6 Aralık 2017 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, 1995 yılında Kongre’de kabul edilen Kudüs Elçiliği Yasası’na dayanarak, birleşik Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ve Amerikan elçiliğinin Kudüs’e taşınacağını açıklamasının yankıları genel olarak tüm dünyada, özel olarak da Ortadoğu ve Türkiye’de sürmeye devam ediyor. Bu açıklamanın, asıl olarak biri Filistin-İsrail sorununun ve dolayısıyla Kudüs’ün statüsünün özüne, diğeri ise Türkiye başta olmak üzere İslam İşbirliği Teşkilatı üyelerinin Kudüs ve Filistin üzerinden yürüttükleri İslamcı-muhafazakar popülist siyasetin içeriğine ilişkin olmakla birlikte iki önemli tartışma zemini doğurduğunu düşünüyorum. İlki ve elbette ki ikinciye oranla daha önemlisi, ABD’nin arabuluculuğunda başkenti Kudüs olan/olacak İsrail devleti ile Doğu Kudüs’ü başkent olarak sahiplenen Filistinliler arasında iki devletli çözüm ihtimalinin hala mümkün olup olmadığına ilişkin bir tartışmanın ortaya çıkması. Nitekim, söz konusu açıklamanın ardından uluslararası ve ulusal medyada yer alan haberlere göre, Trump’ın damadı Jared Kushner ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Jason Greenblatt aracılığıyla Filistin-İsrail barış sürecini yeniden başlatmaya dönük bir niyetinin olduğu sıklıkla vurgulandı. Hatta, 2017 yılının Kasım ayında Suudi Veliaht Prens Muhammed Bin Selman aracılığıyla Filistin lideri Mahmud Abbas’a iki devletli çözümün yeni koşulları iletilmişti: Doğu Kudüs yerine şehrin dışında küçük bir kasaba olan Abu Dis Filistinlilerin başkenti olacak; Filistinliler geri dönüş hakkı taleplerinden vazgeçecekler; Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleri muhafaza edilecekti (Nabulsi, 2017 ve Taştekin, 2017). Yani, bu yeni taleplerle Filistinliler açısından barışın olmazsa olmaz koşulları ortadan kaldırılmış oluyordu. Mahmud Abbas’a iletilen bu taleplerin ardından, 1967’den beri İsrail işgali altında bulunan ve işgalin sonlandırılmasını öngören BM Güvenlik Konseyi kararlarının varlığına rağmen Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimleri inşa etmekten geri durmayan İsrail’in başkentinin birleşik Kudüs olduğu açıklaması geldi. Dolayısıyla, bu yazının ilk bölümünde ABD’nin “yeni” politikasının Filistin meselesi açısından ne anlama geldiği, iki devletli çözüm temelinde yeni bir müzakere sürecinin başlama ihtimalinin ya da daha önemlisi olası bir barış sürecinin uluslararası alanda tanınmış bir Filistin devletinin doğuşuyla sonuçlanma potansiyelinin zayıflığını ele alacağım.

İkinci tartışma konusu ise, 2000’lerden beri dönem dönem “uykuya yatan” Filistin-İsrail sorununun hem dünya kamuoyunun hem de bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin gündemine yeniden oturmasıyla ortaya çıktı. 1990’lar boyunca İsrailliler ile Filistinliler arasında süren Oslo barış sürecinin 2000 yılında çökmesinin ardından bu kronik sorununun çözümüne ilişkin kimi mütereddit adımlar atılmış olmasına rağmen, Filistin meselesinin dünya kamuoyunun ve Ortadoğu ülkelerinin nezdindeki önemini kaybettiğini; özellikle 2010 yılının sonunda Ortadoğu’nun önemli bir kısmında etkisini hissettiren isyan dalgasının ortaya çıkmasıyla, Filistin sorununun bölgenin önemli gündem maddeleri sıralamasındaki birinciliği yeni bölgesel sorunlara kaptırdığını söylemek mümkün. Fakat, Trump’ın söz konusu ilanıyla Türkiye’nin başını çektiği İslam ülkelerinin Kudüs’ü yeniden sahiplenen bir pozisyona geldiklerine ilişkin bir kanı oluştu. Nitekim, örgütün dönem başkanlığını yürüten Türkiye’nin ve özel olarak Erdoğan’ın girişimiyle 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın “Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti olarak tanıdığına” ilişkin yayınladığı bildiri gündeme oturdu. Buradan hareketle, yazının ikinci kısmında bu bildiri ekseninde Erdoğan’ın söyleminde Kudüs’ün nasıl araçsallaştırıldığını ele alacağım.

Kudüs Çözümsüzlüğün Neresinde?

Kudüs, tarihsel olarak Filistin-İsrail sorunundaki çözümsüzlüğünün en önemli tartışma noktalarından biri olageldi. Gerçekten de iki tarafın 2000 yılındaki Camp David Zirvesi’nde üzerinde anlaşamadıkları yerleşimler ve mültecilerin geri dönüş hakkı meselelerinin yanı sıra Kudüs konusundaki uzlaşmazlık da barış sürecinin çökmesine yol açan konulardan bir tanesiydi. İsrail ve Filistin arasında yürütülecek müzakerelerin yol haritasını çizen ve 1993 yılında imzalanan İlkeler Bildirgesi’nde yerleşimler, mültecilerin geri dönüş hakkı, Filistin devletinin tüzel kişiliği ve Kudüs’ün statüsü olarak belirlenen nihai statü konularının sürecin son aşamasına kadar ele alınmayacağının altı çizilmişti. İlkeler Bildirgesi’nin ardından imzalanan ikili antlaşmalarda da bu nihai statü konularına bağımsız Filistin devletinin kurulacağı varsayılan 2000’deki Camp David görüşmelerine kadar hiç değinilmedi. Nihai statü konularının görüşülmemesi esasına dayanan bu sürecin mantığı ortadaydı: masaya yatırıldığı anda İsrail’in taviz vermeye yanaşmayacağı bu konular nedeniyle müzakerelerin devam emesi mümkün değildi. Dahası, bu süreç iki tarafın karşılıklı eşitlik ilkesi temelinde yürüttükleri bir müzakere süreci de olmadı. 1990’lar boyunca İsrail, Filistin devletinin omurgasını oluşturması planlanan Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerinin inşasını hızlandırdı ve Filistin Yönetimi’nin bu topraklarda egemen bir kamu otoritesi kurmasını engelledi. Doğu Kudüs’te de benzer bir yerleşim inşa etme politikası işleterek, aslında kuruluşundan bu yana Filistin topraklarında uyguladığı kolonyalist mantığı yürütmeye devam etti. Sonunda da barış süreci, bırakın bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasını, İsrail’in işgal altındaki topraklarda denetimini sağlamlaştırmasıyla sonuçlandı.

Diğer yandan, İsrail ve tabii ki sürecin arabulucusu olarak ABD Filistinlileri hep talep ettiklerinden daha azına razı ederek bir müzakere sarmalı ya da aldatmacası ortaya çıkardılar. Bu stratejiyi çok net bir şekilde Kudüs’ün dönemsel olarak değişen/değiştirilen statüsünde ve bunun müzakerelere yansımasında görmek mümkündür. BM Güvenlik Konseyi’nin 1947 yılındaki Filistin topraklarını Yahudiler ve Filistinliler arasında paylaştıran Taksim Planı uyarınca, söz konusu topraklarda iki egemen devlet kurulması öngörülmüş, Kudüs’ün de BM koruması altında özel bir statüyle yönetilecek bir şehir olmasına karar verilmişti. Fakat, 1948’de İsrail devleti kurulurken, bir Filistin devletinin ortaya çıkmamış olması, ardından Arap devletleriyle İsrail arasında yaşanan savaşla İsrail 1947 yılında kendisine bırakılan toprakları genişletmekten yana bir strateji izledi. İlerleyen süreçte İsrail Batı Kudüs’ü ele geçirirken, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın yönetimi Ürdün’e bırakıldı. Bu durum, 1967’ye kadar da böyle devam etti. Fakat, 1967’deki Altı Gün Savaşı’yla birlikte İsrail, Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Dolayısıyla, Filistinlilere bırakılması gereken topraklar, artık tam anlamıyla İsrail denetimi altına girmişti. 1993’te başlayan barış süreci İsrail-Filistin sınırının 1967 Savaşı öncesindeki sınır olacağı kabulü üzerinden yürütüldü. Yani, müzakerelerde Kudüs’ü uluslararası koruma altına alan 1947 Taksim Planı değil, 1948-1967 yılları arasında Batı Kudüs’ün İsrail’e katılmasının teyit edildiği 1967 sınırları baz alındı. Dolayısıyla, Filistinliler açısından tarihsel olarak bir Filistin devletinin başkenti olması gereken Kudüs’ün bölünmüşlüğü tescil edilmiş oldu. Yukarıda da değinildiği gibi, Doğu ve Batı Kudüs’ün sınırlarının nasıl çizileceği 2000 yılına kadar masaya yatırılmadığı gibi, İsrail yeni Yahudi yerleşimleri inşa ederek Kudüs’ün demografik yapısını değiştirmekten ve oradaki varlığını kalıcılaştırmaktan yana kolonyalist bir politika izledi. Şimdi ise, Kudüs’ün dışındaki küçük bir kasabanın Filistinlilerin başkenti olabileceğine ilişkin yeni olası öneriyle birlikte, Filistinliler 1967 sınırları temelinde yürütülen barış sürecinin de gerisine düşmüş durumdalar. Dolayısıyla, çok yakın bir gelecekte gerçekleşme ihtimali zayıf olmakla birlikte, Trump’ın kararı olası bir müzakere sürecinde yeni bir pazarlık zemini yaratmış gibi görünüyor. Fakat, en az Kudüs kadar önemli yerleşim meselesi barışın önündeki en büyük engel. Batı Şeria’daki İsrail varlığı, bu topraklarda egemen bir merkezi otoritenin doğma ihtimalini ortadan kaldıran bir durum. Ne yazık ki, 1967’den bu yana devam eden İsrail politikası düşünüldüğünde, İsrail’in Batı Şeria’yı boşaltmak gibi bir niyetinin kısa vadede olmadığını söylemek mümkün. Dolayısıyla, eğer ABD’nin Filistinlileri bu sefer daha da azına razı ederek sorunu çözme amacı varsa, bu sadece Kudüs üzerinden ortaya konan yeni siyasetin yakıcılığından değil, İsrail’in işgalci bir güç olarak Batı Şeria’daki pozisyonunu geriletmemek konusunda takınacağı tavırdan da kaynaklanacaktır. Bu noktada, Filistin sorunun özüne ilişkin bir yenilikten değil de halihazırdaki fiili durumun Amerikan dış politikasının göbeğine oturmuş olmasından bahsedebiliriz. ABD’nin bu yeni politikasıyla birlikte artık iki devletli çözüm ihtimalinin öldüğü konusundaki yaygın kanı haklı olmakla birlikte bir eksikliği de içerisinde barındırmaktadır. İki devletli çözüm aslında 2000 yılında ölmüştür. Kudüs ya da Filistin şimdi yeniden akıllara düşmüş olabilir. Oysa, Kudüs, eğer bir davaysa, uzun süredir kaybedilmiş bir davadır; şimdi olansa fiili durumun yine ve yeniden dünyaya ilan edilmiş olmasıdır.

Erdoğan ve Kudüs

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul Bildirisi’ni yayınlamasıyla birlikte, yukarıda ele alınan sorunun özüne ilişkin tartışmayı neredeyse maskeleyen, Kudüs vurgusu üzerinden Filistin mücadelesini araçsallaştıran bir durumla karşı karşıyayız. Aslında meselenin araçsallaştırılmasına ilişkin yürütülen siyaset de sorununun kendisi kadar eski bir tarihe sahip. Tarihsel olarak özelde Kudüs genelde de Filistin meselesi, Ortadoğu’da bölgesel liderliğe oynayan liderlerin sahiplenmeden geçemeyecekleri, kitlelerin mobilizasyonunda sıklıkla kullanılan bir sorun olagelmiştir. Kudüs vurgusunun niteliği ve içeriği dönemsel olarak değişebilir. Kudüs ve/veya Filistin sorunu, 1950’ler ve 1960’larda ulusal kurtuluş mücadelesi, Üçüncü Dünyacılık ve spesifik olarak Arap milliyetçiliği perspektifi üzerinden sahiplenilirken, 1970’lerden itibaren büyük ölçüde İslami retoriğin ağır bastığı bir jargonla bölge ülkelerinin siyasetinde kendisine yer bulmuştur. Örneğin, uzun bir süre Arap dünyasının liderliğini elinde tutan Mısır devlet başkanı Cemal Abdül Nasır öncülüğünde Mısır’ın Filistin meselesiyle ilişkisi, İsrail’le doğrudan savaşa girmenin yanı sıra görece seküler bir hareket olan FKÖ’yü Araplık üzerinden desteklemek olmuştur. Nasır’ın Arap dünyasının liderliğine soyunduğu söz konusu dönemde, Filistin mücadelesinin motivasyonunu Arap milliyetçiliği oluşturmaktadır; dolayısıyla Filistin ve Kudüs Arapların vatanı olarak tanımlanır. 1967 Savaşı’ndan sonra Arap milliyetçiliğinin düşüşe geçmesiyle, bölgedeki ideolojik boşluğu doldurmaya aday bir hareket olarak siyasal İslam’ın ortaya çıktığı herkesin malumudur. Nitekim, 1970’lerde Arap milliyetçiliğinin gündeminden düşen Filistin, 1980’lerden itibaren genellikle İslam ümmetinin parçası olarak tanımlanacaktır. Örneğin, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın temelini oluşturan İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasıyla birlikte,[1] Filistin meselesi ve Kudüs İslamiyet için taşıdığı özel anlamla ele alınmaya başlamıştır. Filistin sorunu, artık Arapların değil, İslam ümmetinin meselesidir. Özellikle 1987’de Hamas’ın kurulması, bu siyasetin sadece bölge devletleri tarafından yürütülecek bir politika olmadığının Filistin’in içeriden de dönüştürüleceğinin işareti olmuştur. 1990’lardaki barış havası, İslami vurgunun Filistin siyasetini domine etmesini engellemeye dönük bir zemin hazırladıysa da, sürecin çökmesinin ardından İslam vurgusunun giderek arttığı da görülmektedir.

2009 Davos krizinden itibaren Filistin meselesinin Arap bir lider tarafından değil de İslam ve ümmet vurgusu temelinde Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilmeye başladığının altını çizmek gerekmektedir. Erdoğan’ın Ortadoğu açılımı ve Arap halkları nezdinde prestij elde etme amacı düşünüldüğünde, “One minute” ile akıllara kazınan çıkışını da yukarıda değinilen Filistin meselesinin araçsallaştırılması bağlamında okumak gerekir. Erdoğan bir yandan içeride konsolide etmeye çalıştığı ümmeti Filistin ve Kudüs vurgusu üzerinden mobilize etmeye çalışırken, bir yandan da Türkiye’yi bölgesel bir güç haline getirmenin gerekliliği olarak Filistin’i gündemine almış görünmekteydi. Fakat, 2009 One Minute çıkışı ve 2010 Mavi Marmara’dan sonra, Türkiye’nin kendi iç siyasal krizleri ve bölgede ortaya çıkan büyük alt üst oluşla birlikte Filistin meselesi tedricen Türkiye gündeminden düştü ya da düşürüldü. Hatta 2016 yılında İsrail’le Mavi Marmara krizinden sonra kopan ilişkileri konsolide eden ve ikili diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasını sağlayan bir antlaşma da imzalandı. 2016 yılına gelindiğinde Filistinlilerin durumunda herhangi bir iyileşmenin olmadığı, İsrail’in işgalci bir güç olarak Filistin topraklarındaki varlığını sürdürdüğü göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin İsrail’le anlaşması aslında yeri geldiğinde ve reel politik devreye girdiğinde Filistin davasının arka plana atılabileceğini ortaya koyuyordu. Antlaşmanın üzerinden bir yıl geçmişken, Kudüs’ün statüsüne ilişkin tartışmanın doğmasıyla ortaya çıkan bu yeni durumda Erdoğan söylemsel olarak İsrail karşıtı bir politikaya geçiş yaparak, yeniden Filistin davasının savunuculuğunu üstlenen bir pozisyon geliştirdi. Fakat, neredeyse dönem dönem işe yaradığı ölçüde ve tonda dile getirilen bu dava savunuculuğunun 2009’a kıyasla ne Türkiye’de ne de bölgede kitlesel düzeyde bir heyecan dalgası yarattığını tespit etmek mümkün görünüyor.

ABD’nin kararının ardından, 13 Aralık 2017’de bizzat Erdoğan’ın girişimiyle İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Kudüs krizini merkeze alan olağanüstü toplantısı İstanbul’da gerçekleşti. Toplantının sonunda yayınlanan bildiride, “İslam ümmetinin üzerine düşen sorumluluk duygusuyla hareket ederek” ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı kınandı; uluslararası toplum iki devletli çözüm temelinde harekete geçmeye çağrıldı. Bunun yanı sıra, bildiriye ilişkin ulusal medyada ve Erdoğan’ın politikasında ön plana çıkarılan ve adeta bir zafer havası estirilen unsur şu oldu: “Doğu Kudüs’ü bağımsız Filistin’in başkenti olarak ilan ediyor ve bütün devletleri Filistin Devleti’ni ve Doğu Kudüs’ün onun işgal altındaki başkenti olduğunu tanımaya davet ediyoruz.”[2] Bildiride yer alan bu açıklamalar, çelişkili bir durum yaratıyor. Öncelikle, uluslararası toplumu iki devletli çözüm temelinde harekete geçmeye çağıran bildiri, henüz bağımsız bir Filistin devletinin olmadığını kabul etmiş oluyor. Nitekim, yukarıda da değinildiği gibi, 1990’larda iki devletli çözüm temelinde başlayan müzakereler bağımsız Filistin devletinin tüzel kişiliğinin ne olacağı ve diğer nihai statü konuları üzerinde uzlaşıya varılamaması nedeniyle çökmüştü. Fakat, bildiriye imza koyan üyeler Doğu Kudüs’ü bağımsız Filistin devletinin başkenti ilan ederek, bu kez de sanki egemen bir Filistin devletinin var olduğunu dile getirmiş oluyorlar. Oysa, Dışişleri Bakanlığı’nın web sitesinde yayınlanan Türkçe metinle, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın internet sayfasında yer alan İngilizce metin[3] arasındaki fark, bu çelişkili ifadelerin nereden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. İngilizce metinde Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti ilan eden ifadenin hemen öncesince Türkçe metinde yer almayan bir vurgu ve öneri göze çarpmaktadır. Bildirinin İngilizce versiyonunda, tüm ülkeler önce 1988’de Filistin halkının iradesini temsilen Cezayir’de ilan edilmiş Filistin devletini tanımaya çağrılmaktadırlar. Bu tanımanın, son gelişmeler ışığında daha da hayati hale geldiği vurgulanmaktadır. Oysa, önce Filistin’i egemen ve bağımsız bir devlet, sonrasında da Doğu Kudüs’ü onun başkenti olarak tanımaya davet eden bu ifadeye Türkçe metinde bütünlüklü bir şekilde rastlanmamaktadır. Türkçe metindeki bu deformasyon, iki devletli çözümü yeniden masaya koyan ifadeyle uyuşmayan bağımsız Filistin devletinin varlığına ilişkin kabul arasındaki anlamsızlığı açıklar gibi görünmektedir. Dahası, bu durum Erdoğan’ın Kudüs ve Filistin siyasetinin basit anlamda nasıl bir hamasete hizmet ettiği konusunda da bir ip ucu vermektedir. Çünkü, halihazırda Filistin devletinin uluslararası alandaki statüsü tartışmalıyken,[4] Doğu Kudüs’ün nasıl olup da başkent ilan edildiği sorusu ortada durmaktadır. Filistin devletinin hukuki manadaki varlığına ilişkin muğlaklığın yanı sıra, Batı Şeria’daki İsrail işgalinin sürekliliği düşünüldüğünde Filistinlilerin kendi toprakları üzerinde egemen bir kamu otoritesi oluşturamadığı ve bu noktada da devlet egemenliğinin zedelendiği aşikardır. Oysa, Kudüs propagandasının vurgusu “İslam ülkeleri Türkiye’nin liderliğinde Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti olarak tanıdı” şiarı üzerinedir.

Sonuç olarak, bir yandan Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti ilan eden, bir yandan da iki devletli çözümü vurgulayan söz konusu bildirinin önemli bir noktayı gözden kaçırdığını vurgulamak gerekmektedir. Yahudi ve Arap nüfusun hem İsrail devleti sınırları içerisinde hem de Batı Şeria ve Kudüs’te birbiriyle iç içe geçmiş yapısı, iki devletli çözümün olanaksızlığını gözler önüne sermektedir. İki devletli çözüm önerisi temelinde işleyen barış sürecinin çökmesinin ardından, İsrail ve Filistin’deki küçük azınlıklarca dile getirilen demokratik ve seküler bir devlet çatısı altında iki halkın bir arada yaşayabileceği inancı/önerisi, toprak ve egemenlik kavgasının önüne geçme potansiyeline sahip tek ütopya olarak karşımızda durmaktadır. Kudüs üzerindeki egemenlik mücadelesi de ancak bu şekilde son bulabilir.

 DİPNOTLAR 

[1] İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurulmasının kökeninde, Mescid-i Aksa’da 1969 yılında çıkan yangın üzerine Rabat’ta bir araya gelen İslam ülkelerinin yeni bir örgüt oluşturma amaçları yatar. İslam Konferansı Örgüt adıyla kurulan örgüt, 2011 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı adını almıştır.
[2] İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Olağanüstü toplantısı sonrasında Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı bildirinin Türkçe metni için bkz.: T.C. Dışişleri Bakanlığı, “ABD Yönetimi’nin Kudüs-ü Şerif ‘i İşgalci Güç İsrail’in Sözde Başkenti Olarak Tanıması ve ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağına İlişkin Açıklaması Sonrasında Durum Değerlendirmesi Maksatlı Olağanüstü İslam Zirvesi Konferansı – Bildiri,” http://www.mfa.gov.tr/abd-yonetiminin-kudus-u-serif-i-isgalci-guc-israilin-sozde-baskenti-olarak-tanimasi.tr.mfa.
[3]İslam İşbirliği Teşkilatı’nın yayınladığı metnin İngilizcesi için bkz.: Istanbul Declaration on “Freedom of al Quds”, https://www.oic-oci.org/docdown/?docID=1698&refID=1073.
[4] 1988 yılında bağımsızlığı ilan edilen Filistin devletinin BM sistemi içerisindeki konumuna ilişkin bir muğlaklık olduğunu söylemek mümkün. 1974’te BM Genel Kurulu FKÖ’yü, henüz devlet ilan edilmemişken, “Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak” olarak tanıdı ve “devlet olmayan gözlemci üye” statüsü verdi. Genel Kurul, 1988’de bu gözlemci üyeyi “Filistin” olarak anmaya başladı. Kasım 2012’de ise 67/19 sayılı kararla, self-determinasyon hakkına vurgu yapılarak, Filistin’e “gözlemci üye devlet statüsü” tanındığı açıklandı. Fakat, Denk (2015) bu kararın Filistin’in hukuken bağımsız bir devlet olarak tanındığı anlamına gelmediğini ifade etmekte ve Filistin’in BM nezdindeki gözlemci statüsünün niteliğini/ismini belirtmek için kullanıldığı ve devletlere açık asıl/tam üyeliğin henüz gerçekleşmediğinin vurgulandığını belirtmektedir.

KAYNAKÇA

Denk, Erdem, Uluslararası Örgütler Hukuku: Birleşmiş Milletler Sistemi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2015.

Istanbul Declaration on “Freedom of al Quds”, https://www.oic-oci.org/docdown/?docID=1698&refID=1073.

Nabulsi, Karma, “In Jerusalem we have the latest chapter in a century of colonialism,” The Guardian, 12.12.2017, https://www.theguardian.com/commentisfree/2017/dec/12/jerusalem-chapter-century-colonialism-donald-trump-intervention-palestine.

Taştekin, Fehim, “Kudüs ateşinde sırtını kurutanlar,” Gazeteduvar, 9.12.2017, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/12/09/kudus-atesinde-sirtini-kurutanlar/

T.C. Dışişleri Bakanlığı, ““ABD Yönetimi’nin Kudüs-ü Şerif ‘i İşgalci Güç İsrail’in Sözde Başkenti Olarak Tanıması ve ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağına İlişkin Açıklaması Sonrasında Durum Değerlendirmesi Maksatlı Olağanüstü İslam Zirvesi Konferansı – Bildiri,” http://www.mfa.gov.tr/abd-yonetiminin-kudus-u-serif-i-isgalci-guc-israilin-sozde-baskenti-olarak-tanimasi.tr.mfa.