‘Savaş ve kadın’ deyince aklımıza ilk önce kadına yönelik fiziksel ve cinsel şiddet üzerinden söylemler geliyor. Savaşta kadınlar sürekli ya uğradıkları tecavüzlerle ya da savaşçılıklarıyla anılıyorlar ama hayatları görece ‘normalleşmiş’ kadınların yaşadıkları zorluklar pek konuşulmuyor. Kadınların bu yaşadıkları zorlukları görünmez kılma hali aslında şiddetin diğer bir boyutuyla yakından ilgili: ekonomik şiddet. “Ekonomik kaynakların ve paranın düzenli bir şekilde kadın üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol aracı olarak kullanılması” olarak tanımlanır kadına yönelik ekonomik şiddet.[1] Bu şiddet biçimi kadını ilgilendiren maddi konularda fikrinin alınmadan kararlar verilmesi, kadının mallarına ve gelirine el konulması, çalışmasına engel olunması, istemediği işte zorla çalıştırılması gibi davranışları içerir. Kadına yönelik ekonomik şiddet, emek sömürüsü ile yakından ilgili bir kavramdır ve özellikle savaş ortamlarında daha derin deneyimlenir.

Kadınların işgücüne katılımları sermaye-emek ilişkileri tarafından şekillenir. Ancak savaşlar önemli boyutta “yedek işçi ordusu” yaratır, hele ki tarım gibi kayıt dışı sektörlerde. İşgücünün boyutunu bilmediğimiz böylesi görünmez ve güvencesiz alanlarda, neoliberal ekonomik düzen mevcut işçi ile göçmen işçiyi karşı karşıya bırakır. İşte Türkiye’de son dönemde bu duruma tanıklık ediyoruz.

Türkiye’ye göç etmiş Suriyeliler hakkındaki raporlar, Suriye’de savaş sürecinde sekiz milyon kişinin evini terk ettiğini, ayrıca dört milyon kişinin başka ülkelere mülteci olarak göç ettiğini belirtiyor. Türkiye 2,2 milyon Suriyeli mülteci ile en çok sığınmacı barındıran ülke konumunda.[2]

Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 75’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yüzde 55’i 18 yaş altında. Göç etmeden önce faal oldukları ekonomik sektör ise ‘tarım’. Ancak çoğunluğu tarımda makineleşmeyi deneyimlememiş konumda. Yoksulluğun yanı sıra birçoğunun yaşadığı bir diğer sorun ise ülkenin resmi dili olan Türkçeyi bilmemek. ‘Hünersiz’ işgücü olarak katılabilecekleri sektörler ise sınırlı. Suriye’de yüzde 75’i tarımda istihdam edilen bu göçmenlerin pek seçeneği yok aslında. Kentlerde kayıt dışı ekonomiye katılanların yanı sıra, kırsal alandakiler mevsimlik tarım işçisi olarak kötü koşullarda çalışmaya razı oluyorlar.

Türkiye’de ayrım gözetilmeden Suriyeli göçmenlere çalışma izni geçtiğimiz günlerde verildi. Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine dair Yönetmelik, 15 Ocak 2016 tarihli Resmi Gazetede yayınlandı.[3] Ama sadece tarım sektörü bu iznin dışında bırakıldı. Mevsimlik tarım işçiliği memlekette zaten çözül(e)meyen bir konu iken, kayıt dışı böylesi bir sektörde Suriyeli kadın ve çocuklardan oluşan yeni büyük bir “yedek işçi ordusu” böylece yaratılmış oldu.

Türkiye’de Mevsimlik Tarım İşçiliği

Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliği tarihsel ve sosyo-ekonomik bir olgudur. 1860’larda İngilizler tarafından Çukurova’da başlatılan ticarî pamuk üretiminde “fellah” olarak adlandırılan ve Mısır’dan getirilen işçilerin pamuk üretiminde çok ağır koşullarda çalıştırıldığını ve bu kölelerin arasında çocukların da olduğunu biliyoruz (Çetinkaya, 2008).[4] Önce Arap kölelerin emeğine dayanan üretim süreci, zaman içinde yerini Çukurova civarındaki yoksul Kürt köylerinden gelen işçilerle karşılamaya bıraktı. Bu dönemde, kadın, erkek, kız/oğlan tüm çocukların hane üyeleri olarak pamuk üretimine katıldı.

Günümüzde yukarıda özetlenen benzer yapı devam ediyor, ancak süreçte sosyolojik tanımla “aktörler/özneler” değişiyor. Geçmişte mevsimlik tarım işçiliği üretime yakın köylerden sağlanırken, günümüzde ekim alanlarında yerleşik nüfus çeşitli nedenlerden dolayı tarım işçiliğini yapamaz duruma geldi. Bunun nedenlerinin başında bölgesel demografik ve kırsal dönüşüm farklılıkları geliyor. Hacettepe Nüfus Etütleri’nin 2008 verilerine göre, doğurganlık oranı Doğu’da (Güneydoğu da dahil) 3.3 iken bu oran Orta Anadolu’da 2.2, Güney’de ve Karadeniz’de 2.1 ve Batı’da 1.7’dir. Yani, Türkiye’de demografik dönüşümler bölgesel farklılıklar içeriyor. Doğu ve Güneydoğu’da çocuk sayısı diğer bölgelerden yüksekken, özellikle Karadeniz, Batı ve İç Anadolu bölgelerinde ise nüfus yaşlanma sürecine girdi. Bu bölgelerde kırsal yaşlılığın yanı sıra yerleşik nüfusun eğitime erişiminin artması sonucunda niteliksel olarak daha iyi gelir getirici işlerde çalışması, büyük kentlere göç etmesi gibi yapısal bölgesel dönüşümlerden kaynaklanan nedenler de yer alıyor. Dolayısıyla Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgeleri mevsimlik tarım göçü veren; Karadeniz, Orta Anadolu, Güney ve Ege bölgeleri tarımda mevsimlik göçe ihtiyacı olan bölge konumundalar. Tarımda işçi açığı ise ciddi bir mesele.

Emek sömürüsünde üç temel aktör var: toprak sahibi, işçi ve işçiyle işvereni buluşturan aracı/elçi. İşçi-işveren-aracı ilişkisini yöneten kapsamlı bir tarım yasası maalesef yok. Süreç diğer kanunlar kapsamında uygulanabilecek sınırlı hükümler ile işliyor. Ancak, işveren/toprak sahipleri birçok durumda yasaların kendilerine yükledikleri sorumlulukları da yerine getirmiyor. Devlet kurumları da işverenlerin/toprak sahiplerinin sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerini denetlemiyor. Birçok sorumluluk merkezi ve yerel yönetimlere kalıyor. Bu durumda da mevsimlik gezici ve geçici tarım işçilerine yönelik sürdürülebilir hizmetler sunulamıyor. Oysa, işveren/toprak sahiplerinin bu sürece katılımı ve sorumluluklarını yerine getirmelerinin sağlanması son derece önemlidir. İşte böylesi kayıt dışı bir sektöre şimdi de Suriyeli göçmen kadınlar ve çocuklar ekleniyor.

Suriyeli Göçmen Kadınların Mevsimlik Tarıma “Yedek İşçi Ordusu” olarak Katılımı

Braverman (1974) tekelci kapitalizm döneminde işlerin vasıfsız ya da daha az vasıf gerektiren hale geldiğini ileri sürer. Bu işlerin önemli aktörlerini kadınlar oluşturur.[5] Kadınlar sadece vasıfsız işgücünü oluşturmakla kalmaz aynı zamanda “yedek işçi ordusunun” özneleridir. Suriyeli göçmen kadınlar da benzer biçimde tarımda “yedek işçi ordusu” yaratıyorlar.

Toprak sahibinin nezdinde Suriyeli kadın ve çocuk göçmenlerden oluşan bu vasıfsız “yedek ordu”, çalışmakta olan Türkiyeli Kürt ve Arap işçilerin ücretleri ve çalışma koşulları için pazarlık yapmalarını önleyen, bu anlamda çok işlevsel bir işçi grubunu oluşturdu. Toprak sahipleri daha yüksek ve daha iyi çalışma koşulları talebiyle başvuran Türkiyeli Kürt ve Arap işçilerin, bu taleplerini geri çevirmek için kendilerinin sahip oldukları işleri yapmaya hazır birçok Suriyeli göçmen işsizin iş piyasası dışında beklemekte olduğunu öne sürebiliyor. Aslında Türkiyeli etnik işçiler ve Suriyeli göçmen işçiler parçalı bir piyasa oluşturuyor. Toprak sahipleri ‘böl ve yönet’ kuralına uygun biçimde, Suriyeli göçmen kadınlar ve çocuklar mevsimlik tarım işlerinde, Türkiyeli özellikle Kürt kadın işçilerden daha düşük ücrete çalıştırabiliyor. Böylece toprak sahipleri sadece ücret farklılıklarını değil, çalışanlar arasındaki diğer eşitsizlikleri de meşrulaştırabiliyor.

Bu parçalanmış iş piyasası, işçilerin, sermayenin taleplerine karşı gelebilmek için örgütlü hareket de edemiyor. Örneğin “emek arzına dahil olan Suriyeli mülteciler diğer işçiler tarafından fazla sorun çıkartmakla suçlanıyor ve kavgacı olarak nitelendiriliyor” (Baş, 2015). Yaşam mücadelesi veren tarım işçileri için en önemli unsur günlük yevmiyelerini almak ve aile hanesini geçindirmektir diye belirtiyor Baş (2015).[6] Diğer başka bir habere göre “Suriye’den Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliğinde çalıştırılmak üzere getirilen Kürt yurttaşlar ucuz işgücü olarak çalışmaya mahkum ediliyor. Mevsimlik işçilerin yevmiyesi günlük 40 TL’yken Suriyeli Kürtlere 28 TL dayatılıyor. Geri dönmek isteyenlerin ise tehdit edildiği ifade ediliyor.” (Çoşkun, 2013).[7]

İşte uzun bir süredir kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğulu Kürt ve Arap tarım işçilerinin yerini, Suriyeli göçmen kadın ve çocuk mevsimlik tarım işçileri almaya başladı. Suriyeli kadınların Türkçe bilmemeleri onları hanelerindeki erkeklere, aracılara daha da bağımlı kılıyor. Aldıkları ücretler daha da düşük ve çoğu durumda kazançları hanelerindeki erkeklerin kontrolünde. Dil sorunundan kaynaklı hak arama yolları çoğu zaman kapalı. Kadınlar üzerinde savaşın yarattığı travma, savaş sonrası ekonomik şiddet olarak devam ediyor. Bu durumda Türkiyeli Kürt ve Arap kadın tarım işçilerinin önünde iki seçenek kalıyor: ya Suriyeli göçmen kadınların aldıkları ücrete razı olacaklar ya da işsiz kalacaklar. Savaşın bedeli sadece savaşın yaşandığı ülkelerde değil aynı zamanda çeperdeki tüm etnik grupları olumsuz etkiledi. Peki kim “kazançlı” bu durumdan? Küreselleşen sermaye kendisine savaş yoluyla yeni “köleler” ordusu yaratmaya devam ettiğine göre sorunun yanıtı da açık gözüküyor…

 

DİPNOTLAR

[1]http://www.kadinininsanhaklari.org/kadinin-insan-haklari/yasalardaki-haklarimiz/siddet-goren-kadin-ne-yapabilir/kadina-karsi-siddet-ve-siddet-turleri/

[2] Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) “Suriyelilerin Türkiye’de işgücü piyasası üzerindeki etkileri ve istihdam edilebilirlikleri” toplantı sunumları, 17 Aralık 2015. Ankara http://www.ilo.org/ankara/news/WCMS_438865/lang–tr/index.htm

[3] http://www.ilo.org/ankara/news/WCMS_444154/lang–tr/index.htm

[4] Çetinkaya, Özgür. 2008. Farm Labor Intermediaries in Seasonal Agricultural Work in Adana-Çukurova. M.A. Thesis, Middle East Technical University, 2008.

[5] Braverman H. 1974. Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century. New York: Monthly Review Press.

[6] http://www.evrensel.net/haber/259635/kaybolan-hayatlar-mevsimlik-tarim-iscileri

[7] http://www.emekdunyasi.net/ed/toplum-yasam/21174-dayi-basi-gozunu-rojava-kurtlerine-dikti