Sodir ke / Kam ke ewladê xo ra haskeno / Duskinê îtîqatê Heqî / Rocî ke selam da / Mîrçikî wanenê / Î mîrçikî qey wanenê / Î Heqî rê minnete kenê / Wertê a dua mîrcikan de / Minneta xo bivînê / Hurdî hurdî qey wanenê / Rocî rê, tîcî rê minnete kenê / Wircê ra / Dest û riyê xo bişuyê / Su vere Roc / Î mîrçikan de minnete bikerê / Minneta  wertê sodirî / Mîrçikî meqbulê Heqî yê.

Sabah olduğunda / Kim evladını seviyorsa / Allahın inancına düşkünse / Güneş selam verdiğinde / Kuşlar ötüşüyor / Onlar neden ötüyor / Allaha minnet ediyorlar / O kuşların duasının içinde / Kendi minnetinizi bulun / Yavaş yavaş niye ötüyorlar / Güneşe, ışığa minnet ediyorlar / Kalkın / Elinizi yüzünüzü yıkayın / Gidin güneşin önüne / O kuşlarla beraber dua edin / Sabah duasının ortasında / Kuşlar Allahın makbulleridirler.

Yıllar önce Hollanda’da karşılaştığım Hatice K.’nın aktardığı bir duaydı bu. Yaşı ilerlemiş bu Dersimli kadın, uzun süre Batı Avrupa’da yaşıyor olmasına rağmen, inancının gereklerini eksiksiz yerine getiren karşılaştığım ender kişilerden birisiydi. Örneğin, her sabah kalktığında halen yaptığı ilk iş, yönünü güneşin doğduğu yere çevirip bu duayı okumaktı. Yine de onun durumu garip bir yalnızlığı ifade etmekteydi. Çünkü Hatice Teyze’nin ısrarla sürdürdüğü bu inanç, ev halkının diğer üyeleri tarafından yerine getirilmemekteydi. Çocuklarının hepsine kendi dilini öğretmiş olmasına karşın, hiçbirisi onunla birlikte her sabah bu dua için kalkmamaktaydı. Hatice Teyze ile yaptığım söyleyişi boyunca eşinin tavrı da bir o kadar ilginçti. Sık sık sohbetimizi bölüp, karısının hurafe şeyler anlattığını, asıl konuşulması gereken kişinin kendisinin olduğu ve ona sorulduğu takdirde Alevilerin İran’dan nasıl geldiklerini anlatacağını belirtmekteydi.

Alevilik Çalışmaları

Aslında Hatice Teyze’nin içinde bulunduğu konum, bir o kadar Alevilerin yaşadıkları sorunların özetinden başka bir şey değildi. Onun inancıyla kendi ailesi içinde yaşadığı yalnızlık, aynı zamanda bir o kadar da bu inancın yaşlı üyeleri ile genç kuşakları arasında yaşanan kopukluğu; modernist Alevi aklı karşısında geleneksel Aleviliğin itilmişliğini veya inançlarını devir aldıkları öğreti üzerinden sürdürenlerin kitaplardan öğrenenler karşısındaki yenilgisinin ifadesi gibi durmaktadır. Bu uzun sorunlar bütünü için Alevilerin Türkiye’deki güçten yoksun ve baskı altında tutulmuş olmaları neden olarak öne sürülebilir, fakat bu hazır cevabın günümüz Aleviliğinin yaşadığı strüktürel sorunları görmemizi engellemenin ötesinde bir katkısı olmamaktadır.

Son otuz yılın Alevi uyanışı her zaman uyumlu olmayan iki paralel gelişmenin evrimine tanıklık etmektedir. Bunlardan ilki, uzun yüzyıllar birbirlerinden bihaber yaşayan Anadolu’nun değişik bölgelerinden gelen sıradan Alevilerin birbirlerini tanıma olanağını yaratmış olmasıdır. Geçen dönem içerisinde hiçbir zaman tanıklık edilmediği kadar Alevi girişimi (yayın, örgütlenmeler ve kurumlar aracılığıyla) onları bir çatı altında birleştirme çabası için çalıştı. Ortaklaşma çabaları aynı zamanda farklılıkların ya da farklı ihtiyaçların olabileceğini de su yüzüne çıkardı. Bu sonuncusunun, Alevi öncüleri tarafından oluşturulmaya çalışılan tekleşme çabalarıyla her zaman uyumlu olduğunu söylemek zor. Elbette burada Alevileri birleştirme ve tek çatı altında güç oluşturma gibi bir politik niyet etkili olmaktadır, fakat son on yılların tecrübeleri daha da ötesini düşünmemizi mecburi kılıyor.

Alevi terimi Anadolu’da yaşayan ‘Alici’ topluluklar için kullanılmaktadır. Bu adın altında özel grupların ve adlandırılmaların olduğu unutulmamalıdır: Kızılbaş, Tahtacı Türkmenler, Caferiler ve birçok Seyyid ailesi ve dergâhlar çevresinde örgütlenmiş olan topluluklar Bu grupların her birinin özelliklerini detaylarıyla bilmek Alevi kimliğinin oluşumunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Özellikle Kürt Aleviler açısından bu geçerli bir durumdur. Alevi çalışmalarında uzun süre göz ardı edilmiş bu grup hakkında bilgilerimiz daha çok son yirmi yılda alan çalışmaları yapan kişilerin girişimleriyle artmıştır. Örneğin kendileri için ‘Ewladê Haq’, inançları için ise ‘Raa Haqi’ gibi tanımlar kullandıkları, kendi dillerinde (Kırmancki (Zazaca) ve Kurmanci) yapılan dualar ve örgütsel strüktürleri hakkında bilgilere sahip olmamızı bu tür girişimler sağlamıştır.

Bu gruplar hakkında artan detay bilgiler,  ‘Alevi-Bektaşi’ söylemine sıkıştırılmış Alevi tarih yazımının tekdüzelikten çıkmasına önemli katkılar yapmaktadır. Alevi-Bektaşi ikilemi Alevi çalışmalarının önemli bir kabulüdür. Osmanlı yönetimi tarafından uzun süre tolare edilmiş Bektaşi tarikatı, 16-19 yüzyılları arasında Anadolu’da faal olan birçok grubu kendisine dâhil edebilmişti. Bu dergâha mensup sayılan sufiler ve dervişler tarafından üretilen edebiyat Alevi-Bektaşi mirasını oluşturur. Alevilik çalışmalarını belirleyen bu kaynaklar, kırsal Alevi gelenek ve sözel mirasının gözardı edilmesine neden olmuştur. Bu aynı zamanda kutsal ailelerin (ocakların) Alevi kimliğinin korunması ve aktarılması konusundaki katkısının yeterince araştırılmaması sonucunu getirmiştir.  Ağucan, Kureşan, Baba Mansur, Şah İbrahim Veli, Hubyar Sultan, Dede Garkın ve başka bir çoğunun ayakta tutmayı başardığı gelenek Bektaşi tarikatı gölgesinde anlaşılması oldukça zordur; çünkü, bu ailelerin kendi sürekliliklerini kurdukları dinamikler farklıdır.

Bektaşilik ve sahip olduğu dergâhlar onların iletişim ağlarındaki duraklardan yalnızca birisiydi.

Osmanlılar tarafından yüzyıllarca zındık olarak görülen Alevi toplulukları ağırlıklı olarak kırsal alanlarda yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Bu gerçek onların tamamen izole ve örgütsüz oldukları anlamına gelmemelidir. Birçok merkezde varolan Bektaşi tekkeleri onlar için dış dünya ile buluşma mekânları olabiliyordu. Daha da önemlisi bu ailelerin kendileri Anadolu ve ötesinde kutsal mekânlar, doktrinler ve çıkarlar paylaşan dinsel aktivitenin parçasıydılar. Dersimli bir seyid 20. yüzyıla kadar Anadolu’nun farklı bölgelerindeki talipleri arasında gezinebiliyor ve Irak ve Suriye’deki kutsal merkezlere düzenli ziyaretler yapabiliyordu. Ayrıca, unutmamak gerekiyor ki, onlar politik, ekonomik ve dinsel açıdan bir İmparatorluğun tebaasıydılar; Şii inancına mensup olmaları İmparatorluğun olanaklarından tamamen men oluşları sonucunu doğurmaz.

Kırsal bölge Alevileri için Alevilik daha çok sözel olarak aktarılan bir inançtı. Bu faktör Alevi inancının oluşumu ve süreklileşmesinde yazılı kaynakların etkisinin olmadığı anlamına gelmemelidir. Tüm baskı ve gizlenmelere rağmen Alevi aileleri elinde önemli bir yazılı külliyat vardır. Ayrıca 20. yüzyılda Alevilerin düşünsel gerileme dönemini yaşamış olmalarından çıkarak, onların her zaman bu durumda oldukları sonucuna varmak doğru değildir. Alevi yazılı kaynakların etkili bölümünün 16. yüzyıla ait oluşu bu tespite bir destektir.

Son olarak bu kutsal aileler tarafından örgütlenmiş Alevilerin tarihi yalnız dini bazda yazılamaz. Sosyal, özellikle aşiret temelli strüktürler bu tarihe dâhil edilmelidir. Bu özellik tahminimizden daha fazla dinsel yapıları ve yerel kimlik ve hafızayı belirlemiştir. Göçer veya yarı göçer aşiretler için yer değiştirmeler, çatışmalar ve sürgünler Alevi topluluklarını direngen yaptığı gibi, Aleviliğin gelişimine dinamik bir boyut kazandırmıştır. Aşiret olgusu aynı zamanda merkezi güçler ile Aleviler arası ilişkileri de belirlemiştir: aşiretlerin merkezi idarenin müdahalelerine karşı direnişleri, çelişkilerin her zaman dini bir nedeni olmadığını göstermektedir.

Sanırım bu sıraladığım olguların tümünü bir Alevi gurubunda test etmek fazlasıyla mümkün olabilecek.

Kürt Aleviler

Peygamber’in kuzeni Ali ve onun soyuna özel bir anlam yükleyen ve cem merasimini iki belirleyici kriter olarak alırsak,  Alevi olarak bilinen veya bu tanımlamaya dahil edilebilecek günümüz Türkiye ve Ortadoğu’sunda bir dizi alt grubu sıralamak mümkün: Kızılbaşlar, Bektaşiler, Ehl-i Haqlar, Kakailer, Şebekler, Tahtacılar vs. Bu bildik sıralamaya son zamanlar yeni bir kavram daha eklendi: Raa Haqi veya Riya Haqi. Yani Hakikat Yolu. Bu Kürt Aleviliği olarak tanımlayabileceğimiz grubun bir zamanlar inançları için kullandıkları ve sözlü derlemeler sayesinde yeniden hatırladığı bir adlandırmadır. Peki, kim bu Hakikat Yolu’nun takipçileri ve Alevi toplulukları arasında bir alt başlık olarak yer almaları için dayanakları var mıdır?

Bu soruya birden fazla başlık altında cevap verilebilir, fakat burada daha çok örgütsel olarak bir bütünlükten ne derecede söz edilebileceği üzerine durmak daha yerinde olacaktır. Bahsedilen grup ağırlıklı olarak Maraş, Adıyaman, Malatya, Sivas, Elazığ, Dersim (Tunceli), Erzincan, Erzurum, Bingöl ve Muş hafızasını kapsayan bölgede yaşayan ve anadilleri Zazaca ve Kurmanci olan kesimlerden oluşmaktadır. Yakın bir zamana kadar aşiret olgusunun hâkim olduğu bu bölge Alevileri bir bütün olarak ocaklar etrafında örgütlenmişlerdi. Ocak aileleri kökenlerini peygamberin kızı Hz. Fatma ve Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin soyundan gelen imamlardan birisine bağlarlar ve bu sayede ‘seyit’ unvanını taşımayı hak ederler. Değişik nüfuz ve etki alanına sahip bu ailelerden en ünlüleri şunlardır: Ağuçan, Baba Mansur, Kureşan, Derviş Cemal, Sinemilli, Şeyh Delil Berxecan, İmam Rıza, Şeyh Hasan, Cemal Abdal, Şeyh Ahmed, Seyit Savun vs.

Doğuştan üyesi olunan bu inancın örgütlenmesinin temeli kalıtsal dini makamlar ve bağlılıklar üzerine kurulmuştur. Genel olarak bu, aşiretler ve ocaklar, ocaklar arası bağlar ve bir ocağın alt kollarının birbirleriyle kurdukları dinsel ilişkiler üzerinden gerçekleşmiştir. Hangi boyutta olursa olsun, kural olarak bu dinsel bağlar değiştirilemez; pratikte istisnalar olsa da genelde bu kurala bağlı kalınmıştır. Her üç alanda kurulmuş örgütlenme keza üçlü bir dinsel hatla şekillenmiştir. Bunlar rayber (rehber), pir ve murşid (pirê piran) makamları olarak tanımlanır. Dini örgütlenmenin merkezi pir üzerinden yürümektedir; onun yılda bir yaptığı ziyaretler talibin ikrarının sürekliliğini sağlar. Pir onun sofrasına dua verir ve dinsel bir merasimle inancın ne ölçüde gereklerini yerine getirdiğinin mahkemesi yapılır. Rayber, talibe günlük hayat içerisinde yakın olanıdır. Talibi yetiştirmek, sorunlarında yardımcı olmak ve onu pir huzuruna hazırlamakla sorumludur. Murşid ise bir nevi kontrol pozisyonuna sahiptir. Aslında bir talibin murşidi, onun pirinin piridir; bundan dolayı talibin piri hakkında sorunlarla doğrudan o sorumludur. Bu da bu dinsel örgütlenmenin ikinci ayağını oluşturur. Tıpkı aşiretler ve seyit aileleri arasında üçlü makama dayanan bir dinsel bağlılık olduğu gibi, farklı seyit aileleri arasında da aynı ilkelere dayanan bir dinsel ilişki mevcuttur. Yani her pirin (veya her rehberin) de bir rehber, pir ve murşidi vardır. Bu makamların her zaman farklı bir seyit ailesi tarafından temsil edilmemektedir. Kimi seyit ailelerinin kendi içlerinde de bir makam bölüşümü vardır. Bu tür durumlarda değişik seyit ailesi ile ilişki yalnız temsili aile üzerinden gerçekleşir. Seyit ailesinin kendi alt kolları arasında da makam bağlılığı bu örgütlenmenin üçüncü ayağını oluşturur. Dini makamların sahipleri yaptıkları hizmetler karşılığında taliplerinden ‘çıralık’ olarak adlandırılan bir maddi katkı alırlar ve bu katkı onların bu faaliyetleri sürdürmeleri için ekonomik bir güvence sunar.

Bu üçayaklı yapı her ne kadar zaman içerisinde karmaşık bir örgütlenmenin yaratılmış olmasına rağmen, önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Çünkü bu sayede, zaman içerisinde göçlerle gelebilecek aşiret ve ocak bağlarının kopması engellenmiş ve yine ocak aileleri ve ocak içi alt kollar arası rekabetin önüne önemli ölçüde geçilmiş ve bütünlüğün sürdürülmesi sağlanmıştır. Böylelikle yukarıda sayılan bölgelerdeki aşiret ve ocak üyeleri tümüyle birbirleriyle ilişkili ilginç bir ağın üyeleri durumundadırlar. Bunun nasıl olduğuna dair bir örnek verilecek olursa: Doğu Dersim olarak tabir edilen, Nazmiye, Pülümür ve Tercan bölgesinin aşiretlerinin önemli bir bölümünün pirleri Kureşan ocağından gelirler. Kureşanların pirleri Baba Mansur ocağının Pülümür’de ikamet eden Seyit İbrahim kolundan gelirler. Seyit İbrahimlerin pirleri ise yine Baba Mansur ailesinin Mazgirt’te yaşayan Seyit Kasım koluna bağlı Seyit Kekillerdir. Baba Mansurlar Mazgirt ve Elazığ’da ikamet eden Seyit Sabun ve Şeyh Ahmed ocaklarıyla pir-talip ilişkisi içindedirler; bunlarda aynı bağları Malatya ve Hozat’ta yaşayan Ağuçanlarla kurmuşlardır. Keza yukarıda sayılan bölgelerden gelmiş ve 17. yüzyıldan itibaren Çorum, Amasya, Tokat gibi yerlere sürülmüş Alevi topluluklarında halen aynı ocaklarla bağlarını sürdürüyor olmaları, bu örgütlenmenin kalıcı gücünü göstermektedir.

Dini bağlar aracılığıyla sağlanan bütünlük, aynı zamanda dil bazında gerçekleşen eşitlenmeyi göstermesi açısından da iyi bir örnek teşkil etmektedir. Kureşanlar (ve talipleri) ağırlıklı olarak Zazaca konuşurlar, Baba Mansurların merkez ailelerinin dilleri Kurmancidir, fakat birçok kolu her iki dili de bilir. Kureşanlı ailelerin pirleri ağırlıklı olarak Tahsinili Baba Mansurlarıdırlar; onlar Zazaca konuşurlar. Tahsinili Seyit İbrahimler bağlı oldukları Seyit Kekillerin birinci dilleri Kurmanci’dir. Seyit Sabun Kurmanci konuşur ve Şeyh Ahmedlerin her ikisini konuşan aileleri vardır. Yine Ağuçan ağırlıklı olarak Kurmanci konuşurken, yalnız Zazaca veya her ikisini konuşan kollara da sahiptir.

Elbette bu bütünlüğün sürmesini olanaklı kılan yalnızca dini örgütlenmesine dair sıralanabilecek faktörler değildir. Bunun yaşam bulmasını olanaklı ve direngen kılan bir takım tarihsel gelişmelerden de bahsetmek gerekmektedir.

Tarihsel Arka Plan

Bu yapının oluşumu ve sürekliliği konusunda en azından üç önemli döneme atıfta bulunabilir. Belirtmem gerekir ki, her üçü de tartışmalı konulardır ve Alevi tarihçiliği açısından farklı vurguların yapılmasını mecbur kılmaktadır. Bunlardan ilki, Anadolu’da Alevilik örgütlenmelerinin tarihsel kökeniyle ilgilidir. Türkiye’de yapılan tartışmalar genelde 13. yy sonrası odaklıdır. Alevi tarih yazımı önemli ölçüde Hacı Bektaşi Veli ve Bektaşi tarikatı veya 15/16. yüzyıllarda etkili olmuş Safaviler veya Erdebil dergâhı çevresinde oturtulmuştur. Bunun bütün Alevi grupların tarihlerini yazmak açısından yetersizliği, son dönem araştırmalarıyla ortaya çıkmıştır. Yeni bulgular Bektaşilik öncesi 11. yüzyıla ait Ebu’l Vefa ve Vefailik akımının önemine işaret etmektedir. Özellikle Doğu Anadolu’da faal olan Kürt ve Türkmen ocakların birçoklarının silsilesinde bu tarikata atıf vardır. Yukarda adı geçen ocaklar için de bu geçerlidir; onlar arasında merkezi konumları olan Ağuçanlar bilfiil kendilerini Ebu’l Vefa’ya atıfta bulunarak meşrulaştırırlar. Değişik zaman dilimleri içerisinde Bektaşiliğin güçlü örgütlenmesi veya Safavilik etkileri altına girmiş olsalar bile, Ebu’l Vefa ve onun adıyla anılan Vefailik unutulmamış ve kendi bağımsız örgütlenmelerini ayakta tutabilmişlerdir.

İkinci önemli dönemeç ise, 15-16. yüzyılları Osmanlı-Safavi sürtüşmesi ve akabinde oluşan yeni dengelerle ilişkilidir. İki güç arası rekabeti, Sünni Osmanlı İmparatorluğu’nda Alevilerin baskı altında tutulan bir azınlık olarak yaşadıkları dönemin başlangıcı olarak görmek için yeterli neden vardır. Fakat bunun tüm Aleviler için olduğunu söylemek zor görünmektedir. En azından Dersim bölgesindeki gelişmeler bu açıdan önemlidir. Bu bölgenin idaresini elinde tutan Çemişgezek beyleri ile Osmanlı arası dini tercihlerden dolayı ilişkiler sorunlu bir başlangıç yapmıştı; buna rağmen, beylik, İdris-i Bitlisi’nin Osmanlı ile Kürt beylikleri için kurduğu anlaşmaya dâhil olup, göreceli bir özerklik kazandı. Bu sayede bölgedeki aşiretler ve onların dinsel temsilcileri güçlerini korumanın ötesinde 17. yüzyıldan itibaren çevreye yayılmayı başardılar. Dersim bölgesinin Alevilik ve özellikle Kürt ocaklar açısından merkezi bir konuma sahip olmasında bu dönüşümün önemli bir payı olduğu varsayılabilir.

Dersim’in göreceli otonom konumu 19. yüzyılın sonlarından itibaren zorlanmaya başlandı. Osmanlı’nın bölgede daha fazla denetim sağlama girişimleri ve Kürt beyliklerin pozisyonunu kaybetmesi bölgedeki aşiretlerle sorunlu bir dönemin başlangıcı oldu. Bu Cumhuriyet döneminde de devam etti ve ancak büyük çaplı askeri operasyonlarla, 1937-38 yıllarında bölge kontrol altına alınabildi. Dersim uzun süre sahip olduğu konumunu tümden kaybetti ve böylece bölgenin Alevi kimliği ve bunun örgütlenmesini sağlayan ocaklar önemli darbe aldı. 19. yüzyılın sonlarından başlayan bu gerilimin ürettiği milliyetçi akımlar açısından Alevi toplulukları önemli bir farklılaşma yaşadılar. Örneğin Bektaşiler İttihat ve Terraki ve onun mirasçısı Cumhuriyet’in yönelimlerine karşı uyumlu bir davranış gösterirken, Kürt Aleviler’in ilişkilerini belirleyen çatışmalar oldu. Bu açıdan Cumhuriyet’in ilk döneminde bir Alevi-Kürt bölgesi olan Sivas-Koçgiri’de gerçekleştirilen başkaldırı buna örnek teşkil etmektedir. Yine Cumhuriyet’in 1925 sonrası tarikatlar üzerinde uyguladığı yasakçı politikalar Bektaşiler tarafından fazla bir itirazla karşılaşmazken, bu politikalar Dersim’de kendi inanç ve kimliklerine karşı bir saldırı olarak algılandı.

Sonuç

Her ne kadar Bektaşiliğin bir tarikat olarak varlığına 1925 yılında son verilmişse de onun adına Cumhuriyet dönemi oluşturulan düşüncelerin etkisi yayılmaya devam etti. Bu eğilimlerin temsilcileriyle zıtlaşan farklı Alevi grupları var ve değişik başlıklar altında devam eden tartışmalarında yakın bir zaman içinde son bulması beklenemez.

Yine de belirtmek gerekir ki, Raa Haq adı altında keşfedilen Alevilik tarihsel bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Bu Alevi varyantının bütün dinamikleri 1930’lu yıllarda yok edilmiştir. Bu yüzden onu belirleyen dinsel örgütlenme ve onun birikimi artık yaşatılmamaktadır. Ayrıca bu inancın genç üyelerinin birçoğu kendi dillerinde dua yapmak bir kenara, o dilleri tamamen unutmuşlardır. Keza inanca olan ilgi gereğinden fazla onun temel motifleriyle çok da alakalı olmayan politik ve sosyal tartışmaların içine çekilmiştir.

Buna rağmen bir ilginin olduğu yadsınamaz. Fakat bu ilginin, akademik ve sembolik olmanın ötesinde, inancı yeniden canlandırmaya yetip yetmeyeceği gerçekten tartışmalı bir konudur. Çünkü o, tıpkı girişte bahsettiğim yaşlı kadın gibi, birçok nedenden dolayı kendi aslı mekânında bile terk  edilmişliğe bırakılmanın sorunlarıyla boğuşmaktadır.