“Ütopya ülkesinin olmadığı hiçbir dünya haritası bakmaya değmez”
Oscar Wilde

Giriş Taksimi

Bugüne kadar ütopyaya, umuda dair o kadar şey yazıldı ki.[1] Ta Platon’dan, Thomas More’dan beri söylenmedik laf, çizilmedik harita, kurulmadık ülke, tasarlanmadık ada, şehir, bina, toplum kalmadı. Neler geldi neler gitti, “kimler geldi kimler geçti”; sanki hiç olmamış gibi herşey, sanki bir anda olmuş gibi onca şey. Yaşananlar, yaşanamayanlar; hep murat edilip de olmayanlar: “Ah ne büyük hayallerim vardı benim!”. Bir de özgür, eşit bir dünya hayali elbette. Sahi, hâlâ hayal eden var mı ki bugünden dünü, dünden yarını? Hâlbuki mazide ne çok şey istenmiş, ne çok dualar, yeminler edilmiş. Demek ki insana dair umut hep canlı kalmış, hep yeşermiş ki, bu iman hiç sarsılmamış. Harbiden, ne güzel bir inanmaymış! Fakat bu ne bir masal ne de bir söylence. Basbayağı hakikat! Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede de insanlar, henüz teknoloji (neredeyse televizyon bile) hayatın biyoiktidarı olmazdan önce, 1960’larla birlikte bir hayalin peşinde arzuyla kıvranmış durmuş. Can vermiş, düşmüş bu yolda… Arzuları inşa eden fikirler veya fikirlerin inşa ettiği arzular, esin kaynağı, bilhassa Frankofon düşüncesi olmuş. Pek meşhur Foucault, ondan da meşhur Althusser, Derrida, Lacan, Bourdieu daha niceleri o dönemin fikir jimnastiğinin önemli bir parçası olmuşlar.[2] Bu filozoflar, Paris öğrenci eylemlerine bizzat destek veriyor ve hatta Foucault gibi bizzat katılıyordu. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---