Ayrıntı Dergi’nin bu sayıda dosya konusu Savaş, Barış ve Kadınlar. Her ne kadar bu üç unsurun birlikteliği zengin tartışma ve değerlendirmeleri mümkün kılsa da,  dosya editörleri olarak bu geniş başlığı sınırlamamız gerektiğini düşündük. Bu sebeple her güne yeni katliam haberleriyle uyandığımız Türkiye’de, devletin silahlı güçlerinin Kürt halkının hak mücadelelerine karşı yürüttüğü savaşla ilgili yazıları merkeze aldık. Fakat bu bölgesel savaşın, Ortadoğu’da süregiden savaşla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine inandığımızdan buradan gelen yazılara da yer verdik. Buna ek olarak sadece savaşan kadınlara bakmadık, savaşı her haliyle yaşayan kadınların deneyimlerine de mümkün olduğu kadar yer vermeye çalıştık.

Kürt bölgelerinde savaş büyük bir şiddetle devam ederken konuyla ilgili entelektüel bir çaba içine girmek hiç de kolay olmadı; kendimizi sürekli yaptığımız işin anlamını sorgularken bulduk. Ama öyle ya da böyle, yazmak ve kaydetmek tarihe bir not düşeceğinden ve kadınların -genellikle es geçilen- savaş deneyimlerinin yazılmasının savaşın esas içeriğini anlayabilmek açısından temel bir mesele olduğunu düşündüğümüzden böylesi bir dosyanın anlamlı olacağını düşündük.

Erkek egemen sosyal bilim ve siyaset anlayışının aksine, feminizm, savaş, barış, kapitalizm, ataerkillik gibi sistem ve olguları anlamada tabandan gelen, gündelik hayatın görüntüleri ve deneyimlerinin öneminin altını çizer. Bir şekilde makro analizlerin dışında bırakılan, fakat aslında toplumun her alanına nüfuz etmiş olan ataerkil ilişkileri anlayabilmenin yolu kadınların hayatlarının detaylarından geçer. Bu feminist yaklaşımdan yola çıkarak biz de dosyanın, özellikle savaşı bire bir deneyimleyen ya da tanıklık eden kadınların anlatımlarını içeren yazılardan oluşmasına dikkat ettik. Fakat bu yazılara ulaşmak tam da içinde bulunduğumuz koşullardan dolayı çok kolay olmadı; örneğin Suriye’de savaş koşulları altında gıda güvenliğini sağlamak adına ‘gerilla tarımı’ yaparak kendilerini ve ailelerini beslemeye çalışan kadınlara ulaşamadık. Aramıza ne yazık ki dil, elektrik kesintileri ve can güvenliği problemleri girdi. Benzer bir şekilde bölgede gazetecilik yapan kadın muhabirler ile yapmayı planladığımız röportaj bir çoğunun savaş bölgelerinde çalışmalarından dolayı planladığımız katılımla gerçekleşemedi. Suruç ve Diyarbakır’daki mülteci kamplarıyla ilgili deneyimlerini aktaran Jîyan Gülümser bu yazıyı Diyarbakır’daki Ezidi kampında yazdı. Bazı yazarlar ise savaşın yarattığı duygusal sarsıntı ve anlamsızlık hissi ile yazamayacağını söyleyip yazı talebimizi baştan geri çevirdi.

Bu yazıda, savaş ve toplumsal cinsiyet ilişkisini ele alan literatüre kısaca değinip kendi perspektifimizi sunmaya çalışacak ve dosyadaki yazıları bu çerçeve içinden kısaca tanıtacağız.

Cinsiyetsiz Savaşlar, Doğuştan Barışsever Kadınlardan Eyleyen Kadınlara

Toplumsal cinsiyet tek tek sosyal, ekonomik ve politik bağlamların ötesinde toplumu bir bütün olarak keser. Tam da bu sebeple savaşlar ve etnik/ulusal mücadeleleri bir toplumsal cinsiyet okumasına tabi tutmak gerekir. Savaşın, sivillerin hayatına yerleşen, evlerini ve özel alanlarını işgal eden yapısı kadınların çatışmalara aktif olarak katılıp katılmamasını belirleyici olmaktan çıkarır, çünkü “Artık savaş alanlarında ön ve geri cepheler ortadan kalkmıştır.” (Afshar, 2005: 436) Bir başka deyişle, kadınların hayatı yekten saldırıya uğrar. Elinizdeki dosya, bu saldırıyı ayrıntılarıyla anlamaya, saldırıya karşı koyuşları ve idare etme hallerini gözler önüne sürmeye çalışmaktadır.

Ulusal/etnik meseleler ve silahlı çatışmalar üzerine yazılan literatür hayli uzun zaman, bu olguların toplumsal cinsiyetle herhangi bir ilişkisinin olmadığı varsayımıyla ele alındı. (Böylesi bir literatür için bakınız Greenfeld, 1992, Hobsbawn, 1989 ve 1990) Bir diğer literatür ise bunların erkekler tarafından ve erkekler arasında ve “kadınlarveçocuklar”ın iyiliği adına yapıldığı fikrine dayanıyordu. (Enloe, 2000) Kimi analizler erkekleri eyleyen, kadınları da cinsel istismarın ve kaçırılmanın/rehin tutulmanın kurbanları olarak ele alırken bazıları da, kadınlar ve erkekler arasında özcü ayrımlar koyup erkeklerin savaş, kadınlarınsa barışla ilişkili olduğu iddiasına dayanıyordu. (Griffin, 1981, Niarchos, 1995) Bir diğer deyişle kadınlar pasif kurbanlar ya da “doğal barış kurucuları” olarak belirli rol ve kimliklere sabitleniyordu.

Bu tür kavramsallaştırmaların, silahlı çatışmaların ve politik şiddetin içinde barındırdığı toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğru bir tanımını sunmadığını düşünüyoruz. Feminist araştırmacılar, kadınları kurbanlaştıran ve savaş, toplumsal cinsiyet ve ataerkillik arasındaki ilişkiyi basitleştirip genelleyen analizleri ve özcü yaklaşımları eleştirmişler; devlet şiddeti ile ataerkil şiddet arasındaki vazgeçilmez ve koparılamaz bağı vurgulamışlardır. (Mojab, 2003) Ayrıca sadece kadınların mağduriyetlerine değil, failliklerine ve mücadelelerine de odaklanmışlardır. Feminist literatür kadınların savaştaki varlıklarının iddia edilenden çok daha karmaşık olduğunu savunur. Bunun en temel nedeni ise bu var olma hallerinin ataerkil ilişkilerden azade olmamasıdır.

Yuval-Davis and Anthias (1992) kadınların etnik ve ulusal mücadelelere grubun biyolojik üreticileri olarak, etnik/ulusal gruplar arasındaki bağı yeniden üretenler olarak; toplumun ideolojik yeniden üretimine katılarak, etnik/ulusal farklılığın gösterenleri olarak ve ulusal, ekonomik, politik ve askeri mücadelelerin aktif katılımcıları olarak beş farklı şekilde dahil olduklarını savunurlar. Walby ise bu rolleri kabul etmekle birlikte bu ilişkiyi doğru anlayabilmek için bir kategori daha ekler: toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü. (Walby, Altınay içinde, 2000) Walby’e göre kadınların emeği biyolojik yeniden üretim, kültürün sembolik temsiliyeti ya da savaşa aktif katılımlarıyla sınırlı değildir. Savaş koşulları altında kadınlar, görünmeyen rutin ev emeğinin ve çocuk ve yaşlı bakımının yanında “normalde” erkeklerin yaptığı para kazanmak ya da hanenin ihtiyaçlarını sağlamak gibi işleri de üstlenirler. Walby, kadın ve erkeklerin toplum içinde farklı pozisyonlara sahip olduğunu, ulusal/etnik mücadelelerdeki beklentilerinin birbirinden farklı olabileceğini ve dolayısıyla ulusal projelerin iki cinsi farklı şekillerde etkilediğini savunur.

Bu bağlamda Ayşe Gündüz Hoşgör’ün Suriyeli mülteci kadınların Türkiye’de tarım işçisi olarak çalışma süreçlerini anlattığı yazısı, savaşın halihazırda acımasız emek piyasalarında tetiklediği ‘dibe doğru yarışı’ örnekliyor. Savaşın, diğer korkunç sonuçlarının yanında, kadınlar üzerindeki bir diğer yıkıcı yüzünü, ‘ekonomik şiddet’i görüyoruz. Yazı etnik ve toplumsal cinsiyet ile örülmüş hiyerarşilerin sınıfla kesişimini ortaya koyarken Batı’ya ucuz ve güvencesiz işgücü olarak çalışmaya giden Kürt kadınlarının yerini alan, onlardan çok daha ucuza ve kötü koşullarda çalışmak zorunda kalan Suriyeli kadınların hikayesini anlatıyor.

Ulusal mücadeleler kadınların ataerkilliğe karşı mücadelesini perdelemek bir yana çoğu zaman daha da geriye götürme potansiyeli taşırlar; kadınlara bu çatışma durumlarında telkin edilen dış düşmana karşı birlik olmak ve zafer kazanılıncaya kadar kendi “sorunlarını” ön plana çıkarmamalarıdır. Çünkü her nedense (!) bin yıllardır kadınlar üzerinde tahakküm kurmuş olan erkeklerin ve bir sistem olarak ataerkilliğin bu tahakkümü, tarihi henüz birkaç yüzyıla dayanan ulusal ve sınıf mücadelelerine göre tali olarak görülür.

Mojab’a göre (2000), Kürtleri soykırıma, dil kırımına, etnik kırıma ve kültürel temizliğe maruz bırakan İran, Irak, Suriye ve Türkiye devletleri arasında bir dış savaş devam ederken Kürt kadınlarının Kürt ulusunun erkekleri tarafından maruz bırakıldığı ve karşı durduğu bir de iç savaş sürmektedir. Sakine Zagros, Kürt hareketinin benimsediği ‘toplumun özgürleşmesinin kadınların özgürleşmesine bağlı olduğu’ fikrinin hareket içindeki tarihsel dönüşümünü ele alıyor. Bunu yaparken sadece hareket içindeki erkekler tarafından değil, kadınların bizatihi kendileri tarafından da özümsenmiş olan ataerkil anlayışın kırılabilmesinin nasıl kıran kırana bir çatışma gerektirdiğini ortaya koyuyor. Yazıda, kadın gerillaların, bedenlerini savaş kazanma adına işgal edilecek bir mevziye çevirmeye çalışan orduya karşı verdiği mücadelenin yanında, kendi varlıklarını erkeklerden bağımsız olarak kabul ettirebilmek ve öz-örgütlenmelerini kurabilmek için erkek yoldaşlarına karşı yürüttükleri mücadeleye de tanık oluyoruz.

Ayrıca, savaş koşullarında kadınlara yönelik şiddetin salt “dış” düşmandan gelmediği; savaş dolayısıyla toplumun şiddete daha meyilli hale gelmesi, hali hazırda yaşanan kriz ortamı, yoksulluk, travma, zorunlu göç gibi nedenlerle “içerideki” şiddetin de arttığı yapılan feminist çalışmaların yardımıyla artık çok daha iyi biliniyor. (Hardi, 2013) Jîyan Gülümser’in Suruç’taki mülteci kamplarında yaşayan Kobaneli kadınların kamp içindeki gündelik hayatlarının barındırdığı ataerkil kodları ve şiddeti ve aynı zamanda bunlara karşı kadınların direnme mekanizmalarını ele aldığı yazısı ataerkil şiddetin savaş gibi kriz zamanlarında kendini yeniden ve daha güçlü bir şekilde üretebildiğini gösteriyor. Fakat diğer yandan direniş ve dayanışmanın bugün Diyarbakır’daki Ezidi kampında ve Sur’da nasıl devam ettiğini bize anlatan bu yazı, kadınların uzun soluklu mücadelesi için umut ve dayanma gücü de aşılıyor.

Mojab’ın (2003) “iç” savaş ve “dış” savaş olarak yaptığı kavramsallaştırmayı bugün, YPJ’li ve PKK’li kadınların IŞİD’e karşı yürüttükleri mücadeleyi iki eksende okuyarak anlamak mümkün; bu mücadele Kürt halkının hak taleplerini hedeflerken aynı zamanda IŞİD’in kadın katlini, tecavüzünü ve köleliğini meşrulaştıran ideolojisine karşı da yürütülen bir mücadeledir. Dilar Dirik’in YPJ’li kadınların Kobane ve Şengal’de IŞİD’e karşı yürüttükleri mücadeleyi anlattığı yazısı, bu direnişi kadınların kendi deneyimleri ve anlatımlarını merkeze alarak değerlendirirken, kadınların savaşın salt mağdurları olduğu ve özleri/doğaları itibariyle barışçıl oldukları genellemelerine de cevap niteliği taşıyor. Kadınların öz savunma pratiği içerisinden besledikleri ve zenginleştirdikleri direniş, bilhassa Rojava örneğinde, öz savunmanın dar fiziksel tarifinin ötesine nasıl geçilebileceğini de gösteriyor.

Yukarıda bahsi geçen özcü tehlikeye, bir başka deyişle doğuştan ‘barışsever kadınlara’ eleştirel yaklaşan bazı analizler, kadınlar tarafından dile getirilen barış talebinin ‘kendiliğinden’ feminist bir talep olup olmadığını tartışmaya devam ediyor. Bu analizler erkeklerin savaş, kadınların ise barış yapmakla eşleştirildiği böylesi bir rol dağılımının kadınların sırtına yeni bir yük bindirip bindirmediğini provokatif bir eleştirellikle sorguluyor. (Elshtain, 1990) Bu bağlamda 2009’da pek çok örgütlü ve örgütsüz kadının bir araya gelerek kurduğu ve çözüm sürecinde olduğu gibi AKP eli ile tırmandırılan savaş zamanında da bölgedeki kadınlarla dayanışmak üzere geniş çaplı eylemler ve etkinlikler düzenleyen bir kadın örgütlenmesi olan Barış için Kadın Girişimi’ne de dosyada yer verdik. Candan Yıldız’ın, bu girişimi anlattığı yazısı kadınlar tarafından dillendirilen barış talebinin kadınların “barışçıl” doğası gereği değil savaşın neden olduğu somut mağduriyetlerden dolayı feminist bir talep olduğunun altını çiziyor.

Bu başlık altında tamamlayıcı olacağını düşündüğümüz bir diğer tartışmaya ise ne yazık ki yer veremedik. Eğer mümkün olsaydı, barış talebi altında bir araya gelmiş farklı halkların kadınları arasındaki ilişkilerin eleştirel-feminist okumasını yapan bir yazıya yer verecektik. Türkiyeli feministler, Kürt kadın hareketi ve barış talebi arasındaki karmaşık ilişkiyi post-kolonyal feminizm, yerel feminizmler ve sömürgecilik açısından okuyan bir değerlendirmenin dosyadaki eksikliğini hissediyoruz. Böylesi bir değerlendirmenin feminizmin en büyük devrimci iddiası olan toplumsal kurtuluşu mümkün kılacak koşullar üzerine yeniden düşünmemizi ve daha sağlam dayanışma temelleri atmamızı sağlayabileceğine inanıyoruz.

Savaş koşullarında basın, yayıncılık ve ‘gerçeği paylaşma’ üzerine iki yazımız var. Bölgede gazetecilik yapmakta olan DİHA muhabiri Meltem Oktay ve JINHA muhabiri Zehra Doğan’la yaptığımız röportajda onlara savaş koşullarında gazetecilik yapmanın nelere tekabül ettiğini ve bölgede neler yaşandığını sorduk. Hem savaşın gazeteciliğini toplumsal cinsiyetlendirmeye çalıştık, hem de “hendek” tartışmasına kilitlenen direnişin detaylarına, kadınların mağduriyet ve direnişlerine ve bölgenin geleceğine dair gözlemlerini aktarmalarını istedik.

Aynı başlık altında, Aslı Özgen Tuncer’in, 2011 yılında sanatta sansüre karşı bir araya gelen sanatçılar tarafından kurulan Siyah Bant’tan Pelin Başaran’la yaptığı röportaj yer alıyor. Röportaj, geçtiğimiz günlerde bürokratik nedenler gerekçe gösterilerek gösterimi durdurulan Sakine Cansız’ın hayatının konu alındığı Jiyana Min Her Şer Bû (Hep Kavgaydı Yaşamım) belgeselinin sansürlenişi olmak üzere ülkede giderek artan sansüre dair sorulara cevap vermeye çalışıyor.

 

KAYNAKÇA

Afshar, H. (Ed.). (2005). Women and politics in the Third World. Routledge.

Altınay, A. (2000). (Ed.). Vatan, Millet, Kadınlar. Iletişim Yayınları.

Anthias, F. & Yuval-Davis N. (1992).  Racialized Boundaries: Race, Nation, Gender, Colour and Class and the Anti-Racist Struggle. London: Routledge.

Elshtain, J. B., & Tobias, S. (1990). Women, militarism, and war: Essays in history, politics, and social theory. Rowman & Littlefield.

Enloe, C. (2000). Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women’s Lives.

Berkeley, CA: University of California Press.

Greenfeld, L. (1992). Nationalism: Five Roads to Modernity.  Harward University Press: Cambridge

Griffin, S. (1978). Woman and Nature: The Roaring Inside Her. Harper & Raw: NY.

Hardi, C. (2013). Women’s activism in Iraqi Kurdistan: Achievements, shortcomings and obstacles. Kurdish Studies, 1(1), 44-64.

Hobsbawn, E. J. (1989). Devrim Çağı 1789-1848. Çevirenler: Ergüder, J., & Şenel, A. Ankara: Dost Kitabevi.

Hobsbawn, E. J. (1990). Nations and Nationalisms since 1870. Cambridge University Press: Cambridge.

Mojab, S (2000). Vengeance and violence: Kurdish women recount the war. Canadian Woman Studies, 19(4), 89-94.

Mojab, S. (2003). Kurdish women in the zone of genocide and gendercide. Al-Raida, 22(103), 20-25.

Niarchos, C. N. (1995). Women, war, and rape: Challenges facing the international tribunal for the former Yugoslavia. Human Rights Quarterly, 17(4), 649-690.