Şiar-ı Hakikat: Gerçekçi Ol İmkansızı İste!

-
190

“Ütopya ülkesinin olmadığı hiçbir dünya haritası bakmaya değmez”
Oscar Wilde

Giriş Taksimi

Bugüne kadar ütopyaya, umuda dair o kadar şey yazıldı ki.[1] Ta Platon’dan, Thomas More’dan beri söylenmedik laf, çizilmedik harita, kurulmadık ülke, tasarlanmadık ada, şehir, bina, toplum kalmadı. Neler geldi neler gitti, “kimler geldi kimler geçti”; sanki hiç olmamış gibi herşey, sanki bir anda olmuş gibi onca şey. Yaşananlar, yaşanamayanlar; hep murat edilip de olmayanlar: “Ah ne büyük hayallerim vardı benim!”. Bir de özgür, eşit bir dünya hayali elbette. Sahi, hâlâ hayal eden var mı ki bugünden dünü, dünden yarını? Hâlbuki mazide ne çok şey istenmiş, ne çok dualar, yeminler edilmiş. Demek ki insana dair umut hep canlı kalmış, hep yeşermiş ki, bu iman hiç sarsılmamış. Harbiden, ne güzel bir inanmaymış! Fakat bu ne bir masal ne de bir söylence. Basbayağı hakikat! Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede de insanlar, henüz teknoloji (neredeyse televizyon bile) hayatın biyoiktidarı olmazdan önce, 1960’larla birlikte bir hayalin peşinde arzuyla kıvranmış durmuş. Can vermiş, düşmüş bu yolda… Arzuları inşa eden fikirler veya fikirlerin inşa ettiği arzular, esin kaynağı, bilhassa Frankofon düşüncesi olmuş. Pek meşhur Foucault, ondan da meşhur Althusser, Derrida, Lacan, Bourdieu daha niceleri o dönemin fikir jimnastiğinin önemli bir parçası olmuşlar.[2] Bu filozoflar, Paris öğrenci eylemlerine bizzat destek veriyor ve hatta Foucault gibi bizzat katılıyordu.

Bir de hayal kurmanın, meydan okumanın bir türü olarak ütopya var. Öyle ya, her ütopya bir eleştiri, yeni bir toplum beklentisi, onu biçimlendirme arzusu. Ne cüret ama! Elbette iyisi var kötüsü var, ütopya kadar distopya var dünyada. Şimdilerde moda; karanlığı, felaketi, umutsuzluğu çağırmak, onunla beslenmek, ölümle terbiye edilmek… 20. Yüzyıl zaten başlı başına felaketlerle kurulu iken, insanlığın umut yaratması o kadar zor ki. Fakat çıkmadık candan umut kesilmez. Şöyle ki; 1930’larda dalga dalga Avrupa’yı saran faşizm belasından kurtulma, umut olmasa ne mümkündü? Hemen söyleyelim öyleyse; ütopyayı ütopya yapan en başta “red”dir. Sonra onu besleyen su, umuttur; umut ise öyle veya böyle devrimci olmak zorundadır. Neden? Umutla dolu insan, değiştirmek, yırtmak ister, zincirlerini kırmak ister de ondan.

Sansüriyet Çağında Umuda Gazel: Don Kişot Sancho Panza’ya Karşı

Bize göre Don Kişot[3], Frenklere göre Don Quijote; hayallerinin peşinde ilk “romantik”, bir nevi dava adamı, hikâyesi de ilk “roman”. Sene 1605, akla olan inanç, ufak ufak teolojiyi aşırtma vuruşlarıyla şaşırtmış, daha da şaşırtıcı olan ticaret hayatı, merkantil birikim dairesine yavaştan girmiştir bile. Serüvene aç, yenilikler arayan, bu uğurda seyahat eden, meydan okuyan, cesur şövalye modeli, serüvenci tacir modeline benzer. Ki devresi yüzyıl bu eser, akla ve gerçekliğe övgü olarak anılacaktır. Her yüzyılda tadı başkadır.[4] Bununla aşka gelen Cervantes, (haşa dine asla saygıda kusur etmeden!) şövalye kılığı arkasından ve de çaktırmadan, insanlığa hafif devrimci sufleler vermektedir. Kendini, şövalyelerin yiğitliklerini, mertliklerini anlatan kitaplara adamış bir ihtiyardır zaten. Bu kitaplarla kafası epey hoşaf olduktan sonra, “ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum” diye tutturunca, ev ahalisi bu mazbut Senyör Queseda’nın gerçekten çıldırdığına kanaat getirip, Fahrenheit 451’i taklit eder gibi tüm şövalye hikâyelerini içeren matbuatı yakmaya girişir. Fakat bu bir işe yaramaz, iyi yürekli bu ihtiyar, kötülüklere karşı koymayı görev bilmiş ve eyleme geçmiştir. Bütün bu din-dışı, şövalye kitapları Senyör Queseda’yı zehirlemiş, onu Don Kişot’a dönüştürmüştür. Belki bu yüzden Don Kişot hep ilk modern hamle ile anılır: Okuduklarıyla, kitaplarıyla, fikirleriyle dünyayı değiştirmeye çalışmak, bu hayale inanmak, bununla büyülenmek! Malum ya, “filozoflar dünyayı bugüne kadar hep yorumladılar, hâlbuki önemli olan icraattır”, işte bu icraata geçen düşünceye Don Kişotluk diyoruz.

Fakat hakikat böyle midir? Don Kişot hayalci de, kankası Sancho Panza fevkalade gerçekçi mi? Pek değil. Şöyle ki, evet Sancho Panza her seferinde Don Kişot’u hakikate çağırır ama hakikatle yüzleşmeye değil de onlardan kaçmaya… Oysa vaziyet hiç de öyle değildir. Hakikate direnmez Don Kişot, aksine hakikaten direnir, hakikatin direnişidir bu bir nevi. Buna adeta iman etmiştir. Fuentes’in dediği gibi bir “inanç şövalyesi”dir ve bu uğurda “şövalyelik romanlarının okuyucusu olmayı bırakır ve kendi maceralarının aktörü olur”.[5] Tıpkı Ernesto da onun gibi 1956’da direnişe geçer ve 1959’da zaferi tadan tüm yiğit yoldaşlarıyla aynı şiâr-ı hakikati serdeder: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Sancho Panza ise, beladan kaçan, fırsatçı, obur, sırasında soyguncu ve fesat, hilekâr bir köylü modelini temsil eder. Hep bir düzen değişmezlik arayışı içinde olur Sancho Panza; kaderci, “bir hal çaresine bakma” telaşı içinde; hakikati her seferinde onaylama, bir kez daha üzerinden geçme, “ona halel getirmeme” peşindedir. “Aman tadımız kaçmasın, bir tatsızlık çıkmasın” gerginliğindedir. Eşeği kadar inatçı ve “dediğim dedik, çaldığım düdük” kıvamındadır. Don Kişot’u hep düzeltme, “arkasını toplama” halindedir. Bu yüzden de serüvene bulaşmayı, keşfetmeyi iş edinen, kurtarıcı Lazarus gibi insanlığa adalet getirmeyi görev bilen, asaleti, erdemli olmayı savunan Don Kişot’un karşıtıdır. Başka bir deyişle Don Kişot anti-Panza’dır. Zaten peşinen kabullenmiş olduğu düzeni (ona göre hakikati) sarsan herşey, Sancho Panza’yı sarsmakta, tedirgin etmektedir.

Bu ikilik, devrimci Don Kişot, muhafazakâr Sancho Panza’nın düzene bağlılığı karşısında bir dengeleme unsuru gibi karşımıza çıkıyor. Karşı karşıya kaldıkları sayısız felaketi, yedikleri sopayı, şövalye hikâyelerine bağlama ve kurgulama yeteneği, Don Kişot’u iflah olmaz derecede devrimci kılarken, onun karşısında Don Kişot’un bütün büyüsünü bozmaya çalışan, gerçekçiliği, kabalığı, inadı ile Sancho Panza statükosu dikilir. Fakat anlatının başka bir tansiyonu daha vardır sanki. Düzeni, statükoyu, dayanıklı, inatçı bir eşek, devrimi, değişmeyi ise zayıf, cılız, kendini zor taşıyan bir at (Rocinante) temsil etmektedir. Hem efendisinin hem de kendisinin konumu, 17.Yüzyıl insanının kahramanlıklarından ve efsanelerinden kopma, sıyrılma istencini yansıtırken, bir yandan da geleceğin “cesur yeni dünya”sının şövalyesi, seyyahlığın, serüvenlerle keşfettiği yeni toprakların, ticaretin birikim dairesinin sınırlarını genişletmektedir.[6]

Don Kişot, belki hayal etmenin bilinci sayılmalıdır; belki de bu hayalleri canlandırma, umut etmenin müsameresi. Tobosolu Dulcinea’ya olan aşkının peşinde bir Mecnun; soylu ve şövalye ruhuyla bildiği ya da en azından öyle olmasını arzu ettiği erdemli hayatın, aslında hayalinin peşinde bir çelebi. Don Kişot aslen her şeyi iyiye yormuyor, hayal de görmüyor. İyi de ne yapıyor öyleyse? Görüneni, kabul edilmiş olanı, boyun eğileni değiştirmeye çalışan bir tür devrimci belki. Aynı “Ölüler Evinden Hatıralar”ı yazarak, en “dibi”, “çukur”u gösteren Dostoyevski gibi; “Vadideki Zambak”ta “ümitsiz bir aşkın”, imkânsızın peşinde koşan Felix’i anlatan Balzac gibi.

Şövalye romanlarındaki kahramanlar değildir Cervantes’in aradığı, onu modern yapan şey,  bunlara meydan okuması belki. Tıpkı devrimci 1968’in, onun güzel insanlarının, her nerede olursa olsun, özgürlüğü arayan bilinci gibi. “Düzen”in kahramanlıklarına, destanlarına, mitolojilerine, efsanelerine karşı, sıradan insanların özgürlük uğruna direnişi. Bu da düpedüz hayal işte! Ya bunu hayal etmek gerekir ya da hayali gerçekleştirmek için Don Kişot gibi yola çıkmak. Kahramanları boşa çıkarmak, şövalyeleri parodiye dönüştürmek, bunu yaparken de anti-kahramana dönüşmek; ne devrimci bir hamle![7] Sadece Don Kişotlara nasip olur böylesi…

Bir de 17.yüzyılın ikliminden bakmak gerek: Taassubun zirvesinde bir insanlık, bir o kadar da Reformist hareketlerin yaydığı din-aşırı fikirlerle yavaş yavaş “uyanıyor”. Don Kişot inançlı bir Katolik. Hem din, hem kahramanlık, hem de şövalyelik içiçe, koyun koyuna. Don Kişot’un hayatına Sancho Panza’nın da dahil olmasıyla işler değişiyor. Hayatının kendisininkiyle sınırlı olduğunu sanan Don Kişot gibi kişilerin, diğerlerinin sorumluluklarını da yüklendikleri ama bunun hiç farkında olmadıkları duygusu hakim oluyor. Uzun lafın kısası, modernlik hem kendinden menkul olma, hem de topluma malolma halinin çatışmasıdır. Burada akla bir soru getirir Fuentes, “Don Kişot alay edilen mi alay eden midir?”. Don Kişot, baya baya düzeni dalgaya alıp, etkisizleştirir bir yandan. Büyülenen Don Kişot, dünyayı da büyüler.[8] Bir başka deyişle, okumalarla edebileşen, yaşamıyla ebedileşen Don Kişot, kitaptan doğar, hakikate sıçrar, sonra kitaplaşır yeniden. Tıpkı 20. yüzyılın en meşum distopyalarından biri olan Fahrenneit 451’de Ray Bradbury mealinde olduğu gibi: Kitap yaşam(lar) saklar, bu yüzden de düzen için korkutucu ve tehditkârdır. Onun yakılması, en büyük cezasıdır. Kitaplar, onu ayakta tutan Don Kişotlar olmadan yaşayamazlar; kitap olan Don Kişotlar, Don Kişot olan kitaplar. Her birini özenle ezberleyenler, belirsiz bir sonsuza, gayba karışır ve artık her biri kitap olur; tıpkı ilk “hakikat bükücü” Don Kişot gibi buna cüret ederler.[9] Don Kişot, hakikati inşa etmeye cüret etmiş bir avangarttır; belki de bu yoldaki ilk modern devrimcidir. Gerçekçi olur ve imkânsızı ister, en azından bunu düşünmeye zorlar; onu kendine göre eğer, büker, yontar. Yine Fuentes’e göre “…her şeyin üstünde bu gerçekçiliği kıran [hakikati büken] çoğul okumalar, meşru olmayan okumalardır”.[10] Bir yandan kitapları kanıtlamak için dünyayı okumakta, kendi anlatısının nesnesi haline gelmektedir.[11]

Düşsel eserlerin, ütopyaların aynı zamanda bir hicvi, ironisi, “humour”u mevcuttur. 16. Yüzyılda François Rabelais’in meşhur Gargantua’sında, 19. Yüzyılda ise Herbert George Wells’in Dr. Moreau’nun Adası’nda hicvin, alayın, dünyaya müdahale hamlesinin en kuvvetli hallerini görebiliriz. Öyle ki, düşçüler, bu dünyada taşlaşmış her şeye bir isyan gibi, başta cılız, sonra da bağıra bağıra haykırırlar büyülü hakikati. Birden, tanrısal buyrukların göksel saltanatından, maddi hayatın sınırlarıyla örülü dünyevi papazlara dönüşürler. Misal, koyu Katolik Thomas More, şeytana uymadan dikilir (sekiz numaralı) Henry’nin karşısına. Üstelik hukukçudur. More için hayat ilkelerle örülü dev bir matris, bunların satır ve sütunları da erdemli yaşam, eksiksiz inançtır. Fakat yaptığı eylem, düpedüz bir isyandır, kurulu düzeni yıkmaya teşebbüstür. Fakat rejim onu yıkar; Kral Henry, More’un fikirlerini yenemez ama kellesini alır. Bu uğurda tasarladığı yaşama dair notlar, yüzyıllardır okunan, okutulan insanlığa malolmuş, meşhur Ütopya’dır. Hâlbuki Henry, tarihin karanlık sayfalarında, yaptığı zulümle hatırlarında, nisyana ve küflenmeye mahkûm edilmiş bir sefil olarak kalmıştır.

Direnişe Selam: Demans mı Defans mı?

1956’dan beri hareketlenen devrimci, özgürlükçü dimağı 1968’e kadar zapt eden düzen, Ernesto’nun katledilmesinden (1967) sonra, her kesimden insanın, Avrupa’nın, Amerika’nın bir sürü şehrinin nümayişlerle sarsılmasını, zalim düzenin yeldeğirmenlerine karşı on binlerin Don Kişotlaşmasını engelleyememiştir. Hele bir de Vietnam savaşı kızışıp, ABD’nin silahlı şiddeti azdıkça, tüm Vietnam halkı, akın akın direnişe katılmış, bu zulmü radyolardan dinleyen, televizyonlardan izleyenler de yerinde duramaz olmuşlardır.[12] Şiddet ters tepiyordu. Vietnam halkının direnişi, en az Ernesto’nun katledilmesi kadar, 1968 isyanını yaratan önemli faktörlerden birisi olmuştur. Bir yandan da birikim dairesinde işler kötüye gitmekte, kriz kapıya dayanmaktaydı; darlık yakındı, artık bolluk yılları (sözüm ona refah devleti) mazide kalacaktı. Hülasa dünyanın resmi, 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başlarında pek iç açıcı değildi. Bütün dünyada bir kıpırdanma, bir “uyanış” vardı ki, ufak tefek devrimci hamleler, Ernesto-sonrası hayatı belirlemeye başlamıştı. Herkesin söyleyecek bir sözü, haykıracak öfkesi vardı.[13] Bir de emperyal emeller, Kore Savaşından sonra Vietnam’a kadar uzanınca, halkın asabı iyiden iyiye bozulmuş, herkes Mançalı Don Kişot kesilmiş, Rocinante’sine atlamıştı bile. O zamanın gazıyla Don Kişotlaşmamak ne mümkündü efendim! Artık defans yetmiyor, fena halde ofans gerekiyordu. Diyar diyar dolaşıp aşkını Dulcinea’sını arayan Don Kişot’un, 1968’de yeni, özgür bir dünya arayan toplumsal muhalefetten ne farkı vardı ki; ikisi de kör kütük aşkın peşindeydi işte. Fakat hayallerin peşinde koşmanın en tuhaf yanı, bütün bunların bir hayal olduğunu, birinin size ikide bir hatırlatması ve sizi tatlı rüyanızdan uyandırmasıdır. Her zaman olduğu gibi, düzenin, egemen sınıfın tüm aparatları sadece müsaade edilmiş hayallerle sınırlıyorlardı muhayyilemizi. Don Kişot olmak pek zordu efendim: Hem bir ton insanı hayallerine inandırana kadar canın çıksın, hem de Sancho Panza gibi aylak bir düzen özürcüsüyle boğuş dur.

Şimdi diyeceksiniz ki, 1605 nire 1968 nire? Aradan geçen 360 küsur senede (şimdi olmuş 400 küsur) mevzu hiç değişmemiş, kahramanlar, roller farklılaşmış sadece (Bir hikâye bu kadar mı “evrensel” olur arkadaş!). Sanki Don Kişot 1968’e daha yakın gibi duruyor; bir kere 1605’te de 1968’de de ofans şart olmuş; bilhassa özgürlük, adalet, insan onuru her şeyden önemli. Buna inanmış olmak ise hepsinden de önemli. Ya şimdi? Şimdilerde bunu hatırlatmak ne kelime, hatırlayan bile yok artık! Eskiden defans bile yetmezken, şimdi tümüyle demans hattına sürüklendi insanlık. 1945 sonrasının kuşakları için otoriter yönetim silsilesinin ikide bir hayatı dürtüklemesiyle (ırkçılık, cinsiyetçilik, milliyetçilik vb.), ilk itirazlar yükselmeye başlamıştı bile (bkz. 1955’te Rosa Parks olayının fitillediği medeni haklar hareketi). Avrupa’nın göbeğindeki diktatörlükler, neredeyse 1970’li yıllara ve bazıları 1970’lerin sonlarına kadar devam ettiler. Diktatörlerin pençesinde Portekiz, İspanya, cuntanın denetiminde Yunanistan, De Gaulle’un yumruğunda Fransa, Stalinci istibdadın peyki konumundaki Doğu Avrupa ülkeleri ve daha niceleri. Bu insanlar isyan etmesinde kim etsin? Bir yandan celp kâğıtlarını yakarak, ABD’nin Vietnam saldırılarını protesto eden savaş karşıtları, diğer yandan siyahların oy hakkı için mücadele eden radikal, beyaz üniversite öğrencileri. Çiçek çocuklarının (hippi), kızgın gençlerin (beatnik), müzikleriyle, eylemleriyle bir dünya kurmaya başlamaları ne büyüleyiciydi. Üstelik bu güzel insanları ütopyacı umutlarıyla zenginleştiren ve bizi bugün hala büyüleyen şey, şiddet ve makine karşıtı olmaları, barış dolu bir dünya aramaları, aşkın ve özgürlüğün peşinde koşma iradeleriydi.

Vietnam’daki vahşet tüm dünyada başta gençlik olmak üzere toplumsal muhalefeti ayaklandırdı. Artık üniversiteler, fabrikalar işgal edilmeye, düzenin tekerine çomak sokulmaya başlanacaktı. Prag’dan Derry’ye, New York’dan Berlin’e, Meksiko’dan Varşova’ya, Roma’dan Londra’ya ve nihayet Paris’e kadar her yerde sokaklar kaynıyordu: İsyan, Devrim, Özgürlük! Defans hattı aşılmış, artık kontra atak başlamıştı. Fakat gol pasları mükemmel iken, son anda topu dışarı atan hamleler yapılmaktaydı. Misal, Paris 1968’de fabrika işgalleri başlatan işçilere desteğe giden, Don Kişotlaşmış öğrenci gençliğe karşı Sancho Panza kesilen işçilerin, makinelere zarar gelir (luddizm) korkusuyla kapıyı açmamaları fevkalade manidardır (her ağacın kurdu kendinde olur). Batıda her türlü kapitalist otoriteye, sermayenin boyunduruğuna ve doğuda Stalinci taassuba karşı ayaklanan toplumsal muhalefetin zembereği hepten kopmuştu. Zaten refah içindeki küçük burjuvazi ve sosyal adaletten “kısa bir süre için” nasibini alan işçi sınıfı için “altın yıllar”ın sonuna yaklaşılıyordu (size ayrılan sürenin sonuna geldik sevgili proletarya). Her yerde baskı derinleştikçe, tepki katlanıyor, toplumun her kesiminden bağırtılar çağırtılar yükseliyordu. Özgürlük fitili 1956’dan sonra her yerden ateşlenmişti, Küba, Doğu Avrupa, Latin Amerika kıpırdanıyordu. Sonrası malum. Gezici şövalye Don Kişot, özgürlüğün arandığı, cesaretin ve hayal gücünün toplandığı her yerdeydi artık. Nisyana karşı mücadele hatırlata hatırlata sürdürülecekti. Başka da bir şans yoktu zaten.

“Heryerdeki iktidar”, bir akışkan gözetim, her adımda tekrarlanan bıktırıcı denetim, hep, bir rutin ile terbiye edilen hasarlı dimağlar. Yeldeğirmenlerini kocaman ejderhalar olarak hayal edip, onlara şövalyece, cesurca direnmedikçe, bu korkuların üstüne üstüne gitmedikçe, bize huzur da yok, özgürlük de. Bilinen yapılarla iktidara direnmek yerine, “her yerde”liğe, her yerde karşı koymak gerek belki. Canlının, hayatın olduğu her yerde, hayatı, dirimi savunmak, ölüme direnmek belki (ama ölülerle ama dirilerle). Ölümü, ölmeyi ve öldürmeyi [her ne uğurda olursa olsun] kutsallaştıranlara karşı, capcanlı, dimdik durabilmek belki. Hayali umuda, umudu hayata çeviren, “onun en güzel yüz metresini koşan” Don Kişotları çoğaltmak belki. Onları hiç unutmamak, hep bir vesileyle hatırlamak belki. Çok güç olsa da direncin hakikati olabilmek belki. Elbette bir gün mutlaka…

Nisyan mı yeğdi, müdafaa etmek mi? Acıları, kayıpları, enva-i çeşit sorundan, unutarak kurtulmak da mümkün (“boşver canım, unut gitsin!” gibi) veya Sancho Panza gibi mevcut vaziyeti müdafaa ederek (aman tadımız kaçmasın!) içimizi rahatlatmak da. Her ikisi de çaresizce… Fakat ne olursa olsun, evvela hayal etmekten başka bir çıkar yol yok galiba. “Gönül ister ki…” demeye ne hacet, hayal ederek başlamak gerek daha en başında. Aksi halde unuta unuta eksilen sadece hayat değil, düpedüz hepimizin çürümesi! Bu haliyle, ölümün bile altında yer alıyoruz. Hayal etmek başlı başına hatırlamaya, hatırlanmaya tabi. O halde ütopya, düzeni yere yere, yerine yenilerini koya koya hem hatırlar hem de hatırlatır. Bir nevi toplumu tadil ve tedavi eder. İradenin, bir şeylere inanmanın gücünü tazeler. Tekerleme gibi söylensin o halde: Hayal, başlı başına isyan, hayal ettiği kadar özgür insan, velhasıl-ı kelam, alayına isyan, inadına özgürlük!

Toplumsal demansa direnmek, bugünü ve yarını kazanmak için, hep hayal etmek, tasarlamak, korkusuzca itiraz etmek, büyük yalana hakikatin gücüyle direnmek, “kutsal canavar”a teslim olmamak için Don Kişotlaşmak şart! En azından onca zulmü unutmamak için; merhum usta Ülkü Tamer’in dediği gibi “yaşamak hatırlamaktır”; demansa karşı omuz omuza! Özgür bir dünya hayaliyle yanyana durabilen dünyanın tüm Don Kişotları birleşin!

 

NOT: Bu yazıya destek ve cesaret vererek, beni Don Kişotlaştıran sevgili dostlarım Demet Sayınta ve Dinçer Demirkent’e şükranlarımı sunarım.

DİPNOTLAR

[1] Bunların en babası belki de Ernst Bloch’un magnum opusu Umut İlkesi’dir.

[2] Bu konudaki daha ayrıntılı tartışmalar için bkz. (Harman, 2011; Faulkner, 2014; Keucheyan, 2016).

[3] Burada ilginç bir tesadüften söz etmemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda bir hatırlama hatırlatma meselesi. Bundan epey bir yıllar önce bizleri internet gibi farklı mecralarda yazmak için yüreklendiren, bize cesaret veren, muhreç dostum Taylan Koç’un kurduğu muhalif yayının adı da Don Kişotlar idi. Demek ki Don Kişotluk evrenselleşmiş bir deyim. Bu ülkenin Don Kişotlarını, bu uğurda bedel ödeyenleri unutmamak gerek, mücadelenin en zor, çetin kısmı da bu belki: Nisyana isyan!

[4] 18. Yüzyılda akıl ve hakikat, 19. Yüzyılda idealizm, yaratıcılık, diğerkâmlık, 20. Yüzyılda ise absürt yaşamın benlik arayışını temsil eden bir karakter (Parla, 2014: 10; Calvino, 2014). Her yüzyılda rengi başka ama evrensel nitelikleri neredeyse aynı!

[5] (Gökhan, 2017: 5).

[6] Öyle ki Don Kişot bir yerde “Söyler misin bana dünyada bir kavgadan galip çıkmak, düşmanın karşısında zafer kazanmaktan daha zevkli bir şey olabilir mi?” diye sorar Sancho’ya. O da “Olabilir. Ama benim buna aklım ermez!” diye yapıştırır cevabı. Bu anlamda Panza bir büyü bozucudur, hayali dumura uğratır; sözümona gerçeğe çağırır. Belki de değişime zorlanan dünyaya karşı, feodalitenin bir direnci, bir inadıdır bu.

[7] Parla’ya göre “Don Kişot Rönesans’ta kullanılan bütün türlerin otoritesini yıkmıştır” (Parla, 2014: 12). Cervantes’in dilinden bunu şöyle okuruz; “…kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun…” (Cervantes, 2014: 42).

[8] “Tartışılmaz olan, büyülenen Don Kişot’un, sonunda dünyayı büyülemesidir. Okurken epik kahramanı taklit ediyordu. Okunduğunda dünya onu taklit eder.” (Gökhan, 2017: 9-10), ayrıca bkz. (Jameson, 2009; Bloch, 2015).

[9] (Bradbury, 2012).

[10] (Gökhan, 2017: 12).

[11] Foucault bunu şöyle açıklar; “kitap okuya okuya, onu tanımayan bu dünya üzerinde sürten bir işaret haline gelmiş, şimdi kendine rağmen ve bilmeden, onun hakikatini elinde tutan, yaptığı, söylediği, gördüğü ve düşündüğü her şeyi tam olarak devşiren ve arkasında silinmez izlerini bıraktığı bütün bu işaretlere benzediğinin kabul edilmesine izin veren bir kitap haline gelmiştir.” (Foucault, 1994: 82).

[12] Dönemin daha ayrıntılı bilançosu için bkz. (Harman, 2011; Faulkner, 2014).

[13] Hatta yerli ve milli süper kahramanımız Fahrettin Cüreklibatur (nam-ı diğer Cüneyt Arkın) abimiz, şimdilerin saraylısı, eskinin Orhan babası, efsane spiker, şu an fevkalade ulusalcı Uğur Dündar ve daha niceleri, 1968’den aldıkları gazla 1970’lerde ne filmlerin, ne haberlerin içine girip çıktılar, anlatılmaz.

 

Kaynakça

Bloch, Ernst (2015), Umut İlkesi, cilt-2, 2. Baskı (Çev. Tanıl Bora)  İletişim Yayınları, İstanbul.

Bradbury, Ray (2012), Fahrenheit 451, (Çev. Zerrin Kayalıoğlu ve Korkut Kayalıoğlu), İthaki Yayınları, İstanbul.

Calvino, Italo (2014) Klasikleri Niçin Okumalı?, 4. Baskı (Çev. Kemal Atakay), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Cervantes Saavedra, Miguel de (2014) La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, 2 Cilt (Çev. Roza Hakmen), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Faulkner, Neil (2014) Marksist Dünya Tarihi, (Çev. Tuncel Öncel) Yordam Kitap, İstanbul.

Foucault, Michel (1994) Kelimeler ve Şeyler, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay) İmge Kitabevi, Ankara.

Gökhan, Halil (Haz.) (2017) Don Quijote ve Roman Sanatı, Kafe Kültür Yayıncılık, İstanbul.

Harman, Chris (2011) Halkların Dünya Tarihi, 2. Baskı (Çev. Uygur Kocabaşoğlu) Yordam Kitap, İstanbul.

Jameson, Fredric (2009) Ütopya Denen Arzu, (Çev. Ferit Burak Aydar) Metis Yayınları, İstanbul.

Keucheyan, Razmig (2016) Aklın Sol Yarısı, (Çev. Selen Şahin), İletişim Yayınları, İstanbul.

Nabakov, Vladimir (2016) Don Quijote Dersleri, (Çev. Emrah Serdan), İletişim Yayınları, İstanbul.

Parla, Jale (2010) Don Kişot’tan Bugüne Roman, 10. Baskı İletişim Yayınları, İstanbul.

Parla, Jale (2014) “Sunuş”, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, 2 Cilt (Çev. Roza Hakmen), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul içinde, s.9-29.

Parla, Jale (2017) Don Kişot: Yorum, Bağlam, Kuram, İletişim Yayınları, İstanbul.