Felaketzedelerde sıkça rastlanılan bir şeydi bu; sanki anlatılmaz, inanılmaz, anlaşılmaz hikayelerine başlamadan, önce bizim iç dünyamızla iletişime geçmek, dertlerini bize duyulur kılmak için, öncelikle acılarının varlığını iletmek isterlerdi. Ve her seferinde şaşmaz bir şekilde başarırlardı. (…) Onlarla beraber kör ve sağır olurduk ve dünya ile bağlarımız kopardı. Artık kimin umurunda o veya bu kadının hikayesinin ayrıntıları, henüz dinlemeden bilirdik. Sanki bilinçaltımıza kazınmıştı ve konuştukları süre boyunca, onların elem sarsıntıları anlatılmaz bir duygusallık dalgasıyla karşılık bulurdu. Belki de bu nedenle, çoğu kez onları teselli etmekte, acılarını hafifletmekte zorlanırdık. Çünkü onları unutmaya teşvik edeceğimize, dullarla ağlaşır, yetimlerle birlikte yetim kalmış hissederdik kendimizi; savaşanlarla beraber efelenir, isyan edenlere katılıp hakir görür ve köleleşenlerle birlikte küçülmüş, benliğimizi ayaklar altına alınmış hissederdik. Ve ruhumuzun bu sürekli değişen, şiddetli alevlenmeleriyle bir dakika içinde asırları ve bir halkın topyekun bedbahtlığını, tüm acılarıyla birlikte yaşardık.

Böyle diyordu Zabel Yesayan, 1909 yılında Ermenileri hedef alan Adana Katliamı’nın ardından Yardım Heyeti’nin bir üyesi olarak bölgeye gittiğinde. Dönemin önde gelen edebiyatçılarındandı. Bir katliama tanıklık ediyordu; ettiği tanıklıkla hem hesaplaşıyor, hem de böylesi bir tanıklığın altında kalıyordu.[/restrict]

İçinden geçtiğimiz zamanlarda, ana akım gazeteciliğin tanıklığı ‘tarafsız’ yaftasının ve bu yaftanın taşıdığı iki yüzlülüğün de altında kalıyor gibi gözüküyor. Öyle ki kim neye tanıklık ediyor gittikçe bulanıklaşıyor. Savaş, gazetecinin kendisini ve ‘haberin’ sınırlarını belirsizleştiriyor. Biz de bütün bu koşullarda, ‘tarafsız’ yaftasının dışında kalarak gazetecilik yapan kadınlarla konuşmak, onların deneyimlerini öğrenmek istedik. Savaşın içinde gazetecilik yapmak kadınların hayatında neye denk düşüyor? Savaşın gazeteciliğini cinsiyetlendirmek mümkün mü, evetse nasıl?

Bütün bunlara ek olarak bir de bölgede ‘gerçekten’ ne olduğunu sorduk kadınlara. DİHA muhabiri Meltem Oktay ve JINHA muhabiri Zehra Doğan’a en büyük gazeteciliğin, olan bitenin çıplak gerçeğini aktarmak haline döndüğü yalan medya ortamında, hendeklerin, barikatların arkasını sorduk. Ne görüyorlar, ne duyuyorlar?

Siz ana akım medya içerisinde yapılan gazeteciliğin tam tersine bir gazetecilik tecrübe ediyorsunuz. Bölgede diğer ajansların da gazetecileri var ama siz çatışmanın içinde, barikatın arkasında, abluka altında kalanlarla berabersiniz. Siz bu koşullarda gazeteciliği nasıl yaşıyorsunuz, neler tecrübe ediyorsunuz?

[quote_box_right]Zehra, JİNHA: Mesleğe nasıl başladım ben de bilmiyorum. Kendimi birden bu işin içinde buldum ve sanırım anlatmak istediklerimi en iyi bu alanda anlatabiliyorum. Buradaki halkın çoğu akrabamız ailemiz, hep derler ya bizi bizden başka kimse anlayamaz. Bence bu ırkçı bir söylem değil, özellikle yıllardır hiç anlamak istenilmeyen bu halkı, bu halktan birinden başka kimse daha iyi anlatamaz. Zaten kendi yaşadığımız bunca şeyin nedenlerini ve cevaplarını çok iyi bilen biri olarak bu mesleği seçtim. 5 yıldır bu mesleği yapıyorum. Kadın ve kimlik mücadeleme en uygun yer olarak JİNHA’yı görüyorum. Benim için gazetecilik bir meslek değil, bir mücadele alanı.[/quote_box_right]

Zehra: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bölgede diğer ajansların muhabirleri yok. Sadece DİHA, JINHA ve ANF var. Diğer ajanslar dediğiniz sol sosyalist kesimden olanları kast ediyorsunuz belki de. Onlara bir eleştirimdir; her şey bittikten sonra gelip üç beş hendek fotosu, bir kaç görüşle yaşananlar yansıtılamaz. Ama onlar turistik gezi yaparmış gibi gelip gidiyorlar. Bence böyle olmamalıydı.

Barikatın arkasında yatığımız tüm haberlerde doksanlardan bu yana direnişi sürdüren halkın yaşadığı acıları ve bu acılara karşı neden direnişte olduklarını duyuruyoruz. Direnişin nedeni anlatmaya çalışıyoruz. Bence barış gazeteciliği yapmanın en temel koşulu, yuvarlama bir dil kullanmak yerine nedenleri aramak olmalı. Edindiğimiz bir çok deneyim var. Aylardır tek evimiz sırtımızdaki çantamız olmuş vaziyette. Her gün farklı bir ailenin evine misafir oluyoruz. Tamamen komünal yaşamı kendi yaşamında esas alan ailelerle beraber sofralarına konuk oluyoruz. Çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde işimiz daha da zor oluyor. Elektrik ve internetin kesildiği abluka dönemlerde, telefonlar da kesintiye uğruyor.

Sabit telefon hatlarından ajansa haber geçiyoruz. Sürekli eğilerek ve koşarak hareket etmek zorundayız. Yaralıları çekmek için tehlikeli alanlarda çalışıyoruz ve o nedenle hedef olmaktan kurtulamıyoruz.

[quote_box_right]Meltem, DİHA: Ardahan Üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum. Dersimliyim. Üniversiteyi bitirdikten sonra 2013 yılında mesleğe olan ilgimden dolayı DİHA’da çalışmaya başladım. Şimdiye kadar Amed’de, Van’da, Bitlis’te, Dersim’de, Kobane sürecinde Suruç sınırında çalıştım. Ve yaklaşık 2 aydır da Nusaybin’de çalışıyorum.[/quote_box_right]

Meltem: Evet daha önceki süreçlerde de olduğu gibi bizler özgür basın olarak her zaman halkın olduğu yerde, halkın içinde haberlerimizi yapıyoruz. Son dönemde başlayan bu süreçle birlikte de özellikle özyönetimlerin ilan edildiği yerlerde başlayan saldırılar ardından bizlerde bu saldırılara karşı direnen halkın içindeyiz ve olayın direk içinde haberlerimizi zor şartlarda da olsa yapmaya çalışıyoruz. Haber takibi yaptığım Nusaybin’de 6 defa sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve son 4 yasaktır direnişin yaşandığı mahallelerdeyim. Burada olmak çok farklı duygular ve tecrübeler kazandırıyor insana. Özellikle saldırılar sırasında bizlerde tıpkı mahallelerdeki yurttaşlar gibi barikatların ardından saldırılardan korunabilmek için eğilerek geçiyoruz, bazen kurşunlar üzerimizden geçiyor. Basın da olsak biliyoruz ki onlar için hedefiz. Bizlerin de yaşam güvencesi yok. Yanımızda bazen yaşamını yitirenler bazen yaralananlar oluyor.

O anı fotoğraflamam mı gerekir yoksa yardım etmem mi gerekir diye çelişik duygular yaşıyor olsam da özgür basın olarak buradaki görevim yaşanan savaşın vahşete varan bu boyutlarını ve burada halkın nasıl görkemli bir direniş sergilediğini kamuoyuna aktarmaktır. Bazen ana akım medyanın muhabirleri geliyor ve direniş mahallelerinin dışından bir fotoğraf çekip burayla ilgili asparagas haberler yapabiliyor. Ama bizler direnişin içinde, halkın içinde gerçekleri yansıtıyoruz. Kürdistan’da şu anda özgür basın dışında yasaklı bölgelerde muhabirler yok. Gerçekleri sadece bizler yansıttığımız için bugün hedefiz. Sitemize bundan dolayı defalarca erişim engeli geldi, bir çok arkadaşımız bundan dolayı gözaltına alındı, tutuklandı, tehdit edildi. Hepimiz aynı tehdit altındayız. Ama buna rağmen gerçekleri yansıtmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Bu tecrübeler, erkek gazetecilerin tecrübelerinden olumlu ve/ya olumsuz anlamda değişiyor mu? Savaş bölgesinde bir kadın gazeteci olmak neye tekabül ediyor? Fakat şunu da belirtelim, kadınların bir ‘erkek’ gazeteci kadar/gibi gazetecilik yapıp yapmadığını merak etmiyoruz, amacımız kadınlar da koşabiliyorlar mı, cesaret gösterebiliyor mu ya da sert olabiliyor mu gibi eşitlik peşinde koşmaya çalışırken ayrımcılığı tekrar üreten bir soru sormak değil. Bizim merak ettiğimiz, bu mesleği erkeklerle beraber icra ederken, tecrübelerinizin farklılaşıp farklılaşmadığı.

Zehra: Burada birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızdan o konuda bir ayrımcılığa maruz kalmıyoruz. Zaten Kürt kadınların yıllardan bu yana verdiği kadın mücadelesinin gayet farkındalar. Kobanê’de kadınlar öncülüğünde gerçekleşen direnişe tanıklık eden arkadaşlarımız zaten kadınların neler yapabileceğini bilen arkadaşlarımız. Kadın gazeteciler olarak basın alanında da öncü misyonumuzu koruyoruz. Şunu söyleyebilirim ki birçok kadın arkadaşım ilerde sıkça anlatılacak ve Kürt basın tarihine yazılacak kahramanca bir çalışma performansı sergiliyor. Gecesini gündüzüne katan sahada gazetecilik yapan kadınlar, aile kavramını bile unutmuş durumdalar. Tek dertleri direnişe kalkan halkların her saniyesini kaydetmek, bunu dünyaya duyurmak diyebilirim.

Meltem: Bu mesleği erkek arkadaşlarımızla birlikte icra ederken değişen tecrübeler belki şu şekilde ifade edilebilir. Belirttiğiniz gibi fiziki bir ayrıcalıktan ziyade bakış açısı değişiktir diye düşünüyorum. Örneğin bir habere bir kadın olarak benim bakışım, onu görüşüm ve kafamda kurgulayış biçimim farklıdır. Yapılan tüm haberlerde kadının rengini ortaya çıkarmak gibi bir farklılık vardır. Ona kadın bakış açısı ile anlamlar yüklemek farklıdır. Erkekler biraz daha düz yaklaşabiliyor. Ancak kadın renginin farklı olduğunu düşünüyorum.

Bütün şiddetiyle yaşanan savaşın cinsiyetli bir olgu olduğundan hareketle, bir başka deyişle savaş koşullarına maruz kalan erkekler ve kadınların deneyimlerinin aynı olmadığını varsayarsak, ortaya çıkan mağduriyet ve direniş biçimlerinde farklılıklar var mı? Sizin gözlemleriniz neler?

Zehra: Cizre, Derik, Dargeçit ve Nusaybin hatlarını gezen biri olarak şunu çok açık belirtmeliyim ki, burada Kobanê ruhu var. Kadınların öncü misyonu açığa çıkmış durumda. Erkekler sadece kimlik mücadelesi verirken, kadınlar ise yıllardır yaşadıkları cinsiyetçi yaklaşımlar, kimlik mücadelesi ve buna benzer bir çok mağduriyete karşı direnişe kalkmış vaziyette. Bu anlamda mahallelerde toplumsal cinsiyet dersleri neredeyse her hafta veriliyor. Silahlısı da silahsızı da kadınlar öncülüğünde bir mücadele veriyor. Dikkat ederseniz şu ana kadar kadınların açık şekilde mahallelerinde hedef olduklarını katledildiler. Çünkü mahallelerde direnen kadınlar daha fazla. Silahlı gençlerin anneleri çocuklarını mahallede bırakmak istemiyor, bir şekilde onlar da buna katılmış oluyor. Bunun yanı sıra genç kadınların sayısı çok fazla. Ben bu durumu yıllardır ezilen sömürülen kadınların bir patlama noktası olarak değerlendiriyorum.

Meltem: Bildiğiniz gibi her savaşta en çok mağdur olanlar kadınlar ve çocuklardır. Kürdistan’da yaşanan savaşında mağduru kadınlardır. Saldırılar gerçekleşirken aslında daha çok kadına yönelik gerçekleşiyor. Taybet ananın katledilmesi, hamile olan Selamet Yeşilmen’in katledilmesi bunun kanıtıdır. Kadın iradesi karşısında halkın iradesi kırılmak isteniyor diyebiliriz. Ancak bunun farkında olan kadınlar en büyük direnişi sergileyenler oluyor. Gerçekten burada her silah sesine karşı bir zılgıt sesi duymak mümkün. Direnişte aslında 7’den 70’e herkesi görebilirsiniz. Herkes devrime olan büyük inancıyla direniyor.

Memleket siyaseti kısır bir hendek tartışmasına kilitlendi. Ana akım medyada, hendeklerin, barikatların örgüt tarafından mahallelerin desteğini almadan ‘halka’ rağmen açıldığı sıklıkça söyleniyor. Sizin gözlemleriniz neler, hendeklerde neler yaşanıyor?

Zehra: Bunu bir örnekle cevaplamak isterim. Geçtiğimiz yasakta Nusaybin’de, yasak kalkar kalkmaz ana akım medya mahalleye akın etti. Bir anneden röportaj alıyordum. O da kamerasını açıp anneyi çekti. Anne zırhlı araların evini nasıl paramparça ettiğini anlatıyor ve hükümete öfke kusuyordu. Akşam anneyi A Haber’de gördüm. Haberi kesip biçip sanki gençler evini yıkmış gibi bir kurgu yaparak servis etmişlerdi. Eğer o dakika ben o annenin yanında olmasaydım, o habere ben de inanabilirdim. Tabi ki mahallesinde hendek istemeyen aileler de yok değil. Ama mahallelerde bir çok aile kendi hendeğini kendi kazıyor, barikatları da kendileri yapıyor. Bunu her gün yaptığımız haberlerde de görebilirsiniz.

Meltem: Hendekler ve barikatlar çok gündem oldu. Halk devletin tankına, topuna ve en ağır silahlarına karşı kendini hendekler ve barikatlar ile güvenceye alıyor. Yaptığımız haberlerde ve aldığımız tüm röportajlarda da bu görülmüştür. Barikatlar halk tarafından müthiş sahipleniliyor. Barikatlar bir yaşam güvencesi olarak görülüyor. Burada neredeyse her evin kapısında bir barikat görebilirsiniz. Sivil insanlar 7’den 70’e her gün zılgıtlar ve müzikler eşliğinde barikat yapıyorlar. “Özgür yarınlar için bir parke taşı da sen koy” sloganı ile her gün barikat çalışması yapıyorlar. Barikata koydukları her taşın gelecek özgür yaşamlarının bir inşası olarak ele alıyor. Büyük devrimsel anlamlar yüklüyorlar. Barikatların içinde kendini güvende hissediyorlar. Barikat dışında kendilerini güvensiz hissediyorlar. Barikatlar olmadan önce her gün evlerine baskınlar yapılıyor, her gün birileri gözaltına alınıyordu. Sürekli zırhlı araçların gölgesinde yaşıyorlardı. Ancak şu an tüm bunlardan kurtulmanın mutluluğunu yaşıyorlar. İnsanlar bu yüzden barikatların ardını özgür yaşam alanları olarak tanımlıyor. Düşünün bizim için bile bu böyledir. Ülkenin Başbakanı ve Cumhurbaşkanı tarafından sürekli ülkede “Basın özgürlüğünün olduğu” yönünde iddialarda bulunuluyor. Ancak burada gerçekleri yansıttığımız için katledilme ile yüz yüze olanlar bizleriz. Bir basın düşünün ki halk gibi kendisini barikatların ardından özgür ve güvende hissediyor. Bizler de halk gibi şu anda bu durumu yaşıyoruz.

Öyle bir savaş içine girildi ki, hayli uzunca bir süre yaşanan çatışmasızlık ve müzakere süreci sanki hiç yaşanmamış gibi oldu. Halbuki barış bir zamanlar bir ihtimaldi bu topraklarda. Kolu kanadı kırık da olsa, bir barış umudundan bahsetmek sizce mümkün mü? Bölgenin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Zehra: Hendek siyaseti diyorlar ama bence hendek siyasetinin kimlerin yaptığı açıkça belli. İstense bu hendekler bir günde kapatılır. Halk kapatmaya da hazır. Ancak tekrar İmralı ile masa ya oturmasını istiyorlar. Görüşmeler olmadıkça hendekleri kapatmamakta ısrarcılar. Yıllardır mağdur edilen bir halk olarak son süreç dönüm noktası olarak görüyorlar. Bence hala barıştan söz etmek mümkün. Aldığımız her röportajlar barış söylemleriyle son buluyor. YPS’lilerle yaptığımız görüşmelerde onlar dahi savaşı istemediklerini söylüyor. Onlar savaşın saldırıyla başlatıldığını, o nedenle kendilerinin saldırıda değil, kendi topraklarında savunmada olduklarını söylüyor.

Öz yönetim talebi zaten tüm halkların barış içinde yaşaması değil midir? Bu halk bu yüzden öz yönetimde bu kadar ısrarcı. Bazen barış bedellerle gerçekleşir, onlar da bunun farkında. Bu yüzden bedel vermeye hazırlar.

Ama şunu söylemeliyim ki eğer bu süreç böyle giderse artık kimse barış demek istemeyecek. Hem halkların duyarsızlığı hem de savaş şartlarında dahi olmayan insanlık suçuna karşı giderek kırılan bir halk yaratılıyor. Annesini ve babasını kaybeden çocuklar, günlerce ailelerinin cansız bedeniyle bir odada mahsur kalıyor. Şimdi bu çocuklar büyüyünce ‘hadi barış demeye devam edin’ diyebilecek miyiz? Devlete, polise, askere öfkeli olan bu çocuklar büyümeden barışın gelmesi şart. Yoksa çok kötü bir gelecek bizleri bekliyor. Doksanların çocuklarının şu an elinde silahları var. Doksanlardan da beter bir süreç yaşayan bu çocukların ileride neler yapabileceğini siz tahmin edin.

Meltem: Tüm halkın olduğu gibi bizler de barış sürecinden oldukça umutlanmıştık. Ancak her şey bir kerede yok sayılınca süreç bu aşamaya geldi. Kürt halkı yıllardır haklı mücadelesinde ısrar ediyor. İki sözünden biri “barış” olan annelerin barış istemi hala var. Ancak Kürt halkını yok etmeyi kafasına koymuş bir iktidar varken tekrar bir barış sürecinin olacağını düşünmüyorum. Çünkü Kürt sorunu için muhatap olana PKK Lideri Abdullah Öcalan ile 5 Nisan’dan bu yana görüşülmüyor bile. Ortada muhatap yokken bir barış sürecinden bahsetmek mümkün olmayabilir. Ben Kürdistan’da yaşanan son süreci Kürt halkının son savaşı olarak değerlendiriyorum. Kürt halkı özyönetim talebini yaşamsallaştırmak için büyük bir direniş sergiliyor. Göze aldığı bir sürü risk var. Konuştuğumuz herkes ne olursa olsun özyönetim diyor. Artık kendilerini yönetmek istiyorlar. Ve bunu yaşamsallaştırmak için bedeli ne olursa olsun vermeye hazır olduklarını söylüyorlar. Bizlerde halkın bu isteği, inancı ve direnişinden yola çıkarak Kürt halkı için zorlu olan bu sürecin bir şekilde başarıya ulaşacağını düşünüyoruz. [/restrict]