“Post Endüstriyel Toplum”dan “Ağ Toplumu”na Geçiş ve Ötesi: Enformasyon Toplumu Teorisinin Siyasi...

“Post Endüstriyel Toplum”dan “Ağ Toplumu”na Geçiş ve Ötesi: Enformasyon Toplumu Teorisinin Siyasi Bağlamı ve Mevcut Krizi

Want create site? With Free visual composer you can do it easy.

“Enformasyon Toplumu”nun Kökenleri

Son kırk yılda, “enformasyon toplumu”na ilişkin söylemlerin sosyolojik düşüncede ve politika yapımında büyük etkisi oldu. Bu makalede, bu tür söylemleri, gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşanan politik-ideolojik bağlamdaki değişimlere karşılık olarak “enformasyon toplumu” kavramının farklı dönemlerde nasıl formüle edildiğini eleştirel bir perspektiften inceleyerek analiz edeceğiz. Makaleye, anahtar bir kavram olan “enformasyon toplumu”nun ortaya çıkışını inceleyerek başlayacağız. Bunu, iki önemli enformasyon toplumu teorisyeni Daniel Bell ve Manuel Castells’in daha detaylı bir değerlendirmesi ve çalışmalarının bir eleştirisi takip edecek. Kendilerinin çalışmaları, kapitalist dünyadaki siyasi elitlere yakın zamanlarda siyaseti şekillendirmek ve siyasi uzlaşı sağlamak için idealler ve kavramlar sağlayarak, hegemonik amaçlara hizmet etmiştir. Bununla birlikte, makalenin son kısmında küresel kapitalist hegemonyayı yaratma ve sürdürmede bir araç olan “enformasyon toplumu”nun geçerliliğini, süregelen küresel iktisadi krizin ve bunun doğal bir sonucu olarak zayıflayan neoliberalizmin nasıl sorguladığını tartışacağız.

Geniş ölçekli üretimin örgütlenmesini ve emek sömürüsünü, hammadde ve malların ulaşım aracılığıyla verimli hareketini, enformasyon toplamanın piyasa başarısı ya da başarısızlığında etkisini ve tüm bunların kapitalist iktisadi rekabetin zorunluluğu tarafından dikte edildiğini göz önüne aldığımızda; toplumlara hâkim olan “enformasyon” ya da “bilgi” kavramının gelişen kapitalizmin ihtiyaçlarında bir şekilde gerçek bir temeli vardır. Beniger’e göre (1986), geç 19. yy. ve erken 20. yy. arasında seri üretimin modern araçları, enerji üretimi ve ulaşımın evrimi, uygun işletme ve bilgi işleme metotlarının gelişmesine yönelik baskıya sebep olan bir “kontrol krizi”ne yol açmıştır. Bu, devlet idaresinde ya da özel şirketlerde çalışması sebebiyle, bazen modern endüstriyel kapitalizmin yeni sınıfı olarak kavranan ve hatta mülk sahiplerinden daha güçlü görülen; mühendis, yönetici, istatistikçi, matematikçi, fizikçi ve diğer bilimsel eğitim almış, artan sayıda uzmanlar ordusuna gereksinim doğurmuştur.

Hâlihazırda erken 19. yy. da, Fransız Devrimi’nden etkilenen Fransız aristokrat Henri de Saint-Simon tüm toplumun menfaatlerinin birliği olarak gördüğü, doğmakta olan meritokrasinin, endüstrileşmenin ve bilimsel ilerlemenin prensiplerini bünyesinde barındıran; sanayiciler, teknokratlar ve bilim adamları tarafından yönetilen yeni bir toplum tipi tasavvur etmişti. Saint-Simonculuğun 1960’larda ve 1970’lerin ilk yıllarında yaygınlaşan (bkz. Mattelart 2003; Steinbicker 2011a) enformasyon toplumu üzerine daha sonraki tartışmalarda doğrudan etkisi oldu. Fakat Preston’un da haklıca belirttiği gibi (2001, 63), enformasyon toplumu kavramının ve bununla sıkı ilişkili diğer kavramların – post endüstriyel toplum ya da bilgi toplumu gibi- farklı kullanımı ve tanımları dolayısıyla, özellikle de enformasyon toplumu söylemleri Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da eş zamanlı olarak ortaya çıktığından “[bunun] kesin kökenlerine dair herhangi bir lineer araştırma bir şekilde anlamsız kalıyor”. Sosyalist ülkelerde, bu mesele Marx’tan esinlenmiş Radovan Richta ve diğerlerinin (1969) çalışmalarının teşvikiyle “bilimsel ve teknolojik devrim” başlığı altında tartışıldı.

Enformasyon teknolojilerine olan tüm ilginin itici gücü, kendilerinin uluslararası rekabetini belirleyen önemli faktörler olarak gördükleri altyapıyı ve üretim gücünü yeni ve daha verimli olarak geliştirmeye hevesli devletlerden ve başlıca şirketlerden gelmiştir. Bu ekonomik değerlendirmeler askeri gerekçelerle birleşmiştir. “Altyapı” kavramının kendisi Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde NATO’nun stratejik plancıları tarafından geliştirilmiştir (van Laak 1999, 280–285). Devlet sermayeli askeri araştırma ve geliştirmenin yoğunlaşması, – Mandel’in deyimiyle “daimi silah ekonomisi”nin yaratılması-, teknolojik inovasyonu hızlandırmış ve ayrıca “kârlı” yatırımlar için eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte fırsatlar sağlamıştır (Mandel 1975, 484–485). Genelde, gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet İkinci Dünya Savaşı’nın ardından enformasyon ve iletişim teknolojilerinin geliştirilmesi de dâhil ekonominin koordinasyonu ve planlamasında daha aktif bir hale gelmiştir (Mandel 1975, 474ff.; Hobsbawm 1994, 96, 273–274). Enformasyon toplumu söylemlerinin yaygınlaşmasında önemli bir moment de 1970’lerde gelişmiş ekonomilerin durgunlaşan verimlilik artışına yönelik arayışlar ve yeni enformasyon teknolojilerinin yükselen bir eğilime yol açacağı beklentileri olmuştur (Garnham ve Fuchs 2014, 118).

Endüstriyel toplumdan enformasyon toplumuna geçişe dair tartışmalar ilkin ekonomide enformasyonel faaliyetlerin büyümesini ve farklı üretim sektörlerinde istihdam payını inceleyen çalışmalarda açığa çıktı (Machlup 1962; Porat 1977 gibi). Bu çalışmalar tarımsal üretimden endüstriyel üretime, onun aracılığıyla da bir hizmet ekonomisine geçişi varsayan iktisadi tarih teorisinin üç aşamasına dayanıyordu ( Fisher 1935; Clark 1940; Fourastié 1949; Schettkat ve Yocarini 2003 gibi). Ludwig von Mises ile çalışmış olan Avusturya doğumlu iktisatçı Machlup, bilgi üretiminin, özellikle de yüksek kalite bilimsel ve teknik eğitimin (okullaşma ve üniversite eğitimini dışlamadan), ABD için iktisadi açıdan giderek daha önemli bir hale geldiğini iddia ediyordu. Machlup (1962), iktisadi büyüme açısından zamanla endüstriyel üretimden daha merkezi hale gelecek olan üniversitelerin “bilgi endüstrileri” olarak tanınmasını talep ediyordu.

Çok geçmeden, ‘bilgi toplumu’nun gelişi üzerine yaptıkları değerlendirmelerle, diğer yazarlar “enformasyon çağı”nın doğuşu konusunda (bkz. Crawford 1983) Machlup’un yanında yer almıştır. Yönetim danışmanı Peter Drucker, The Age of Discontinuity adlı eserinde (1968, 40) bilgisayarlara ve enformasyon endüstrisine dayalı “yeni bir ekonomik gerçeklik”in ortaya çıktığını iddia etmiştir. “Bilginin merkezi ekonomik kaynak” olduğunu iddia etmiş ve bunun “endüstriyel toplumumuzun derinine yerleşmiş pratikleri”nden kurtulmayı amaçlayan ve üretkenliğin ana kaynağı olarak bilginin ve becerilerin uygulanmasını teşvik eden tamamen yeni bir takım politika ve yönetim stratejilerini gerektirdiğini söylemiştir (Drucker 1968, 40–41). Bilgi ekonomisinin ortaya çıkışını öngören erken çalışmaların çoğu ABD’yi konu alan istatistikler üzerine kurulmuştur. Machlup’un çalışmasının yanı sıra, bu çalışmalar, Edwin B. Parker’ın (1975) etkili bir OECD konferansında gerçekleştirdiği uzun bir sunumunu ve öğrencisi Marc Porat’ın (1977) ABD ulusal ekonomisi için enformasyon faaliyetlerinin merkeziliğini anlattığı raporunu kapsamıştır. 1980’lerde OECD içerisinde, istatistikî bir yaklaşımı benimseyen sonraki çalışmalar (OECD 1981; OECD 1986) enformasyon, bilgi üretimi ve bunların ekonomik açıdan merkeziliği konusuna aynı ilgiyi göstermiştir.

Enformasyon toplumu üzerine sosyolojik çalışmalar, mesleki değişiklikler ve enformasyon ekonomisi üzerine benzeri istatistiksel analizler üretmekle beraber, toplumsal değişimin temel bir göstergesi olan yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin yayılmasına odaklandı. Bu çalışmalar yeni tür ekonomik aktiviteler, meslekler ya da teknolojilerin çıkışına dair ampirik gözlemler sunarken, aynı zamanda toplumsal iktidar ilişkilerindeki kaymalar hakkında siyasi ve ideolojik olarak temellendirilmiş savlar ortaya koydular. Başka bir deyişle, enformasyon toplumu üzerine sosyolojik çalışmalar yalnızca nötr tanımlar sunmak yerine farklı politikalar ve tasavvurlar sundular. Fakat bu tasavvurlar zaman içerisinde sabit kalmadı. Bu politikalara ve onların tarihsel değişimlerine dair daha geniş bir kavrayış için, farklı yazarların enformasyon toplumunun ortaya çıkış tartışmalarında, devlet ve piyasa arasındaki ilişkiyi nasıl kavradığına özellikle dikkat etmek zorundayız.

Bunu akılda tutarak, enformasyon toplumu üzerine iki etkili yazarın, Daniel Bell’in (konu üzerine asıl çalışmaları 1970’lerde yayınlanan) ve Manuel Castells’in (çalışması 1990’ların sonundan itibaren geniş bir popülariteye sahip olan) eserlerine odaklanacağız. Argümanlarındaki pek çok benzerliğe rağmen, çalışmalarının bir okuması, enformasyon toplumu teorilerinde büyük bir siyasi-ideolojik kaymanın ortaya çıktığını gösterir. Bu özellik, örneğin, Steinbicker’in (2011b) karşılaştırmalı çalışmasında, Bisky ve Ohm’un (2004) oldukça önemli eleştirel genel değerlendirmelerinde çoğunlukla gözden kaçırıldı. Siyasi ve ideolojik kaymanın, küresel kapitalizmin başat siyasal projesi olan neoliberalizmin konjonktürüne bir karşılık olarak anlaşılabileceğini iddia ediyoruz. Bu sebeple, Gramsci-esinli konjonktürel analiz perspektifinden (bkz. Koivisto ve Lahtinen 2012), Bell’in “post endüstriyel toplumu” ve Castells’in “ağ toplumu”, güncel küresel ekonomik krizin vahameti ve neoliberalizmin hegemonik potansiyelinin zayıflaması sebebiyle şu anda hatırı sayılır meydan okumalarla karşılaşan siyasi ve ekonomik iktidar açısından, “enformasyon toplumları”nın nasıl örgütlendiğine dair iki kavramsallaştırma olarak anlaşılmalıdır.

Ekonominin Siyasal Düzene Tabi Kılınması: Daniel Bell ve Post Endüstriyel Toplum

 Daniel Bell’in temel kavramları 1950’ler ve 1960’larda Amerikan liberal sosyolojisi bağlamında, zamanın ABD elitlerinin muzaffer ruh halini yansıtarak şekillendi. 1960’ta Bell’in, Amerikan stili liberalizmin Batı’daki “totalitaryanizm”e karşı savaşı kazandığını iddia eden ve artan yaşam standartlarının, emek sayesinde siyasi yurttaşlığın gelişiminin ve ekonomide “yönetimsel devrim” in (Burnham 1941) ideolojik mücadelelerin temel siyasi amaçlara göre güçten düştüğü daha istikrarlı bir topluma yol açtığını iddia ettiği (Bell 2000/1960, 402-403) The End of Ideology[1] başlıklı derlemesi yayınlandı. Küresel arenada Sovyet Bloğu ve ABD güdümlü kapitalist ülkeler arasında bir savaş sürüyor olsa da, Bell kalkınmakta olan ülkelere ikincisinin sosyalizmden daha çekici politik ve iktisadi bir model sunduğunu düşünüyordu. Doğrusu, savaş sonrası Amerikan liberal sosyologlarının söyleminde “ideoloji”; bir ülke ‘moderniteye’ başarılı bir geçiş yaptıktan sonra lüzumsuz hale gelecek bir politik ihtiras biçimi olarak “komünist ya da sosyalist türden hararetli solculuk” olarak çevrildi (Gilman 2003, 60).

Brick’e göre (2013, 95), “ideolojinin sonu tezinin ana gövdesi […] benzeri duyarlılıklardan büyüyordu […] Batı liberallerinin anti-komünist amaç doğrultusunda birleşmeleri gerekliliğinden önce şimdiye kadarki tüm standart ideolojik ayrımlar sönük kalmıştı”. “İdeolojinin sonu” tabirinin geniş dolaşımı Raymond Aron tarafından ilkin 1955’te “The Congress for Cultural Freedom’ın, Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası ideolojik saldırısına karşı, (CIA tarafından yapılan mali destekle) erken savaş sonrası dönemde dünya çapındaki entelektüelleri toplamak amacıyla kurulan bir örgüt”ün (Gilman 2003, 58) toplantısında kullanıldı. Örgütün Bell, Edwards Shils ve Seymor Martin Lipset gibi entelektüel destekçileri, tabiri hızlıca sahiplendiler ve “günün deyimi” olarak lanse ettiler (Brick 2013, 97). “Serbest pazar”ın gücüne inandıkları derecede ayrışsalar da hepsi erişilebilir ve rasyonel tek toplumsal sistem olması ve buna karşı herhangi bir radikal muhalefetin saf idealizm olarak görülmesi sebebiyle kapitalizme arka çıktı (Allen 2004, 8–9). Bell (öncü neoliberal iktisatçı Milton Friedman’a açıkça zıt bir şekilde) özel şirketler tarafından yaratılan toplumsal bedellerin güçlü kamu politikası ya da kendi deyimiyle “toplumsal mod”un “ekonomik mod” üzerinde hâkimiyetini gerektirdiğini iddia etti (1974, 286–294). McKenzie’nin (2013, 98) de işaret ettiği üzere, bu “Bell’in çalışmalarında Keynesçi iktisat teorisinin önemi”ni ve Bell’i “diğer muhafazakarlar”dan ayıran “iktisadi kapitalizmin sonuçlarını iyileştirmeye yönelik endişeleri”ni işaret ediyordu. Bell için, devletin ekonomik planlamada güçlü bir role sahip olması gerektiği önermesi geleceğe dair bir ütopyacılığı anlamına gelmiyordu. Batı toplumlarındaki öncü elitlerin böylesine önermeleri ve radikal toplumsal değişimlere ihtiyaç olmadığını gerçeğin kendisi gibi hali hazırda kabul etmiş olduklarını düşünüyordu. Bunun bir sonucu olarak, bu durumu destekleyen siyasi karar almada ve sosyal bilimlerde, hali hazırda uzlaşılmış amaçlara ulaşmak için en verimli yollara ilişkin araçsal rasyonel değerlendirmeler lehine ahlaki tartışmalardan kaçınıldı.

Bell’in “post endüstriyel teorisi 1950’ler ve 1960’larda araştırma ve geliştirme için devasa artış gösteren hükümet destekleriyle aynı zamana rastladı” (Schiller 1996, 164). Bununla birlikte, Amerikan savaş sonrası toplumsal araştırmaları, ABD dış politikasına destek olduğu ölçüde sosyal bilimciler ve ABD hükümeti arasındaki bağlar yakınlaştı (Latham 2000; Gilman 2003). Yine de, Bell için, entelektüellerin ve bilim insanlarıının kamu nezdinde artan etkileri daha geniş bir öneme sahipti: Bu, etkili çalışması The Coming of the Post Industrial Society’de (1974) analiz etmeye başladığı, tamamen yeni bir tip toplumsal formasyonun doğuşuna işaret ediyordu. Bu “son derece popüler kitap” (Crawford 1983, 381) endüstriyel toplumun “şu an önemli olanın kas gücü ya da enerji olmadığı fakat enformasyonun olduğu” ve “eğitim-öğretimle donanımlı hale gelmiş, artan bir şekilde talep edilen becerileri sağlayabilecek asıl kişinin uzman olduğu” (Bell 1974, 127) başka bir toplum tipi tarafından aşıldığı yönündeki iddialarını belirginleştirdi.

Bell’e göre, post endüstriyalizmin başat tüm yeni halleri, insan sermayesinin artan önemini ve “teorik bilginin merkeziliği”ni takip ediyordu (1974, 112, 118). Bunlar, “yeni teknoloji, ekonomik büyüme ve toplumun tabakalaşmasının örgütlendiği” ekseni ve kaynakları oluşturuyordu (Bell 1974, 112). Endüstriyel toplumun “çözülmemişse bile sesi kısılmış” “eski problemleriyle” beraber -mesela sermaye ve emek arasındaki mücadele- (Bell 1974, 116) uzlaşıya daha fazla dayanan post endüstriyel toplum yeni birtakım problemlerle yüz yüze geliyordu. Bunlardan en sıkıştıranı “bilimin örgütlenmesi” idi çünkü ülkelerin birinci güç kaynağı çelik benzeri ağır sanayiden ziyade bilimsel kapasiteydi (Bell 1974, 117). Mal üretmek için makinelerin ve insan emeğinin koordinasyonu etrafında örgütlenen endüstriyel toplumun tersine, post endüstriyel toplum “toplumsal kontrol, değişim ve yeniliği yönetmek için bilginin etrafında örgütlendi” (Bell 1974, 20). Bu, aynı zamanda geleneksel mavi-yaka işlerden daha önemli hale gelen, işveren ve müşteriler arasında insani etkileşimlerin (satışta, sağlık hizmetlerinde, eğlence endüstrisinde vs.) yaşandığı bir hizmet ekonomisiydi.

Bell’in temel analitik noktası olan “bilginin karakteri” (Bell 1974, 20) değişime uğramış ve “toplumun yeni belirleyici özelliğini” oluşturmuştur (Bell 1974, 112). Yenilik ve bilgi hâlihazırda endüstriyel toplumda da önemli olsa da, post endüstriyalizmin ayırt edici özelliği “teorik bilgiye” verilen ehemmiyet olmuştur. Bu, seri üretim, enerji ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerin artık “bilime ve araştırmalarının altında yatan temel yasalara kayıtsız kalan yaratıcı ve yetenekli mucitler” tarafından yaratılamayacağı anlamına geliyordu (Bell 1974, 20). Bunun yerine, inovasyon süreçleri bilim ve teknolojiyi birbirine daha sıkı bağlayarak daha sistematik ve örgütlü bir hale gelmiştir.

Bilim, üniversiteler ve eğitilmiş profesyoneller böylelikle post endüstriyalizmin gelişmesinde daha merkezi bir konuma geliyordu. Fakat Bell bunların “toplumsal kontrolün” taleplerine olan nihai bağlılığına dikkat çekmiştir. Bell’in tahminince, bilim adamları, iktisatçılar ve siyasetçiler arasındaki bağlar ve “entelektüel çalışmanın bürokratizasyonuna doğru giden mevcut eğilimler” post endüstriyel toplumda da büyümeye devam edecekti (Bell 1974, 43). Toplum, “daha bilinçli karar verme” (Bell 1974,43) ve “geniş ölçekli sistemlerin yönetimi” (Bell 1974, 29) tarafından karakterize edilen daha teknokratik bir biçimde örgütlenecekti. Yeni teknolojiler (özellikle de bilgisayar) bu eğilimlere yardımcı oluyordu. Bunlar aynı zamanda daha verimli üretim, artan yaşam standardı, yeni düşünce ve toplumsal etkileşim araçlarının ortaya çıkışında ana motordu (Bell 1974, 188-189). Fakat teknolojik değişim Bell için bağımsız değişken değildi. Genel haliyle, ekonomik faaliyetler gibi, teknolojilerin gelişmesi ve bunun toplumsal etkileri rasyonel değerlendirmeyi, tüm toplumun çıkarına uygun politikaları ve yönetimi gerektiriyordu (Bell 1974, 26).

Bell (1974, 44) bilim insanları ve entelektüellerin nihai olarak bürokratik örgütlerin (özel olarak da devletin) amaçlarına tabi olduğuna dikkati çekmiş olsa da, yine de en güçlü toplumsal katmanı oluşturduklarını iddia etti: “Son yüzyılın baskın tipi girişimci, işadamı ve endüstriyel yöneticiyse de yeni bilgi teknolojilerinin “yeni insan”ı bilim insanları, matematikçiler, iktisatçılar ve mühendisler” idi (Bell 1974, 344). Karl Mannheim’ın ‘yüzer gezer entelijansiya’ hakkındaki fikirlerini yansıtırcasına; Bell, bilimin ideolojisinin olmadığını bunun yerine “hakikat için bir araya gelmiş özgür adamlar ve kadınların” “kendini düzenleyen bir komün ethos”undan kaynaklı “ahlaki dayanıklılığı”nı işaret ediyordu. Bundan dolayı bilim insanlarının belli grup çıkarlarının üzerinden yükselebilme kapasitesine sahip karma bir sınıf olduğunu iddia ediyordu (Bell 1974, 379–380).

Bu argümanlara dayanarak, Bell toplumsal iktidarın temelinin kaydığını, yer değiştirdiğini düşünmüştür. Mülk sahipliğinin erken dönemlerinde, servet iktidarın önemli bir kaynağı iken, post endüstriyel dönemde teknik beceri ve eğitim; yeni bir meritokratik elitin, “teknik ve profesyonel entelijansiya”nın doğuşuna yol açarak iktidara erişim sağlamıştır (Bell 1974, 362). Bell ‘kapitalizm’ kavramının toplumu artık yeterince tanımlayamadığını iddia etmiştir. Werner Sombart, Max Weber ve Raymond Aron’ın teorileriyle desteklediği kendi tarihsel kapitalizm okumasında ve kapitalizmin sözde ölümünde, “kar ve ekonomik rasyonalizm prensipleri” vurgularıyla “tam kapitalizm”, toplum ve ekonomik üretim üzerindeki siyasi kontrol tarafından aşılmıştı. Teknokratlar ve “beceriye dayalı” yeni toplumsal sınıflar, “eski kapitalist sınıf”ın ve egemenliğinin yerini almıştır (Bell 1974, 79). Baştan başa yeni sınıf teorisyenleriyle uyumlu olacak şekilde Bell, hayatın kapitalist unsurlarının azaldığını, cüretkâr girişimciler tarafından yönetilmelerinden ziyade şirketlerin bürokratikleştiğini iddia etmiştir. Böylece, kapitalist toplum “sosyalizmden ziyade devletçi ve bürokratik toplum formuna doğru değişiyordu” (Bell 1974, 80).

Marx’ın kendisi “mukabilinde düşünmek” için önemli bir düşünür olmasına rağmen, “kapitalizm” ya da “ideoloji” toplumsal gerçekliği artık daha fazla yansıtamaması sebebiyle Bell’in zihninde Marksist toplum teorisinin önemi azalıyordu (Beilharz 2006, 93). Bell (1974, 55), kendinden emin bir şekilde “Hepimiz post Marksistler olduk” diye yazıyordu. Ona göre, iki değişim Marx’ın kapitalizm analizlerinin geçerliliğini zayıflatmıştı. İlkin, liberal demokrat Batı ve Komünist ülkeler arasında halen politik farklılıklar olmasına karşın, hepsi yönetici elitler tarafından yönetilen endüstriyel ya da post endüstriyel ülkeler olmuşlardı. İkinci olarak, üretimin toplumsal ilişkileri bürokratik olarak örgütlendiği ölçüde, bu, üretim araçlarının mülkiyetlerine dayanan sınıf savaşımını daha az önemli hale getirmişti. Bell, Marksistlerin gereksiz yere kapitalist üretim biçiminin ve kapitalist sınıfın egemenliğinin önemini vurguladığını, farklı siyasi varyasyonlarıyla birlikte, ekonominin giderek devlete artan bağımlılığını görmeyi başaramadıklarını iddia ediyordu. Bell (1974, 297-298), ABD “özel teşebbüs-piyasa sistemine dayalı bir toplumdan, bilinçli olarak tanımlanmış ‘amaçlar’ ve ‘öncelikler’ bakımından en mühim ekonomik kararların siyasi düzeyde verildiği bir yere hareket ediyordu” diyordu. Model post endüstriyel ülke olarak ABD gelecek küresel durumu işaret ediyordu. Bu sebeple, sosyologlar şu temel önermeyi kabul etmeliydiler:

Zamanımızda görülen belirgin toplumsal değişim […] ekonomik işlevin siyasi düzene hâkim kılınmasıdır. Bunun aldığı formlar değişecektir ve farklı siyasi toplumların belirli tarihlerinden doğacaktır. […] Fakat esas gerçek açıktır: ekonomik düzenin özerkliği (ve bunu yürüten adamların gücü) bir sona geliyor, yeni ve çeşitli fakat farklı kontrol sistemleri ortaya çıkıyor. Özetle, artık toplumun kontrolü öncelikli olarak ekonomik değil fakat siyasidir (Bell 1974, 373).

Bell’in sosyolojik teorizasyonu zamanın politika planlamasıyla paraleldir. Enformasyon toplumu temalı pek çok politika önerisi Bell’in enformasyon altyapısının gelişiminde ve bununla ilişkili iktisadi planlamada, güçlü devlet rolünün gerekliliğine dair düşüncelerini yansıtmıştır. Dikkate değer bir örnek İngilizce basılan The Computerization of Society (Nora ve Minc 1980) isimli bir Fransız raporudur. Rapor daha gelişkin enformasyon teknolojilerinin girişinin -eğer hakkıyla yapılırsa- Fransa’yı daha demokratik ve ekonomik olarak daha zengin yapacağını ileri sürüyordu. Başkan için yazılmış bu rapor, Fransız devleti ve ekonomisindeki “iktidar hiyerarşisi”ne (Bell 1974,131) eleştirel yaklaşıyordu ve bunun yeni ağsal iletişim teknolojilerinin (‘telematics’) desantralize doğası sebebiyle çatışmalar doğuracağını belirtiyordu. Yine de bu rapor (Bell 1974, 137), “düzenleme olmadan herhangi bir kendiliğinden gelişmenin olmayacağını ve hiyerarşik bir sistem olmadan da herhangi bir düzenleme olmayacağını” iddia ediyordu. Nora ve Minc enformasyon toplumunun organizasyonu için bir “kolektif plan” önermişlerdir. Bu, “egemen devletin”, “kolektif planın kurulacağı” alan olmasına yol açıyordu ve böylece “kamu otoriteleri” “toplumun maruz bırakıldığı kısıtlamalar”a karar verecek ve piyasa enformasyon toplumunun gelişimi için kullanılsa da, devlet ve otoritelerin “direkt bir emirden önce çekilmeyeceklerinden” emin olacaklardı. (Bell 1974, 140). Bu gerekliydi, çünkü piyasa hâkimiyetindeki bir enformasyon toplumu, siyaseti ve demokrasiyi “kaşla göz arasında ortadan kaldırarak”, “ticari değerin tek standardı”na indirgenirdi (Bell 1974, 133-134). Bell (1980, xvi), raporun İngilizce baskısına yazdığı girişte, bunun enformasyon toplumunun gelişiminde ABD’deki duruma kıyasla “devlete daha aktif bir rol” verdiğini onaylayarak ifade etti. Buna karşın, ABD enformasyon toplumuna doğru daha piyasa yanlısı tavır alırken, “birleşik bir ulusal politika”dan yoksundu (Bell 1980, xvi).

Hiyerarşilerin Mezar Kazıcıları Olarak Ağlar: Manuel Castells ve Enformasyonalizmin Ruhu

Sosyolojik enformasyon toplumu teorisinde, devletin o veya bu şekilde enformasyon toplumunun kalkınmasının komuta merkezini kurması gerektiği fikri reddedilmiş ya da büyük ölçüde değiştirilmiştir. Reddediş özellikle, Manuell Castells’in kendisine bolca övgü kazandıran ağ toplumu üzerine etkileyici yazılarında göze çarpar. Castells’in ağ toplumu üzerine çalışması, genişliği ve kavramsal özgünlüğü sebebiyle takdir edilmesine rağmen, çalışmanın azımsanamayacak bir kısmı Bell’i de etkilemiş aynı teorik öncüller üzerine kurulmuştur. Bu benzerlikler, Castells’in enformasyon toplumu analizleri hakkındaki farklılığına odaklanmadan evvel ortaya konulmalıdır.

Bell ve Castells, aralarındaki farklılıklara rağmen, enformasyon toplumu perspektifinden toplumsal değişimi bir politik de-radikalizasyon süreci aracılığıyla teorize ettiler. Yaygın bir yanlış kanının aksine, New York’taki gençliğinde Bell hiçbir zaman Troçkist olmadı. İlk zamanlarda onlarla “tamamen mutlu olmasa” da, “siyasi tercihini sağ kanat sosyal demokratlar”dan yana kullandı, çünkü kendisinin öğrencilik yıllarında “en tahrik edici teorik ve siyasi tartışmalar Troçkist çevrede yer alıyordu” (Brick 1986, 60-61). Bu türden entelektüel ilgilerle bile olsa, Bell’in Troçkizme karşı duruşu uzakta kaldı: Hâlihazırda 1930’larda “buna ısrarla ve yoğun bir şekilde karşı çıktı” (King 2004, 252) ve Soğuk Savaş yılları sırasında pozisyonunu sıklıkla neo-muhafazakârlık olarak karakterize edilen duruşa doğru sertleştirdi.

Castells, İspanya’da Katalonya’da doğmuş ve bir öğrenci aktivisti olarak 1960’ların ilk yıllarında Franco devletinden kaçmaya zorlanmıştır. Paris’te Mayıs 1968 olaylarında yer almış ve sonrasında Fransa, Şili ve Kanada’da, 1970’lerde çoğunlukla Marksist kent sosyolojisi alanında çalışarak akademik mevkiler edinmiştir. 1980 yılında Castells, sömürü ve sınıf ayrımına dayanan bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin; istikrar, yeniden üretim ve uzun dönem toplumsal meşruiyet açısından ne tür problemlerle yüz yüze geldiğini sorguladığı çalışması The Economic Crisis and American Society’i yayınlamıştır (Castells 1980). Muhtemelen yazarın teorik açıdan en bilgilendirici çalışması olan bu kitap, Castells’in Marksist döneminin sonu olduğunun kanıtıdır. 1970’lerin son yıllarında Castells pek çok Amerikan üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bulundu ve çalışmaları kültürel dönüşe yakınlaştı. Castells The City and the Grassroots (1983) isimli, yine kentsel toplumsal hareketler hakkında olan, fakat bu sefer sınıf analizini dışarıda tutan yeni bir çalışma yayınladı (San Fransisco’daki eşcinsel topluluğu gibi). Geçmişi hatırlayacak olursak, Castells (Rantanen 2005, 137) “İlgilendiğim pek çok sorunun Marksizmi kullanarak anlaşılamayacağını fark ettiğimde, Marksist olmayı bıraktım. Örneğin; toplumsal cinsiyeti, kentsel toplumsal hareketleri, milletler ve diller arasındaki farklılıkları benim tek analitik aracım olan sınıfı kullanarak anlayamıyordum.” diye belirtmişti. Aslında bu gerçekten absürd bir iddia olacaktı: (Marksist olsun ya da olmasın) böylesine basit ve çiğ bir araştırma stratejisini aklı başında kim seçer ki? Kaliforniya’da, Silikon Vadisi “teknolojik beceri, ticari inovasyon ve kültürel değişimi” ile kendisini büyülediğinde (Castells ve Ince 2003, 17) Castells “olgunlaşıp Marksizm’den vazgeçti” (Castells akt. Rantanen 2005, 137). Castells’in bir sonraki çalışması The Informational City (1989), şimdi enformasyon toplumu teorisi prizmasından bakarak belirlediği, enformasyon ve iletişim teknolojisinin gelişimini vurguladığı, sadece üretimin belirli kentsel mekânlarına değil fakat ekonominin bütününe gösterdiği yeni ilgisini yansıtıyordu. The Informational City, 1990’ların son yıllarından bu yana pek çok defa basılan 1500 sayfa uzunluğundaki ünlü üçlemesi “Information Age”in işaretçisiydi.

Enformasyon toplumu teorisinin en temel argümanı, bilgi üretiminin ve beyin gücünün endüstriyel üretimin ve ekonomideki makine gücünün önemine baskın geldiği ve bu sürecin bilgisayarlar ve yeni telekomünikasyonlar gibi “bilgi teknolojileri” tarafından şekillendiğidir (Bell 1974, 27). Aynı teknolojik değişim Castells tarafından da vurgulanır. Ona göre, endüstriyalizmin yerini, “bilgi üretimi, bilgi işleme ve sembol iletişimi” çevresinde yoğunlaşan özgün bir iktisadi paradigma olan enformasyonalizm almıştır (Castells 2000a, 17). Bunların hepsi eskisinden çok daha esnek olan‘genel amaçlı teknolojiler’, yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri yardımıyla başarılmıştır. “Örgütlenmelerin, kurumların değiştirilmesini, hatta kökten değiştirilmesini”[2] (Castells 2000a, 71) mümkün kılarak ekonomik üretimin farklı alanlarında yaygınca kullanılabilirlerdi. “Yeni enformasyon teknolojileri yalnızca uygulanacak araçlar değildir, aynı zamanda geliştirilecek süreçlerdir” ve bu sebeple, “tarihte ilk kez insan aklı yalnızca üretim sürecinin belirleyici bir unsuru olmakla kalmamış, doğrudan bir üretim gücü olmuştur” (Castells 2000a, 31).

Bell gibi Castells de bilimsel ve teknolojik gelişmenin düzeyinin kapitalist gelişmenin bütününde farklı evrelerine yol açarak, çığır açıcı bir değişimi dayattığına inanmaktadır. Bu açıdan, endüstriyalizmden farklı bir toplumsal formasyona geçişi işaret etmek için kullandıkları farklı kavramlara rağmen teorilerinde mühim farklılıklar yoktur (Webster 2014, 132). Dolayısıyla, hem Bell hem de Castells, Marx tarafından analiz edilen türden bir sınıf çatışmasının artık bir ağırlık taşımadığını iddia ederler. Bell bunu Keynesçi refah devletinin, varlıklı sınıfın yok oluşunun, onun meritokrasiyle yer değiştirmesinin ve toplumda artan yaşam standartlarının yol açtığı “ideolojinin sonu” olarak kavramsallaştırır. Castells de temel toplumsal ayrımların ‘ağ toplumlarında’ artık mülk sahipleri ve emekçiler arasındaki sınıfsal farklılıklara dayanmadığını düşünür. Bunun yerine, bunların ağ toplumundaki çekirdek çalışma gücü olan enformasyonel emeği oluşturanlar ve ana ekonomik alanlarından dışlanan vasıfsız işçiler arasındaki yetenek ve eğitim farklılıklarından filizlendiğine inanır (Castells 2000a, 258-260). Castells, sosyalizmin radikal öznesinin (endüstriyel işçi sınıfının) tarihten yok olduğunu iddia eder. Kimlik esaslı siyasetin (çevrecilik, feminizm, eşcinsel özgürleşmesi vb.) yerini geniş bir yelpazeyi temsil eden, hayat tarzı bilinci ile bireysel tavırlar güdümlü yeni toplumsal hareketlere bıraktığını söylemiştir.

Castells (2000a, 505) ağ toplumunda bir bütün olarak sınıf yapısının kısa ömürlü bir hale geldiğini, çünkü “mülkiyet sahibinin kim olduğu, üreticinin kim olduğu, yöneticinin kim olduğu, hizmetçinin kim olduğu değişken bir geometriye, ekip çalışmasına, ağlar oluşturmaya, sözleşmeli olarak çalışmaya dayalı bir üretim sistemi içinde bulanıklaşır” diye yazmıştır. (2000a, 506). Sonuçta, Castells yöneticileri devlet bürokratları olarak tanımlamasa da yönetici elitlerin kapitalistlerden güç aldığı yönündeki tanıdık fikri savunur. İktidar, enformasyonu ve iletişim ağlarını “programlayanlar” ve kontrol edenler ile bunları diğer ağlara bağlayanların elindedir (Castells 2009, 45-46). Dolayısıyla, Castells’e göre, ağları ve enformasyon akışını yöneten bireyler ağ toplumunun en güçlü toplumsal grubunu oluştururlar ve bu insanlar ille de ekonomik sermayesi olan insanlar değildir.

Castells bunun “iktidarı tutan somut toplumsal aktörleri tanımlamadığını”, “her durumda bunlar kendi kayda değer etki alanlarında, çıkarları etrafında kurdukları ağlar üzerinden iktidar uygulayan aktörlerin ağlarıdır” şeklinde açıklamıştır (2009, 430). Bu anlamda iktidar, oldukça dağılmış bir mevzu haline gelmiştir. Dahası, Castells (2009, 45) “pek çok örnekte iktidarı tutanlar ağların kendisidir” diye belirtir. Burada Bell’in analizlerinden daha fazla dillendirilen bir biçimde teknolojik belirlenimcilikle karşılaşmaktayız. Bell için, bilgi, teknik beceri ve eğitim iktidara erişim sağlar ve toplumdaki en güçlü grup, özellikle devletteki teknokratik elitlerdir. Bunun tersine Castells, siyasi elitlerin iktidara sahip olmasına rağmen, nihai kontrolün şimdi iletişim ağlarında olduğunu söyler. Takip eden önerme Castells için temeldir:

Ağlar toplumlarımızın yeni toplumsal morfolojisini oluşturur […] Toplumsal örgütlenmenin ağ biçiminde olması, başka zamanlarda, başka uzamlarda gerçekleşmiş olsa da, yeni teknolojik paradigma toplumsal yapının tamamına yayılması için gerekli maddi zemini de sağlar […] bu ağlar oluşturma mantığının, ağlar üzerinde ifade edilen özgül toplumsal çıkarlardan daha yüksek düzeyde bir toplumsal belirleyici olduğunu savunuyorum; akışların iktidarı iktidarın akışlarının önüne geçer” (2000a, 469).

Castells nihai gücü ağ tabanlı iletişimlerin teknolojik özelliklerine, özel olarak da internete atfeder; bu sebeple bunlar “teknolojik ağların etkisi olarak toplumsal ilişkileri” çözer (Heise 2002, 686). Fakat kendisi bunu distopyacı bir perspektiften görmez. Castells’in iyimser bakış açısında, eskinin büyük şirketleri ve katı bürokratik kuruşları her türden merkezileşmiş iktidarın dağılımı ile sonuçlanmış yatay ağlara yol açmıştır. Castells “iktidarın tarihsel olarak, bir merkezler hiyerarşisinin etrafında örgütlenmiş, örgütler ve kurumlarda gömülü olduğunu,” iddia etmiştir (2000b, 19). Bununla birlikte, “ağlar merkezleri çözer, hiyerarşiyi altüst eder ve ağ içinde, ağın morfolojik kurallarına uygun olarak komutları işlemeden, hiyerarşik iktidarın uygulanmasını maddi olarak namümkün kılar” (Castells 2000b, 19). Bu köklü değişimlerin altında teknolojik bir mantık yatar:

Kendini yeniden yapılandırma kapasitesine sahip bir yarı-küresel iletişim ağı için ilk altyapıyı demiryolları ve telgraf oluşturmuştur. Fakat endüstriyel toplum (hem kapitalist hem de sosyalist versiyonlarıyla) ağırlıklı olarak geniş ölçekli dikey üretim organizasyonlarının ve bazı örneklerde totalitaryan sistemlere evrilen aşırı hiyerarşik devlet kurumlarının etrafında yapılanmıştı. Bu demekti ki elektrik temelli erken iletişim teknolojileri bütün nodlarıyla ağları özerklikle donatmaya yetecek kadar güçlü değildi. […] Sadece olgun bir endüstriyel toplumun koşulları altında örgütsel ağ kurmanın özerk projeleri ortaya çıkabilirdi. Bu olduğunda da, dijital iletişim teknolojilerinin mikro elektronik tabanlı potansiyelini kullanabildiler (Castells 2009, 22–23).

Bell’in aksine, Castells’in enformasyon toplumu analizleri doğrudan devlete karşı konumlanmıştır. Çelişkili bir biçimde, Nicos Poulantzas’a adanan bir kitapta Castells devleti “sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki iktidar ilişkisinin” yoğunlaşması ve çekişmesi (Poulantzas 1980, 128) olarak görmekle ilgilenmez. Çünkü Castells için devlet, esasen şiddet tehdidiyle hükmeden iktidarın hiyerarşik bir merkezidir (doğası gereği doğrudan ya da örtük olarak totalitaryan) (e.g. Castells 2009, 15). Fakat Castells’e göre, teritoryal (bölgesel) olarak sınırlandırılmış ulus devlet formunun küreselleşme nedeniyle yaşadığı krizler ve tepeden aşağı devlet tahakkümüne meydan okuyan, desantralize siyasi faaliyetleri mümkün kılan, yeni ağ tabanlı iletişimlerin evvelce sözü edilen özellikleri sebebiyle aynı zamanda çözülen bir iktidar formudur da (2009, 17-19; 2012a).

Castells endüstriyel dönemde, sadece devletin değil piyasanın da benzer bir şekilde merkezileştiğini söyler. Yine de, ‘enformasyonel kapitalizm’ çağında küresel kapitalizmin evrildiği doğrultuda bir olumluluk görür. Şimdilerde kapitalist piyasa dikey şirketlerden “yatay şirketlere” doğru gerçekleşen değişim sebebiyle yeni bir tür dinamizm gösterir (Castells 2000a: 178). “Küresel ekonominin bağlanırlığının kalbinde ve enformasyonel üretimin esnekliğinde yeni bir ekonomik örgütlenme şekli, girişimciliği yatar” (Castells 2000b, 10). “Ağ girişimciliği” ve “yatay şirketler”, dikey olarak örgütlenmiş şirketlerin, Taylorist iş ilişkilerinin, standart malların kitlesel üretiminin ve tüketiminin sonlanışına ve iş projelerine, esnek üretim süreçleri ve kişiselleşmiş tüketime doğru bir yönelişe işaret eder.

Castells (2000b, 18) ağ girişimciliğinin yükselişinin “sömürüyü, toplumsal farklılaşmayı ve toplumsal direnişi dışarıda bırakmadığını” ve şirketlerin dikey çözülmelerinin böylesi merkezileşmiş ekonomik güçlerin sonu anlamına gelmediğini belirtir. Yine de, bu noktalar Castells’in iki teorik vurgusundan ötürü küresel kapitalizmi nihai olumlamasını ortadan kaldırmaz. Bunlardan ilki Bell’in analizine yakındır: Castells (2000b, 18) ekonomik sermayeden ve üretim temelli sınıf pozisyonundansa, “değer üretim zincirine katkıda bulunma kapasitesinin […] bireysel pazarlık konumunu belirlediği”ni savunur. Başka bir anlatımla, “enformasyonel emeğin” bir parçası olmak için uygun yeteneklere, becerilere ve eğitime ihtiyaç vardır. Bu öneri, “enformasyonel kapitalizmin tabakalaşma sistemi hak etmenin bir sonucu olduğu için karşı konulamazdır” varsayımına dayandığından kaçınılmaz bir şekilde meritokratiktir.

İkinci nokta, Castells “ağ girişimciliği” ile insan özerkliğinin yükselişini özdeşleştirir çünkü bu hiyerarşik bürokrasilerin sonu olup, inovatif ve daha yaratıcı bir ekonomiye işaret eder. Castells’in Cisco Sistemleri benzerinden “ağ girişimciliğini” kutsayışı, sorgusuz bir şekilde “ekonomik iktidarı analiz etmek yerine işletme danışmanlarından alınmış mantraları” (Heiskala 2003, 240) yeniden üretmesine yol açar. Aynı sebeple, Castells ikna edici bir biçimde bugün küresel kapitalizme yön veren “enformasyonalizmin ruhu”, esneklik ethosu, değerlerin çeşitliliği ve “geçici olanın kültürü, tek tek stratejik kararların kültürü, birbirine yamanmış bir deneyimler ve çıkarlar bütünü ” (2000a, 214) konuları üzerine yazar. Böyle bir retorikle Castells, enformasyonel kapitalizmin “yaratıcı sınıfı”nı oluşturan ve onun değişken iş projelerine önderlik eden girişimcilere ve “hackerlar”a yüksek bir önem atfeder. Castells’e göre, ağ toplumunun gerçek kahramanları “daha şimdiden Enformasyon Çağı’nın kurucu efsanesi, gerçekten sıra dışı bir saga” olan Apple’ı kurmuş Steve Wozniak ve Steve Jobs gibi “isyankâr” vizyona sahip olanlardır (Castells 2000a, 43; bu “saga”nın karanlık tarafı için, bkz. Sandoval 2014). Aynı temelde, Castells ulus devletleri inovasyon-dostu ağlara ve çevrelere yatırım yapmaya cesaretlendirerek çok kapsamlı politika önerileri yapar (2004, 158-160). Ona göre inovasyon Yeni Ekonomi’nin, enformasyonun açık erişimine ve karşılıklı işbirliğine dayanan “entelektüel emeğin ürünü” ve “kolektif akıl”ın (Castells 2001, 101) “yakıtıdır”. Burada, Castells yeni yönetişim söylemlerine uygun bir şekilde, yaratıcılığa ve girişimciliğin gelişmesine izin veren örgütsel desantralizasyonun öneminden bahseder.

Castells “teorik prensipleri”nin “ekonomik hayatın örgütlenme biçimlerinin gerisindeki yeni kültürel/kurumsal yapılanmayı aydınlatmakta […] (hala) faydalı bir rehber” (2000a, 211) olduğuna inandığı Max Weber’den referanslarla, hayalperest girişimcilere dair kendi düşüncelerini destekler. Weber’in çığır açıcı boyutlardaki ekonomik ve toplumsal değişimlerin arkasındaki itici gücün kültürel değerlerdeki değişim olduğu düşüncesine dayanır. Weberyan tınılı bir kavram olan “enformasyonalizmin ruhu” ayrıca Castells’in düşüncesinde liberal ütopyacı tarafı oluşturur. Bunları, endüstriyel toplumların “devletçi” katılığının tam tersi bir şekilde ağ toplumunun dinamik özellikleri olarak sunar: sınıf politikaları, işçi partileri ve hatta en genel haliyle refah devletleri ethosunun, bürokrasilerinin “meşrulaştırıcı bir kimliği” (Castells 2000a, 9) yeniden ürettiğini öne sürer. Endüstriyel refah devletlerine dair bu olumsuz görüşlere karşılık, esnek ağ tabanlı şirketleriyle ve inovasyon-dostu kavrayışlarıyla enformasyon kapitalizminin vaatleri özgürleştirici bir izlenim yaratır. Bu özelikler sebebiyle Castells’in ağ toplumu analizleri, “cool kapitalizm” (McGuigan 2009) ya da “kapitalizmin yeni ruhu” (Boltanski ve Chiapello 2006) başka bir anlatımla da, neoliberal döneminde daha dinamik “yüksek teknolojili kapitalizm” (Haug 2003) olarak övüle övüle bitirilemez.

Castells’in son dönem çalışması böylece kapitalist toplumların neoliberal yeniden yapılandırılması ile enformasyon toplumu teorisinin uyumlu bir yorumunu önerir. İletişim teknolojilerindeki en son yenilikleri kutsar ve neoliberal ideoloji ile ahenkli olacak şekilde, devlet güdümlü-Keynesçiliğin varsayılan konformizmini reddeder. Dolayısıyla bunun yansıttığı durumu Fisher (2010, 236-243), “kapitalizmin yeni evresinin neden olduğu iktidarın yeni gruplaşmaları”nı destekleyen, bir çeşit meşruiyet stratejisi, yeni bir tür ‘teknoloji söylemi’ olarak görür. Bu teknoloji söylemi, bizi müdahaleci refah devletleri ve merkezi planlamalı ekonomiler tarafından üretilen yabancılaşmaların; “devletin piyasadan çekilmesi, ekonominin küreselleşmesi, işin desantralize ve hiyerarşisiz olması, üretim ve emek süreçlerinin esnekleştirilmesi” ile aşıldığına inanmaya yöneltir.

Castells ve Bell birçok teorik başlangıç noktasında ortaklaşsa da, burada Castells’in ağ toplumu analizi açık bir şekilde Bell’in önceki post endüstriyel toplum analizlerinden ayrışır. Bell ve Castells, enformasyon toplumunun gelişiminde devlete ve devlet-güdümlü aydınlara önemli bir rol atfeder. Bununla birlikte, Bell’e göre devlet enformasyon toplumunun öncü elemanı ve onu düzende tutacak olan politik “kokpit”tir (Bell 1974, 364). Bunun yerine, Castells’e göre devlet piyasaya tabidir. Devlet, yenilikçi girişimciler, “hacker” ve riskli sermaye yatırımcıları olarak adlandırılan enformasyon toplumunun gerçek lokomotiflerinin işlerine çok fazla karışmaktan uzak tutulmalıdır.

Neoliberalizmin Otoritaryan Eğilimleri ve Enformasyon Toplumu İyimserliğinin Erozyonu

Bell ve Castells’in analizlerindeki farklılıklar tesadüfî değildir; enformasyon toplumu düşüncesinde ve politikalarında olan son kırk yıl içerisindeki daha genel değişimleri yansıtır. Belirtildiği gibi, ağırlıkla zamanın politika yapıcı belgelerinde de sunulmuş olan Bell’in post-endüstriyel toplumun yükselişine dair düşünceleri: Genel olarak devletin ve bürokrasisinin; gevşek market bağlarının, kâra doymaz girişimcilerin ve cüretkâr kapitalistlerin yaratacağı olumsuz güvencesizlikleri yok edecek olan rasyonel planlama ve koordinasyonun komuta merkezini oluşturacağı yönündeydi. Castells’in fikirleri, dolayısıyla, neoliberalizmin piyasa önceliğine ve piyasanın hareketlerinde daha “esnek” bir düzenlemeye dair isteği yansıtır. Bu değişim geç 1980’lerden bu yana başlıca ulusal ve uluslararası enformasyon toplumu girişimlerinde ve politika yapıcı belgelerinde görülebilir. Özellikle G7 ya da G8 ile özdeşleştirilmiş, küresel enformasyon toplumu üzerine üst düzey kurumlar ve konferansların ürettiği politika önerilerinde, devlet “liderden ziyade ulus ötesi sermayeye çekici gelen şartları kolaylaştıran” (Chakravartty ve Sarikakis 2006, 126) olarak düşünülmektedir. Piyasalar ise tam tersine “tüketicileri IT teknolojisi sayesinde devletten ‘özgürleştiren’ güçler” olarak görülürler (Chakravartty ve Sarikakis 2006, 114). Sonuçta, “enformasyon toplumu” yeniden kendini tanımlamıştır: Bugün enformasyon toplumu, tarihin çöplüğüne doğru yolda olan, “endüstri” çağının bir kalıntısı olarak düşünülen merkezileşmiş ulusal refah devletinin zincirlerinin gevşemesine işaret eder.

Bell ve Castells’in analizlerindeki ve farklı dönemlerin enformasyon toplumu politikalarındaki belirgin farklılıklar, enformasyon toplumu düşüncesindeki dikkate değer esnekliği doğrular. Gelişmiş kapitalist ülkelerin politik-ideolojik ortamındaki büyük değişiklere uyum sağlayacak kadar her yöne çekilebilirdir. Bu mündemiç esnekliği belirtirken, enformasyon toplumu (“ağ toplumu” ya da diğer alakalı kavramların) düşüncesinin başarısının köklerinde yatan sebeplerini bulmamız gerekmektedir. Neden enformasyon toplumunu saran düşünceler ana akım sosyolojik ve siyasal düşüncede bu kadar zamandır bu kadar güçlüdür? Enformasyon toplumunun her tarafa yayılma durumunun iki temel faktöre dayandığını savunuyoruz.

İlk olarak, enformasyon toplumu fikri siyasal ideolojideki değişiklere göre dönüşse de “olup bitenler”e dair gerçek bir algıyla alakalıdır. Başka bir deyişle, Fordism’den “yüksek-teknoloji kapitalizme” sıçrayışta ve bunun yaşam tarzları üzerindeki yeni etkilerinde (bkz. Haug 2003), gelişkin kapitalist ülkelerin hükümetlerinin üretici güçlerin gelişen potansiyellerinin ve devletlerarasındaki ekonomik rekabetin gerçekliklerinin üstesinden gelebilmesi için kullandıkları genel bir tanımdır. Aynı zamanda, büyük ekonomik krizlerin ve çöküşlerin getirdiği problemlere bir çözüm olarak takdim edilir.

1970’lerin başlarında, enformasyon toplumu düşüncesi petrol-yoğunluklu endüstrilerden enformasyon-yoğunluklu (elektronik ve iletişim teknolojisi gibi) endüstriye geçişteki paradigmatik değişime argümanlar ve imgeler önererek petrol krizi ve buna bağlı olarak başat ekonomilerin ekonomik büyümelerindeki yavaşlamalarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu şekilde, enformasyon toplumu hakikaten saygı uyandıran bir fikir oldu: En başından beri, örneğin, Birleşik Devletler’deki 1958 Sputnik kriziyle beraber, farklı özgün enformasyon toplumu göstergelerini (GSYH’ye farklı sektörlerin katkıları bağlamında birbirine oranları, bu sektörlerdeki iş gücü miktarı, teknolojik yeniliklerin hızı-seviyeleri ya da bilgisayar teknolojisinin evlerde kullanılışı, vb.) ölçmek yoluyla enformasyon toplumuna ait fikirler, başarısız ülkeleri başarılı olanlardan ayırt edici bir ölçüt olarak kullanıldı. Küresel ekonomik rekabette bu türden başarı kaynakları arayışları 1970’lerde ve 1980’lerde, öncül komite ve resmi raporların arkasındaki temel motivasyonu oluşturmuştu. Bu arayış ayrıca, ‘kavram entelektüelleri’ olarak çalışmaları yeni dönemler için uygun görülen ve hükümetlerin yeni ekonomi politikalarını şekillendirmede kullanabilecekleri akademik enformasyon toplumu uzmanlarına (Bell ve Castells gibi) ihtiyaç doğurmuştu. Enformasyon toplumunun hızlıca yükselen politik önemi ayrıca bu alana ait entelektüellere, [enformasyon toplumunun çn.] amaçları doğrultusunda, enformasyon toplumu gelişimine uygun kavramlar ve analizler önererek birer öncü olarak akademik statülerini artırma imkânı anlamına geliyordu.

İkinci olarak, var olduğundan bu yana enformasyon toplumu söylemi siyasi yelpazenin her tarafından insanları kendine çekerek geniş bir hegemonik potansiyelin tadını çıkarttı. Küresel kapitalist ekonominin dinamik ve geri kalmış ülkeler arasında bir savaş meydanı olduğu fikrine dayanarak, enformasyon toplumu kavramı herhangi bir ulusun iktisadi ve toplumsal başarısını neyin oluşturduğuna dair sorgulanmayan bir gerçek olarak formüle edilmiştir. Böylece, enformasyon toplumu kavramı kamuoyunun önüne gelen güncel gelişmeleri nasıl anlamlandırması gerektiğine dair bir öneri olarak koyulmuştur: bu, herkesin kendi çıkarını en iyi şekilde ifade ettiğini düşündüren başarılı bir önermedir.

Dolayısıyla, enformasyon toplumu kavramı çoğunlukla pozitif nitelikler çağrıştırır. Yeni gelişme alanları arayışında olan, maddi olmayan (bu şekilde çevreye daha az zararlı) bir ekonomi ve eğlence, yaratıcılık ve demokrasi ile özdeşleştirilmiş yeni, daha akıllı teknolojileri önerir. Akademik enformasyon toplumu düşünürlerinin kendi savlarında kullandıkları bütün niteliklere karşın, konu hakkında konuşma şekilleri kesinlikle iyimserdir. Holokost ve atom bombası ile beraber anılan Batı Düşüncesi’nin bütün problemlerine rağmen modernitenin hala fazlasıyla ekonomik, politik ve kültürel potansiyel barındırdığı iddiasıyla enformasyon toplumu sosyolojisi modern projeye olan güven kaybına karşı mücadele eder. Kim herkes için en azından bir şey vaat eden güçlü bir temaya kıyasıya karşı çıkabilir? Kendisi adına yapılan olumlu göndermeler sebebiyle, enformasyon toplumu söylemi ütopik görülebilir. Endüstriyel toplum ve enformasyon toplumu arasında düalistik bir ilerleme inşa ederek ve bu ilerlemede pozitif noktalara işaret ederek, ilgiyi tarihsel olarak neyin dinamik ve özgürleştirici olduğuna yönlendirirler. Bu şekilde, enformasyon toplumu motive edici bir vizyon sunar.

Bu vizyon gelecek odaklıdır fakat ahiretsel değildir: Enformasyon toplumu analizlerinin ütopyacı tarafı kapitalizmin dünyevi iktisadi mantığı (piyasaların büyümesi ve genişlemesi, teknolojik yenilik, kâr eğilimi, tekeller ile rekabet arasındaki değişiklikler ve benzerlerine atfedilen önem) ile uyum içinde olan özelliklerinden yükselir. Hem Bell hem de Castells bu kapitalist nitelikleri sessiz bir şekilde kabul ederler. Bell ve Castells devletin rolünü ve piyasayı farklı açılardan görseler de, ikisi de siyaseti liberal-demokratik kurumların alanında değerlendirirler ve piyasa üzerindeki demokratik kontrolün eksikliğini sorgulamazlar. Aynı sebeple, Castells’e (2011) göre, son ekonomik kriz kapitalizmin yapısal krizi değildir fakat devlet tarafından yapılan düzenlemelerin politik krizidir. Bu krizin sebep olduğu siyasi meşruiyet sorunları ne olursa olsun, bu ancak politik ve kültürel yapıları reforme ederek aşılabilir; kapitalist üretim biçimini olduğu yerde bırakarak.

Bu tür liberal indirgemeler Bell’in ve Castells’in enformasyon toplumunda toplumsal çıkar çatışmalarını “sınıf analizinde kökleşmiş” (Castells 2009,13) olmadığını düşünmelerine yol açmıştır. Değinildiği gibi, bu şekilde düşünmelerinin farklı sebepleri olsa da, ikisi de sınıf çatışmalarını ‘endüstri toplumu’nun tarihsel kalıntıları olarak görürler. Bell için, sınıf çatışmalarının geçmişteki önemini kaybetmiş olmasının sebebi maddi eşitsizliğin azalması ve ‘ideolojilerin sonu’nu müjdeleyen verimli bir post endüstriyel toplumun gelişidir. Bu, gelecek olan toplumun çatışmalardan tamamen arınmış olacağı anlamına gelmez ancak çatışmaların temeli hayat tarzı tercihleri ve tüketim alışkanlıkları gibi başka meselelere kaymıştır (Bell 1974, 475-483; Bell 1976).

Genel olarak, Bell’in enformasyon toplumu analizinin güvenirliği ile ilgili olarak, dünya genelinde baskın politik ve ideolojik dogma olan neoliberalizm, devletin piyasa üzerinde bir çeşit üstünlüğü olacağı inancını alay konusu yapmıştır. Tam tersine, devlet; emek piyasasına, sağlık hizmetlerine, eğitime, kültüre ve ekonomiye dair politik düşüncelerin piyasa temelli olması gerektiğine dair bir mantık tarafından işgal edilmiştir. Bu resmi parti siyasetlerinin altının yaygın bir biçimde oyulduğu ( ve aslında çoğu Batı ülkelerinde görülen düşen oy kullanma oranlarının gösterdiği gibi) görüşü ile ortaya çıkmıştır. Aynısı, Bell’in toplumun daha eşitlikçi olacağı iddiası için de söylenebilir: Keynesçi refah devletinin parçalanması, herkes için iş kavramının terk edildiği, kalıcı olarak yüksek oranda işsizlikle ve yarı zamanlı iş sözleşmeleriyle ile sonuçlanan ve ekonomik eşitsizliği artıran neoliberal “rekabetçi devlet” (Cerny 2000) modeline ait içkin bir özellikti.

Bell, endüstriyel kapitalizmin post endüstriyalizme doğru bir hamle ile başarılıca aşıldığını, ikincisinin sınıf çatışmalarının suskunlaştığı ve kimlik çatışmalarına dönüştüğü yeni bir toplumsal formu temsil ettiğini göstermek istiyordu. Ancak, Mandel’in gösterdiği üzere (1975, 500-501) Bell’in “ideolojilerin sonu” kavramsallaştırması ve post endüstriyel toplum görüşleri “geç kapitalizmde” ideolojinin belirli bir formunu oluşturmaktaydı. Bell’in teorileri yöneticilerin ve bürokratların her şeye güçlerinin yettiğine ve “uzmanların bütün patlayıcı çatışmaları yenmeye ve karşıt (antagonizmik) toplumsal sınıfları mevcut toplumsal düzene entegre etmeye yetenekli” (Mandel 1975, 525)[3] olduğuna dair yanlış bir inanca yol açmıştır. Geçmiş dönemlerdeki ekonomik krizler ve resesyonlarda, geniş çaplı sosyal kutuplaşmalarda ve bunların yol açtığı protestolarda şahit olunduğu gibi kapitalizm gerçekten de sınıf çatışmaları yaratır ve istikrara direnir.

Aynı şekilde, Bell’in 1970’lerde yazdığının aksine özellikle ideolojik olarak girişimciler daha az değil, daha merkezi hale geldiler. Steve Jobs, Lary Page ya da Mark Zuckerberg gibi enformasyon çağının gurularının öncülük ettiği kapitalist iş insanları “toplumun bütününe yayılacak davranış kalıpları”nı önermektedirler (De Costa ve Silva Saraiva 2012, 591). Onlar, teknolojik inovasyonların yaratımında uluslarına göreli avantaj yaratması beklenen ve “kapitalist büyümenin uzun dalgasında ” yola liderlik edecek “yaratıcı önderlerdir” (Garnham 2005, 22). Son yıllarda bu öngörüler, ekonomik büyümenin ön saflarını oluşturan yeni kurulan yüksek teknoloji şirketleri ve onların koruyucu yatırımcıları ile ilgili iş dünyası yorum ve tahminlerinde yeni formlar kazandı. Bireysel girişimciliğe olan bu yeni vurgu, aşırı devlet müdahalesinin ve bunun yaratıcılığa engel olmasının tüm ekonomik ve sosyal sorunların kaynağı olduğunu savunan neoliberal argüman ile beraber ortaya çıktı.

Castells’in inovasyonun ve girişimciliğin önemine olan bağlığı ve onun bürokratik yönetimlere olan eleştirisi, analizlerini “enformasyon toplumunun baskın piyasa-yönelimli vizyonu”na uyumlu hale getirir (Mansell 2012, 3). Castells’e göre, yeni enformasyonel ‘kalkınma biçimleri’ önceki toplumsal formların ve sosyal bağların altını oyan ‘yaratıcı yıkım’ın kaçınılmaz, tarih ötesi mantığından dolayı ortaya çıkmıştır. Schumpter’in büyüme teorileri Bell’in düşüncesini etkilerken, Castells onlara daha doğrudan bir rol verir, pseudo-poetik bir ifadeyle, “‘Enformasyonalizmin ruhu’, sinyallerini işleyen opto-elektronik devrelerin hızına erişmiş bir ‘yaratıcı yıkım’ kültürüdür. Schumpter sanal âlemde Weber ile karşılaşır” (Castells 2000a, 199).

Böyle teorik düşüncelerin yönetişimsel motivasyonlarla birleşimi dolayısıyla, Castells’in ağ toplumu analizi yakın dönem politik ve ideolojik gerçekliklerin güncelliği ile kesinlikle uyum içindedir. Yine de bundan dolayı daha az problemli değildir. Bell gibi Castells de ‘enformasyon çağı’nda sınıf çatışmalarının sürekliliğine önem vermez, toplumsal çatışmaların doğasında büyük bir kayma olduğunu düşünür. Ona göre, endüstriyel toplumdan enformasyon toplumuna kayış, işçi sendikalarına ve partilerine dayanan sınıf siyasetinin politik önemini yitirmesine yol açmıştır. Bunlar, ulus ötesi temelli, esnek girişimler ve üretim sistemlerinin karakterize ettiği enformasyon çağında ayakta kalabilmek için ulusal devletlere bağımlı ve fazlasıyla yerel, eski bir “kalkınma biçimi”nin kalıntılarıdır. Şimdi neoliberal politikalar yüzünden daha da azdırılmış olan ağ toplumundaki sosyal çatışmaların aslında kapitalizme içkin temel bir sınıf antagonizması tarafından üst-belirlendiği iddiası Castells için kabul edilebilir değildir. Sonuç olarak, Castells (2012b) yakın dönemde Finli politik elitlere hitabında, Avrupa birliği ülkelerinin mevcut ekonomik krizini aşmak için “refah devletini daha üretken” hale getirmenin ve “inovasyon ve girişimcilik politikaları”nın riskli sermaye yatırımcıları ile bağlanmasının gerekliliğinden söz etmiştir. Başka bir ifadeyle, Castells’e göre, ekonomik krizler kapitalizmin çelişkilerden değil, kötü devlet yönetiminden kaynaklanmaktadır (Fuchs 2012, 792-793). Kaynakların ve politikaların “inovatif, küresel kapitalizm formunda yeniden yapılandırılması”nın desteğine ihtiyacı vardır (Castells 2011, 209). Castells, devletin kapitalist kalkınmanın örgütlenmesinde yerine getireceği hiçbir rolünün olmadığını ve piyasada insanların kendi ihtiyaçlarını alarak ve ya almayarak belirttiği bir temelde, kapitalizmin serbest bırakıldığında kendini en iyi şekilde organize ettiğini ve böylece otoritaryan devletten “korunduğu”nu söyleyecek kadar ileri gitmez (Bu Hayekçi bir enformasyon toplumu görüşü olurdu bkz. Webster 2014, 215 vd.) Yine de, Castells’in perspektifinden, herhangi biri piyasaların yarattığı zorunluluklardan azade olarak özgürlüğü düşünemez; sadece bunların nasıl verimli bir şekilde yönetileceğini, inovasyon destekli kültürel kimlikleri ve değerleri, ekonomik ve sosyal çatışmaların bu ve ya şu ülkeyi ya da bölgeyi diğerleri kadar ciddi etkilemeden fırsatları arttırdığını düşünebilir.

Bu görüş, liberal demokrasinin en başında ekonomi ve siyaseti birbirinden ayrıldığını gözden kaçırır ve böylece kapitalist mülkiyet ilişkileri ile toplumsal ilişkiler sonucunda açığa çıkan güç demokratik hesap verilebilirlikten ‘korunacaktır’ (Wood 1994, 54). Dünya çapında toplumların neoliberal yeniden yapılandırılmaları, küresel kapitalizmin devlet ile onun liberal-politik kurumları üzerinde genişlemesi anlama gelir. Bu her zamankinden daha dramatik bir şekilde, ulus devletlerin sermaye sahipleri ile sıradan vatandaşın istekleri arasındaki çelişkilerden yükselen çatışmaları yönetebilme becerisinin altını oymuştur. Politikacılar ve vatandaşlar gittikçe “piyasaların ne söylediğine kulak kesilirken” ve “bunun sonucunda vatandaşlar kendi yönetimlerini kendi temsilcilerinden ziyade IMF ve AB gibi diğer devletlerin ve uluslararası kurumların aracısı olarak görürken, geleneksel ulus devletlerdekinden daha fazla seçim baskısından izole edilmişlerdir (Streeck 2011, 26). Ana akım parti temsiliyetine dayanan bütün liberal-demokratik süreçler gittikçe kendisini siyaseti etkilemede güçsüz hisseden vatandaşların isteklerine kayıtsız kalmıştır (Streeck2011, 26). Bu, piyasa güçlerinin istediği katı kemer sıkma politikaları ile birleştiğinde, tüm diğer şeylerin yanında, son zamanlarda birçok AB ülkesinde tanık olduğumuz gibi göçmenlere ve öteki “yabancılara” karşı popülist-milliyetçi bir nefretin yükselişi için alan açmaktadır. Castells, bu tür çatışmaların farkında olsa da bunun ortaya çıkışının altında yatan kapitalist dinamikleri ve aynı derecede önemli olan, demokratik bir şekilde hesap vermeyen bir piyasanın uzlaştırma hamlelerindeki sınırlılığı görmezden gelir. Castells’in basitçe kapitalizme içkin olan bu tür çelişkileri yadsıdığını ve bunun yerine “enformasyonalizm”in yarattığı kopuşlara odaklandığını söylemek yerinde olacaktır.

Castells’in ağ toplumu teorisinin sorunları sadece analitikliğinden değil aynı zamandan tarihselliğinden kaynaklanır. Bugün, hala devam eden küresel ekonomik kriz ve demokrasinin neoliberal dönüşümü, Castells tarafından önerilen, neoliberal bir anlayışla yeniden yapılandırılmış enformasyon toplumu analizleri için zorluklar ortaya koymaktadır. Mevcut tarihsel konjonktürde, küresel ekonomik kriz tarafından yaratılan toplumsal çatışmaların büyüklüğü çerçevesinde kendisinin teorisi çaresiz kalmıştır: Neoliberalizmin zayıflayan hegemonik potansiyeline ve iktidarın giderek küresel faaliyetteki sermayeye kayması sonucu daha çok kemer sıkmaya ve otoriter çözümlere meyletmesine yönelik bir çare, hayalperest yatırımcılardan ve verimli inovasyon sistem ve şebekelerinin yaratılmasından daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır.

Garnham’ın (2004a, 7, 14) gözlemlediği gibi, kamu politikaları ve akademide enformasyon toplumun düşüncesinin kazandığı başarının çoğu “başarılı bir belirsizlikle” çelişkilerini saklaması, kendisini olduğundan daha tutarlı sunabilmesi, “birçok insanı sürüye uydurmaya teşvik edebilmesi ve vaatkar sıcaklığıyla rahat bir ev bulabilmesi” gerçeğinden gelmektedir (Garnham 2004b, 95). “Enformasyon toplumu” düşüncesi Reaganizm ve Thatcherizm’in üstünlüğünden bu yana neoliberalizmin hegemonyasına organik bir şekilde bağlı, güçlü bir fikir olmuştur (Dyer-Whitford 1999, 21-22; Neubaeur 2011, 211). Yine de, enformasyon toplumu teorisinin mevcut küresel ekonomik krizin yarattığı zorluklarla başa çıkıp çıkamayacağı ve bunlara bir cevap olarak kendisini yeniden değiştirip değiştiremeyeceği izlenmelidir. Nobel ödüllü Paul Krugmman’ın (2012) neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı olan teorilerine, daha fazla Keynesçi bir enformasyon toplumu teorisine, Bell’in önceki önermelerine bir dönüş mü göreceğiz? Ya da, genelde enformasyon toplumu teorisinin siyasi etkisinin düşüşüne mi tanık olacağız? Yukarıda tartıştığımız gibi, enformasyon toplumu farklı politik bağlamların ideolojik gerekliliklerini yakından takip etmektedir ve başarısı, kendisini ilerlemeci modernitenin umut vaat eden bir imgesi olarak sunmasına dayanmaktadır. Ancak, bu sadece gerçek ekonomik ve toplumsal ilerlemelerin böyle bir umut için zemin sunması ile mümkündür.

Batı’da mevcut konjonktür, ekonomik durağanlık ve “İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmemiş bir ölçekte ülkelerin hem kendi içlerinde hem de aralarında gelir, sağlık ve yaşam fırsatları arasındaki eşitsizliklerin derinleşmesi” ile özdeşleşmiştir (Hall, Massey ve Rustin 2013, 9). Bu durumda, ekonomik büyüme eksikliği görünüşe göre bitmeyen kemer sıkma önlemleri ile birleşmiştir. Bu patlamaya hazır durum, gelişmiş kapitalist ülkelerin sosyal huzursuzluğu kontrol altında tutmak için daha baskıcı ve demokratik olmayan hukuksal, kurumsal ve siyasal aygıtlar vasıtasıyla “otoriteryan devletçilik” için verimli bir alan yaratmaktadır (Bruff, 2014). İyimser enformasyon toplumu söylemlerine zarar veren bu tür gelişmeler yakınlarda açığa çıkan NSA (A.B.D. Ulusal Güvenlik Teşkilatı) casusluk faaliyetlerinde olduğu gibi çoğunlukla demokratik olmayan, hiyerarşik ve gelişmiş gözetleme sistemleri ile özdeşleşmiştir. Enformasyon toplumunun giderek artan ekonomik üretkenlik ve demokratikleşme ile ilgili vaatlerini hayata geçirmedeki başarısızlığı devam ederse, enformasyon toplumu teorileri kabak tadı vermeye ve yeni “gelişmiş kapitalist toplumlardaki sosyal çatışmayı mülkiyet sahibi sınıflar lehine düzenlemeye” dönük saf bir müdafaa haline gelecektir (Streeck 2011, 29).

 

Metnin orijinal haline http://www.triple-c.at/index.php/tripleC/article/view/568 adresinden erişim sağlanabilir.

Çeviri: Yunus YÜCEL& Burcu KARAKAYA

Çevirideki yardımlarından dolayı Altuğ Bitlislioğlu’na teşekkür ederiz.

 

 

DİPNOTLAR

[1] Bell, D. (2013). İdeolojinin Sonu. (V. Hacıoğlu, Çev.) Bursa: Sentez Yayıncılık.

[2] Bu kitaba ilişkin tüm alıntılarda Castells’in “Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür- Ağ Toplumunun Yükselişi”nin (2005) Ebru Kılıç tarafından yapılan çevirisinden yararlanılmıştır-çn.

[3] Alıntı için Ernst Mandel’in “Geç Kaptalizm” (2008) adlı eserinin Candan Badem çevirisinden faydalandık.

 

KAYNAKÇA

Allen, Kieran. 2004. Max Weber. A Critical Introduction. London: Pluto Press.

Beilharz, Peter. 2006. Ends and Rebirths: An Interview with Daniel Bell. Thesis Eleven 85 (1): 93–103.

Bell, Daniel. 2000/1960. The End of Ideology: On the Exhaustion of Political Ideas in the Fifties. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Bell, Daniel. 1974. The Coming of Post-Industrial Society. A Venture in Social Forecasting. London: Heinemann.

Bell. Daniel. 1976. The Cultural Contradictions of Capitalism. New York: Basic Books.

Bell, Daniel. 1980. Introduction. In The Computerization of Society: A Report to the President of France, ed. Nora Simon and Alain Minc, vii–xvi. Cambridge MA: MIT Press.

Beniger, James R. 1986. The Control Revolution: Technological and Economic Origins of the Information Society. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Bisky, Lothar and Ohm, Christoph. 2004. Informationsgesellschaft. In Historisch-kritisches Wörterbuch des Marxismus, Vol. 6/II, edited by Wolfgang Fritz Haug, 1072–1086. Hamburg: Argument- Verlag.

Boltanski, Luc and Ève Chiapello. 2006. The New Spirit of Capitalism. London: Verso.

Brick, Howard. 1986. Daniel Bell and the Decline of Intellectual Radicalism. Social Theory and Political Reconciliation in the 1940s. Madison, Wisconsin: The University of Wisconsin Press.

Brick, Howard. 2013. The End of Ideology Thesis. In The Oxford Handbook of Political Ideologies Ed. Michael Freeden, Lyman Tower Sargent and Marc Stears, 90–112. Oxford: Oxford University Press.

Bruff, Ian. 2014. The Rise of Authoritarian Neoliberalism. Rethinking Marxism 26 (1): 113–129.

Burnham, James. 1941. A Managerial Revolution: What is Happening in the World. New York: John Day.

Castells, Manuel. 1980. The Economic Crisis and American Society. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Castells, Manuel. 1983. The City and the Grassroots. A Cross-Cultural Theory of Urban Social Movements. Berkeley, CA: University of California Press.

Castells, Manuel. 1989. The Informational City. Information Technology, Economic Restructuring and the Urban-Regional Process. Oxford: Blackwell Publishers.

Castells, Manuel. 2000a. The Information Age: Economy Society and Culture. Volume I: The Rise of the Network Society. Second Edition. Oxford: Blackwell.

Castells, Manuel. 2000b. Materials for an Exploratory Theory of the Network Society. British Journal of Sociology 51 (1): 5–24.

Castells, Manuel. 2001. The Internet Galaxy. Reflections on the Internet, Business, and Society. Oxford: Oxford University Press.

Castells, Manuel. 2004. The Information City, the New Economy, and the Network Society. In The Information Society Reader, ed. by Frank Webster with the assistance of Raimo Blom, Erkki Karvonen, Harri Melin, Kaarle Nordenstreng and Ensio Puoskari, 150–164. London: Routledge.

Castells, Manuel. 2009. Communication Power. Oxford: Oxford University Press.

Castells, Manuel. 2011. The Crisis of Global Capitalism. Toward a New Economic Culture? In Business as Usual. The Roots of the Global Financial Meltdown, ed. Craig Calhoun and Georgi Derluguian, 185–209. New York: New York University Press,.

Castells, Manuel. 2012a. Networks of Outrage and Hope. Social Movements in the Internet age. Cambridge: Polity Press.

Castells, Manuel. 2012b. Speech at Kestävän kasvun ja hyvinvoinnin foorumi [The Forum for Sustainable Growth and Welfare (Part I)]. ttp://valtioneuvosto.fi/ajankohtaista/tallenteet/fi.jsp

Castells, Manuel and Marin Ince. 2003. Conversations with Manuel Castells. Cambridge: Polity Press

da Costa, Alessandra de Sá Mello and Silva Saraiva, Luiz Alex. 2012. Hegemonic Discourses on Entrepreneurship as an Ideological Mechanism for the Reproduction of Capital. Organization 19 (5): 587–614.

Cerny, Philip G. 2000. Structuring the Political Arena: Public Goods, States and Governance in a Globalizing World. In Global Political Economy: Contemporary Theories, ed. Ronen Palan, 21–35. London: Routledge.

Chakravartty, Paula and Sarikakis, Katherine. 2006. Media Policy and Globalization. Edinburgh: Edinburgh University Press.

Clark Colin. 1940. The Conditions of Economic Progress. London: MacMillan.

Crawford, Susan. 1983. The Origin and Development of a Concept: The Information Society. Bulletin of the Medical Library Association 71 (4): 380–385.

Drucker, Peter F. 1968. The Age of Discontinuity. Guidelines to Our Changing Society. New York: Harper.

Dyer-Witheford, Nick. 1999. Cyber-Marx. Cycles and Circuits of Struggle in High-Technology Capitalism. Chicago: University of Illinois Press.

Fisher, Alan G.B. 1935. The Clash of Progress and Security. London: MacMillan & Co.

Fisher, Eran. 2010. Contemporary Technology Discourse and the Legitimation of Capitalism. European Journal of Social Theory 13 (2): 229–252.

Fourastié, Jean. 1949. Le Grand Espoir du XXe Siècle. Progrès technique, progrès économique,progrès social. Paris: Presses Universitaires de France.

Fuchs, Christian. 2012. Some Reflections on Manuel Castells’ Book Networks of Outrage and Hope.Social Movements in the Internet Age. TripleC: Communication, Capitalism & Critique 10 (2): 775– 797. http://www.triple-c.at/index.php/tripleC/article/view/459

Garnham, Nicholas. 2004a. Contradiction, Confusion and Hubris: A Critical Review of European Information Society Policy. In Contradiction, Confusion and Hubris: A Critical Review of European Information Society Policy, ed. Pascal Verhoest, 6–18. Brussels: ENCIP. Accessed April 25, 2014. http://www.cprsouth.org/wp-content/uploads/2011/11/garnham-debate.pdf

Garnham, Nicholas. 2004b. Is the Information Society a New Mode of Production? Javnost/The Public 11 (3): 93–103.

Garnham, Nicholas. 2005. From Cultural to Creative Industries. An Analysis of the Implications of the Creative Industries Approach to Arts and Media Policy Making in the United Kingdom. International Journal of Cultural Policy 11 (1): 15–29.

Garnham, Nicholas and Christian Fuchs. 2014. Revisiting the Political Economy of Communication. TripleC: Communication, Capitalism & Critique 12 (1): 102–141. http://www.triplec.at/index.php/tripleC/article/view/553

Gilman, Nils. 2003. Mandarins of the Future. Modernization Theory in Cold War America. Baltimore: The Johns Hopkins University Press.

Hall, Stuart, Doreen Massey and Michael Rustin. 2013. After Neoliberalism: Analyzing the Present. Soundings 53: 8–22.

Haug, Wolfgang Fritz. 2003. High-Tech-Kapitalismus. Analysen zu Produktionsweise, Arbeit, Sexualität, Krieg und Hegemonie. Hamburg: Argument-Verlag.

Heise, Mikiya. 2002. Phantasmagorien der Netzwerkgesellschaft. Zu Manuel Castells. Das Argument 248 (Vol. 44): 684–695.

Heiskala, Risto. 2003. Information Revolution, the Net and Cultural Identity. A Conceptual Critique of Manuel Castells The Information Age. European Journal of Communication 6 (2): 233–245.

Hobsbawn, Eric. 1994. Age of Extremes. The Short Twentieth Century, 19141991. London: Michael Joseph.

King, William F. 2004. Neoconservatives and “Trotskyism”. American Communist History, 3 (2): 247– 266.

Koivisto, Juha and Mikko Lahtinen. 2012. Conjuncture, Historico-Political. Historical Materialism 20 (1): 267–277.

Krugman, Paul. 2012. End This Depression Now! New York: W.W. Norton & Company.

Latham, Michael E. 2000. Modernization as Ideology. American Social Science and “Nation Building” in the Kennedy Era. Chapel Hill: The University of North Carolina Press.

Machlup, Fritz. 1962. The Production and Distribution of Knowledge in the United States. Princeton: Princeton University Press.

Mandel, Ernest. 1975. Late Capitalism. London: New Left Books.

Mansell. Robin. 2012. Imagining the Internet. Communication, Innovation, Governance. Oxford: Oxford University Press.

Mattelart, Armand. 2003. Information Society: An Introduction. London: Sage.

McGuigan, Jim. 2009. Cool Capitalism. London: Pluto Press.

McKenzie, Jordan. 2013. Daniel Bell’s ‘Disjunction of the Realms’: On the Importance of Unfashionable Sociology. Thesis Eleven 118 (1): 96–104.

Neubauer, Robert. 2011. Neoliberalism in the Information Age, or Vice Versa? Global Citizenship, Technology, and Hegemonic Ideology. TripleC: Communication, Capitalism & Critique 9 (2): 195– 230. http://www.triple-c.at/index.php/tripleC/article/view/238

Nora, Simon and Alain Minc. 1980. The Computerization of Society: A Report to the President of France. Cambridge MA: MIT Press.

OECD. 1981. Information Activities, Eletronics and Telecommunications Technologies. Vol. 1: Impact on Employment, Growth and Trade. Information Computer Communications Policy Report 6. Paris: OECD.

OECD.1986. Trends in the Information Economy. Information Computer Communications Policy Report 11. Paris: OECD.

Parker, Edwin B. 1975. Background Report. In OECD Informatics Studies 11. Conference on Computer/ Telecommunications Policy. Proceedings of the OECD Conference 4.-6-2.1975, 8–129. OECD: Paris.

Porat, Mark U. 1977. The Information Economy: Definition and Measurement. U.S. Department of Commerce, Office of Telecommunications. Washington D.C., U.S.: Government Printing Office.

Poulantzas, Nicos. 1980. State, Power, Socialism. London: Verso.

Preston, Paschal. 2001. Reshaping Communications. Technology, Information and Social Change. London: Sage.

Rantanen, Terhi. 2005. The message is the medium. An interview with Manuel Castells. Global Media and Communication 1 (2): 135–147.

Richta, Radovan et al. 1969. Civilization at the Crossroads. Social and Human Implications of the Scientific and Technological Revolution. White Plains, New York: International Arts and Sciences Press.

Sandoval, Marisol. 2013. Foxconned Labour as the Dark Side of the Information Age: Working Conditions at Apple’s Contract Manufacturers in China. TripleC: Communication, Capitalism & Critique 11 (2): 318–347. http://www.triple- c.at/index.php/tripleC/article/view/481

Schettkat, Ronald and Lara Yocarini. 2003. The Shift to Services: A Review of Literature.

Forschungsinstitut zur Zukunft der Arbeit, IZA Discussion Paper no. 964. Accessed April 25, 2014. http://ftp.iza.org/dp964.pdf

Schiller, Dan. 1996. Theorizing Communication. A History. New York: Oxford University Press. Streeck, Wolfgang. 2011. The Crises of Democratic Capitalism. New Left Review 71: 5–29.

Steinbicker, Jochen. 2011a. Pfade in die Informationsgesellschaft. Weilerswist: Webrück Wissenschaft.

Steinbicker, Jochen. 2011b. Zur Theorie der Informationsgesellschaft. Ein Vergleich der Ansätze von

Peter Drucker, Daniel Bell und Manuel Castells. 2nd edition. Wiesbaden: VS Verlag.

van Laak, Dirk. 1999. Der Begriff ‘Infrastruktur’ und was er vor seiner Erfindung besagte. In Archiv für Begriffsgeschichte 41: 280–299.

Webster, Frank. 2014. Theories of the Information Society. Fourth Edition. London: Routledge.

Wood, Ellen Meiksins. 1994. A Tale of Two Democracies. History Today 44 (5): 50–55.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.