Devlet erkanı tarafından mültecilik yerine misafir kelimesinin kullanılıyor olmasındaki politik ve hukuki arka plana aşinayız: Misafir tanımlaması hukuksal olarak hiçbir statüye tekabül etmiyor. Dolayısı ile misafirlik, mülteciler için haklarından soyutlandırılmış muğlak bir alan yaratıyor. Misafir kelimesi tam da bu sebeple bir hak talebini kapsayamıyor zira hak bazlı bir terminoloji değil. Hatay’daki mülteci arkadaşımın “Ne verirlerse kabulumüzdür. Biz burada misafiriz ne de olsa” diye özetlediği durum tam bu aslında.

Son zamanlarda devlet kurumlarının altını çize çize aktardığı “mülteci değil, misafir” ifadesi mültecileri politik haklarından yoksun bırakıyor olmasının dışında bu ülkenin misafirleri ve ev sahipleri arasında kurduğu ilişki açısından mühim. Kadınlar için sığınma evleri yerine konuk evleri terminolojisinin kullanılmasındaki sembolik önem ne ise mülteci yerine misafir kelimesinin kullanılmasında da aynı önem mevcut. Bu iki hafifletilmiş kavram, öznelerin bir yerden kaçarak gelmiş olduklarını ve geldikleri yere dönmemeleri için devletin alması gereken sorumluluğu gizleyen, fail ve sorumluyu meçhul kılan kavramlar. Özetle, bir şeyden kaçtığınız için başka bir yere sığınırsınız. Ve sığındığınız yer sizin insanlık onurunda yaşama koşullarının temininden meshul olduğu gibi, olayın tekrarlanmaması için gerekli önemlerin alınmasından meshuldur. Misafir teriminin bu tali ifadesi kadar, bugün Suriyeli mülteciler ve Türkiyeli halk arasındaki ilişkiyi özetlemesi açısından öneminin de bu kavram üzerine daha derinlemesine bir bakışı elzem kıldığını düşünüyorum.

ahmak misafir ev sahibini ağırlar[1]

Misafir kelimesi, misafir ve ev sahibi arasında bir ast-üst ilişkisi kurar. “Ev”in tüm kurallarının koyucusu ve idame edicisi olarak ev sahibi evde nasıl yaşanılacağına dair misafiri bilgilendirirken de, evde kalış süresini ve hatta misafirlik süresinde dışarı çıkma kurallarını belirlerken de, hangi misafirin hangi koşullarda makbul olabileceğine dair bildirimlerde bulunurken de kurabilir bu asimetrik ilişkiyi. Bu asimetrik ilişkiyi besleyen ikincil durum mültecilerin sürekli pasif alıcı olarak konumlandırılıyor olması. Mülteciler, STK’lar ve devlet arasında kurulan ilişkiler mültecilere maddi ve manevi yardım yapılması üzerine kuruldu. STK’ların mültecilere verdikleri dil öğretiminden başlayan meslek kursları öğretimine kadar uzanan derslerin de tek taraflı bilgi aktarımına dayandığını, STK’ların bir çoğunun bu dersleri mültecilerin kendi kendilerine ve kendileri için bilgi üretebilecekleri alanlarla beslemediklerini de hatırlatalım. Tüm bu tek taraflı bilgi akışına devletin mültecilerle ilgili sürekli değişen prosedürel işleyişi de eklendiğinde ortaya çıkan muğlaklık mültecileri pasif bir alıcı konumuna indirgeyerek devlet ve Türkiyeliler karşısında “alt”ta bırakıyor. Hatay’daki bir diğer mülteci arkadaşım bu durumu şu şekilde özetlemişti: “Ben buraya ilk geldiğimde, üniversite mezunu, idrak yeteneğine güvenen biri olarak özgüven sahibiydim. Fakat şimdi kimlik alma, yurtdışına çıkışlar için izin prosedürleri, yeni bebeği kaydettirme gibi devlet işlerinde kendimi hep yetersiz ve bilgisiz hissediyorum. Çünkü ne zaman bildiğim bilgiyle devlet kurumlarına başvursam hafif azarlanır bir ifadeyle yeni prosedürlerden haberim olmadığı, sahip olduğum bilginin değiştiği vurgulanıyor.”

Fırat Genç, mültecileri yasal/yasal olmayan, formel/enformel, vatandaş/yabancı, belgeli/belgesiz ayrımlarının muğlak aralığında tutmanın asıl amacının bilinçli bir göçmen emeğini denetim altında tutma gayreti olduğunu belirtmişti[2]. Mülteciler alanında sürekli olarak değişen bilginin de bu muğlak alanın sürekliliğini, dolayısı ile mülteci ve göçmen emeğini sömürme marjını yükselttiğinin altını çizelim. Başbakan yardımcısı Veysi Kaynak’ın Suriye’lilerin ucuz iş gücü olarak kullanılmasının ülkeye katkısını özetlemek için Hande Fırat’a verdiği röportajda[3] “Türkiye 3 milyon insanı beşeri sermaye olarak da görmelidir… Suriyeliler olmazsa düz işçilik yapan yok. Fabrikalarımız durur.” derken açıklık kazandırdığı nokta, yukarıda bahsedilen ikili ayrımlar ve bu ayrımların yarattığı muğlaklıklardır aslında.

misafirin makbulü az oturanıdır

“Bir yere ya da birinin evine kısa bir süre kalmak için gelen kimse, mihman”. TDK bu şekilde açıklamış misafiri. Buradaki “kısa süre” vurgusu bugün Türkiyeli ve Suriyeli halk arasındaki temel gerilim noktalarından biri. Misafir süresine ilişkin internette araştırma yaptığınızda dini önderlere ne kadarlık misafir süresinin ahlaki ve makbul olduğunu soran bir dizi sohbet sitelerine dahi rastlıyorsunuz. Misafirlik süresi önemli zira misafirin misafirlik süresinin kısa olması gerektiği bilgisine haiz olması ile ev sahibinin bu bilgiye sahip olması arasında misafirin sözünün yüksek sesli çıkmasını engelleyen kurucu bir fark mevcut. Süre sınırlılığı, misafire geldiği yere dönmesi gerektiğini söylerken geldiği yeri de hatırlatan imasıyla misafiri hakları için vermesi gereken uzun soluklu bir mücadele alanından, yarın gitme/gönderilme olasılığını saklı tutan bir geçici alanda hapseder. Ev sahibine, misafirin kalış süresinin sınırlılığı üzerinden hükümranlığı kendi insafına bırakılmış hiyerarşiye meyilli bir alan açılır. Kısa kalması gerektiği bilgisiyle donatılmış misafirin kalış süresi uzadıkça misafir ev sahibine biat etme tabiyetiyle donanır. Ev sahibi-misafir arasında kurulan bu ilişkinin misafir için haklarından, ev sahibi için sorumluluklarından yoksun bir alanlarda ifa ediliyor oluşu, misafiri haklarının ifa edildiği ve sorumlunun sorgulanmadığı bir tabiyet konumuna dek öteleyebilir kolayca. Bugün Suriyelilere karşı işlenen suçların bir çoğunun faili daha polis merkezindeyken aklanıyor ve hatta mesele polis merkezine gelmeden bir Türkiyeli dayanışması ile içeride hallediyorken, Suriyelilerin her türlü haksızlığı hak ettikleri fikrinin bekasını tam bu hak ve sorumluluk yoksunu anlayıştan yüklendiğini düşünüyorum.

misafir gibi oturmak

Misafirlik, gelinen evin kimin evi olduğunu misafire gündelik hayatta hatırlata dururken içinde bulunulan evin sahipliğini ev sahibi ve misafir arasında bir bölüşüm meselesine dönüştürür. Misafir o evde kalabilmek için ya eski ev sahibini evinden edecek-ki bu komşular tarafından hüsnü kabul görmeyecektir- ya da ev sahibini evden çıkması yahut ev arkadaşlığı için ikna edecektir. Bu da misafirlikten kurtulmanın tüm külfetini misafir üzerine yükleyen, misafir ve ev sahipliği gibi iki kutuplu bir pozisyon dışında hiçbir ara form önermeyen bir ilişki yaratır. Türkiyelilerin “işlerimizi elimizden alıyorlar” paniği sadece bir ekonomik paniğe değil, ülkenin ele geçirilmesi paniğine denk düşüyor bu sebeple.

misafir umduğunu değil bulduğunu yer

Misafirlik meselesinde son vurgulayacağım nokta, misafirin alabileceklerinin ev sahibinin imkanlarıyla sınırlı olmasıdır. Peki bu imkanları kim belirler? Ev sahibinin imkanları adil bölüşümü ölçüt alır mı? Ya da tekrar vurgulayalım, ev sahibinin sorumlu kılınmadığı, misafirin haklarla donatılmadığı bir mecrada bu imkanların adil bölüşümünü sağlayan saikler neler olacaktır? Ev sahibinin vicdanı mı? Fakat bizler vicdan meselesinin gayet kurgusal ve politik bir şey olduğunu, adalet iddiasının, devleti meseleyi şahıslara bırakmayacak ciddiyetle ele almasının politik bir sorumluluğu ile donatmasının gerekliliğini çokça deneyimledik hak ihlallerinde.

Mültecilerin ülkedeki tüm ekonomik ve siyasi huzursuzluğun müsebbibi olarak gösterildiği bir coğrafyada bu huzursuzluğun mültecileri suç ve güvenlik sorununun özneleri olarak konumlandırışını gazetelerdeki kaçak elektirik kullananan, Türkiyeli kadınların tecavüzcüsü potansiyeli barındıran, ülke ekonomisini çökerten Suriyeliler haberlerinden izliyoruz. Bu yaklaşım, Mesut Yücebaş’ın yerel basının Suriyeli imgesinin, misafirperver “biz”den ev sahibini tehdit eden misafir mültecilerle; “biz”in ekonomik zenginliğini arttıran mülteciden “biz”in -dinamik, kalkınan ekonomisini bitmeyen misafirliği ile krize sokan, çöküntüye uğratan ve kentin dinamizmini yok eden mülteci arasında salınması şeklinde özetlediği, Türkiyelilere sürekli bir kayıp cennet hatırlatması yapan yorumlayıcı ve tehlikeli bir dil. Bu dil mültecileri her an nereden geleceği olmayan tepkilere karşı süresiz bir gerginliğe hapsediyor. Konuştuğum bir kadın kamusal alana çıkmak için verdiği mücadelenin bu güvensizlik durumuyla nasıl baltalandığını çok güzel özetlemişti: “Suriye’deyken evden çıkmak için eşime, babama, erkek kardeşime karşı mücadele veriyorken Türkiye’de evden çıkmak istemiyorum. Kendimi en çok burada güvenli hissediyorum.”

Fırat Genç diyor ki “Bu şemsiyenin altında bir uçta açık faşist şiddet ve kültürel dışlama varken, diğer uçta göçmen nüfusun kontrolü ve sonraları çok kültürcü hoşgörü programları vardır”. Bu devlet, kendini ne zaman tehlikede hissetse, tehlikeli olan karşısında iki şekilde güçleniyor: Milliyetçi ittifaka sarılarak ve tehlikeli bulduğu şey karşı hoşgörü ve dışlama politikalarını aynı anda yürüterek. Biz bu usluba Suriyelileri istihdam seferberliğine dahil ederken aynı zamanda şirketlere %10 Suriyeli çalıştırabilme kotası getirilmesinden; Suriyeliler için bir taraftan geri gönderilme merkezlerinin sayısını arttırılırken bir yandan da müftülükler aracılığı ile Suriyelilere hoşgörüyle davranılması çalışmalarından aşinayız. Bir evvelki paragrafta detaylandırdığım Suriyeli imgesi, devletin körüklediği milliyetçi damar ve eşzamanlı hoşgörü-dışlama politikasını aynı anda okuduğumuzda elimizde ne kalıyor? Arendt’in gerçek “hakların insanı” dediğimiz şeyin güncel durumu. Yani haklar kavramı vatandaşlık bağı ile mesafelendikçe, doğum-ulus eşitliğine dayanan hakların krize girmesi ve Safiye Alataş’ın çıplak hayatın gözler önüne serilmesi[4] şeklinde özetlediği gerçeklik.

Suriyeli mültecilerin durumunu buraya kadar yapılan yorumlarla birlikte okuduğumuzda mülteciler için bir barış halinden bahsedebilir miyiz? Şu anda sahip oldukları koşulların barış koşulları olduğunu iddia edebilir miyiz? Evet savaşta değiller belki ve fakat bir barış halinin de mevcudiyetinden söz edilemez kanımca. Bu sebeple bu güvensizlik ve gerginlik üzerine kurulu duruma “barışsızlık hali” demeyi tercih ediyorum. Bir sunumda Suriyelilerin içinde bulundukları muğlak durumu, hak iddiasından yoksun konumlanışlarını ve içinde bulundukları güvensiz ortamı özetlemek için “barışsızlık” terimini kullandığımda sunum sonrasında Buket Türkmen yanıma gelerek bu bahsettiğim koşulların artık hepimiz için geçerli olduğunu, dolayısı ile hepimizin bir barışsızlık ortamında mültecilik yaşadığını belirterek durumu pek güzel özetlemişti. Bu barışsızlık halinde adalet talebimizi mültecilerle, ibnelerle, kürtlerle, tüm ezilenlerle ortaklaştırmamızın bir önemi var. Nilgün Toker’in belirttiği gibi adalet savunusunun sadece adaletsizliğe uğrayanlar,mağdurlar tarafından yapıldığı bir evrende adalet talebi güçsüzlerin güç talebine dönüşecektir.[5] Biz de bu mücadele ortaklığını savunanlar olarak, sadece talep ettiğimiz şeyin eşit ve adil olmasının değil, o şey talep edilirken verdiğimiz çabanın da eşit ve adil olmasına tarafız.

DİPNOTLAR

[1] ahmak misafir ev sahibini ağırlar: başkalarının görev ve yetkilerine karışmak ahmaklıktır. (TDK)

[2] Genç, Fırat. “Göçmen Mücadelesinin Güncelliği Üzerine”, Güz 2017, (çevirimiçi). http://www.yeniyol.org/gocmen-mucadelesinin-guncelligi-uzerine/

[3] http://www.gercekgundem.com/akpli-kaynak-suriyelilerin-ucuz-is-gucu-olarak-kullanildigini-itiraf-etti-282174h.htm)

[4] Altıntaş, Safiye. “Davetsiz Misafirler: Türkiye’deki Mültecilerin Maduniyet Görünümleri” İdeal Kent, Ekim 2014, Sayı 14, ss. 252-276

[5] Politika ve Sorumluluk, Birikim Yayınları, İstanbul 2012, s. 159-162.