Orhan Pamuk, “Kafamda Bir Tuhaflık”ı 2015 yılında yayımlamıştı. Sadece bir yıllık bir aranın ardından yeni romanını da tamamladı. Okuyucuları açısından bir sürpriz olabilir ama sürenin kısalması -Orhan Pamuk’un kariyeri ve deneyimi göz önüne alındığında- şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, okuyucusunun karşısına bu kariyere hiç yakışmayacak bir romanla çıkması.

Her yazarın inişleri ve çıkışları olabilir. Hiç bir yazardan birbiri ardına başyapıtlar üretmesi beklenmemeli. 80’lerden bu yana Orhan Pamuk’un iyi, hatta çok iyi romanlarını da okumuştuk, vasat ve kötü olanlarını da… Kendi hesabıma, “Kar”ı ve “Kafamda Bir Tuhaflık”ı sevmemiş, olumsuz yargılarımı belirtmiştim. Ancak her ikisi de belli bir düzeyin üzerinde, ciddiyetle tartışılması gereken romanlardı. Ne yazık ki “Kırmızı Saçlı Kadın” için aynı şeyleri söyleyemiyorum; apartopar kotarılmış, malzemeleri üst üste yığılmış, Pamuk’un dünya görüşünün, klişeleşmiş modernlik eleştirilerinin taşıyıcılığına memur edilmiş bu roman, tam bir hayal kırıklığı.

Büsbütün haksızlık etmeyelim. Romanı yetmiş beşinci sayfaya dek süren ilk bölümü parlak olmamakla birlikte kendisini rahatlıkla okutur mahiyetteydi. Bu bölümü kısaca özetliyorum;

Bir delikanlı yetişiyor

Yazar olmak isterken jeoloji tahsil edip müteahhitlikte karar kılmış kırk beş yaşındaki bir adamın, Cem Çelik’in ağzından dinliyoruz hikâyeyi. 2015 yılındayız. Cem, 30 yıl öncesine, 1985’e dönüyor, hatırlıyor, hatırladıkça olayların içine daha çok girerek hayatı boyunca kendisini şekillendiren baba-oğul ilişkilerini sorguluyor…

Bir kaç kez hapse girmiş, işkence görmüş solcu bir babanın oğludur Cem. Babasının ansızın ortadan kaybolmasına ilişkin anıları canlıdır. Ne var ki, babasının son gidişi öncekilere benzemez. Cem, lise birinci sınıftayken babasız kalır. Ekonomik sıkıntıların bastırmasıyla yaz aylarında çalışmak zorunda hissedecektir kendisini. İlk yaz bir kitapçıya girer ve edebiyat dünyasıyla tanışır. Yazar olma düşleri kurmaya başlar. Ancak sonraki yaz başka bir işe girecek, hayatı bambaşka bir yöne evrilecektir.

Yevmiyesi yüksek olduğu için bir kuyucunun yanında çalışmaya heveslenir Cem. Kuyu, İstanbul’un Avrupa yakasında, şehrin dışında, 6000 nüfuslu Öngören kasabasına on beş dakikalık bir mesafedeki bir fabrika arazisinde açılacaktır – hem de en eski, neredeyse yüzlerce yıl öncesinden kalma, insan gücüne ve az buçuk araç gerece dayanan bir yöntemle…

“Böyle kuyu mu kazılırmış?” demeyin. Cem’in ağzından açıklıyor Orhan Pamuk; “o zamanlar sondaj makinaları daha kullanılmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle bulurlardı.” Konu hakkında bir miktar bilgi sahibi olarak araya girmek zorundayım; o yıllarda Mahmut Usta’nın yöntemiyle kuyu kazmak -hele ki sanayi tesislerinde ve inşaat sektöründe- çok gerilerde kalmış, sondaj makinaları yaygınlaşmıştı. Orhan Pamuk, hikâyesine uydurmak amacıyla teknoloji tarihiyle biraz oynayıvermiş. Oynamasının bir başka nedeni, Mahmut Usta karakterini hafızasındaki bir karakterle özdeşleştirmek. Yazarın çok yıllar önce röportaj yaptığı -Büyükada’daki komşularının bahçesinde kuyu kazan- baba-oğul hikayenin ilk bölümünün esin kaynağı… Belki maliyetli olduğu veya belki de su çıkarmaktan ziyade su biriktirmek amacıyla açıldığı için baba-oğul Büyükada’da geleneksel yöntemleri kullanmış olabilirler. Ancak 1987 yılında, büyük yatırım yapılan bir tekstil fabrikasının bahçesinde aynı yöntemin kullanılması, -daha ilk baştan- inandırıcılıkla işimizin olmadığını işaret ediyor. Belki de, “Orhan Pamuk, kendisiyle işbirliği yapacak okurlara seslenmeyi yeterli bulmuş” demek daha doğrusu.

Sanatında gelenekten gelen bilgiyi ve felsefeyi barındıran kuyucu Mahmut Usta, bir baba gibi sahip çıkar delikanlıya. Babasının hiç yapmadığı gibi onunla ilgilenir, “her gece, televizyondaki belirsiz, hatta soluk bir görüntüden, gün boyunca karşılaştıkları bir dertten, bir hatıradan yola çıkarak” -çoğu kurandan alınma- sonuna bir hisse katılmış hikâyeler anlatır, ikide bir, “iyi mi”, “aç mı”, “yoruldu mu” diye sorar, arada bir de azarlar. Cem, babasından hiç görmediği bu şefkat ve yakınlıktan hem hoşlanarak, hem de kızarak ustasına bağlanacaktır.

Mahmut Usta ile ilişkisi önemli bir dönüm noktası ama delikanlının hayatını etkileyen asıl olay, Öngören’de otuzlu yaşlarda, kırmızı saçlı, çekici bir kadın görmesiyle başlar. Cem’in zihninde saplantıya dönüşecektir kadın. Mahmut Usta ise bir türlü çıkaramadıkları suyu fikri sabit haline getirmiştir. Ustasından gizlice kasabaya inip kadını görmek, ona yakınlaşmak için dolaşan genç adam, sonunda dileğine kavuşur; “O gece hayatımda ilk defa bir kadınla yattım. Çok sarsıcı ve çok harikaydı. Bir anda hayat, kadınlar ve kendim hakkında bütün düşüncelerim değişti. Kırmızı Saçlı Kadın bana kendimi ve mutluluğu öğretmişti”.

Ne var ki kuyuda vuku bulan kaza, Cem’in bu en mutlu yazını sona erdirecek, delikanlı suçluluk duygularıyla -kaçarcasına- terk edecektir kasabayı…

I. Bölüm sonuna geldik. II. Bölüm’de -yine kendi ağzından- Cem’in 87’den günümüze uzanan maceralarını dinliyoruz. Maceralar çok çeşitlenmiyor. Jeoloji bölümüne girmesi, evliliği, iş hayatı, zenginleşmesi ve sonunda yolunun bir kez daha Öngeren’e düşmesi…

Hikayeyi toparlamak ve sonlandırmak görevi ise III. Bölüm’de Kırmızı Saçlı Kadın’ın kendisine bırakılmış.

Kısa alt bölümlerle kurgulanmış, sahnenin sürekli değiştiği, hızıyla ve pastoral kır manzaralar tasvirleriyle çocuğun fiziksel ve ruhsal enerjisini yansıtan ilk bölümle romana iyi bir başlangıç yapmış Orhan Pamuk. Kuyucuların tutkulu çalışması, ustanın anlattığı masallar, hikâyeler, Öngören üzerinden verilen kasaba atmosferi, çadır tiyatrosu, meyhane, ilk aşk, ilk cinsel deneyim, ileriki sayfalar için umut verici. Mesela kafasında kırmızı saçlı kadının hayaliyle kasabadan dönen Cem’in izlenimlerini tasvirine bakalım;

“Yolun aralarından kıvrılarak geçtiği mısır tarlalarının içinden gürültücü kara kargalar sıçraya sıçraya yola çıkıyor, bizi görünce kanatlarını açıp bir anda uçuyorlardı. Karadeniz yönündeki mor yükseltilerin tuhaf bir mavi renge büründüğünü, arkasındaki düzlükteki boz ve sarımsı arsalar arasındaki seyrek ağaç kümelerinin yeşilliğini fark ettim. Kuyu kazdığımız bizim yukarı düzlük, bütün âlem, uzaktaki soluk renkli evler, titrek kavaklar, kıvrılan tren yolu, her şey güzeldi ve bu hoş duyguya evinin kapısında az önce gördüğüm kırmızı saçlı güzel kadın sayesinde kapıldığımı ruhumun bir yanıyla hissediyordum.”

Tragedya Parodisi

Bütün bunlar bir yaz mevsiminde geçiyor ve 75 sayfada anlatılmış. II. Bölüm ise yaklaşık 25 yılı kapsıyor ama o da 75 sayfaya sığdırılmış. Daha doğru bir deyişle; yığılmış. İlk bölümde Cem’in sindire sindire izlediğimiz, yakınsadığımız hayatı, ikinci bölümde paldır küldür ilerliyor. İki bölüm arasındaki asimetriyi Orhan Pamuk muhtemelen bilerek planlamıştır. Belki iki bölüm arasındaki dil farkı -dilin giderek kurulaşması- da aynı plan gereğidir. Ancak planlananın her zaman gerçekleşmediğini biliyoruz; tıpkı “Kırmız Saçlı Kadın”da olduğu gibi… II. Bölüm, II. Bölüm’ün taslağı olmaktan öteye gitmiyor; yeterince işlenmemiş, derinleşmemiş, olaylar, olgular, düşünceler birbiri ardına sıralanmış. Sonuçta roman tadı vermiyor.

Saplantıların ve rastlantıların romanı diyebilirim “Kırmızı Saçlı Kadın” için… Cem’in ve roman kişilerinin hayatları, kaderleri sadece rastlantılarla örülmüş. Az sayfalık bir roman bu rastlantı bolluğunu kaldırmıyor. Kaderin cilvesi diyebileceğimiz rastlantılar, Orhan Pamuk’un Sophokles’in “Kral Oedipus” tragedyasıyla, Firdevsî’nin “Şehname”sindeki “Rüstem ile Sohrap” hikâyesindeki temaları kendi hikâyesine katma isteğinden. Bir Şehname hikâyesi ya da eski Yunan’dan bir tragedya çok sayıda rastlantıyı barındırabilir, hatta rastlantı bilhassa gereklidir. Her ne kadar bu anlatıların mirasçısı olsa bile, bir romanda rastlantılar hayatın ortalamasını aştığında hikâyeyi saçmalaştırır. Mitolojinin, tragedyaların hikâyelerini, temalarını, kalıplarını kopyalayan, melodramın gözüne vurup okuyucunun edebi beğenisinden ziyade duygularına seslenen romanlar -ya da filmler- yazılıyor elbette ama hemen hiçbirinde popüler kültürün, açıkçası sığlığın sınırları aşılamıyor. “Kırmızı Saçlı Kadın” da, içine şırınga edilen meselelere rağmen aşamamış.

İlk 75 sayfadan sonra roman kişilerinin hayatı sadece tesadüflere bağlı. Hele ki roman kahramanı Cem, tümüyle Orhan Pamuk’un dünya görüşünün ve katı kurgusunun kuklası olmuş. Yazar eğiyor, büküyor, döndürüyor dolaştırıyor o trajik sona iteliyor kahramanını ve diğerlerini. “Trajik son” demem de lafın gelişi. Ne inandırıcılığı ne duygu derinliği olmayınca, roman -esinlenilen- tragedyaların parodisi olmaktan öteye gidemiyor.

Geleneksel anlatıların -evrensel- temalarıyla modern bir roman yazmak için önce bu temalarla günümüz insanı ve toplumunu anlamlı bir biçimde ilişkilendirmek sonra hikâyeyi edebiyat zevki verecek bir biçimde kurgulamak ve yazıya dökmek gerekir. “Kırmızı Saçlı Kadın” hikâyesi, dili ve kurgusuyla edebiyat tadı vermediği gibi Orhan Pamuk’un temaları günümüze bağlama gayreti de sonuçsuz kalmış.

Orhan Pamuk’un doğu kültüründen “Rüstem ile Sohrap” ve batı kültüründen “Kral Oedipus” seçimi simgesel; ama simgeselliğini bağıra bağıra ilan eder türde bir simgesellik. Kadim metinler aracılığıyla sözü dönüp dolaştırıp bir kez daha doğu-batı meselesine bağlamış. Cem’in baktığı her yerde baba oğul çatışmasını aramasıyla Orhan Pamuk’un Türkiye’nin bütün sorunlarını doğu-batı sorunsalıyla açıklaması romandaki saplantılar hanesine eklenebilir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Şark ve Garp meselesinin aslında pratik hayat içerisinde hallolduğunu, aslında meselenin münevverlerin kendi aralarında konuşmaktan vazgeçmedikleri bir meseleden ileri gitmediğini” yıllar önce söylemişti. Bir zamanlar “Doğu-Batı ayrımı üzerine iki dakikadan fazla konuşan herkes saçmalamaya başlıyor” diyen ise Orhan Pamuk’un kendisiydi. Doğru ve -“Kırmızı Saçlı Kadın”da açıkça ortaya çıktığı üzere- Orhan Pamuk’un kendisi için de geçerli bir tespit. “Benim Adım Kırmızı”da sanat ve kültür üzerinden başarıyla işlediği Doğu-Batı meselesini “Kırmızı Saçlı Kadın”da kuru bir ideolojiye indirgemiş. Bütün kötülüklerin anası olarak Kemalist modernleşmeyi gören malum paradigmanın son iki yılda nasıl çöktüğünü hep birlikte izledik. Orhan Pamuk da hayal kırıklığını zaten -söyleşisinde- itiraf ediyor. Bu nedenle siyasi bir tartışmaya hiç girmeyelim. Tezlerin yavanlığını örneklemek için ise romandan bir kaç alıntı yapmak istiyorum;

“Ben kitaplara meraklıydım ama her modern Türk gibi Şehnâme’yi, Rüstem ve Sührab’ı bilmiyordum” (… ) “Bir zamanlar çoğu Osmanlı aydını İran’ın milli destanının bir kısmını, en azından kimi hikâyelerini bilirdi. Türkiye’nin iki yüz yıllık Batılılaşma çabasından sonra şimdi bu hikâyeler deniziyle kimse ilgilenmiyordu” (…) “Aslında ben bu yolculuklarda babamın kuşağından okumuş bütün Türkler gibi, ister vitrinlerde, ister sinemalarda, isterse müzelerde olsun Batı’da bütün hayatımızı derinden etkileyip anlamlandıracak bir fikir, bir eşya ya da bir resim bulma peşindeydim.”

Biraz daha damardan olanları da var;

“Avrupai Türk zenginleri laikliği ‘Sen ne karışıyorsun benim Allah ile ilişkime’ bahanesiyle savunurlar” diye devam etti Serhat “Ama aslında laikliği Allah ile hiç ilişkileri olmadan, akıllarına esen her kötülüğü modernliktir diye gönül rahatlığıyla yapabilmek için isterler.” (…) “Bu birey olma merakı ve telaşı yüzünden Avrupai zenginlerimiz değil birey, kendileri bile olamadılar” dedi. “Avrupai Türk zenginleri Allah’a inanmazlar, çünkü kendilerini bir şey sanırlar. Onların bireyliği çok önemlidir. Çoğu, herkes gibi olmadığını kanıtlamak için Allah’a inanmaz. Üstelik bunu söyleyemezler bile. Oysa inanç herkes gibi olmak işidir. Din alçakgönüllülerin cenneti ve tesellisidir.”

Tam bu noktada, “alıntılanan ifadeler karakterlerin görüşünü yansıtır, yazarı bağlamaz” diyebilirsiniz ama Orhan Pamuk’un söyleşisinde dillendirdiği düşünceler roman karakterleriyle birebir uyumlu. Örnekliyorum. Bu alıntı Cem’den; “İranlılar, Batılılaşma yüzünden geçmiş şairlerini ve efsanelerini unutan biz Türkler gibi değiller diye düşündüm. Özellikle şairlerini unutmazlar”. Şimdi okuyacağınız alıntıysa Orhan Pamuk röportajından; “İran medeniyetinin çok güçlü bir geleneği var. Tanıdığım İranlılar şairlerini okur, Ömer Hayyam’ı, Mevlana’yı bilir. Biz edebi geleneğimizi değiştirmeye karar verdik. Açıkça da söyledik. Bu büyük bir unutmaya yol açtı”.

Farkındalık Yoksunluğu

Orhan Pamuk romanlarının en büyük zaafı da bu; yazarla kahramanı arasındaki mesafenin kaybolması. Bu nedenle romanlarında hep aynı karakterin maceralarını okuyoruz. “Cevdet Bey ve Oğulları”, “Beyaz Kale”, “Kara Kitap”, “Kar”, “Masumiyet Müzesi”, “Kafamda Bir Tuhaflık”, “Kırmızı Saçlı Kadın”… Hepsinde aynı erkek tipi; bakan ama fark edemeyen, hayat acemisi, şeyhlerden, şıhlardan, maneviyat sahibi insanlardan feyz almaya meraklı, naif, kırılgan, hülyalı… Bu insan tipi kimi romanın -özellikle “Masumiyet Müzesi”nin- hikayesi ile uyumluydu. “Kırmızı Saçlı Kadın”da bir uyumdan söz edeceksek eğer, Orhan Pamuk’un standart erkek karakterinin romanın ve barındırdığı fikirlerin suniliği ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.

Pamuk’un romanlarında Kemalist modernleşmecilere ve onlarla aynı saflarda yer aldığını düşündüğü Türkiye devrimci hareketine yönelik eleştiriler, “Kırmızı Saçlı Kadın”da biraz daha kabalaşmış. 12 Eylül sonrasında Türkiye devrimci hareketine yönelik içerden ve dışarıdan eleştirilerde, kadın-erkek ilişkilerindeki tutuculuğun, yaşanmamış/yasaklanmış cinsellik iddiasının önemli bir yeri var. “Kırmızı Saçlı Kadın”daki dokundurmalar tam da bu türden. Mesela, ilk cinsel deneyimi öncesi kadına bakışındaki saflığı izah ederken; “serde bir solcu siyasi ahlak vardı. Yani babamın ahlakı” diyecek Cem. Bu ahlakın açılımı ileriki sayfalarda şu sözlerle yapılacak; “O zamanlar Türkiye geriydi. İyi niyetli militan marksist solcular, hele Anadolu’dan gelenleri çok “feodaldiler.” Örgüt içinde kız-erkek ilişkilerinden, açık açık kırıştıranlardan, sevgili hikâyelerinden hoşlanmazlardı. Örgüt yöneticileri de kıskançlıklara, kavgalara yol açacağı için böyle şeylere izin vermezlerdi.”

Bunları tartışabiliriz ama Orhan Pamuk’un bir hikâye uğruna gerçekleri ne denli tahrif edebileceğini düşündüren şu bozuk cümlenin ciddiye alınabilir hiç bir yanı yok. Cümleyi anlayabilmeniz açısından ön açıklama yapmak zorundayım: Örgütün yöneticilerinden olan kocası ölünce, kocasının kardeşiyle evlenmek zorunda kalan devrimci bir kadını konuşturuyor Pamuk; “Bizimkilerin arasında kalınca, tıpkı Osmanlı zamanında İran’la savaşa gidip hiç geri dönmeyen sipahilerin karılarına yapıldığı gibi bir süre sonra küçük kardeş ile evlendim.”…

Devrimci bir hareketin üyelerinin siyasi içerikli gezgin tiyatro faaliyetleriyle Anadolu’da şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak ucuz piyesler sahneleyen çadır tiyatroları arasındaki ayrımın farkında değil Orhan Pamuk. Muhtemelen bilgi eksikliğinden, hakikati tahayyül ve tasavvurlarıyla ikame etmesinden, her gezici tiyatroyu hayalindeki kumpanyalarla özdeşleştirmesindendir. Yazarla işbirliği yapıp yazılan her şeyi almaya ve kabullenmeye hevesli okuyucular açısından bir sorun yaratmaz. Ne var ki, 1987 yılında, Öngören gibi küçük bir kasabada “Rüstem ile Sohrab”ın çakma bir versiyonunu sahneleyen devrimci tiyatro, dönemi ve olayları bir parça bilenler için güldürmeyen bir mizaha dönüşüyor. Kısacası Orhan Pamuk, ayrıntılarda bile gerçekliği yakalayamamış. Tutarsızlıklar, rastlantılar ve saplantılarla dolu hikâyesiyle “Kırmızı Saçlı Kadın”, açık arayla yazarlık kariyerinin en kötü romanı unvanını hak ediyor.

Söyleşisinde, bu romanında “toplumu bir psikanalist gibi masaya yatırdığını” tevazu göstermeksizin kabul etmesinde anlaşılacağı üzere, Freudien analizleri seviyor Pamuk. Kendisini tekrar etmek istemiyorsa saplantılarının, yukarıdaki cümlesindeki dil sürçmesinin Freudien analizini kendisi yapmalı. Ama daha önemlisi, eskinin “tezli roman”larından daha derin bir roman yazmak istiyorsa, ideolojik göz bağlarından kurtulup bu ülkede olup bitenlere daha yakından bakmalı. Umutsuz bir dilek benimkisi: “1970’lerde insanlar sokaklarda sinek gibi ölürdü. O daha da kötüydü diyebilirim. Şimdi Cumhurbaşkanı “Vatan haini” diye bağırıyor. Ama hiç olmazsa sokakta ölen yok” diyen Orhan Pamuk, tarihin en kanlı, en vahşi dönemini yaşadığımızın, Gezi Parkı eylemlerinde öldürülen gençlerin, Reyhanlı’da, Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te yüzlerce cana mal olan bombaların, Sur’da, Cizre’de haftalardır süren sokak savaşlarının farkında değil. Farkındalık eksikliği demiyorum, Orhan Pamuk’unki bu topluma ilişkin farkındalık yoksunluğudur ve böyle bir yoksunlukla malul bir yazarın bu andan sonra topluma söyleyecek sözü de yoktur.

“Ne kadar berbat bir toplumda yaşıyor olursan ol bireysel mutluluğun önemli olduğunu söyleyebilme hakkına sahibim” diyor aynı söyleşisinde. Öyleyse, mutluluklar dileyelim ve bir şarkıyla uğurlayalım Orhan Pamuk’u; “Sana sevdanın yolları, bize kurşunlar.”