15 Temmuz darbe girişiminin toplumda yarattığı büyük şaşkınlıklardan/örselenmelerden biri de darbecilerin çok uzun yıllardır kendilerini gizleyerek yaşayan insanlar olmalarıydı. Hayatlarını gerçekte olmadıkları, hatta ortadan kaldırmak istedikleri bir hayat tarzına göre yaşamışlard. Hem de çok uzun yıllar boyunca. Cumhurbaşkanı yaverlerinin darbecilerle işbirliği yapmaları, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının kendi emir subayları tarafından tutuklanmaları. Sıradan bir ihanet değildi yaptıkları. Yıllarca kendilerini gizlemiş, başka bir düşünceye inanıyormuş gibi yapmış ve inandıklarının tam tersi bir hayat sürmüşlerdi. Üstelik bir kaç kişi değil yüzlerceydiler, kısa bir süre içinde fikirleri değişmiş insanlar hiç değillerdi. Aralarında neredeyse 30 yıldır aslında “Fethullahçı” olmasına karşın, “Atatürkçü” gibi yaşayanlar, eşinin evde türban takmasını isterken dışarda “serbest” giyinmesini, havuza bikiniyle girmesini isteyenler vardı. İslami bir yönetim ve hayat tarzında yaşamak istedikleri halde bilinçli olarak öyle yaşamıyor, içki bile içiyorlardı! On yıllar boyunca kendilerini gizlemişler ve yüzlerce kez yalan söylemişlerdi! Görünür hayatları koca bir yalandan ibaretti.

Fethullah Gülen ve örgütünün 15 Temmuz darbe girişiminin sorumlusu olarak tanımlanmasıyla (henüz mahkeme sonuçlanmış durumda değil, Fethullah Gülen de kendisinin ilgisi olmadığını söylüyor!), bu harekete mensup kişilerin nasıl olup da böylesine uzun süre kendilerini gizleyebildikleri üzerine bir tartışma başladı. Tartışma bu yalancıların aynı zamanda çok dindar insanlar olmalarına yönelik bir şaşkınlık da içeriyor. Nasıl olup da “Allah’a inandıklarını, Müslüman olduklarını” söyleyen bu insanlar böylesine derin kapsamlı ve uzun süreler boyunca, yalan söyleyebilmişlerdi. Hiç mi Allahtan korkmuyorlardı! Öyle ki bu yüzden aslında Müslüman, dindar olamayacaklarını, olmadıklarını iddia edenler bile oldu. İşin daha acınası sefilliği ise bu iddiayı en çok savunanların 17- 25 Aralık 2013’te ortaya çıkan para kutularının İmam Hatip yaptırmak üzere toplanan yardım paraları olduğunu savunanlar olması oldu.

Özellikle medya yalanın en ölçüsüzce kullanıldığı alan olarak öne çıkmış durumda. Gerçeklik sürekli çarpıtılıyor, gerçeğin bir yanı öne çıkarılarak aslında olup bitenin tümüyle farklı bir şeymiş gibi algılanması sağlanmaya çalışılıyor. Sahte belgeler, üzerinde oynanmış görüntüler, kurgular bombardımanı altında gerçeğin ne olduğunu anlama olasılığı ortadan kalkmak üzere. Mısır’da bir yıkım alanında oyuncu çocuklar kullanarak, Halep’te Esad rejiminin nasıl bir vahşet uyguladığına dair mizansenler hazırlayarak fotoğraf çeken bir çete yakalandı, haberi çıktı. Hemen ardından asıl mizansen fotoğrafları çeken çete haberinin yalan olduğu haberleri de çıktı. Yalan bilgi, belge üretiminde öyle çok büyük ustalıklar da sergilenme gereği duyulmuyor. Hız çağında yalanın üretilme hızıyla yalan olduğunun açığa çıkarılması hızı neredeyse eşzamanlı hale gelmiş durumda. Yeni Şafak gazetesi bir ara tefrika halinde yayımladığı “çayla eskitilmiş” belgelerde ilk kez 1942 yılında üretilen “Jeep” marka araca Seyit Rıza’yı 1937 yılında bindirmeyi bile becerdi. Basılı gazete daha bayiye ulaşmadan haberin yalan olduğu sosyal medya ortamında kanıtlandı. Gazete ve yönetimi herhangi bir açıklama yapma gereği bile duymadan ertesi günlerde kendi ürettikleri sahte belgeye gerçekmiş muamelesi yapan yazılar yayımlamaya devam etti.

Gerçeğin çarpıtılması bir politik strateji olarak kadim zamanlardan bu yana kullanılıyor. Milattan önce 6 yüzyılda yazılmış Sun Tzu’nun Savaş Sanatı ya da Makyavel’in Prens’i iyi bilinen örnekler. Tek tanrılı dinler de yalanı günah olarak tanımlamalarına karşın, bir çıkış kapısı bırakmaktan geri durmamışlardır. Bir rahibin yalan söyleyeceğine inanmaktansa bir ineğin uçacağını inanmayı yeğleyen Aquinalı Thomas, Hristiyanlıkta affedilebilir, ölümcül olmayan yalan kavramını geliştirebilmiştir. İslam da ise yalan, takiye adıyla başlı başına bir strateji olarak onaylanmış bir olgu.

Yine de günümüzün yalanlarının geçmişten önemli bir farkı var gibi. İlkin açıkça yalan olduğu ortaya çıkan iddialara bile gerçekmiş muamelesi yapılmaya devam edilmesi, ikincileyin yalan söylemenin söyleyen açısından ahlaki/vicdanı bir sorun yaratmaması. Üçüncü olarak da yalancıya toplumsal ya da hukuki bir yaptırımın uygulanmaması. Örneğin Yeni Şafak gazetesi yayımladığı belgelerin sahte olduğu hem de hemen ortaya çıkmasına rağmen bir açıklama yapmaya tenezzül bile etmemişti. Ne medya örgütleri ne de adalet sistemi de herhangi bir yaptırımda bulunmaya gerek görmemişti. Tersine gerçeği yazan ya da gerçek olayları, belgeleri, görüntüleri yayımlayanlar yalan söylemekle itham ediliyorlar, yetmezse de gerçeği açıkladıkları için tutuklanıyorlar.

Bu hal yalan ile güç arasında bir ilişki olduğunu da tanıtlıyor. İktidar kimin elindeyse gerçeği de o belirlemeye çalışıyor. Bu özellik güçlüden güçsüze söylenen yalanla, güçsüzün güçlüye söylediği yalan arasında da bir fark olduğunun göstergesi. Güçsüzün güçlüye söylediği yalan savunma, güçlünün güçsüze söylediği yalan ise saldırıyı amaçlar. Gücü elinde tutan için yalan gerçeğin saklanması için de bir araç olarak kullanılır. İktidarı elinde bulunduran yönettiği kitlenin gerçeğin tümüne erişebilir olmasını özellikle istemez. Gerçek, ne kadar bilinemez olursa ve güçlünün tekelinde kalırsa yönetim kendini o derece meşrulaştırır.

Her canlı yalan söyler

İnsanlar bu kadar karmaşık yalanları nasıl söyleyebiliyorlar, kendilerini bunca yıllar boyunca nasıl gizleyebiliyorlar? Bir amaca ulaşmak için kendisini başka bir şeymiş gibi göstermek, olmayan bir şey varmış gibi yapmak, var olanı başka bir şeymiş gibi çarpıtmak, değiştirmek. Hepsi yalanın değişik biçimleri. İnsanlık tarihininin başından bu yana var. Dahası insan türünde insanlaşma öncesi (kültür öncesi) dönemde de olduğunu düşündüren çok sayıda bilgi var.

Canlıların hemen tümü öyle ya da böyle yalanı kullanıyor. Aldatma, hile, olduğundan başka bir şeymiş gibi görünme insan dışında çok çeşitli canlılarda da var. Görünümünü, rengini, hatta cinsiyetini farklıymış gibi gösteren türler biliniyor. Guguk kuşu, yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakıyor, erkek babunlar dişi taklidi yapabiliyor vs. Bu davranışlar da yalan. İnsan dışı canlılarda aldatma varkalımı sürdürmekten başka bir amaçlılık taşımaz. Hayatta kalmak, türü sürdürmek için canlıların çoğu kendisini başka bir şeymiş gibi gösterme becerisine sahip. İnsan dışı canlılarda yalan, tasarlanmış ve değiştirilebilir bir bilinçlilik ile değil, daha çok genetik olarak aktarılmış var kalım stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Avlanmak, av olmaktan korunmak ya da çiftleşmek için “yalan” a başvuran insan dışı canlı, başka bir amaçla bu davranışı göster(e)miyor. Bu yüzden onlarda görülen yalan bir gerçeklik bilgisi üzerine kurulmuyor. insan dışı canlılar gerçekliği zihinsel bir temsile çeviremezler. Bu yüzden gerçeklik kavramları yoktur. Yalanı yalan olduğunu bilerek söylemezler.

Gerçeği bilen yalan söyleyebilir

Çocuklar bu nedenle yalan söyleyemezler. Dürüst olduklarından değil. Gerçekle kurmacayı, gerçekle yalanı, gerçeklik alanı ile zihinsel olanı birbirinden ayıramadıklarından. Çocuktan al haberi, deyimi çocukların yalan söylemeyen masumlar olduklarını ima eder. Gerçek öyle değildir ama. Yaklaşık 4- 5 yaşlarına kadar insan zihni kendinde olanla başkasının zihninde olanın birbirinden farklı olduğunu bilemez. Zihninde olanın sadece zihninde olduğunu da ayıramaz. İnsan zihninin bu gelişimsel özelliği Zihin Kuramı olarak adlandırılır. 5 yaş civarına kadar çocuk, kendi gördüğünü herkesin gördüğünü, kendi bildiğini de herkesin bildiğini sanır. Bu yüzden yalan söyleyemez. Daha küçük bebeklerin “cee oyunundan çok keyif almaları da bu durumla ilgilidir. Elleriyle yüzünü kapatan ebeveyni göremeyen çocuk, ebeveynin de onu göremediğini “düşünür”. Böylece kaybolup, geri gelen imgenin büyüsüne kapılır. 3- 5 yaş arası çocuklara uygulanan bir test zihin kuramının anlaşılmasını sağlayabilir. Bir odada iki çocuk olduğu söylenir, örneğin Merve ile Eleni. Test uygulanan çocuğa kendisinin de aynı odada olduğu söylenir. Merve, topunu oradaki bir sepete koyarak, odadan çıkar. Merve çıktıktan sonra Eleni topu sepetten alır ve çekmeceye koyar. Denek çocuğa Merve odaya geri döndüğünde topunu almak için nereye bakacak, sepete mi çekmeceye mi diye sorulur. 5 yaşından küçük çocukların bu soruya yanıtı çekmeceye oluyor. Eleni’nin topu sepetten alıp çekmeceye koyduğunu kendisi gördüğü için, bu bilgiye Merve’nin de sahip olacağını düşünüyor.

Kendi zihni ile başkasının zihninin aynı olmadığı, zihnindeki temsillerin gerçekte, kendi dışındaki dünyada olmadıklarını ayırmaya 3 yaş civarında başlayabilir çocuk. 5 yaş civarında bu ayrım oldukça gelişir ama tamamlanması 18 yaşlarını bulur. Şizofreni gibi hastalıklarda ve bazı ağır kişilik bozukluklarında Zihin Kuramı becerileri gerileyebilir. Bu bozulmalar zihnin tüm alanlarından çok bazı alanlarında ortaya çıkabilir. Demem o ki erişkinlerde görülen zihin kuramı sorunları tüm zihinsel işlevleri kapsamaz da kimi alanların çalışmasını etkiler.

Bir çocuk yalan söylemeye başladığında ruh sağlığı uzmanı o çocuğun artık gerçekle zihinsel olanı, kendisiyle kendisi olmayanı birbirinden ayırabilmeye başladığını, “ego” sunun baskınlaştığını anlar. Bir yandan sevindiricidir. Çocukların ilk yalanları savunmaya, kendisini korumaya dönüktür. Vazoyu ben kırmadım yalanı, cezalandırılmaktan kaçınmak, gözden düşmek istememek, yanlış eylem nedeniyle ortaya çıkacak suçluluk duygusundan kaçınmak için söylenir. Zamanla çocuk yalan söylemenin de suçluluk duygusuna yol açtığını yaşantılamaya, öğrenmeye, tanık olmaya başlar. Bu yeni suçluluk duygusu, hatasının sorumluluğunu almanın neden olacağı zarar ya da suçluluk duygusundan daha baskın oldukça, yalan söylememeyi seçmeye başlar. Her çocuk değil ama. Çocuğun yalanı söylenmemesi gereken, suçluluk duyulmasına yol açan bir eylem olarak öğrenip, içselleştirmesi çevresindekilerin (ana baba, okul, akran) yalan karşısındaki tutumları, onların yalan söyleyip söylememeleri ile ilişkilidir.

Bu bilgi bize ancak gerçeğin ne olduğunu bilenlerin yalan söyleyebileceğini tanıtlar. Tam da bu yüzden yalan ahlak konusudur. Doğruyu bilmesine karşın gerçeği değil de yalan söylemeyi seçen ahlaki bir seçim yapmış olur.

Yalan çeşitleri

Yalanın iki temel şartı var: İlkin kişi yalan söylediğini bilmeli, ikincileyin de yalan bir avantaj sağlamalı ya da zararı önlemeli. İnsanlar çok çeşitli gerekçelerle yalan söylüyorlar. Başkalarını incitmeyen ya da onların incinmesini önleyen iyicil, yararlı yalanlar var. 18 yaşından büyük birinin mahremiyeti korumak ve anne babasını üzmemek için cinsellik yaşamadığını söylemesi örnek bu tür yalanlara. İlgi çekmek, özen görmek için söylenen yalanlar var. Falanca kişiyi tanıyorum diyerek daha iyi hizmet beklemek vs gibi. Çoğu insan başkalarını incitmeyen, zora sokmayan ama düşeceği tatsız bir durumu önlemek için yalan söyleyebiliyor. Kimi zamanda kendi yetersizliklerini telafi etmek için yalana başvurur insanlar. Geçenlerde falanca ünlüyle beraberdik, filanca ünlü kişiyle çocukken birlikte oynamışlığımız var gibi. Aşk ve tutku da yalanı kolaylaştırıyor. Aslında yalandan çok gerçeği farklı görmeye neden olabiliyor. Hayatta hiç kimseyi senin kadar sevmedim, söyleyenin de öyle hissettiği yalanlardan. Bir de gerçeği bilse de söylememe var. Örtük olarak yalan söylemek demek. Ama kötücül yalanlar var. Birini inciterek kişisel doyum sağlamayı amaçlayan dedikodu yalanları görece anlaşılabilir.

Ama bir yalan tarzı var ki diğerleri kadar hafif değil. Kendi çıkarı için kendisine güvenenlere söylenen kötücül hain yalanlar! İşte ahlaki seçimin asıl belirleyici olduğu yalanlar bu grupta. Kendini korumak ya da incinmekten kaçınmak için değil, tersine başkalarına kötülük ederek çıkar elde etmek için bile isteye yalan söylemek.

Kötülerin kötülük için yalanları

Birleşik Haziran Hareketi, 20 Kasım 2016 tarihinde İstanbul Kartal’da “teslim olmayacağız” sloganıyla bir miting düzenlemişti. Mitingin tek düzenleyicisiydi ve savunduğu görüşleri destekleyen herkese katılım için açık bir çağrı yapmıştı. Şimdilerde Sabah gazetesinde yazan ve Gezi döneminin Kabataş yalancılarından Hilal Kaplan, 19 Kasım 2016 tarihinde Twitter hesabından bir görseli miting afişi olduğu iddiasıyla paylaştı. Görselde Türk bayrağı, Abdullah Öcalan ve Mustafa Kemal Atatürk imgeleri yan yana getirilmişti. Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) logoları eklenmişti. Afişin (!), tepesinde “teslim olmayacağız” ifadesi vardı. “PKK ve FETÖ operasyonlarına karşı CHP ve HDP ortak mitingine davetlisiniz” çağrısı ile miting yer ve saati belirtiliyordu. Görselin gerçek olmadığı belliydi. Dahası ilkokul öğrencilerinin bile yapamayacağı kadar acemiceydi. Kaplan, görselin altına “CHP, zaten HDP ile Kartal’da mitinge katılacağını ilan etti & bunlar da 2 partinin kullandığı semboller. Öyleyse afiş her halükarda acı&gerçek..” diye yazdı. Yüzlerce tepki aldı mesajı. Dalga geçenler olduğu gibi ağır, galiz küfür ve hakaretleri sıralayanlar da vardı. Ancak görsele gerçek muamelesi yapan, gerçek kişiler olup olmadığı belli olmayan destek mesajları da hatırı sayılır çokluktaydı. Tınmadı bile, yaptığından. Yalanından geri adım atmak bir yana bir gün sonra “Sosyal medyada, resmimin yanına yazılan her şeyi benim söylemiş olduğuma inanan 1 gerizekâlılar güruhu var. Mahkemeye düşünce akıllanırlar belki” diye bir tweet daha yazdı. Hayasız bir yalan olan görsele yanıt yazanlardan bazıları, onun geçmişte Fethullah Gülen Hareketini öve öve bitiremediği, çözüm sürecinde PKK lehine yazdığı PKK’lileri bile hayret ettirecek destek mesajlarını hatırlatmıştı.

Birleşik Haziran Hareketi’nin mitingiyle ilgili sahte görselle söylenen yalan Hilal Kaplan ve benzerleri için aslında sıradan, basit bir yalandan öte değil. Ergenekon ve Balyoz davalarında yüzbinlerce sayfa sahte belge hazırlamışlar, onlarca yalancı tanık kullanmışlar, binlerce sayfalık kitaplar yazmışlardı. Gezi sürecinde yaydıkları Kabataş yalanını üretebilen bu insanlara sahte bir görselle yalan söylemek çocuk oyuncağı gibi gelmiş olabilir.

Bu tür yalanlar saf olarak kötülük adına yapılıyor. Diğer yalanlardan ayırt edici bir özellikleri var. Yalan söyleyenler eğitimli, bilgili insanlar. Söz konusu örnek kişi Hilal Kaplan, Bilgi Üniversitesi’nde psikoloji lisansını, Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji yüksek lisansını tamamlamış. Çok sayıda yazısında son derece doğru şeyler yazabilen biri. Demem o ki özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin, dindarlığın, ahlakın, vicdanın ne olup olmadığına dair psikanalitik kuramdan girip, Bourdieu’ya, Foucault’ya uzanan geniş bir yelpazede doğru, adil ve gerçek sözler edebilecek biri. Erdemli olmanın anlamı üzerine saatlerce konuşabilecek kapasitede olduğu belli. Ama ar etmeden yalan söylüyor! Yalanının ortaya çıkarılmasından zerre kadar etkilenmiyor, yanılmışım diye kıvırmaya bile gerek görmüyor. Kendi yalanına hakikat muamelesi yapıyor! Kendi gerçek yazılarının ise yalan olduğunu söylüyor. İnsanların da böyle yapmasını bekliyor, yapmayanları da mahkemeyle tehdit ediyor. Kaplan ve benzerlerinin yalanlarına hakikat muamelesi yapabilmelerinin en önemli nedeni herhangi bir yaptırıma uğramamaları. Güç onlarla birlikte çünkü. Yalanlarını sırtlarını ve boğazlarını dayadıkları o gücün ayakta kalması için söylüyorlar. O güç de onları besliyor, koruyup, kolluyor.

Yine de gücün korumasından öte bu tür yalan ve yalancıların zihinsel süreçlerinin, akıl yürütmelerinin bir anlamda benliklerinin nasıl çalıştığı ilgi çekici olabilir. Bu özellikler yalan olduğu açıkça belli olan yalanlara insanların da nasıl olup da inanabildiğine dair ip uçları da taşıyor.

Hissediyorsam doğrudur, istiyorsam olmuştur

Gerçekle zihinsel olanı, nesnel kanıta dayananla öznel değerlendirmeye bağlı olanı birbirine karıştırmak yalanın ortaya çıkmasını sağlar. Çocukluk yalanlarının ortaya çıkması böyle. Çocuk zihni gerçekle fanteziyi (düşlemsel, öznel, zihinsel olanı) birbirinden ayıramadığından gerçekliğe aykırı şeyler söyleyebilir. Örümcek adam kostümü giyen bir çocuk kendisinin örümcek adam olduğuna inanır. Giysilerimiz aynı ise ben de o oldum demektir! Aynı mekanizma erişkinlerde görüldüğünde ise artık “patolojik yalan(cı)” dan söz etmek gerekir. Namı diğer, pseudologia fantastica.

Pseudologia fantastica, özellikle ağır kişilik bozukluğu olan insanlarda görülen bir yalan söyleme tarzı. Bu tip yalanlarda da kişisel çıkar asli belirleyici. Demem o ki yalan söyleyen başlangıçta yalan söylediğinin farkında olarak yalan söylüyor. Ama kimi durumlarda yalanlar giderek yalancıyı da esir alıyor. Sonunda yalancı, kendi yalanına zihinsel olarak körleşmeye başlıyor. Yalanlarına, yalan söyledikleri sırada hakikat muamelesi yapıyor. Yalanlarının ortaya çıkması durumunda ise yalan söylediklerini yok sayıyor. Bu yok sayma her zaman bilinçli olmuyor. Bilinçdışı savunma düzenekleri olan bastırma ve inkar aracılığıyla o olayı/yalanı hiç olmamış gibi değerlendirmeye başlıyor. Gördüğüm gerçek benim doğrularıma uymuyorsa o zaman gördüğüm gerçek olamaz!

Hem Kabataş yalanı hem de daha basit gibi görünen Birleşik Haziran Hareketi miting afişi yalanlarında aynı süreç işliyor. Bu düşünme biçiminde gerçekle gerçek olmayan, arzu ile korku bir tür “füzyona” uğruyor. Büyüsel düşünce denilen bu zihinsel süreçte söze eylem değeri yükleniyor. Simge ya da sembol taklit ettiğinin yerine geçiyor. Voodoo büyüsünde düşmanı temsil eden küçük modele iğne batırıldığında düşmanın da canının yanacağına inanılması hali. Şimdi Kabataş yalancılarının “mütedeyyin, türbanlı, çocuklu anne” nin karşısına “deri pantolonlu, bedenlerinin üstü çıplak, ellerinde bira şişeleri olan erkeklerin saldırdığı, kadının üzerine işediği” yalanının mantığı (!) anlaşılabilir. Yalan söyleyenin imgelemindeki erkek tipini ele veriyor. Yalancıların gördükleri her erkeğin bu imgeyi örtük olarak taşıdığına olan inançlarını ortaya çıkarıyor.

Hislere hakikat muamelesi yapmak da benzer bir akıl yürütmeye yol açar. İçimde bir his var, benim kötülüğümü isteyenlerin bana karşı birleşmelerinden korkuyorum, duygusu, öznel bir değerlendirme. Bu değerlendirmenin çıkış noktası, birilerinin ona karşı olduğu gerçeği. Birbirleriyle tek ortak noktaları ona karşı olmaları olan çok farklı gruplar, kişiler bu ortak yanları yüzünden bir ve aynı olarak kabul edilirler. Böylece örneğin CHP ve PKK ortak noktaları AKP karşıtlığı olduğunda kendileri de ortakmış, birlikte hareket ediyorlarmış gibi görünmeye başlanırlar. Bu öznel değerlendirme işlevseldir de. Çünkü yandaşların PKK’ye vurmaları kolaydır ve PKK’ye vururken CHP’ye de vuruyorlarmış gibi hissetmelerini sağlar. İşte yalanın stratejisi bu çarpıtmaya gerçek muamelesi yaptırmakta yatar. Kaplan’ın CHP ve HDP mitinge katılacaklarını ilan ettiler, bunlar da iki partinin sembolleri, öyleyse afiş gerçek (!) tweeti bu füzyona çok iyi bir örnek. Örümcek Adam kostümü giydiysem ben Örümcek Adamım, gibi.

Zihinsel çarpıtma yalanı söyleyen tarafından ikili bir amaç güder. Yalanı söyleyen yalan aracılığıyla bir çıkar elde etmeyi amaçlar. Düşmanlarını bir örnekleştirerek yandaşlarının da bir örnekleşmelerini sağlamaya çalışmaktadır. Söz konusu tweet tam da bu yüzden son derece bilinçli ve akıllıca yazılmış olabilir. İzleyicilerinin, ona inananların zihinlerinde de aynı birleşmenin olması amaçlanmış olabilir. Saf kötülük denilen şeydir bu.

Bu ve benzeri yalanlar bu amaçla bilinçlice hazırlanıp ortama sürülebilir. Ancak bir süre sonra yalan, söyleyenin de eylemlerini, çarpıttığı bu yeni gerçekliği temel alarak kurmasına neden olmaya başlar. Benim gözümde aranızda fark yok. Değil mi ki bana karşısınız öyle ise siz ortak olmalısınız!

Yalanı yüzüne vuruldukça aynı mekanizma bir geri besleme sistemi gibi, beni eleştirmeleri haklılığımı kanıtlıyor akıl yürütmesini sağlar. Giderek gerçeklik algısı bozulur ve yalancı, dünyayı kendinden olanlar ve kendine düşman olanlar şeklinde ikiye bölmeden düşünemez olur. Aynı düzenek yalana inanan için de işler. Gerçeklik ona doğru gibi gelmediğinde, bu kez gözüne sokulan gerçeğin yalan olduğunu düşünmeye başlar. Artık iflah olmaz bir yalancı olmaktan başka çıkar yolu kalmaz. Bir de kendisine karşı olanların yalan söylediklerine inanmaktan başka çaresi de kalmaz. Böylece bir diğer bilinçdışı mekanizma bastırma ve inkara eşlik eder: yansıtma. Yansıtma en ilkel savunma düzeneklerinden biridir. Kişi, kendi duygu, dürtü ve düşüncelerinin karşısındaki insanlarda olduğunu hisseder. Babasından nefret eden çocuğun babam beni sevmiyor diye düşünmesidir. Günümüzün yalancılarının ağızlarından ahlak, erdem, günah, gerçek gibi kavramları düşürmemeleri, kendileri dışındakilerin (düşmanlarının) yalancı, ahlaksız, günahkar insanlar olduklarını söyleyip durmaları bu hali imler.

Peki ahlak ve günah!

Zihinsel çöküşleri kaçınılmaz olsa da bu insanlar nasıl olup da bu denli açıkca kötülük ettiklerini bilerek kötülük etmeye başlayabiliyorlar. Bir anlamda “kötü yola” nasıl düşüyorlar? Hiç mi Allah korkuları yok?

Kötülüğün cisimleşmiş hali olan bu insanların çoğu son derece iyi eğitim almış kişiler. Felsefe, psikoloji, siyaset bilim, ilahiyat ya da askerlik, hukuk, fen bilimleri gibi alanlarda uzmanlaşmış, eserler vermiş kişiler. Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü biliyorlar. Peki nasıl oluyor da bu denli kötülükle dolarak yalan söyleyebiliyorlar? Aslında bu sorunun yanıtı çok basit. Tam da inançlı/dindar insanlar oldukları için bu kadar kötü olabiliyor, bu kadar kolay yalan söyleyebiliyorlar. Yapıp ettikleri her ne varsa inandıkları dinin galip gelmesi için yaptıkları gerekçesi, onları bireysel vicdanlarının, birey ahlaklarının denetiminden kurtarıyor. Bu yüzden KPSS yanıtları sınavdan önce verilen adaylara, yanıtları başkasına söylemeyeceklerine dair Kuran’a el basarak yemin ettirilebiliyor. Demem o ki bu insanların bir günah, din ve Allah anlayışları var. Bu yalanları Allah adına söylediğini kabul etmek onları bireysel vicdanlarıyla hesaplaşmaktan koruyor. Yalanı söyleyen benim, ama yalanı bana söyleten Allah’a olan inancım, onun adına yalan söylüyorum, dolayısıyla bireysel bir sorumluluğum olamaz ve suçluluk duymama gerek yok.

Bu zihinsel manevra ahlaktan, erdemden Allah adına ayrılan kişiye bir tür gösterdiği fedakarlık karşılığı ahlaktan tümüyle vazgeçme olanağı da sağlıyor. Böylece sadece Allah adına yalan söylemekle kalmıyor, “seçilmiş kul” Allah’ın askeri olarak onun hiç bir yasasına uymama hakkını da elde etmiş olduğuna karar veriyor. Hem bireysel ahlaktan sıyrılıp, hem de Allah’ın koruması altına giren kişinin önünde hiç bir bağlayıcı ahlaki ilkeye uyma zorunluluğunun olmadığı sozsuz bireysel doyum özgürlüğü yaşayabileceği bir tür “cennet” in kapıları açılıveriyor. Bu hakka sahip olmanın bedeli himmet, ihale komisyonu, her koşulda gücü/iktidarı savunmaktan öte gitmiyor.

Peki inananlar?

İnsanlar bir karar verirken nesnel gerçeklik hakkındaki inanç, duygu ve kanaatleri, nesnel gerçeklerden daha belirleyici. Son zamanlarda “post truth” olarak tanımlanan durum yeni bir olgu değil. Ama baskın ve belirleyici olmasında nesnel gerçeklik kavramına yönelik post modern ideolojik saldırının büyük katkısı oldu. Nesnel gerçekliğin olamayacağına dair ideolojik saldırı ile esnek üretim, hizmet sektörünün güçlenmesi, yersizyurtsuzlaştırma, mekanın soylulaştırma ve meta haline getirilerek sürekli değiştirilebilir kılınması, hepsi içiçe geçen etkileşimler. Bana kendimi iyi hissettirene gerçek muamelesi yaparım, benim doğru olmadığımı kanıtlayan gerçeğe ise yalan muamelesi yaparım, ilkesi de böyle gelişti. Güçlüden güçsüze yönelik söylenen yalan aynı zamanda bir ezme ve sömürü ilişkisi olduğundan, güçsüz olanın nesnel gerçekliğe tek başına inanmasını beklemek ham hayaldir. İnanmak, hayatta kalmanın koşulu haline geldiğinde inanmaktan başka çaresi kalmayan insanların, evet rüşvet aldığı anlaşılıyor ama rüşveti, Müslümanlığın yayılıp, güçlenmesi için almış olmalı demesinde bir akıldışılık yoktur.