‘Dünyanın sorunlarını çözmek için hayal gücü gerekir’ (Z-Ölümsüz, Costa Gavras)

Sait Faik’in bir yazar olarak başarısı çok iyi bildiği, tanıdığı insanı konu edinmesinden gelir. Sait Faik, yazın hayatında her biri ayrı bir döneme işaret eden Semaver (1936; İş Bankası Kültür Yayınları, 2016), Lüzumsuz Adam (1948; İş Bankası Kültür Yayınları, 2016)  ve Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954; İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) kitaplarında insanı tüm yoksulluğu, zayıflığı, kötülüğü, yalnızlığı, arkadaşlığı, sevgisi ile yargılamadan ama idealize de etmeden derinlemesine ele alır. İnsana duyduğu sevgi, emeğe, gelecek güzel günlere inanç, hastalık belirtilerinin baş gösterdiği dönemde yazdığı Lüzumsuz Adam’a kadar özellikle belirgindir.

Bir tüccarın aylak oğludur Sait Faik, yazları Burgazada’da babadan kalma evde yazıları, içkisi, insanlarıyla yaşayan, annesinin parasıyla ilk kitaplarını bastıran bir büyük yazar… Yazılarının politik olmadığından söz edilebilir mi? Balıkçılardan, ayyaşlardan, aylaklardan, işçilerden, işsizlerden, kimsesizlerden, hamallardan, cezaevinden çıkanlardan söz edilen öykülerde geçim derdi orta yerde durup çözüm bekler.

İlk kitabı Semaver’in açılış öyküsünde işçi Ali’nin ‘semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya’ benzettiği, hırsla şevkle çalışılarak geçirilen günlerden söz edildiği cümleler, Fethi Naci tarafından grevin zorunluluğu, yabancılaşma gibi kavramların içselleştirilememiş olması sebebiyle eleştirilir (Sait Faik’in Hikâyeciliği, YKY, 2003). Gerçekten de Sait Faik sonraki hikâyelerinde yalnızca gözlemlediği kesimi örneğin balıkçıları, işsizleri, hamalları anlatır da fabrika işçilerine pek ilişmez.

İlk romanı Medarı Maişet Motoru (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016), ismi üzerinde balıkçıların geçim derdini merkeze alır. Bakanlar Kurulu Kararı ile 1944’te toplatılarak Bir Takım İnsanlar adıyla yeniden yayımlanacağı 1952’ye kadar dağıtım imkânı bulamayacak romanın başlarında ‘Maişet motoru batmaz’ denir denmesine; ama son sayfalarda Hikmet ‘Medarı Maişet Motoru’ ile birlikte batmaktadır. Yazardan otobiyografik öğeler taşıyan, Darülfünun edebiyat fakültesi öğrencisi Fahri’nin memlekete gidişinin anlatıldığı Yolculukta isimli ikinci kısım kalın harflerle verilen yerlerde yoğun olarak sansüre uğrar:

İlkin Fahri sevdiği kıza yazdığı mektupta yeni bir dünyanın hayalini kurmaktadır: ‘Bütün anlaşamamazlıklar belki de kuvvetlinin zayıftan aldığı toprak yüzünden çıkmış. Hâlâ da çıkmakta …. ‘Evet, sürü bizim ama etraf köyler de bizim sürüden istifade edebilecek vaziyette. … Nasıl olursa olsun, zengin olmamıza imkân yok, korkma! Hiçbir şey çalmış olmayacağız.’ (s. 104)

Tren yolculuğunda bir dediği ötekini tutmayan yol arkadaşının öğütleri de sansürden nasibini alır: ‘Toprağın asıl sahibi onunla dövüşendir …. Bilmezsin sen bu insanı yavrum! Doymaz…. Sana nasihat: Bir insanı yanında uşak gibi kullandıracak her işten sakın! … Hem bizim yaradılışımızdaki insanlar birbirine sevgi için doğmuştur’ (s. 107-109)

Memlekette ‘atlas gökyüzü’ altında yaşayan vatansız (ama yabancı topraklarda her insan gibi alıklaşan) öğretmen, bir nevi aylak filozof Fahreddin Asım’ın dünya görüşünü anlattığı kısımlar da tehlikeli bulunur: ‘Bu dünya er geç, …insanı hayretlere gark edecek şekilde düzelecektir. Eh! O zaman biz de, bize düşen vazifeyi yaparız. Uşak olamam. Tüccar mı olayım? Hangi köylüden, hangi malı, hangi insanın hesabına, hangi namuslu rayiçle alacağım?’ (s.110) ‘Daha güzel, yepyeni bir dünya da tahayyül etmiyor değilim… Benim dünyamda boş laflar bitmiştir. Büyük laflar söylenmez. … Hiç kimse şaraplı, av etli, meyveli yemekten sonra çıktığı gezintide ağzının kokusunu burnunun dumanını yüzünüze üflemez. Yahut bizimle aynı kötü elbiseleri giyip, aynı cıgaraları içiyor görünerek evine saadetler, ocağını bin sene tüttürecek erzakı, refahı yığmaz.’ (s.111) Fahri çınarın altına yatmış düşünür: ‘En fenası, en kötü cinsi, lakayt geçenlerdi. Yani bu ekmek, domates, tuz için çalışanları görüp de kafalarında ne bir sual ne bir cevap ne bir çareihal, hülasa bir kelime çıkmayan insanlar…’ (s. 130)

Sansürlü satırlardan görüldüğü gibi, Sait Faik’in ekonomi-politik anlayışı sistematik bir söylemden ziyade sezgiye dayalı yeni bir dünya tasavvurudur. Çoğu zaman Laissez faire Laissez Passe (Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) düşüncesiyle temellendirilebilecek klasik iktisat anlayışının, kapitalist olanın ahlaksal yanlışlığını okuyucuya sezdirebildiği için dönemin baskıcı siyasal otoritesi tarafından ‘tehlikeli’ bulunmuş olabilir.

İnsan denen varlığın en kirlenmemiş hali çocuk olsa da, Sait Faik’in satırlarında çocuk da insandır. Dolayısıyla çocuk; ilk kitabı Semaver’deki anasız, babasız, yoksul bir çocuğun elleriyle yapıp dedesinin ismini koyduğu gemiyi kıskançlıkla batıran çocukların anlatıldığı ikinci öyküden başlayarak hiçbir zaman idealize edilmez. Diğer taraftan, mayasında kıskançlık ve zulüm olmayan insanların bile çocukluktan yetişkinliğe geçerken yoksulluktan, geçim derdinden ya da başka nedenlerle hilekârlaşabildiği bir ada halkı vardır Medarı Maişet Motoru’nda: ‘Kıştan yaza her çocuk farklı çıkardı. Odisiya’yı boy atmış, yüzüne karışık, hilekâr manalar sinmiş buldum. … İçime ılık dünyalar deviren ses şimdi bana garip bir memleketin hilekâr, hasis, yalancı, dedikoducu, yılan insanlarının şaraplar, açlıklar, uykusuzluk, hırslı gecelerle eskimiş gırtlaklarının sesi gibi cırtlak geliyordu …. Neden öptüm bu çocuğu? Nasıl sevdim? … Odisiya, yakışıklı bir delikanlı halini almıştı. … Ben hep Odisiya’yı nasıl öptüğümü düşünür, dudaklarımın derisini koparır koparır atardım’ (s.51-55). Bu satırlarda Fethi Naci gibi eleştirmenlerin de belirttiği gibi, yazarın öldüğü yıl yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan’da karamsar biçimde ama daha özgürce ifade edilen eşcinsel eğilimlerin bir başka yansıması da bulunabilir.

Sait Faik’in insanlarla ilişkisi Engin Geçtan’ın kirpi hikâyesinde anlattığı gibidir: ‘soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirilerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar.” (İnsan Olmak, Metis, 2016, s. 29). Medarı Maişet Moturu’ndan iki örnekle açıklayalım:

Hikmet insanlardan kaçarak Burgazada’nın karşısındaki ıssız adaya bekçilik ettiği günlerden sonra, hapishaneden çıkan Mustafa’ya ‘canı gibi’ sarılır ve kendisiyle birlikte gelmesi için ‘Ben seni bir insan olsun, anlatacak, seslenecek biri olsun diye istiyorum’(s.167) sözleriyle onu ikna etmeye çalışır. Fahri ise ‘yalnızlığın kötü zevki’nden dem vurup ‘Ya bütün mesele bir gruba dâhil olmamaktan bir meclise girememekten doğuyorsa… Bir dost çehresine neler anlatılmazdı’ (s.126) diye iç çekse de ‘dedikodusuz bir adım atmaya imkân olmayan bu küçük memleket’ten yakınır (s. 127). Tifo nedeniyle bekâr odasında hasta yattığı gecelerde başında bekleyen Melek için endişelenerek ‘ev sahibi matmazel yarın durup dinlenmeden dolaşacak, için için gülerek, istavroz çıkararak, ağzından zevkten sular akarak önüne gelene anlatacak…’ (s.138) diye düşünür. Yine de Melek’e ‘İyi güzel söylüyorsunuz ama insanlar…’ diye başladığı sözlerini ‘kötü yüreklidir’ diye bitiremez, mahcup olur.

Sait Faik’e göre, iyi ve kötü yanlarıyla insana duyulan sevgi ve ‘hiç olmazsa şu dünya yüzünde biri’ tarafından sevilmek, insanı ‘kendisini çok dinleme illetinden’ kurtarabilir (s.133). Melek’in sevgisinin Fahri’ye yaşam enerjisi vermesi ‘Bugün ölü, Fahri’ye bugün manasız, sevimsiz gelen bukalemun deniz[in], şimdi ona içinde âlemler, yaşayanlar, birbirini yiyenler, yumurtlayanlar, çiftleşenler, ormanlar, dalgıç Ragıp Efendi’nin hazinelerle batmış gemilerini’ düşündürmesi (s. 135) bundandır. ‘Şimdi insanları daha iyi anlıyordu. Onları oldukları gibi değil, olmaları lazım geldiği gibi sevdiğini anlamıştı’ (s.165) diye düşünen Fahri karakteri gibi, Sait Faik insanların iyi olma potansiyeline güçlü bir inanç besler. Bu inanç aynı zamanda daha iyi bir dünya tasavvuru için ‘basit hülyaların hakikat olmasına hiçbir mani [olmadığına] da bir işarettir.