, bu profesyonel meslek mensupları da genel anlamda bir proleterleşme süreci içerisine girmişlerdir. Kendisini ayrıcalıklı bir konumda gören beyaz yakalı da, “her şey yolunda giderse sınıf atlayacağını sanır”, “doğru hamlelerle zirveye süratle tırmanacak ve o üst sınıfın bir üyesi olacaktır”.[33] Mamafih temel bir yanılgı içerisindedir; “Kapitalist toplumda sınıf geçişlerinin temel kavramı proleterleşmedir”.[34]

“Yaşamları parçalanırken yazgıları birleşenler”[35]

Tam da yukarıda bahsettiğimiz proleterleşme çerçevesinde, “İşsizliğin yapısallaşması ve prekarizasyon, beyaz yakalıların mavi yakalılaştığı bir süreç” olarak karşımıza çıkmaktadır.[36] Harry Braverman’ın yirminci yüzyılda işçi sınıfı ve emek sürecindeki değişimleri fabrika ve büro çalışanları üzerinden incelediği çalışmasında da vardığı sonuç, emeğin vasıfsızlaşması ve çalışmanın değersizleşmesidir.[37] T. Bora ve N. Erdoğan’ın gösterdiği üzere, geldiğimiz noktada emek rejimi ‘vahşi’ kapitalizm dönemiyle iki temel noktada benzerlik göstermektedir. Birincisi, “emek rejiminin olağanüstü esnekleşmesi, çok standartlı hale gelmesi ve hukuksuzlaşmasıdır”. İkinciyse, “geniş bir nüfusun üzerine kapkara bir ‘lüzumsuzluk’ bulutunun çökmesidir”.[38] Yazarların bu benzerliğin niteliğine dair yaptıkları saptama önemli bir noktaya dikkat çekmektedir;

“Dolayısıyla sabitlik ve güvenlikten yoksunluk, heterojenlik, hareketlilik, belirsizlik vb. kapitalist birikime içkindir. Bu bakıma prekarizasyon ve ‘prekarya’nın Komünist Manifesto’da kullanılan ifadeyle ‘sonu gelmez bir belirsizlik ve hareketliliğin’ yeni kapitalizmdeki tezahürü olduğunu düşünebiliriz. (…) Ancak Marx’ın emeğin hareketliliğine, akışkanlığına, ‘fazlalık’ oluşturma eğilimine ve güvencesiz konumuna zaten dikkat çekmiş olması yeni kapitalizmin dinamiklerinin 19. yüzyıl kapitalizminin basit bir devamı olduğu anlamına gelmiyor tabii.”[39]

Erdem Aksakal da beyaz yakalı çalışanların “özünde bir fabrika işçisi” olduklarını reddettiklerini söylüyordu.[40] Bu reddedişte bir haklılık payı olduğunu görmek durumundayız. Tıpkı on dokuzuncu yüzyıldaki işçi sınıfının yirmi birinci yüzyılın başlangıcındaki işçi sınıfıyla bir ve aynı olmadığı gibi, beyaz yakalı çalışanlar da fabrika işçisiyle bir ve aynı değildir; “Sınıflar canlı, akışkan ve dinamik olgulardır”.[41] E. P. Thompson sınıf oluşumundan bahsederken,[42] sınıfları “ortak bir deneyim sonucunda kendi çıkarlarının bilincine vardıkları, bu çıkarları başkalarına karşı savundukları zaman oluşan tarihsel bir ilişki” olarak tanımlamaktaydı.[43] Dolayısıyla, “On dokuzuncu yüzyılın burjuvazisiyle bugünün kapitalist sınıfı aynı sınıf olmadığı gibi, proletarya da ‘tıpkısının aynısı’ değil”dir.[44] Burada altını çizmek istediğimiz husus çalışan sınıfları enlemesine kesen esnekleşme ve güvencesizleşme eğilimidir. Metin Özuğurlu’nun deyişiyle işgücü piyasasını esnekleştirme adına “yaşamları parçalanırken” çalışmanın güvencesizleşmesiyle “yazgıları birleşenler” yeni işçi sınıfını oluşturmaktadır.[45] Beyaz yakalı işçiler de bu esnek iş gücü piyasasında güvencesizlik ağına hapsolmuşlardır.

Üstelik bu çalışma şartlarına ve güvencesizliğe karşı bir araya gelmelerinin önünde ciddi bir engel vardır. Yazar burada sendikal örgütlenme gibi konulardan ziyade “beyaz yaka dünyasının en büyük günahı” dediği maaşını başkalarına söylemekten bahseder.[46] Ona göre maaşın veya çoğunlukla söylendiği şekliyle “paketin”[47] “gizli tutulma zorunluluğu” beyaz yakalı çalışmanın “en absürd kuralıdır”.[48] “Eşit işe eşit ücretin asla uygulanmadığı”, zamların “performansa dayalı” yapıldığı bir dünyada hep daha çok çalışman ve bunu sürekli üstlerine ispat etmen gerekir.[49] Zaten “yapılacak iş hiç bitmez”.[50] Böyle bir durumda iş yerinde “herkes birbirine rakip” kılındığı ve kimse birbirinin maaşını bilmediği için “birlik olup daha iyi gelir için ortak mücadele” etme şansı kalmaz.[51] Yazara göre, beyaz yakalıların kazandıklarından “daha üst bir hayat yaşıyor gibi gösterme”lerinin ve “parçası olmadığı üst sınıfa ait davranma sebeplerinden birisi de budur”.[52] Dolayısıyla, bir yandan mütemadiyen “kendilerini geliştirmeleri, gelişen teknolojiye uyum sağlamak için” eğitim almaları, bir diğer ifadeyle “yakalarını sürekli kolalamalı, ‘daha beyaz’” yapmaları gereken beyaz yakalılar,[53] bir yandan da hep daha çok çalışmak ve bunu üstlerine ispat etmek zorundadırlar.[54]

Pazartesi sendromuna karşı “sevdiğin işi yap” tuzağı

Aksakal’ın yaptığı bir başka önemli tespit ise, beyaz yakalının gittiği her yerde ve hayatın her anında “beyaz yakalılığın raconu” olarak kendini aşırı düzeyde önemsediğini göstermeye çalışmasıdır[55]. Hatta ve hatta onu “beyaz yakalı yapan biricik kavram egodur”.[56] Tercihleri ve zevkleri için yaşadığı yalanına kendini inandırmıştır beyaz yakalı.[57] Kitabın adındaki “mezeleri güzel” kullanımı da beyaz yakalıların meyhanede gurmelik yapabileceği tek alan olduğunu söylediği mezelerden gelir. “Sınıf atladığı” akşam yemeklerinde öykündüğü üst sınıflara yaklaşmak için “mezeleri güzel ile yatar mezeleri güzel ile kalkar” beyaz yakalı.[58] Bu durum çalışmayla kurulan ilişkide de yer yer karşımıza çıkmaktadır;

“Dünyada herkes kaç lira kazanıyorsa ona göre yaşar, beyaz yakalı hariç. Ona sorsan o beğenileri için yaşar. Ha keza dünyada herkes para kazanmak için emeğini, bilgisini satar. Sorsan yine beyaz yakalı hariçtir. Öyle bir ballandırır ki şirket şöyle kurumsal, hedefler agresif, insan kalitesi yüksek, yönetim kariyer gelişimine çok önem veriyor. İran halısı över gibi över. A be kardeşim, iyi hoş tatavalar bunlar da ay başında alacağın maaş değil mi bu işin başrol oyuncusu? Bir ay maaş yatmasın kalıyor mu o insan kalitesi? Maaşlar yatmayınca o kaliteli insanlar patron üzerinde sadist işkence planları yapmaya başlamıyor mu?”[59]

Bu hususta, yazara göre beyaz yakalının birçok kere yapmak zorunda kaldığı “omurgasızlıkların en acısı bu ‘işini sevmek’ teranesidir”.[60] Oysa ki durum bambaşkadır;

“Sevdiğin işi yap” modern zamanlarda sömürü oranını artırmak için kurulmuş bir düzmecedir. Bu post-modern isyankarlık insanların doğru yere bakmalarını engelleyen el çabukluğudur. Çünkü sistem farkındadır ki güler yüzlü kapitalizmde insanlar sevdikleri işi yaparlarsa daha az para karşılığında, modern köleliğe karşı seslerini fazla yükseltmeden, daha çok ve daha verimli çalışabilirler. Kapitalizmde ‘iş’ dediğiniz özünde sevilen bir şey değildir; eğer öyle olsaydı zaten üstüne para vermezlerdi. Bu kravatlı kölelik düzeninde maaşınız, üretkenliğiniz oranında değil, iş günü süresince maruz kaldığınız ıstırap ve katlandığınız stres oranında belirlenir. Siz intihar vakalarının neden en çok CEO’larda görüldüğünü sanıyorsunuz?”[61]

Bahsettiğimiz “sevdiğin işi yap” modası 80’ler sonrası ortaya çıkan yuppie trendinin bir revizyonuyla oluşan “yeni çalışma kültürü”yle yakından ilgilidir. “Kılık-kıyafette, çalışma sürelerinde, mekân düzenlemesinde formellik”ten vazgeçilmiş, “ofis partileriyle” eğlence ayağımıza gelmiş, iş ve boş zaman arasındaki sınırlar silikleşmeye başlamıştır.[62] “Hepsi birbirinin aynısı günlerin, dejavu kutlamalarıdır” bunlar.[63] Bu “trendlerle” birlikte iş yerlerinde daha “samimi” görünen bir ortam oluşmuş, “yöneticilere ‘bey’siz, ‘hanım’sız hitap etme modası” ortaya çıkmıştır. Bu “samimi” görünen ilişkilere rağmen, “askeriyedekine yakın bir hiyerarşi” katı bir şekilde uygulanmaktadır.[64] Dolayısıyla gerçekte, “bu sınırsız özgürlük ve ‘bütünselleşmiş’ yaşam romantizmi, aslında pekâlâ kapitalizmin ‘eski’ zamanlarını aratmayan bir emek sömürüsü yoğunluğuna kapı açıyordu.”[65] Yazar da bu romantizme karşı çıkmakta, “açıkçası sadece para kazanmak için” çalıştığını vurgulamaktadır.[66] Bir yandan “çalışanların işini sevme olasılığı yok” tespitini yaparken, patrona “Ben senin işini sevmene karışmıyorum. Fabrikalarını, makinelerini sevebilirsin. Saçma bana göre ama sev hadi, karışmıyorum” demekte, diğer taraftan “Ben iş yerindeki arkadaşlarımı severim en fazla, yaptığım işe saygı duyar, emeğimi hakkıyla satarım. Elimden gelenin en iyisini yaparım patron, şüphen olmasın. Verdiğim sözü tutarım.”[67] diyerek esasında kapitalist üretim biçimiyle bir sorunu olmadığının ipuçlarını satır aralarında vermektedir. Yine de, patronlar için çalışmayı “sevdikleri uğruna ödediği bedel” olarak görmektedir.[68]

Sonuç: “işçisin sen işçi kal…”

Son olarak, başta da söylediğimiz üzere, yazar sendikalaşmayı, “beyaz yakalıların sistem içerisindeki dayanışma ve mücadele gücünü” ve son yıllarda ortaya çıkan Plaza Eylem Platformu, Beyaz Yakalı İşçiler, Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği, Bilişim ve İletişim Çalışmaları Dayanışma Ağı ile Kaç Bize Gel gibi kimi örgütlenmeleri görmezden gelmektedir.[69] Kitabın son sayfalarında Gezi direnişi ve beyaz yakalılar arasındaki ilişkiye dair yorumlarını paylaşan yazar, “Gezi parkı eylemlerinin en güçlü bileşenlerinden biri de beyaz yakalılardı” diyerek haklı bir tespit yapmaktadır.[70] Sonrasındaysa, “bir özgürlük parkına dönüşen Gezi’ye katılan beyaz yakalıların “iki haftada evrimleştiğini” göstermeye çalışmakta, beyaz yakalıların ne üretimden ne de tüketimden gelen bir güçleri olmadığıyla Gezi direnişinde yüzleştiklerini savunmaktadır.[71] Kitabın son birkaç sayfasına sığdırılmaya çalışılan bu analiz, tıpkı yazarın kitap boyunca muhtelif durumlarda beyaz yakalılara getirdiği eleştirilerde olduğu gibi “eğreti” durmaktadır. Beyaz yakalılar için iş yerlerinde, “plazalarda, ofislerde” siyaset yapmanın Gezi direnişine kadar bir “tabu” olduğunu belirten yazar,[72] Gezi’yle birlikte ve sonrasında nasıl bir değişime/dönüşüme tanıklık ettiğimizi pek önemsemiyor gibi görünmektedir. Gezi direnişinde çalışan sınıfların farklı kesimlerinin hangi koşullarda bir araya gelebildiğine ve bir “ortak deneyimi” tecrübe edebildiklerine de hiç değinmemektedir. Bu yazının sınırlarını aşan bu duruma dair en azından şunu belirtmekle yetinelim;

“… sınıfın ‘normal’ durumunun birlik değil, bölünme olduğunu hatırlamalıyız. Zaten geleneksel anlamıyla proletarya da ‘doğal’ bir birliğe veya kendiliğinden homojen olan bir özneye işaret etmez. Biliyoruz ki sınıf ve sınıfsallık bir ilişki olarak toplumsal mücadeleler içinde kurulur ve kolektif bir bilincin oluşması olarak birlik de ancak siyasal momentte üretilebilir.”[73]

Sonuç itibariyle, Erdem Aksakal’ın ifadesiyle, özgürlük peşinde yeni ufuklar çizme hayaliyle yetişen yeni nesiller için “Renkli başlayan hikâye, beyazın renksizliğinde” bitmiş[74], hep yoğun geçen iş günlerinde “çarkta dönen hamster”lardan farkları kalmamıştır. Yazar üstüne basa basa da hatırlatmaktadır; “Hamsterların ortalama ömrü maalesef iki yıl. Çoğu hamster ömrünü tek bir kafesten hiç çıkmadan yaşar ve tamamlar. Sorsan hep yoğundur ve koşturuyordur”.[75] Evet beyaz yakalı, “quid redes? mutato nomine, de te fabula narratur[76] deyip sözü Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı’ndaki dizelerine bırakalım; “işçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları”.

[1] E. Aksakal, Mezeleri Güzel: Bir Beyaz Yakalının İtirafları, OT Kitap, İstanbul, 2016, s. 48, 91, 97.

[2] R. Bashkar, A Realist Theory of Science, Verso, London, 1975.

[3] K. Marx, Capital, Vol. I, Penguin, London, 1990 [1867], s. 279 (İlgili ifade İngilizcede the hidden abode of production olarak geçmektedir).

[4] E. Aksakal, a.g.e., s. 24.

[5] A.g.e., s. 18.

[6] K. Marx, “Theses On Feuerbach”, in Marx/Engels Selected Works, Vol. I, Progress Publishers, Moscow, 1969, s. 13-15.

[7] E. Aksakal, a.g.e., s. 7.

[8] A.g.e., 8.

[9] A.g.e., 8.

[10] T. Bora ve N. Erdoğan, “‘Cüppenin, Kılıcın ve Kalemin Mahcup Yoksulları’: Yeni Kapitalizm, Yeni İşsizlik ve Beyaz Yakalılar”, “Boşuna mı Okuduk?”: Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği içinde, T. Bora vd., İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 17.

[11] A.g.e., s. 18.

[12] S. Ergunalp, Gezi’den Sonra Sınıf: Neoliberal Sınıf Teorilerinin Eleştirisi, h2o Kitap, İstanbul, 2016, s. 48.

[13] A.g.e., 202.

[14] E. Aksakal, a.g.e., s. 23.

[15] A.g.e., s. 45.

[16] A.g.e., s. 59.

[17] C. Wright Mills, White Collar: The American Middle Classes, Oxford University Press, New York, 1951.

[18] H. Yurtsever, Orta Sınıf Efsanesi, Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 192.

[19] K. Marx ve F. Engels, Komünist Manifesto, Yordam Kitap, İstanbul, s. 22.

[20] H. Yurtsever, a.g.e., s. 2.

[21] E. O. Wright, Classes, New Left Books, London, 1985.

[22] H. Yurtsever, a.g.e., 113.

[23] E. Aksakal, a.g.e, s. 83 (vurgu bana aittir). Burada yazarın “Marx bile” demesinin iki sebebi olabilir. İlki, basitçe, on dokuzuncu yüzyılda yazan Marx’ın terimlerinin bugünü açıklamakta hâlâ oldukça başarılı olduğunu gösterirken buna rağmen oluşan bu yanlış bilinç durumuna vurgu yapmak istemesidir. Diğeri ise, günümüz koşullarındaki karmaşık sınıfsal ilişkilerin Marx’ın terimleriyle açıklanamayacağını kabul eden bir bakışın yine de esnaf ve beyaz yakalı çalışan arasındaki basit ilişkinin aynı kaldığını vurgulamasıdır. Ben ikinci seçeneğe daha yakın bir anlam çıkarsam da ikisinin iç içe geçtiği de düşünülebilir, yine de takdir okuyucunundur.

[24] A.g.e., s. 91.

[25] A.g.e., s. 45-46.

[26] N. Erdoğan, “Entelektüel ve (Gündelikçi) Kadın”, 16 Kasım 2010, BirGün.

[27] H. Yurtsever, a.g.e, s. 3.

[28] S. Ergunalp, a.g.e, s. 87.

[29] A.g.e, s. 192.

[30] H. Yurtsever, a.g.e, s. 62-63, 69.

[31] K. Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, çev. T. Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.

[32] K. Boratav, Dünyadan Türkiye’ye, İktisattan Siyasete, Yordam Kitap, İstanbul, 2015, s. 288.

[33] E. Aksakal, a.g.e, 115.

[34] H. Yurtsever, a.g.e, 62.

[35] M. Özuğurlu, “TEKEL Direnişi: Sınıflar Mücadelesi Üzerine Anımsamalar”, Tekel Direnişinin Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi içinde, NotaBene Yayınları, Ankara, 2010, s. 46-47.

[36] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 26.

[37] H. Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye, çev. Ç. Çidamlı, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 208 [1974].

[38] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 29.

[39] A.g.e., s. 38.

[40] E. Aksakal, a.g.e., s. 59.

[41] S. Ergunalp, a.g.e., s. 68.

[42] E. P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Çev. U. Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, İstanbul, 2004.

[43] H. Yurtsever, a.g.e., s. 56-57.

[44] A.g.e., s. 87.

[45] M. Özuğurlu, a.g.e., s. 46-47.

[46] E. Aksakal, a.g.e., s. 39.

[47] A.g.e., s. 106.

[48] A.g.e., s. 108.

[49] A.g.e., s. 109.

[50] A.g.e., s. 56.

[51] A.g.e., s. 110.

[52] A.g.e., s. 110.

[53] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 19.

[54] E. Aksakal, a.g.e., s. 109.

[55] A.g.e, s. 74.

[56] A.g.e., s. 129.

[57] A.g.e, s. 87.

[58] A.g.e, s. 48, 94.

[59] A.g.e., s. 106.

[60] A.g.e., s. 125.

[61] A. Aba, “Pazartesi sendromu değil kapitalizm”, 30 Mayıs 2016, http://sendika15.org/2016/05/pazartesi-sendromu-degil-kapitalizm-anil-aba/, Erişim tarihi: 11.02.2017.

[62] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 21.

[63] E. Aksakal, a.g.e., s. 59.

[64] A.g.e., s. 56.

[65] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 21.

[66] E. Aksakal, a.g.e., s. 125.

[67] A.g.e., s. 127.

[68] A.g.e., s. 126.

[69] T. Gökçe, Ben nasıl büyük adam olucam?, Radikal Kitap, 27 Mayıs 2016, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ben-nasil-buyuk-adam-olucam-434207, Erişim tarihi: 09.02.2017.

[70] E. Aksakal, a.g.e., s. 149.

[71] A.g.e., s. 151-152.

[72] A.g.e., s. 149.

[73] T. Bora ve N. Erdoğan, a.g.e., s. 39.

[74] E. Aksakal, a.g.e., s. 13.

[75] A.g.e., s. 72-73.

[76] Marx’ın Kapital’in önsözünde son kısmını kullandığı bu cümlenin aslı Quintus Horatius Flaccus’un bir şiirinde kabaca, “Ne gülüyorsun? İsimleri değiştirdiğinde, anlatılan senin hikâyendir” şeklinde geçmektedir.