XIV. Louis hegemonya iddiasını şu sözlerle Versailles tavanına yazdırır: Nec pluribus impar. Meali: Topunuza yeterim. Sarayın duvarları Louis’nin gitmediği muharebe alanlarında elinde mareşal asası at üstünde resimleriyle süslüdür. İlk modern toplu katliamlar bu dönemde yaşanmıştır. Heidelberg’in “haritadan silinmesi” bir madalyonla kutlanmıştır. Bu muharebelerin nedenleri ve Fransa kralının niyeti tarihte hala tartışmalı bir konudur. Ancak rejimin en önemli belirleyenlerinden biri Louis’nin gençliğinde baş gösteren yönetici sınıf yani aristokrasi arasındaki çatışmadır. Dolayısıyla dışarıda savaş içeride isyandan kaçmanın yegane yoludur. Louis’nin militarizmi ve mutlakiyetçiliği birbirinin mütemmim cüzüdür. Saray elitler arası çatışmanın düzenlendiği, kontrol altına alındığı bir kurumdur.

Türkiye’nin bugünkü dış politikasını açıklarken isyan-savaş dinamiğinin en belirleyici unsur olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Saray kavramının tekrar siyasi hayatımıza girmesi, kamusallığın ortadan kalkıp kamu politikalarının saray kulislerinde belirlenmesi, siyasi rekabetin partiler ve toplumsal aktörler değil de birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan saray kliklerinin arasında yaşanması, devletin merkezi gücünü rant ve makam dağıtarak sağlaması tesadüf değil. “Ortaçağ’a geri dönüyoruz” gibi sathi bir iddia ortaya atmıyorum elbette. Aksine anlatmaya çalıştığım doğuşundan beri modern devlete özgü bir dinamik. Unutmayalım bütün kullarının ruhlarına hakim olduğunu iddia eden VIII. Henry, Louis’den yüzyıl önce yine benzer bir iç savaş sonrası mutlakiyetçilikle inşa etmişti erken modern İngiliz devletini.

Bu dinamiği göz ardı ederek ne güncel Türk dış politikasını, ne de AKP rejimini anlamak mümkün değildir. AKP dış politikasını sadece İslamcılık veya sadece Erdoğan ailesinin ekonomik çıkarlarıyla açıklamak, diğer ittifak ortaklarının (Baykal, Bahçeli, Perinçek, Ergenekon çevresi) bu politikadaki katkısını tamamen görmezden gelmektir. Bu anlayışla hükümetin dış politikasına muhalefet etmek mümkün değildir ve CHP’nin dış politika aczi tamamen rejim tespitinin ilkelliğiyle açıklanabilir. Keza CHP’nin bu aczinin de sadece ideolojik olduğunu düşünmüyorum. Katar krizi bunun güzel bir örneğiydi.

Katar krizi özünde İran’a karşı denge ittifakı kuracağı iddiasıyla Suudi Hanedanı’nın kendisine rakip olacak Sani Hanedanı’nı tasfiye operasyonudur. Hedefine ulaşması mümkün görünmemekte. Bu iki mutlakiyetçi rejim arasındaki kavga uzadıkça bölgedeki sınırların ötesine geçmesi ve iç isyan olarak Hicaz’ın Üçüncü Richard’ı olmaya aday Prens Muhammed’i ziyadesiyle rahatsız etmesi içten bile değildir (Shakespeare-perver okur haklı olarak Clarence’a da işaret edebilir). Aslında Suudi politikası analizlerinde tam da gözden kaçan bu hegemonik politikanın da yukarıda bahsedilenler gibi bir rejim meselesi olduğudur. Suudi tahtı babadan oğula geçmez. Saltanat hanedanın ortak malı gibi görülür ve ülke aile içinde kolektif bir tarzla idare edilir. Daha doğrusu edilirdi! Hicazlı Richard iktidara birkaç senedir mini darbelerle yürüdü ve fiilen el koydu. Savaş politikası bu darbeleri meşrulaştırmanın yanında esas olarak darbe için gerekli olan mareşal sopasının ele geçirilmesi ve elde tutulmasıyla ilgiliydi. Bölgedeki benzer örnekleri fark etmek zor olmasa gerek!

Ankara’nın Katar politikasına gelince: Türkiye’nin İran’a karşı oluşan İsrail-Suudi Arabistan eksenine tam da oturamadığı bir sır değil. Burada belirleyici olan Kürt sorunu: İran’la Türkiye’nin ortak çıkarı Kürtlerin bağımsız bir halk olmaması. Bu çıkar her ülke için genişlemeden daha öncelikli bir çıkar. Türkiye’nin 2010’da Brezilya’yla beraber İran’ın nükleer diplomasisine aracılık etmiş bir aktör olduğunu ve İran gibi nükleer teknolojiye sahip olmaya çalıştığını da belirtmek lazım. 1639’dan beri sınırları değişmeyen ve savaşmayan iki ülke olarak Türkiye ve İran arasındaki ilişkinin Suudi Arabistan ve İsrail’den çok farklı olması çok şaşırtıcı olmamalıdır.

 

Peki Türkiye Kürtler konusunda Suudi Hanedanı ve Netanyahu’dan ne umabilir? Bu bağlamda geçen sene kaleme aldığım bir tespiti tekrarlamak sanırım yersiz olmaz:

“Bir düşünelim: Diyelim ki Suriye’de IŞİD’in temizlendiği bölgede bir Sünni bölgesi kuruldu. Bu durumda bu bölge Suudi Arabistan’ın mı, yoksa Türkiye’nin mi etki alanında olacak? Sünni bölgesi iş birliği kadar çatışma alanları da yaratmaz mı? Mesela bu bölgeyi kim yönetecek? Türkiye’nin Suriye’de hayalini kurduğu Müslüman Kardeşler iktidarı Suudi Arabistan için kabus değil mi? Ankara’nın yıllardır otel otel, toplantı toplantı örmeye çalıştığı Suriye muhalefetini sonunda Riyad bir araya getirmedi mi? Kuşkusuz Türkiye’nin jeopolitik konumundan kaynaklanan bir emlak değeri var ancak paranın musluğu Suudi Arabistan’ın elinde değil mi? Suudilerin atalarını idam eden Osmanlı’ya hayranlık veya özlem beslemediğini, Türkiye’deki Müslümanların büyük çoğunluğunu da Müslüman’dan bile saymayacağını göz önüne alırsak Erdoğan’ın bölgesel hırslarını desteklemeyecekleri açık değil mi? İslam dünyasının liderliğine soyunan bir Türkiye’yi Suudilerin hemen kibarca ‘aman üşütme’ diyerek nasıl giydirdiklerini son İslam Ülkeleri Konferansında hep beraber gördük. Türkiye’nin örgüte katkılarından bahsettikten sonra tek tek her ülkeden verecekleri katkıyı ilan etmelerini talep eden Erdoğan’ın ‘pamuk eller cebe’ hamlesinin önü Suudilerin ‘Bu işleri böyle halletmiyoruz’ yollu had bildirmesiyle kesildi. Üstelik toplantı Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılmaktaydı. Sanırım sırf bu hadise bile Erdoğan-Salman ittifakının Türkiye’nin bölge liderliğini sağlamaya yetmeyeceğini, hatta Türkiye bu role niyetlendiğinde Suudilerin buna engel olacağını göstermeye yetiyor. Ancak dahası var.

Diyelim ki Suriye’de PYD’nin etkin olduğu Rojava bölgesi diplomatik olarak tanındı -ki son dönemde açılan temsilcilikler bu sürecin ilerlediğini gösteriyor- bu durumda İsrail ve Suudi Arabistan’ın Kürtlere karşı tavrı Türkiye’den farklılaşmaz mı? Siyasi sınırları dahilinde Kürt nüfus bulunmayan bu devletlerin reelpolitik açıdan Kürtlerle temas etmesi ve hatta uzlaşması için bir engel var mı? Bu bağlamda, bugün İsrail ve Suudi Arabistan’la yürütülen diplomasi yarın bu çelişkilerin önem kazandığı bir konjonktürde sürdürülebilir mi? Sürdürülemezse rejim konsolide edilebilir mi?

Üçlü arasındaki benzer çelişkileri Irak’ta, Lübnan’da, Ürdün’de de tespit etmek mümkün. Üçlünün ortak özelliği iktidardaki yönetici fraksiyonların devletler arasındaki bölgesel rekabeti kurmaya çalıştıkları otoriter rejimlerin bir aracı haline getirip, reelpolitika üzerinden devlet aygıtına tamamen el koymaya çalışmalarıdır. Güçlenen İran’a karşı ‘milli çıkarları’ korumak adına girişilen kıyasıya güç mücadelesi böylece bu mücadelenin gereği olarak öne sürülen tek-adamlaşan bir idareyi meşrulaştırıyor. Ama bölgesel liderlik gibi bir hedef hiçbir devlet için erişebilir olmadığından bu meşrulaştırma çabasının başarısızlığa uğrayacağı gün gibi aşikar. Korkunun ecele faydası yok.

Sınırlı ortak çıkarlar ve her rejimin kendi can derdinde olması İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin ABD’yi etkileyebilecek etkin bir siyasi odak oluşturmasını engelliyor. Kısacası endişeli üçlüden bir Voltran çıkmaz. Zamanı gelince üçlünün her biri diğerini kendi çıkarı için gözünü kırpmadan harcayacaktır. Obama ve ABD bu bilginin verdiği rahatlık ve güvenlik içinde hareket ediyor” (Evrensel, 28 Nisan 2016).

Bölge mimarisine gelince: Katar’ın borusunun Suriye’de, Türkiye’nin borusunun Körfez’de ötme olasılığı sıfırdır. Osmanlı döneminde bile sultanın Körfez’de etkisi çok sınırlı kalmış, bu bölge genel olarak Hint Okyanusu’yla bütünleşmiştir. “Geçmişte buralar hep bizimdi” anlayışı ancak kıt bir tarih bilgisinin tezahürüdür. Ortadoğu bölgesinin en belirleyici özelliği bölgesel bir gücün, yani bölge olarak tanımlanan alanın her köşesinde istediği politikayı uygulayabilecek ve uygulatabilecek bir devletin yokluğudur. Bu durumun nedenlerine bu kısa yazıda eğilmem mümkün değildir, ancak önemli olan bu “bilginin” devlet kadroları tarafından da bir veri olarak bilinmesi, devlet politikalarına da neredeyse algoritmik bir şekilde işlenmiş olmasıdır.

Sonuç olarak, Ankara’nın Katar krizindeki tutumunun ve genel olarak dış politikasının esas olarak Kürt sorunu tarafından belirlendiğini vurgulamak isterim. Bu her daim Türk Dış Politikası Kürt sorunu tarafından belirlenir anlamına gelmez. Açıklamamdaki temel varsayım her iktidarın en önemli hedefinin iktidarını devam ettirmek olmasıdır. Şu anda Ankara’da iktidarı elinde tutan siyasi ittifakın temelinde Kürt meselesindeki uzlaşma olduğunu hesaba katarsak jeopolitik tercihlerin bu minvalde şekilleneceğini öngörmek zor olmaz. Siyasette tercihler ve çıkarlar arasında bir hiyerarşi olduğunu ve aynı hiyerarşide yer alan çıkarların birbiriyle çatışabileceği gibi “incelikleri” içermeyen her analiz ne iç ne dış politikayı anlamada çok öteye gidemeyecektir.