Yirmi birinci yüzyılın başında mülteci sorunu uluslararası siyasal gündemin en üst sıralarına yerleşmiş bulunuyor. Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliğinin raporuna göre İkinci Dünya Savaşından beri ortaya çıkan en büyük mülteci krizine tanık oluyoruz.[1] Buna göre dünya üzerinde zorla yerinden edilen insanların sayısı 65.6 milyona ulaşmış durumda. Bu insanlardan 22.5 milyonu ise ülkelerini terk etmek zorunda kalmış olan mülteciler.[2] Gazeteler hemen her gün mülteci sorunu ile ilgili bir haberlere yer veriyor. Haberlerin bir kısmı hayatlarını kurtarmak ve insanca bir yaşama ulaşmak için kendilerini tehlikeye atan mültecilerin hikayelerine yer verirken, diğer kısmını Avrupa devletlerinin mülteci akınını durdurmak için aldığı önlemler ve bu önlemlerin alınmasının neden zorunlu olduğunu anlatan Avrupalı siyasetçiler oluşturmaktadır. Akdeniz’in sularında boğulan insanlar ve duvarlarla çevrelenen demokrasiler bunun yalnızca bir mülteci krizi değil, asıl olarak çağdaş toplumların krizi olduğunu gösteriyor. Burada bu krizi farklı yönlerden ele almayı ve özellikle bu krizin beraberinde getirdiği tepkiler üzerinden demokrasi ve mülteciler arasındaki ilişkiyi tartışmayı amaçlıyorum. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---