AKP’nin 13 yıllık dönemi boyunca Türkiye sinemasında yaşanan gelişmeler ve öne çıkan olaylara ilişkin Babil Sinema ve Politika tarafından gerçekleştirilen “AKP’nin 13. Yılında Türkiye’de Sinema Politikaları” başlıklı yuvarlak masa toplantısına Ayşe Çetinbaş, Emre Zeytinoğlu, Enis Rıza, Ercan Kesal, Mustafa Ünlü, Tayfun Pirselimoğlu katılmıştır. Bu uzun ve keyifli konuşmaya katılan sinemacılarımıza ve konuşmaların bant çözümünü yapan Dilan Kaya’ya teşekkürler.

 

Emre Zeytinoğlu: Ben film sektörünün içinde olmadığım için, burada sadece dışarıdan fark edebildiğim durumlar hakkında birtakım tespitler ya da yorumlar yapabileceğim ancak. Şimdi genel anlamda sinemanın da içinde bulunduğu sanat ve kültür ortamına baktığımda, ben bu AKP politikalarının, 80 sonrası işlemeye başlayan politikalarla aynı olduğunu görüyorum. Çok fazla bir değişiklik yok bence. Ama 80 öncesinden gelen birtakım alışkanlıklar ve direnç alanları 80’lerin ilk yıllarında kolay kolay kırılamadığı için, sanki o günler daha elverişli bir ortama sahipmiş gibi görünüyor ve dolayısıyla şimdinin koşulları daha olumsuz koşullara yol açıyormuş gibi geliyor, ama değil… Aslında aynı yolda devam ediyor. Mesela işte Özal dönemi uygulamaları: O uygulamalarla bugünün uygulamaları iç içe girmiş şeyler bence; konuyu çok uzatmadan bir takım başlıklar atayım. Avrupa Birliği politikaları bir tarafta yer alırken, bunun ekonomik yönü vardı. Ortak pazarlar vs, gümrüklerin açılması vs… Şimdi öncelikle oralardan kaynaklanan ticari ilişkileri, şirketlerle girişilen anlaşmaları akla getirelim. Bazı şeyleri biz daha önce okuyoruz: Kitapları, makaleleri… Ama oralarda yazılanlar henüz bizim başımıza gelmediği için, deneyimlemediğimiz için, onları ezberlemekle yetiniyoruz, yani teorik olarak. “Kültür Endüstrisi” diye bir şey vardı mesela, onu okurduk. 1947’de Max Horkheimer ve Theodor Adorno, “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabında bunu yayınladılar. Biz onları yalnızca üniversite bilgisi olarak okurduk. Ama şimdi görüyoruz ki aynı şeyleri, onların o zamanlar söylediğini satırı satırına yaşıyoruz. Şöyle bir şey de var, farklı bir konuyla da ilişkili bu; mesela 20. yüzyılın başına baktığımızda avangartlar sürekli olarak bir takım salonların yıkılması gerektiğini, yani kütüphanelerin imha edilmesi gerektiğini, galerilerin ve müzelerin yine yok edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Niçin söylüyorlardı bunu? Sanat sokağa çıksın diye. Bugünkü durumu ön görmediler büyük ihtimalle ya da çok önemsemediler. Şimdi sanat sokağa çıktı. Oysa o zaman sanat demokratikleşmiyor aslında, sanat sokağa çıktığı zaman mevcut iktidarın sokağa yansımış haline geliyor. Yine bazı metinleri okuduğum zaman şunlar çıkıyor karşıma: Bir 15. yüzyıl metni var, Thomas Malory’ye ait bu metinde diyor ki: “Roma İmparatoru Lucius Verus o kadar iyi bir diktatördü ki kamunun yararı için çalıştı”. Şimdi kamuyla diktatör arasında bir yarar meselesi ortaya çıkıyor, bu mesele düpedüz ekonomik bir durum. Ve dolayısıyla diktatörlük tabii ki kamuya yansıyor. Kamu dediğimiz şey öyle kozmopolit, böyle demokratik filan bir şey değildir. Kamunun farklı dinamiklerden oluşmuş hali, daha çok 18. yüzyıla ait bir idealleştirme ya da bir ütopyadır. Ve işte bu durumu yine kültür endüstrisiyle birleştirdiğimiz zaman, kamu yararına gibi görünen her şey, kamu yanında, kamunun sevgisine yönelik bütün o uygulamalar, aslında iktidara dair bir sistemin kaynağı haline gelmeye başlar. Sanata ve kültürel alana baktığımız zaman, sinema da dâhil olmak üzere aynen bu sahne geçerlidir. Yani sanat sokağa çıkmış, artık aurasını kaybetmiştir. Geleneği yansıtan görkemli salonlar elitleşmiş, kamu dışına itilmiştir, öyle gösterilmektedir. Ama aynı zamanda piyasa dışı alternatif filmler de elitleştirilmiş ve kamu dışına itilmiştir. Bunlar artık iyice reddedilmiştir. Dolayısıyla halk bunu istiyor, bunu beğeniyor, biz de bunu getiriyoruz deniliyor. Nedir getirilen şey? Bugünkü sermaye politikalarının sanat ve kültür ile kurduğu bağın tam karşılığı. Kamu, baskın şirketlerin önerdiği sanat ve kültür ürünlerini beğenmelidir. Bu sistemin nasıl çalıştığını da unutmayalım; sermaye sistemi müthiş paralar kazandığı ürünleri sokağa yayıyor ve ticari alanını mümkün olduğunca büyütüyor. Bir takım şirketlerle yapılan anlaşmalar, bu şirketlerin yanı sıra televizyonlara satılan filmler, bu filmlerle sinemalardaki filmler ve televizyondaki siyaset konuşmaları ve her şey, bir dil birliğinden hareket ediyorlar artık. Bunların dışında, yani sistemin dışında yapılan şeyler ise hiç ortalıkta görünmüyor ya da onların başlarına sürekli tuhaf bir şeyler geliyor. Salonların yıkılması, mesela bugün aurası olan, içine girdiğiniz zaman sadece ve sadece sanat yapıtıyla baş başa kalacağınızı düşündüğünüz, o duyguya kapıldığınız salonlar da imha ediliyor şimdi. Neden, çünkü deniliyor ki: Sanat sokağa çıkıyor. Bir taraftan iyi bir şey, avangart bir şey, ama diğer taraftan belli ki sokak tam da iktidarın güdümünde bir şey. Şimdi böyle bir sanat ve kültür ortamı var. Sokağa çıkan hiçbir şey aslında demokratikleşmiyor. En son bir şey daha söyleyeyim, bu konuyu biz yine akademik metinlerde okumuştuk zamanında… 1935’de Walter Benjamin bir yazı yazıyor, diyor ki: “Sanat demokratikleşiyor, fotoğraf makinesi, sinema vs. ile kitleye uzandı artık sanat; hem ucuzladı hem herkesin ayağına kadar gitti”. Ayrıca popülerleşmiş Charlie Chaplin filmleri ile seyirci arasındaki etkileşimi de çok önemsiyor Benjamin. Theodor Adorno’yla mektuplaşıyor Benjamin bu arada. Adorno’nun Benjamin’e yazdığı yanıtlardan biri ise şu: “Kitleye bu kadar güvenme, çünkü kitle ne kadar devrimci görünürse görünsün, alternatif görünürse görünsün, onun içine iktidar sinmiştir.” “Ben” diyor Adorno, “o Charlie Chaplin filmlerine bakıyorum, seyircinin güldüğü yerler, yani kitlenin tepki verdiği yerler, aslında tam bir burjuva sadizmini yansıtıyor.” Adorno demek istiyor ki: O kitle dediğin şey, demokratikleşme dediğin şey, burjuva tavrından başka bir şey üretmiyor. İktidar siniyor kitleye ve o zaman meşrulaşıyor, normalleşme başlıyor”. İktidar ile sokak aynı değerlere sahip olmaya başlamışsa zaten iktidar da orada meşrulaşıyor, sanat ve kültür ortamının bu durumun dışında ele alınabilmesi mümkün değil. Ben şimdiki durumu aynen buna benzetiyorum.

Tayfun Pirselimoğlu: Ve hatta ve hatta şimdi nerede güleceğini dair bütün işaretleri de veriyor. İşte mesela televizyonda nerede gülmen gerekiyorsa orada kahkaha efekti çıkıyor.

Enis Rıza: Bu noktada sokağa inmenin aynı zamanda sokağı bir çatışma alanı haline getirdiği meselesinden de söz edilemez mi?

Emre Zeytinoğlu: : Enis’in düşüncesi üzerine bir şey söyleyeyim: Ben şimdiki mevcut durumun dışına çıkılabileceğini sanmıyorum. Mesela yine çok akademik konuşursak, Marx’la Engels’in çok inandığım bir tanımı var iktidar üzerine, diyorlar ki: “Üretim araçlarını elinde bulunduran iktidarın bütün değerleri kitleye bir süre sonra geçer, kitlenin değerleri ve ölçüleri olur. Özetle diyorlar ki: Bir iktidar tepeden inme bir takım baskılarla taarruzlarda bulunursa, iktidar olamaz, işte bu kendi zihinsel yapısını kitleye geçirerek ve normalleşmeyi sağlayabildiği ölçüde iktidar olabilir… Bu kaçınılmaz bir süreçtir. İşte Adorno’nun da Charlie Chaplin filmleri için söylediği budur. Bence bunlar birbirlerine çok yakın şeylerdir ve bugün kamuya inen sanat ve kültür, bütün salonların auralarının yok edilmesi, sokak diline uygun sanattan para kazanılması, hem iktidar destekler hem ona kâr sağlar, tam bu sistemin gereğidir; sonunda söz konusu politika, liberal sisteme gelip dayandı. Şuna bakalım: Senin çatışma yaratabileceğini düşündüğün toplumsal faktörler, aslında birbirlerinden ayrışık olmalı, ama niçin yan yana duruyor? Kim bunları yan yana tutabiliyor? Söyleyeyim: Bu ayrışık olan faktörler, ortak yararlar adına yan yana duruyor. Ortak yarar; işte bugünün siyaseti. Çatışma orada eriyor, yok olup gidiyor çok büyük bir oranda.

Ercan Kesal: Sanatın içine sinmiş derken sinemayı da işin içine katıyorsunuz değil mi?

Emre Zeytinoğlu: Evet, yani mesela Charlie Chaplin derken onu kastettim.

Ercan Kesal: Türkiye’deki sinemadan örnekler verebilir misiniz, konu başlığına uygun bir yerden de konuşmayı sürdürmüş oluruz böylece…

Emre Zeytinoğlu: Benim görebildiğim kadarıyla şöyle: Dışarıdan izleyici olarak baktığım kadarıyla, biraz önce söylediğim ilk faktör; televizyon ve siyasetteki tartışma dili neyse, bugün gösterilmek üzere televizyonlara seçilmiş olan filmler aynı dilden konuşuyorlar. Şuraya, ilk aklıma gelenlerden bir konu listesi yapmıştım. Filmlere bugün baktığım zaman ezoterik hikayeler var; işte Yüzüklerin Efendisi, orta dünya, uzak dünya vs… sonra Harry Potter… Bunlarla başlayan bir furya. İkincisi, mitolojiler. Üçüncüsü, dünyanın sonunu konu alan trajediler ve dördüncüsü de adaleti sağlayan kahramanlar. Bu adaleti sağlayan kahramanlar, zaten bu ilk üçünü de kapsıyor. Adaleti sağlayan kişiyi bütün sanat yapıtlarında, dolayısıyla sinemada da görüyoruz. Hatta bu adaleti sağlama konusu o kadar yaygın ki geçen gün bir cips reklamı gördüm, cips paketinin içinden çıkan etiketler var, çocuklar onları biriktirip bir seri yapıyor, yani o kahramanların resimlerini yan yana getiriyorlar. Sinema da hep o dilden konuşuyor, en azından Türkiye’deki seçimlerin öyle yapıldığına tanık oluyorum. Bir de sinema eleştirisi problemi var; eleştiri yazmak -siz benden çok daha iyi bilirsiniz mutlaka- bir dergi, bir gazete için filan artık çok zor. Özellikle ana medya, ana akım dergileri için çok zor. Eskiden bir film eleştirmeni, bir gazetenin ya da bir derginin sinema sayfasına bir film hakkında kendi görüşlerini yazardı. Şimdi bu imkânsız bir şey, çünkü o şirketler o medya organlarına kendi metinlerini yolluyorlar. Eğer bir eleştiri yazmak gerekiyorsa o metinleri yayınlayacaksınız, o metinler çerçevesinde yazacaksınız. Ben o film için şöyle düşünüyorum, böyle düşünüyorum diye bir şey yok artık.

Ercan Kesal: O zaman sadece şu ya da bu film demek yerine, sanatın ve kültürün her alanında yaygın bir erozyondan bahsediyoruz. Çok daha kapsayıcı ve tehlikeli bir tablo yani.

Mustafa Ünlü: Recep İvedik de adaleti sağlıyor!

Emre Zeytinoğlu: O da adaleti sağlıyor. Tam o kitlenin içinden konuşuyor ve kitleye öğretilmiş bir adaleti sağlıyor.

Tayfun Pirselimoğlu: Burada benim, sinema özelinde gördüğüm bir tehlike var. Bence sinema geldiği noktada yeni bir hakikat yaratıyor ve yaratmış olduğu hakikat ortak bir kabul içerisinde herkesin kişiselleştirdiği bir hale dönüşüyor. Bununla ilgili çok tuhaf bir şeye şahit olduydum; televizyonda bir röportaj yapıyorlar, doğuda bir çatışma olmuş, askerlerden 3-4 tanesi ölmüş, 5-6 tanesi yaralanmış. Yaralanmış olan askeri de bakanlardan bir tanesi ziyaret ediyor ve askere de, evladım anlat diyor. O da diyor ki “İşte biz tuzağa düştük falan, birden bombalar patladı, korkunç bir durumdu; sanki bir filmdeymişiz gibi”. Yani hakikatle olan ilişkisini sinemada gördüğü, kabullendiği, kanıksadığı ve budur dediği şey üzerinden kuruyor. Yani bizzat ölümle yüz yüze gelmiş, arkadaşları ölmüş, kendisi de yaralanmış biri olarak yaşadığı dehşet ile olan ilişkisini ancak gördüğü o filmler üzerinden tanımlayıp ifade edebiliyor. Sinemanın bu şekilde hakikat üretmesi hali korkunç geliyor bana ve bugünkü ana akım sinemanın da yaptığı, en iyi becerdiği şey de bu. Şimdi mesela 3D filmler de çıktı ve artık hakikat diye algılamamızı talep ettikleri, daha da fenası buyurdukları artık boğazımıza atlıyor. Artık kaçacak yer de yok. Bu gidişatı da çok sıkıntılı görüyorum.

Emre Zeytinoğlu: Bir film, artık tek başına bir film olarak çekilmiyor, geniş bir proje içinde yer alan bir bölüm haline geliyor gördüğüm kadarıyla. Mesela Roland Emmerich’in “2012” adlı film: Dünyanın sonu, Maya takvimi olayı… “2012” filmi vizyona girdiği sırada, sanırım yedi ya da sekiz yıldır çekilmeyen Indiana Jones’u tekrar çektiler. “Kristal Kafatası Krallığı” adlı bölümdü bu… İşte Steven Spielberg gene geldi ve o diziyi devam ettirdi. “2012” filmi ile dizinin o bölümü arasında birebir hikâye benzerliği vardı. Yani Maya efsanesinden çıkan, hem o takvim hem o kristal kafatasını içeren bir konu. Sonra Damien Hirst’ü hatırlayacaksınız; tam o sırada pırlantalara süslü bir kafatası ve o ana kadar tarihte görülmüş en büyük fiyata satılan “Tanrı Aşkına” adlı bir yapıt… Ve hatta denildi ki birçok yerde, pırlantalar kaç paradır sonuçta? Bu kadar para etmez bu yapıt yani. Hayır, işte o ikisine eklemiş üçüncü şeydi o Hirst’ün yapıtı. “2012” ve “Kristal Kafatası Krallığı” ile aynı yerden yola çıkıyordu, aynı projenin parçalarıydı bunlar piyasada. 1927 yılında arkeolog Albert Mitchell Hedges buldu bu kafataslarından bir tanesini ve British Museum’a götürdü. Oradan çıkardı piyasa bu projeyi… Büyük para kazandı buradan.

Tayfun Pirselimoğlu: Biliyorsunuz esasında o da sahte; böyle bulunmuş bir kafatası yok. Sonradan üretilmiş ve bir efsane olarak kotarılmış.

Emre Zeytinoğlu: Olmayabilir ama efsanesi var ve bu efsane bütüncül bir proje dâhilinde ortaya konulduğu zaman, elbette sinema da plastik sanatlar da bunun içinde yer alıyor. Mesela internet siteleri… Bu proje sadece sanattan ibaret değil, bunu destekleyen yan faktörler devreye sokuluyor. Bu, çok yönlü, çok ayrıntılı bir piyasa meselesi. O arkeoloğun, yani Hedges’ın kızı Anna milyonlarca üyesi olan internet sitelerinden bu efsaneyi anlattı, Hindistan’a, Uzakdoğu’ya kadar gitti konferanslar verdi, müritleri vardı yani. İlginç bir şey söyleyeyim size: Anna 2007’de öldü ve ölünceye kadar da bu kafatasını yanında, her yere taşıdı. Müritler bu yıla kadar muazzam bir sayıya ulaştı. Hirst, “Tanrı Aşkına” adlı yapıtını ne zaman piyasaya sundu? Hemen söyleyeyim: 2007’de, yani tam Anna’nın öldüğü yıl… Indiana Jones’un aynı konulu bölümünün çekimleri ne zaman başladı? 2007’de… Pekiyi “2012” filmi ne zaman vizyona girdi? Bunun tarihi de 2009; demek ki o filmin hazırlıklarına da yine 2007 gibi başlanmış olmalı. Tabii mesela Hirst bu yapıtı, kafatasını, rekor fiyata sattığı zaman, o kadar para etmez meselesi değildir bu, bütüncül bir projenin piyasasıdır işte karşımızda duran. Bu projelendirme konusunun daha ileri bir boyutundan da söz edeyim. Hayli şaşırtıcı gelebilecek bir durum bu; yani sinema ve film ilişkisinin, bunun piyasasının nerelere kadar uzandığını anlatan bir durum. Hollywood tarzı sinemanın ve bilgisayar oyunlarının birbirlerini besleyen bir piyasa yaratması durumu… O piyasa, çok büyük paraların döndüğü bir alan. Mesela 2005’in verilerine göre, ABD’de bilgisayar oyunlarından 10 milyar dolar gelir elde edildiği yazılmıştı. Sinema gişelerinin sağlayabildiği gelir ise, 9.5 milyar dolardı. Ama aradaki 500 milyon doların iki sektör arasında bir rekabet göstergesi olduğu sanmayalım. Hollywood, televizyon gündeminden toparladığı enformasyonu film senaryolarına ve bilgisayar oyunlarına dönüştürüyor. Sinema sektörünün en büyük kazancının, film senaryolarının bilgisayar oyunlarına dönüştürülme aşamasında ortaya çıktığı belirtiliyor. Film senaristleri oyun formatlarına dönüştürdükleri her metin için ortalama 250 bin dolar filan talep ediyorlarmış. Demek ki artık Hollywood’daki senaristlerin tercihi, yalnızca bilgisayar oyunlarına uygun senaryoları yazmak. Film senaryosu yazılıp sonra o oyun tasarımına dönüşmüyor, önce oyun tasarımı yapılıyor, sonra o oyuna uygun film senaryosu yazılıyor. Bu da piyasaya ait projelerin bir başka biçimi.

Enis Rıza: Evet, sen 1930’lardan söz ederken, benim aklıma hemen şu geldi: Naziler 37 yılında, yanlış hatırlamıyorsam, dışavurumcu eserleri bir salonda topluyorlar ve halktan o eserlerle alay etmelerini istiyorlar. Ve kalabalıklar geliyor, o eserlerle ilgili aşağılayıcı notlar yazıyor ve iliştiriyor. Bugünkü ucube meselesi de bunu çağrıştırıyor.

Emre Zeytinoğlu: İşte o farklı faktörleri yok etme atraksiyonları bunlar. Mesela aynı şeyi III. Napoleon da yaptı 19. yüzyılda. Salon sergileri yapılıyor Paris’te, hep devlet ahlakına uygun, devlet estetiğine uygun sanatçılar seçiliyor. Bazıları da seçilemiyor: İşte Cezanne’lar, Rodin’ler, Monet’ler filan… Seçilemiyor bunlar… Böyle binlerce sanatçı var seçilemeyen. Ve o seçilemeyenler diyorlar ki sonunda: “Bu ne biçim bir seçimdir, hep aynı anlayışta şeyler”. III. Napoleon da diyor ki: “Gelin size, reddedilenlere bir sergi açalım, bakalım halk ne diyecek”. Aynı mantık işte, gelsinler, beğenmesinler diye açıyor o sergiyi.

Ercan Kesal: Napolyon’un beğenisiyle halkın beğenisi buluşuyor demek ki?

Enis Rıza: İktidar mantığı hep aynı.

Emre Zeytinoğlu: Halk hiç beğenmiyor, ama Paris’teki o St. Michel’deki filan küçük galeriler, onlara ilgili duyuyor, genç sanatçılar ya da sanat öğrencileri o galerilerde bu yapıtlarla tanışıyor ve oradan da sivil bir piyasa açılıyor sonra.

Enis Rıza: Sokakta çatışmadan söz ederken 3. sinema dediğimiz bir kavram da var. Özellikle Bush-Cheney döneminde birçok film gerçekten, biraz önce senin tarif ettiğin o çerçeveyi gündeme taşıyor ama ona paralel olarak da en eleştirel filmler özelikle 3. sinema ve ağırlıklı olarak belgesel alanında gerçekleştiriliyor. Bir tür gerçekliği başka bir düzeyde ifade etme amacı var. Arjantin’de alternatif diyebileceğimiz örnekler var. Sinema tarihinde de hep bunları görüyoruz. Şimdi Türkiye’de de 80’den itibaren sözünü ettiğin durum doğru ama 80 darbesinden sonra film çekmek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için serbest bırakıldı, eskiden izne tabiydi. Fakat birkaç yıl önce hiç kimse sesini çıkarmadı, ya da farkında değil, Türkiye’de yeniden izne bağlandı. Sen herhangi bir yerde çekim yapmak istiyorsan ciddi, hiyerarşik bir prosedürü takip etmek zorundasın. Kapalıçarşı’da yaptığımız bir çekimde başımıza geldi. Kapalıçarşı derneğinden izin aldık. Çekim yaparken polisler geldi ve dediler ki: “Kaymakamlıktan izin aldınız mı?” Ondan izin almaya çalışırken başka polisler: “Valilikten izin aldınız mı dediler.” Bu böyle Kültür Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Belediye diye gitti…

Emre Zeytinoğlu: Ben onun serbest bırakıldığını bilmiyordum.

Tayfun Pirselimoğlu: Aslında, bildiğim kadarıyla böyle bir iznin zorunluluğu yok. Ama seni bunu almaya zorunlu hissettiriyorlar. Yani şehrin herhangi bir yerinde çekeceksen gidip belediyeye para yatırıyorsun; izin değil de kullanma ücreti olarak, onun dışında aslında yok böyle bir şey. Fakat her an bir polis gelip sen burada ne yapıyorsun, bakanlıktan kâğıdın var mı diye sorabiliyor, esas hikâye o.

Enis Rıza: Ama yasal bir değişiklik de oldu.

Mustafa Ünlü: Oldu, oldu: 1981’de çıkan düzenleme, sadece bilgilendirme amaçlıydı. Güvenlik sorunu, trafik düzeni ile ilgili bir şey gerekirse önlem alınsın diye valiliğe bilgi vermeyi içeriyordu. O da zorunluluk değil, çekim alanı güvenliği için yapılan bir şeydi, aslında.

Enis Rıza: O zaman bunu dayatıyorlardı, muhakkak bildirmeniz lazım ki güvenliğinizi alalım diye.

Mustafa Ünlü: Bir ara öyleydi uygulama ama sonra dediğin gibi birkaç yıl önce bir değişiklik oldu.

Enis Rıza: Birincisi böyle, ikincisi, özellikle AKP’ye bağlayacak olursak, AKP’nin ilk dönemlerinde garip bir şey oldu: Erkan Mumcu, Kültür Bakanı’ydı o zaman, bütün sinemacıları topladı, yeni bir sinema yasası için görüş aldı. Biz de belgeselciler olarak araştırmalar yaptık, yasa önerileri hazırlayıp, verdik. Sınıflandırma gibi meseleler de o zaman ortaya çıktı. Başka yasalar çıktı, bir süre sonra “ailenin, işte toplum huzurunun, ahlakın” desteklenmesi yönünde teamüller dayatılmaya başlandı. Ama bugün var olan tehlikeyi yaşadığımız bir örnekten yola çıkarak söyleyeyim: BSB’nin (Belgesel Sinemacılar Birliği) temsilcisi bir arkadaşımız “Sınıflandırma ve Değerlendirme” alt kurulundaydı. Orada bir film ile ilgili ciddi tartışmalar yaşanmış ve yüksek yaş sınırı konmuş. Film üst kurula geldi, bizi çağırdılar. Tartışılan filmin ne olduğunu unutmuşum, 18 yaş sınır konmuş. Dağıtımcı itiraz etmiş. Anlatılanlardan herhalde pornografik bir film izleyeceğiz diye düşündük. Karşımıza “ Beautiful” çıktı ve 18 yaş sınırının konulmasının nedeni olarak da Çinli bir erkeğin başka Çinli erkeği kulağından öpmesi. Üniversitelerden birinin, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin dekanı da aynı kurulda. Aklı başında bildiğimiz bir arkadaştı. Biz şiddetle itiraz edip hır çıkarınca, “Ya o sahneyi kesip, atalım” dedi. Sinema eserinden sakıncalı bulunan parçayı kesip atınca problemin çözüleceğini iddia eden bir Güzel Sanatlar dekanının olduğuna mı yoksa bu insandaki dönüşümün hızına mı şaşıracağız. İşte asıl tehlikeli olan kendine sinemacı diyen, belgeselci diyen, sanatçı diyen, özgür düşünceden söz eden bir takım insanların bu deformasyona ve dönüşüme uğramakta olması.

Tayfun Pirselimoğlu: Dönüşümün kaynağı ne biliyor musun? Dün gece televizyonda Anna Karenina’yı gösteriyordu; Sophie Marceau’nun oynadığı. Senin söylediğin aynı şey orada vardı. İşte Ruslar malum dudaktan öpüşüyorlar, iki kişi yan yana gelip birbirlerine yaklaştıklarında çat diye koptu bir şey. Sonra bir şey daha oldu; bir kelime uçuverdi; “ içki içer misin” derken; sadece ‘içer misin’ kısmı duyuldu. Yani dublajdaki ‘içki’ lafını da silivermişler. Zaten içkiler gözükmüyor, sigara gözükmüyor biliyorsunuz. İşte duvarda müstehcen addettikleri bir resim varsa o bulanıklaşıyor, dolayısıyla günlük hayat içerisindeki bu muhafazakârlaşma hali senin söylediğin o adama kadar varıyor. Sokaktan başlayıp oraya kadar uzanıyor. Oradan sokağa ulaşıyor. Birbirini besleyen bir hal bu.

Emre Zeytinoğlu: O davranışı normal görüyor işte; benim biraz önce söylediğim şey bu, facia da oradan kaynaklanıyor. Yani kesiverelim ne olacak? Gayet rahat adam.

Enis Rıza: İstersen senden devam edelim Ayşe, özellikle bu “38” Dersim belgeseli.

Ayşe Çetinbaş: Öncelikle biraz önceki bu izin alma prosedürünün sıkılaşmış bir örneğini vermek isterim. Alman televizyonlarına çalışıyorum, mihmandarlık yapıyorum. Benim 7-8 yıllık bir deneyimim var bu konuda, ben bile artık neredeyse yapmak istemiyorum bunu çünkü o kadar zorlaştırdılar ki. Özellikle yabancılar söz konusuyken, hani bizler için de çok zor izin almak filan ama yabancılar söz konusuyken istekler artıyor. Önceden sadece bir form dolduruyorduk, basit bir başvuru prosedürü vardı. Açıkçası yabancı şirketler de artık Türkiye’deki siyasi gelişmeleri yakından takip ediyorlar ve burada çekim izni için başvururken konuyu artık kendileri sansürleyerek yazıyorlar: Konu politik bir şeyse biz çiçek, böcek çekmeye geliyoruz diyorlar. Bu da benim her seferinde utanç duyduğum bir konu. İlk başlarda “abartıyorsunuz, yazabiliriz, o kadar değil” diyordum ama artık birçok arkadaşımdan da duyduğum üzere daha ‘hassas’ bir konuysa iznin fiilen çıkması aylar önceden planlanmış çekim tarihlerinden sonraya sarkıyor. Ben de o nedenle artık baştan iznin zamanında çıkması konusunda sorumluluk almadığımı belirtiyorum. Bu da hem bizim işimizi profesyonelce yapamamamıza hem de olumsuz bir imaja neden oluyor. Bir de eşcinsellik, transseksüellik gibi konularla ilgili geldiğimiz nokta o kadar vahim ki… Mesela “Benim Çocuğum” LGBT bireylerin aileleriyle ilgili bir belgesel ve ona ticari dolaşıma sokmak istediğimiz noktada Eser İşletme Belgesine başvurduk. 7 yaş sınırı ve saat 21.00-06.00 arasında yayınlama izni verdiler. Buraya kadar ‘çok’ sorun yok. Hatta sevindik de, biz hiç vermezler, 18 koyarlar diye düşünmüştük. Habertürk’ün genel yayın yönetmeniyle görüşmüştük, filmle ilgilendi ve kanalda yayımlamak istediğini belirtti. Belgemiz de var sonuçta, yani teorik olarak saat 21’den sonra yayınlanabilirdi. Lakin kanalın hukukçuları ile görüştükten sonra RTÜK ile ilgili sorun yaşanacağı için göstermekten vazgeçti. Yani bu belgenin fiilen bir geçerliliği olmuyor. Zaten Türkiye’de belgeler, izinler çok konuşuluyor ama bunların hepsi hikâye. Ayrıca örneğin televizyonda “Ben Bilmem Eşim Bilir” diye bir yarışma var ve o programa 400 küsür milyar gibi bir ceza kesmişlerdi, basına da yansımıştı. O yarışmada çiftler birlikte yarışıyorlar, bir yarışmada erkeklere topuklu ayakkabı giydirilip, bir oyun oynatıyorlar. Bunun ‘“toplumun millî ve manevî değerlerine, genel ahlâka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olduğu” gerekçesiyle ceza kesmişlerdi. Kısacası fiiliyatta yaşadığımız deneyimler çok korkunç.

Enis Rıza: Burada araya gireyim. Mesela sansür meselesi bizim iki filmimizin başına geldi. Bir tanesi “Fırat Göl Olurken”, hala yasak, Süha Arın’la beraber çektiğimiz film. Orada bir Alman Arkeolog bir at başı buldu ve o at başı Türklerden iki bin yıl önce atın ehlileştirildiğini belgeleyen küçücük bir heykelcikti. Onu filmde anlattı. Buna karşılık sansür yazısında şu ifade vardı: “Türklerden önce atın ehlileştirildiğini söylemek gereksiz ve sakıncalıdır”. Hala da yasak, film yok ortada. İkincisi de bu topuklu ayakkabı hikâyesinden çağrıştı. Bir filmimizde kadın erkeğe parmağını uzatarak “Akşam gelirken sakın unutma şunu almayı” diyor. “İşte bir Türk kadını asla kocasına parmak uzatarak, tehditkâr bir vaziyette bir şey söyleyemez” diye sansür geliyor.

Tayfun Pirselimoğlu: Ama bu doğru!!!

Enis Rıza: Sayısız sansür hikâyesi anlatılabilir ama “38 Dersim” belgeseliyle patladı bu iş can alıcı biçimde. Bu arada “Kuzey/Bakur” la ilgili bir şey söyleyeyim. Muhalif bir kanalda, sansürün protesto edildiği anda, beni Kuzey’le ilgili canlı yayına bağladılar. Sunucu “Bir festivalde gerilla filmi gösterilebilir mi?” diye soruyor. Ona tabi uzun uzun bir belgeselcinin belgesel yaparken etik duruşunun olduğunu anlatmaya çalıştım. Belgeselci tarafından her konunun işlenebileceğini… Festivallerin de sinematografik özelliği olan her filmi gösterebileceğini… Israrla lafı başka yere kaydırıyor, ben önce ayırdına varamadım. Çünkü “Festivallerle ilgili görüşünüz nedir” diye sordu. Türkiye’de hakikaten bizim festivallere yönelik eleştirilerimiz var: “Hakikaten jüri oluşumu çok omurgasız: bir oyuncu olsun, bir sosyolog olsun, hadi bir tarihçi olsun ya da bir gazeteci olsun diyerek oluşturuluyor jüriler. Festivalin kendi sanat anlayışı yok, oluşturduğu bir sinema anlayışı yok. Bir jüri ödül alacak filme ödül vermemek için “ödül verecek film yok” diyor. Altın Portakal’da, geçen yıl da benzer şeyler yaşandı.” Neyse, festival eleştirilerini yaparken birdenbire aydım. Aslında manipüle ediliyor görüşlerim. Bunun üstüne dedim ki: “Gerilla filmi tabi ki yapılır ve gösterilir”. Sunucu “Siz gördünüz mü başka festivallerde?” dedi. “Katıldığım uluslararası festivallerde FARC’a, ETA’ya, IRA’ya dair birçok film izledim ve sanatsal filmlerdi. En önemlisi de bu belgesel filmler ilk kez festivallerde izleyicisiyle buluşuyor” deyince sözü başka yere çevirmeye çalıştılar. Böyle böyle her taraftan kuşatılıyoruz zaten. Tabi ki AKP’nin “bir politikası” var ve o politika temelinde birçok şeyi belirlemeye çalışıyor. Lakin muhalif gözüküp, milliyetçi, ulusalcı reflekslerle bizi kuşatmaya çalışanları da unutmamalıyız.

Ayşe Çetinbaş: “38 Dersim” filminde şöyle ilginç bir yapım süreci oldu: 2006’da çıktı film, bizim daha o zaman bu belgeden hiç haberimiz yoktu, daha yeniydik tabiri caizse. Munzur Festivali kapsamında Dersim’de gösterilecekti film, Çayan da oradaydı. Gösterim öncesi polis gelip filmin “Eser İşletme” belgesini soruyor, ilk kez o şekilde haberdar olduk bu belgeden, zira öncesinde Altın Portakal dahil birçok festivalde gösterilmişti sorunsuz. Munzur’da ilk kez böyle bir şeyle karşılaştık ve belge olmadan gösterilmez derken gösterimi yapamadık. Gelir gelmez de “38 Dersim” için belgeye başvurduk ve reddedildik. Alt kurul reddetti, üst kurula sevk etti. Gerekçe olarak da hiç bir şey sunmadılar. Biz de bunun üzerine dava açtık Kültür Bakanlığı’na. Orada ilk çıkan karar “Halkı kin ve nefrete teşvik eden unsurlar ” vs gibi artık klasik olan gerekçeler sunulmuştu. Bu karara da itiraz ettik ve ikinci bir bilirkişi heyeti inceledi. Onların dosyasında da “Şu kadar festivalde gösterildi, şu kadar kişi izledi ve önemli bir farkındalık yaratmadı… hani tabiri caizse kimse isyan etmedi bundan dolayı gösterilebilir’ gibi bir karar çıktı. Kültür Bakanlığı bu sefer bu karara itiraz etti, yani yasakta ısrarcı oldular. Bunun üzerine dosya Danıştay’a gitti. O dönemde mecliste CHP’li Onur Öymen Dersim Katliamı’nı bir nevi meşrulaştıran bir konuşma yaptı ve bunun üzerine Dersim meselesi kamuoyunda bu kadar tartışılmaya başlandı. Aynı dönemde bu sefer Başbakan da “Dersim Katliamdır” filan dedi ama aynı zamanda bizim film hala yasaklı. Basın da o dönem Ertuğrul Günay’a “Başbakan katliam diyor ve siz ısrarla bu filmi yasaklıyorsunuz” sorusunu yöneltiyor. Ertuğrul Günay “Benimle bir ilgilisi yok, o kurul meslek birliklerinden oluşuyor. Kültür Bakanlığı hedef gösteriliyor oysa bizden sadece iki temsilci var, meslek birliklerinin temsilcilerinden oluştuğu için çoğunluk uygun görmedi. Ben de aslında doğru bulmuyorum yasaklanmasını” gibi bir cevap verdi. Biz de umutlandık, herhalde geri adım atıyorlar dedik. Sonrasında aynı haftalarda Abdurrahman Çelik, sinema genel müdürüydü o zaman, bizim davaya bakan Av. Fikret İlkiz’in, 38 Dersim sürecini anlatan bir yazısına cevaben şöyle yazmıştı: “İşte bu sizin yazdığınız şeyler doğru değildir… belgeselin belgelere dayandırılması ve önyargısız olması esastır. Oysa 38’de anlatımın belgeye dayandırılmadığı, Tarihi bilgi, belge, harita, fotoğraf ve benzeri belgeleyici ve görüntüyü destekleyici unsurlar kullanılmadan anlatım yoluna gidildiği için belgesel niteliği taşımıyor zaten’ falan gibi bir yasağı savunan bir mektup yollamıştı. Dolayısıyla yasak aynen devam etti. 8 yılda bugün geldiğimiz noktada ise Danıştay: “iki tane farklı bilirkişi raporu var, bu çelişkili bir durumdur” diyerek yeni bir bilirkişi heyetinin toplanmasını istiyor. Hâkim ya da Danıştay üyeleri buna kendisi karar veremeyip ısrarla bir takım komisyonlara, bilirkişilere yani devletin kendi kişilerinden oluşan bir heyetin kararına bakıyor. Bu hukuk sistemi açısından çok vahim bir durum bence. Şimdi de tekrar kararı bekliyoruz.

Enis Rıza: “Kuzey/Bakur”un hikâyesi sanki daha farklı. Henüz hiçbir sınıflandırma kuruluna girmeden sansüre uğradı.

Mustafa Ünlü: Daha kimse seyretmeden.

Enis Rıza: Aynen. Gerilla hikâyesi denilerek doğrudan yukarıdan gelen göstermeyin emriyle engellendi.

Ayşe Çetinbaş: AKP’nin şu andaki kültür politikalarını o anlamda çok tehlikeli buluyorum. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul Film Festivali ile ilgili yaptığı açıklama da bunun çok güzel bir örneği. Bakanlık Süha Arın’ın filmini sansürlenmesinde rolleri apaçıkken: “bizimle bir alakası yok, biz sansürlemedik, festivalin kendi sorumluluğundadır” diyerek topu festival komitesine atıyorlar. Ben bunu çok tehlikeli buluyorum. “Bakur” filminin 12 Nisan günü Atlas Sineması’nda gösterim olacaktı. Öncesinde festival kapsamında 9 Nisan’da bir basın gösterimi yapıldı. 12 Nisan’da yapılacak gösterimden bir gün önce saat 18:00’da telefonum çaldı, ben hastanedeydim. İKSV’den aradılar: “Gelebilir misin, görüşebilir miyiz?” diye. Ben de: “Acil değilse hafta başında görüşelim” dedim. “Yarın ki gösterimle ilgili” denince: “Ne olduğunu bilmiyorum ama umarım gösterimi iptal etmekle ilgili bir düşünceniz yoktur” dedim. Onun üzerine hemen atlayıp gittim. Yani şaka gibiydi. Kültür Bakanlığı’ndan festivale yazı gönderilmiş. Festivalde gösterilecek bütün filmlerin “Eser İşletme Belgesi” olması gerektiğini gösteren 2014 yılında yazılmış bir dilekçeyi tekrar fakslanmış. Bakur’un lafı hiç geçmiyor tabi. Yazılı olarak yapılan şey bu ama telefonla direk bakan düzeyinde görüşmeler olmuş. IKSV yetkililerin sözlü ifadesi bu. Bakanla görüşüp bunu çözmeye çalışmışlar ama alenen bunun Bakur ile ilgili olduğu da söylenmiş. Yazılı olarak herhangi bir iz bırakmıyorlar ama sözlü olarak tehditlerini iletmişler: “Gösterimi yaptırmayacağız. Her türlü engelle karşılaşacaksınız” gibi. IKSV de bu tehditten dolayı gösterimi yapmayı göze alamayıp gösterimi iptal etmeyi tercih etti neticede.

“Yarın ki gösterimin iptal edilmesini düşünemiyorum, hemen çözmeye çalışalım, ne yapabileceğimize kafa yoralım” dedik ve biraz beklettik. Tabi ben baştan İstanbul Film Festivali’nin böyle bir iptali göze alacağını hiç düşünemedim. Bir iletişim sorunu var, o neyse onu çözmek gerekiyor algısıyla devam ettim. Bunun üzerine aklıma “Akiller” geldi, hemen ulaşabileceğimiz ve durumu anlatabileceğimiz bir kişi olarak Etyen Mahçupyan’ı aradım ve süreci anlattım, engeli durdurması için aracı olmasını rica ettim. Bizim çabamız İKSV’deki gösterimin iptal olmaması üzerineydi. Zaten sonraki süreçlerde yani filmi ticari dolaşıma sokmak istediğimizde şirket olarak yasaklanma süreçlerine hazırlıklıydık, ama festival aşamasında böyle son dakika bir engel beklemiyorduk doğrusu. Etyen Mahçupyan gece 23’te bana dönüş yaptı ve şöyle söyledi: “Askeri istihbarattan bilgi gelmiş bakanlığa, filmde DHKP-C propagandası varmış, o yüzden böyle bir süreçte bu film gösterilemezmiş”. Ben de: “Bir yanlış anlaşılma var sanırım, bu filmin DHKP-C ile alakası yok” dedim ve Etyen Mahçupyan’a izlemesi için filmin linkini yolladım. Onun üzerine saat 1’de geri aradı: “Haklısınız DHKP-C ile ilgili bir propaganda yok filmde; ona takıldılarsa ben yarın o kaygının yersiz olduğunu söyleyeceğim. Ama zaten bence başlı başına bu bir örgüt güzellemesi, PKK güzellemesi, tamamen iyi taraflarını göstermişsiniz. İnsanların silahlı mücadeleye katılmalarını teşvik eden bir tutumu var filmin” gibi bir yorumda bulundu. Süreci çözmek üzerine odaklandığım için bir şey demedim sadece: “Etyen Bey, sizden sadece şunu rica ediyorum, eğer takıldıkları konu DHKP-C ise o konuda kendilerini rahatlatıp, diğer görüşlerinizi lütfen şimdilik kendinize saklayın” dedim. Dediğim gibi tek derdim bu festival gösterimini ve birnevi festivali kurtarmaktı. Ertesi sabah: “Kusura bakmayın, onlar da bu filmi bir örgüt güzellemesi olarak görüyorlar ve bu yüzden film gösterilemez diye düşünüyorum ama yine de IKSV görüşsün” dedi. Netice de İKSV ile pazarlık yapıyorduk: “Açıklamanızı bekletin biz çözeceğiz” diye. Bu sırada bakana ulaşmaya çalışıyoruz. Sırrı Süreyya Önder araya girdi. Saat 12’ye kadar İKSV’yi bekletebildik ve çözemedik sorunu. Sonra onlar açıklamalarını yaptılar ve olay patladı. Sonrasında Kültür Bakanlığı: “Biz sansürlemedik, biz sadece gerekli olan bir hatırlatmayı yaptık bütün filmleri ilgilendiren” gibi bir açıklamayla işin içinden çıkmaya çalıştı. Ama bu yetmiyormuş gibi eş zamanlı, sinema genel müdürüydü yanılmıyorsam, Cem Erkul, bütün meslek birliklerine ve bir sürü sinemacıya filmle ilgili anti propaganda yapmaya çalıştı. Bizim filmin ‘başrol oyuncusu’, filmde toplamda 15 saniye konuşan bir insandan bahsediyor, bir dönem Ovacık’ta bir savcıyı öldüren kişiymiş. Meslek odalarına ve tek tek insanlara: “Sizin bu savunduğunuz filmin şöyle bir yanı var bunu biliyor musunuz?” diye mesajlar gidiyor. O sırada bana da şöyle mesajlar geldi: “Ayşe duydun mu böyle şeyler dolaşıyor, doğru mu? Buna karşı hemen bir cevap yazın”. “Neyine cevap yazacağız. Bu devletin kullandığı klasik bir yöntem. Bununla niye polemiğe girelim” derken konu kapandı. Sonraki süreçleri hep beraber yaşadık zaten. Dediğim gibi benim bu konuyla ilgili söyleyeceğim şey, AKP her zamanki gibi dolaylı olarak bir uyarı çekip, çok ağır bir şekilde, sert bir şekilde, asla geri adım atmadan sansür uyguladı. Tabi ki Bakur’un yasaklanabileceğini biliyorduk. Yaşadığımız ülkenin farkındayız ama bu aşamada, bu biçimde yapılacağını düşünmedik. Ben baştan festivallerin kabul etmeyeceğini düşünüyordum. Eğer İstanbul Film Festivali baştan reddetseydi çok şaşırmazdım doğrusu. Ama festival kabul etmiş, üstelik özel davet etmiş, biz daha başvurmadan, programına almış… Film bu sürece girmişken, son dakikada, bu kadar çirkin bir biçimde sansürlenmiş olması beklemediğimiz bir şeydi. Zaten başından beri filmi yurtdışından buraya getirmeyi düşünüyorduk bu sebeplerden, bu kaygılardan ötürü. Şimdi de aynı yola devam ediyoruz, uluslararası festivallere öncelik verdik, büyük festivallerden cevap bekliyoruz şu anda.

Emre Zeytinoğlu: En korkutucu tarafı bana göre bu; yani mesela sen dedin ya, çok doğru… AKP işin içinden sıyrılıyor, efendim kararı ben vermedim, bakanlık vermedi diyor, e kim verdi? İşte o komisyonlar verdi… Mesele tam burada, aslında hakikaten AKP vermedi; vermedi ama onun yaydığı düşünceleri benimseyen siviller verdi. Siviller kendi inisiyatifleri doğrultusunda iktidarla aynı kararları vermeye başladığı zaman, işte onun adına da faşizm diyorlar.

Ayşe Çetinbaş: En rahatsız olunması gerekilen şey şu: İKSV yetkilileriyle görüştüğümüzde: “Bunun nelere yol açacağını biliyorsunuz. Bütün sinemacılar ayağa kalkar. Niye buna güvenerek itiraz etmiyorsunuz, sorumluluğu alarak niye göstermiyorsunuz. Filmi gösterin. Ancak bu şekilde bu adamları durdurabiliriz. Sürekli sinersek bir yere varamayız” diye ısrar etti Ertuğrul Mavioğlu. Açık açık “Böyle bir sorumluluğu alamayız” dediler. Sonuçta Eczacıbaşı işte… Yine kapitalizm…

Emre Zeytinoğlu: İşte o yarar ortaklığı var ya, onun siyasetle falan görünürde bir ilgisi yok, ama işte aynı şey plastik sanatlarda da oluyor. Sanatçılar galeriye gider, galeri o sanatçının dosyasına bakar ve sergiyi açamam der. Neden? Çünkü nü’ler vardır mesela, bir kadın figürünün göğsü açıktadır. İşte ressam Metin Çelik’in bir resmi, Cemal Reşit Rey’deki bir sergiden bu yüzden çıkartılmıştı. Galeriye bir emir gelmemiştir Kültür Bakanlığı’ndan ya da valilikten, çıplak resim sergisi açamazsınız diye bir emir olmayabilir. Ama o galerici ya da bir kurumun görevlisi o yasağı kendi başına uygular artık, sivil olarak uygular bu kararı.

Enis Rıza: Evet, şu anda, tahakkümcü politikalar ve onun yansıması olarak gözüken iki mesele izin ve sınıflandırma kurulu. Sınıflandırma kurulunun yetkisi sadece yaş sınırı koymaktı. Çocukları şiddetten, aşırı pornografiden korumak ile sınırlıydı. Ama o yasaya müdahale edilmiş. Yasanın hazırlanma sırasında bildiğimiz o “devletin bekası” ile başlayan madde yoktu ve sonradan eklendi. O madde olunca işlerine gelince “Kayıt Tescil Belgesi” verilmemeye ve otomatik olarak da sansür uygulanmaya başladı. Kayıt Tescil Belgesi’nin amacı ticari bir meta olarak filmin sinema gösterimleri ve çoğaltımı için vergilendirilmesi. Ama diğer yandan ticari bir alanı olmayan belgesellerin, öğrenci çalışmalarının kontrol ve baskı altında tutulması amacıyla o belge dayatılıyor. Tescil belgesi verilsin, verilmesin başvuru için belli bir meblağ talep ediliyor.

Ayşe Çetinbaş: 500-480 gibi bir para. Ama o belgeyi almak için bir şirketin olması lazım. İnsanlar o yüzden şirket kurmak zorunda kalıyorlar.

Mustafa Ünlü: 2.500 liraya filan mal oluyor.

Enis Rıza: Öğrenci, filmi zaten zar zor yapmış. Bir de bu masrafı karşılaması oldukça zor oluyor.

Mustafa Ünlü: İşin şöyle bir tarafı da var: Yurtdışından festivallere gelen filmler böyle bir zorunluluğa tabi değil, herhangi bir belge ve denetime girmeksizin gösterim yapılabiliyor. Ama Türkiye filmleri için kayıt tescil belgesi zorunluluğu dolayısıyla da sansüre dönüşebilen denetim var. Türkiye’de üretilen belgesellerin Kayıt Tescil Belgesi almak zorunda olduğunu, Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali’ne ilk defa 2009 yılında tebliğ ettiler. Her seferinde gittik, konuşarak hallettik. Ne söyledik? Bakur ve sonrasında olan durumun ortaya çıkacağını, kimsenin gidip de bu belgeyi almak için başvurmayacağını, insanların filmlerini çekeceğini, festivalin Türkiye’den filmler olmadan yapılmak zorunda kalınacağını, bu durumda belgeselcilerin tepki göstereceğini ve bunun kamuoyuna yansıyacağını, yurtdışında-yurtiçinde gürültüsünün çok olacağını söyledik. Bu konuşmalar hep yapıldı ve son noktada sessiz kaldılar, işlem yapmadılar ve o şekilde yürüdü bu işler. Hatta geçen yıl sözlü olarak: “Artık biz o maddeyi işletmiyoruz” denildi. Ama yasa orada duruyor, yönetmelik orada duruyor. Böyle bir durumla karşılaşınca maddeyi işletmeye karar verildi. Belki daha öncesinde bunun kavgası verilmeliydi.

Enis Rıza: Altın Portakal’da bunun ciddi bir kavgası verilseydi, belki daha farklı olurdu. Ama zaten zaman zaman başımıza geldi. Belli filmler için İşletme Belgesi yok diye engellemeler yapıldı.

Tayfun Pirselimoğlu: 2002 yılında benim başıma geldi; epey bir zaman sonrasında bir ilkti. İstanbul Film Festivali’nde “Hiçbiryerde” adlı filmimin gösteriminin olduğu zamandı. “Eser İşletme Belgesi” vermediler. Büyük kıyametler koptu. Tam İstanbul Film Festivali zamanıydı. Alelacele bir üst kurul toplandı. benim filmimle birlikte “Dokuz” filmi de kurula girdi. “Dokuz” filmini biraz bunun yanına koymak için, tek başına olmasın diye almışlar izlenimi vardı. Velhasıl 6’ya 5 geçti film, ucu ucuna. Ama hikâye orada bitmedi. Sonra filmi her nasılsa TRT satın aldı. Tam gösterileceği anons edildi, gösterilmedi. Sonra bir daha anons ettiler, gene gösterilmedi. Hatta bunu TRT Genel Müdürü’ne gazeteciler sordular. Sonra köşe yazıları da yazıldı: “Filmi aldınız niye göstermiyorsunuz?” diye. “Olur mu, göstereceğiz tabi” dediler ama anons edip göstermediler. Benim de başıma bu ölçüde olmasa da buna benzer şey geldi. Çünkü “Eser İşletme Belgesi” denilen şey keyfi verilen bir şeyse, birinin eline silah teslim edilmiş demektir. Bu konuyu Yunan ortaklarıma sordum. Buradaydılar tam İstanbul Film Festivali zamanında. Şaşkınlıkla izlediler durumu, çünkü anlayamadıkları bir şey bu. Orada filmi yapıp bitiriyorsunuz ve de gidip gösteriyorsunuz. Bu kadar. Yaş sınırı gibi hususları da filmin yapımcısı kendisi takdir ediyor. Velev ki, birisi şikâyet edecek olursa mahkemeye gidiliyor ve hukuki işlem başlatılıyor. Bizdeki süreç, bir roman yazıldıktan sonra: “Alın okuyun bakayım bu roman olmuş mu? İyi mi, kötü mü, tehlikeli mi, rahatsız eder mi kimseyi?” deyip bir kuruldan ruhsat talep etmek gibi. Film olunca her nedense bu ruhsat süreci makul gözüküyor insanlara ki, bence hiçbir farkı yok.

Mustafa Ünlü: Zaten temel sıkıntı o, bunun idari bir süreç olması. Yani eğer bir suç varsa filmde bu bakanlığın sorumluluğunda olmamalıdır, gerekiyorsa yargı devreye girmelidir. Örneğin, adam çocuk pornosu yapmışsa, bu bir suçsa, birisi nasılsa suçu duyurur ve yargı süreci oradan devam eder. Temelde zaten yasanın sıkıntısı orada ve sonradan değişti. Erkan Mumcu zamanında yapılan ilk yasa, sanıyorum ki Avrupa Birliği normları o zaman çok daha gündemdeydi, ona yönelik olarak hazırlanmıştı. O süreçte sinema sektöründe yer alan gruplarla, kişilerle üç toplantı yaptı. Bu arada o toplantıların da hali hakikaten içler acısıydı. Yasa ile ilgili öneri almak için yapılmış toplantılardı. Bizler de oradaydık, utanç duyduğum şeylerden biridir. Sinemanın en ağır örgütleri, sivil toplum kuruluşları, temsilciler… Konuya hakim olamadık, ortak, kararlı, ciddi bir süreç yürütemedik. Üçüncü toplantıda adam en sonunda tamam dedi, kendileri aldılar inisiyatifi. Gene de gruplar halinde ya da birkaç örgüt önemli çalışmalar yaptı. BSB, sinemaların kurumsallaşması ile ilgili dünyadan birçok örneği araştırdı, koca bir rapor ve öneriler sundu mesela. Bu süreç sonunda hazırlanan yasa da mükemmel ya da tamam değilse de fena bir yasa olmadı o haliyle. Ama hemen sonrasında üzerinde oynanmaya, değişiklikler yapılmaya başlandı, yönetmeliklerle filan bu hale geldi yasa.

Enis Rıza: Ama şunu hatırlayalım: Türkiye’de zaten bir sinema politikası olmadı. Ama sonuç itibariyle senin de dediğin gibi yukarıdan ve aşağıdan bir kuşatmayla Türkiye’deki sinemayı, film üretimini belirlemeye başladılar. Mesela 2000’lerin başlarında çok iyi filmler çıktı. Bu yumuşama dönemlerinde, sizin filmleriniz dâhil olmak üzere aklımıza bir sürü film geliyor. Ama ondan sonra ona da bir müdahale var: Yok milli duyguları besleyecek filmler olsun yok aile filmleri olsun. Ticari sinemacılar buna uyum sağlamaya başladı. Tabi bu arada şöyle şeyler de oluyor: Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından Destekleme Kurulu’na denmiş ki: Enis Rıza’dan gelen filmler asla desteklenmeyecek. Ben kendimi biliyorum ama başkaları için de böyle talimatlar geldiğini duyuyoruz tabi.

Mustafa Ünlü: Aslında bir sanat politikası olmaması durumu 12 Eylül öncesine dayanıyor. Devletin bakış açısında büyük bir cehalet, ciddi bir algı eksikliği var.

Enis Rıza: Emre’nin biraz önce söylediği genel konsensüs içinde hareket edilmiş: Türkiye sinemasında özellikle belirli bir döneme kadar Ermeni yok, Kürt yok, Yahudi yok, bütün bunlar varsa da birer motif olarak, ironik bir biçimde var. Ama Türkiye’deki toplumsal olayların hiçbiri yok. Mahallelilik hikâyeleri, herkesin eşit, Türk ve iyi olduğu, bir de kötü adamlar üzerine kurulu bir yapı var aslında. Oradan, hastalıklı bir yerden geliyoruz.

Mustafa Ünlü: O ayrı bir tartışma bence. Devletin ya da iktidarların sinemaya geleneksel, sahiplenici, şekillendirmeci üstten bakan yaklaşımı var. İktidara gelenlerin sinemayla ilgili politikalarının olmadığını, neredeyse sadece kısıtlamacı yaklaştıklarını görüyoruz. Örneğin sinemaya verilen destekler sanki baba harçlık veriyor havasında yapılıyor. Hatta Kültür Bakanlığı bunu, kendi cebinden parasını verip, film yaptırıyor gibi sunuyor. “Sana parayı ben veriyorum, sen o parayla filmini film festivalini yapıyorsun, sus otur” diyorlar sanki.

Enis Rıza: Ama verdiği para da filmin bütçesiyle kıyaslanamaz.

Emre Zeytinoğlu: 12 Eylül öncesi olsun, sonrası olsun, kültür politikaları yok diyoruz ya, aslında galiba var kültür politikası… Yani iyi değil, tamam… Üretimin önünü açıcı değil, ona da tamam… Ama var. Şu bütün söylediğimiz şeyler genel bir durumu işaret ediyor ki devletin kültür politikası düpedüz bu… Daha öncelerde denildiği gibi: Devletin kültür politikası olmasın, yani çok öncelerden bahsediyorum, bizi devlet rahat bıraksın da o politikaları kendimiz oluşturalım, bir özgürlük ortamı içinde düşünelim bu işi. Tabii deneyimsiz bir ülkeyiz, yani pek önemli bir şey başımıza gelmemiş, deneyimledikçe anlıyor insan daha önce ne söylediğini. Şimdi ise o yok, bu yok; artık tiyatro salonu yok, konser salonu yok, birtakım şirketlerin alışveriş merkezlerindeki sinema salonlarından başka sinema salonu yok, sanatçı artık ne yapacaksa merdiven altlarında yapıyor. E buyurun işte, o gün avangart pozlarla istediğimiz her şey bugün devlet eliyle aynen uygulanıyor, ama bu da değilmiş demek ki istediğimiz. Çünkü devletin kültür politikası da bu zaten ve yine yakınıyoruz.

Enis Rıza: Aslında kültür politikası dediğimiz şeyi tanımlamak lazım.

Emre Zeytinoğlu: Evet, onu gerçekten tanımlamak lazım.

Enis Rıza: Çünkü kültür politikası dediğimiz şey, kültürün özerk ve özgür bir biçimde kendini inşa edebileceği alt yapının oluşturulmasıdır, devletten beklenen kültür politikası budur.

Mustafa Ünlü: Düzenleyici değil, ortam hazırlayıcı olmalı.

Enis Rıza: Aslında Yunanistan’da, Fransa’da, çeşitli ülkelerde olduğu gibi daha çok yönetmene yardımcı olan, filmin gösterim alanlarının arttırılması ve ticari destek verilmesi gibi mekanizmaların işletildiği kültürel politikaların oluşması lazım. Şimdi bir politika yokluğundan söz ederken, aynı zamanda AKP’nin son dönemindeki otoriter-hegemonik müdahalelerinden söz etmek gerekir. Geçmişte de vardı ama bu bugün daha da şiddetlenmiş vaziyette. Geçmişin bütün zaafları, hastalıkları üzerinden yeniden inşa ediliyor.

Emre Zeytinoğlu: İşte tehlikeli tarafı da o, sansürün sivilleşmesi, baskının sivilleşmesi. AKP’nin söylediği şeyin tehlikesi de orada, diyor ki ben artık sokağı destekliyorum, sokakta ne yaparsanız destekliyorum, ama sokak zaten onun istediği şeyi yapıyor, AKP, kendine dönüştürmüş bir sokağı destekliyor. Buradaki sokağın hangi sokak olduğunu ayırabilmemiz imkânsızlaşıyor giderek. Daha önce kültür politikalarıyla oluşturulacağını düşündüğümüz, hatta bazen de ona karşı çıktığımız, bir empozenin varlığından söz ettik. Bir devlet tiyatrosu, bir devlet opera ve balesi, sinema sektörüne yardımcı olabilecek kurumlar, sanki devletin el attığı, yönetebileceği pozisyonlar olarak görüldü. Bir taraftan doğruydu endişeler. Oysa bir taraftan da aslında bu kadar başıboş olunduğunda, işte biraz önce de söylediğim gibi AKP’nin kendini savunurken sokağa buyurun, ben sokağa hizmet ediyorum dediği andan itibaren, sanatın ve kültürün iktidarla yeniden örtüşmesi hali doğdu. Daha önceki korumacı durum kısıtlayıcı bir şey olarak görülüyordu, yani bu kurumların devlet eliyle yaşatılması bir ideoloji olarak görülüyordu, şimdi de iktidarın sokağı hedeflemesi yine politik bir kısıtlama olarak görülüyor. Aynı durumu, 80’li yıllardaki postmodernizim tartışmalarında da yaşadık. Postmodernizm ne? Onu bir görelim, koşullarını deneyimleyelim, olmazsa onu da göndeririz algısı… Saçmaydı tabii, öyle olmuyor işte… Bir politikayı reddettiğiniz zaman, devlet elini sanattan ve kültürden toptan çeksin dediğiniz zaman, neyin geleceğini tahmin edemiyorsunuz. İşte sanat ve kültür sokağa çıktığı zaman, yeniden bir iktidar empozesi oluşabiliyor. Tehlikelerle dolu tanımlar bunlar.

Mustafa Ünlü: Aslında ciddi bir açık var. O açık, dediğiniz gibi işte, menfaat ilişkileriyle besliyor. Çok küçük bir şey anlatayım. Bir kamyoncular belgeseli çektim ben, 2007 yılında. Anadolu’nun her tarafını dolaştık. Bütün o kamyoncu barınaklarına, kamyoncu lokantalarına, çok büyük alanlara yayılan yüklerini alıp, boşalttıkları kamyoncu garajlarına gittik. Kamyoncunun hali perişan, hala perişan… Adam yükünü alıyor ama geri dönüşün garantisi yok. Karın tokluğuna çalışıyor bireysel kamyoncular. Herhangi bir gün o yük bekledikleri alana gittiğimizde, kamerayı koyduğumuz anda bir forum oluşuyor. Rahatlıkla 100 kişinin katıldığı forumlardan bahsediyorum. Önce tek tek anlatıyorlar, hallerini ve yaşadıkları zorlukları dillendiriyorlar. Sonra laf lafı açıyor, birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Bu durumla ilk karşılaştığımda: “Hah şimdi kamyoncular bir araya gelip bir eylem başlatacaklar” diye düşündüm. Sonra bir baktım ki her gittiğimiz yerde oluyor bu. Sonra da dağılıp oturuyorlar. Bir tanesinin anlattığı bir şey vardı: Gebze’de buna benzer bir konuşma sırasında ciddi bir kalkışma olmuş ve yaklaşık 100 kamyon köprüde kontak kapatmak için yola çıkmışlar. Anlatan adam söylüyor: “Geldim, köprüye girdim, arkama baktım bir tek ben varım, başka kamyon yok, yola devam ettim”. Son sansür olayına bakıyoruz sinemacılar da aynı durumda, hiç farkı yok.

Enis Rıza: Şimdi Bakur’la ilgili küçük bir anekdot paylaşayım. Bakur’un basın açıklaması oldu Atlas Sineması’nda. O gün basın toplantısından sonra, o kalabalık bir foruma dönüşecek diye bekledik. Fakat inanılmaz bir biçimde bu durumu atlatalım, tamam görevimizi yapmış olalım ve buradan çıkıp gidelim ruh hali vardı düzenleyicilerde. Esas bu hal ve bu muhalefetsizlik çok tehlikeli.

Emre Zeytinoğlu: Bizim okulda bir forum vardı, yani 1970’lerin ortaları filan. Sonra birisi bir konuşma yaptı, hangi fraksiyondandı unuttum, bütün konferans salonu o konuşmadan sonra “kahrolsun faşizm” diye bağırmaya başladı. Konuşmayı yapan çocuk salona doğru şöyle bir baktı “ne bağırıyorsunuz ya?” dedi. Bir anda kesildi sloganlar. “Ne oldu, niçin öyle dedin?” diye sordular, o da salona “içimizde faşist mi var ki böyle kendi kendinize bağırıp duruyorsunuz” dedi. “Peki ne yapalım o zaman?” dediler, “biraz oturalım dağılırız” dedi. Sen söyleyince şimdi aklıma o geldi.

Ercan Kesal: Ben Emre’nin söyledikleri üzerine birkaç şey ekleyeceğim. Bizim üzerinde yaşadığımız, beslendiğimiz, etkilediğimiz habitatımız bu. Besi yerimiz yani! Sinemayla ilgili meseleler niye bu kadar can yakıcı hissediliyor? Çünkü sinema, kapitalist sistemin ve ilişkilerin tam göbeğinde. Ben kimseye hesap vermeden, para ödemeden akşam şiirimi yazarım, hikâyemi yazarım. Yayınlatırım ya da yırtıp atarım, ya da çekmeceme koyarım; ama şu yaptığımız iş, sinema, birçok insanın bir araya gelerek, delice bir hayali, bir yönetmenin düşünü gerçekleştirmek için uğraştıkları bir tuhaf çaba. Çekip bitirdikten sonra da iş bitmiyor, istiyorsun ki gitsin birileri onu seyretsin, nasıl olacaksa artık o birilerine ulaşsın. Bu yüzden bu devlet denilen mekanizmayla temas kaçınılmaz, parayla temas kaçınılmaz. Çünkü fazlasıyla parayla hemhal olmuş bir sanatın içerisindeyiz, yaptığımız işin niteliğinde o var. Filmlerin kolay çekiliyor olması da kurtarmıyor artık. Kameranın ucuzlaması ya da ekipmanın çabucak tedarik edilmesi de işi çözmüyor. Şunu fark ettim, çok önemsediğim iki adam, hayran olduğum Tarkovsky ve Kieslowski’yle ilgili bir tespitimi aktaracağım: Tarkovsky’nin güncesini okumuşsunuzdur, günce 500-600 sayfalık bir kitap ve 400 sayfasında: “Para geldi mi, gelmedi mi, sanat komitesinden aradılar mı, aramadılar mı? Bak yine vermeyecekler galiba” gibi cümleleri okuyorsunuz. Sürekli, her sayfa da bu kaygılar var. Yani korkunç bir şey: 1970’li yılların Rusya’sında bir adam var oturmuş oraya ve filmlerin nasıl çekileceğine, hangi senaryoların nasıl yazılacağına filan karar veriyor ve Tarkovski’nin sonu, kahır içerisinde İtalya’ya kaçış ve orada da ölüş, Tarkovsky’nin yaşadığı bu. Kieslowski’ye bakıyorum, 1980’li yılların Polonya’sı işte, Kendi televizyonlarından gelecek para üzerine bütün anlattıkları. Oradan bir para gelecek, o para yeter mi, yetmezse nasıl yaparız falan. Dekaloglar’la ilgili çekim süreci örneğin… Dekaloglar, televizyon için, gençlerin senaryo yazması ve yeni filmler çekmesine dair bir projeden, fondan yararlanarak yapılan bir film. Bunu niye söylüyorum; bu hikâyede parayla temas ve devletle temas bitmiyor. Bu yüzden, “yapımcı” denen bileşenin çok özel bir yol, yöntem icat etmesi lazım gibi geliyor bana. Çünkü burada yönetmene, oyuncuya ve senariste ne söyleyebilirsiniz ki; sadece kendi işini yapmakla mükellef o, kendince en iyisini ve istediğini özgürce, istediği gibi, neyse o, onu yapacak. İşi bu. Bunun üzerine konuşmak bile abes zaten. Devletle ilişkinin en aza indirilmesi ya da hiçlenmesi şart. Yaptığımız filmlerin kitleye-seyirciye ulaşması için yeni bir yol-yöntem aranmalı ve bulunmalı.

Sinema-devlet ilişkisi açısından, Türkiye’nin geçirdiği evreler çok enteresan aslında. Sinemanın devletle olan tarihsel sürecini okurken fark ettim; bazı müdahalelerin sektörü bu kadar derinden etkileyeceğini düşünmemiştim. 1942’deki Varlık Vergisi ile o dönemin en güçlü yapım şirketi konumunda olan ve endüstrileşmeyi başlatacak gibi görünen “İpek Film” çalışamaz hale gelerek ortadan kalkıyor. Sonra 1948’de vergi muafiyeti var ve enteresan bir şekilde filmlerle ilgili nicel bir artış var. 1950’liler de Demokrat Parti ve global ekonominin sirayet etmesiyle birlikte, sinemanın bir ticari sektör haline dönüşmesi lafı ilk defa kullanılmaya başlıyor. Ama kurumsallaşma yok hala. 1950-77 arası çok verimli ve altın bir dönem aslında. Garip bir şey ama kahramanlarından birini çok yakından tanıdığım için söylüyorum, Lütfü Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz işte Yılmaz Güney filan, nasıl film çekiyor ve nasıl seyirciyle buluşuyor, inanılmaz bir süreç o. Ve edebiyat fazlasıyla sinemanın içerisinde. Sansür yine var, yani Metin Erksan’ın kendi ağzından anlatayım: Aşık Veysel’in hayatı filminde başakları çok cılız gösterdikleri için sansür kurulundan geri geliyor. Amerikan filmlerinde dev başaklı biçerdöverlerin döndüğü filmlerden kesip, filmin içerisine koyuyorlar. Sivas’taki tarlalarda dev başaklar dalgalanıyor falan. Sonra Aşık Veysel’in çocukluğu ve kör oluşu, sağlık ocağı diye bir şey de yok. Filmde devlet hastanesinin önünde bekleyen doktorlar, hemşireler “hoş geldiniz diyor, sedyeye koyuyorlar” filan. Böyle tuhaf şeyler de var ama ciddi bir üretim var, edebiyat sinemanın çok içinde. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Peyami Safa, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Nazım Hikmet, herkes sinemanın içerisinde, tuhaf bir dönem. Mesela bu 1960’dan 1977’ye kadar sürüyor. 1977’de ilk defa Sinema Dairesi Başkanlığı kurulmuş. 1978’de devlet sinema kurultayı toplanmış, herhalde dönemin siyasi yapılanmasını da burada düşünmek lazım. Çünkü 1977-78 yılları da bir yanıyla da kaotik. Ve zor yıllar. Darbeden sonra da, 1984’te bir örgütlenme var, bütün bu sinema birlikleri o tarihlerde kuruluyor. 1986’da sinema-video-müzik eserleri kanunu çıkıyor, 1989’da ilk destekler başlamış. Yani bunu da nereden oluşturmuşlar? Belediye payı, bandrol ve bir yerlerden yapılan kesintilerle oluşturulan bir kaynak, sözünü ettiğimiz. Aslında, devlet parayı bir yerlerden alarak topluyor, bir fon oluşturuyor, yoksa ona özel bir bütçe ayırmıyor. Var olan gösterimlerden, belediyenin payından, bandrollerden yüzdeler alarak oluşturulan bir şey. 1990-2005 arasında da sinemamızda sponsorluk, ortak yapım, yapımcı-yönetmen kavramları var. Şimdi bunu niye bu kadar önemsiyorum; sadece para veya sadece devletin bizimle ne kadar temas ettiği dışında hepimizin üzerinde bulunduğu, soluduğumuz havayla, yaşadığımız yerle, estetik vasatla ilgili de çok ağır bir meselemiz var bence. Hani bir tarafta belki Bakur’la veya bir başka filmle hızla temas ettiğimiz, çabucak kafamızı tosladığımız yerler de var ama artık çektiğimiz filmleri kimse seyretmiyor, artık çok kötü bir iklimde yaşıyoruz. Çünkü bu ülkenin estetik vasatı TOKİ olmuş. Televizyonların, radyoların, gazetelerin, okulların, üniversitelerin hali neyse, festivallerin de hali bu. “Vasat”ımız bu! Burada çok ağır bir habitat sorunu var. Sinema bundan en hızlı etkilenen sanat çünkü çok canlı ve dinamik. Aşağıdan gelen enerjiyi biliyorum ben. Sinema okullarının, oyunculuk okullarının sayısının artışı, ayrıca olumlu bir şey ama herkes senaryo yazmak, herkes film çekmek, herkes oyuncu olmak filan istiyor, acayip bir şey. Ben hani 45 yaşında sektöre hasbelkader başka bir yerden girmiş, doktor olarak girmiş bir adam olarak sık sık “Allahtan doktorum” falan diyorum, karşılaştıklarımla ilgili derin bir ümitsizliğe kapıldığım oluyor doğrusu…

Tayfun Pirselimoğlu: Ama başhekim oldun! (Gülüşmeler)

Ercan Kesal: Doğru söylüyorsun Başhekim de oldum, ya Allahtan hastane var, çalışıyoruz, ekmeğimizi oradan kazanıyoruz. Gerçekten de, sadece Bakur’la, sansürle, festivallerde yaşadığımız bir takım somut olaylarla kalmıyor yaşadıklarımız. Bunlarla beraber ve bunların dışında çok ağır bir yerden geçtiğimizi düşünüyorum, kültürel vasatlık anlamında. Bir erozyon, bir çölleşmeden geçtiğimizi düşünüyorum.

Enis Rıza: Ama bunun iktidarla da bir ilişkisi var. Kendiliğinden gelişen bir durum değil.

Ercan Kesal: Başka bir şey beklesem şaşardım kendime! Yani AKP’nin böyle davranması beni hiç şaşırtmadı ki, çünkü beklenen bu. Bundan başkasını yapamaz ki, onların deyimiyle fıtratlarında bu var, başka türlü davranamazlar zaten.

Tayfun Pirselimoğlu: Daha vahimi ne biliyor musunuz? Sen demin deyince aklıma geldi. Başakların zayıf gösterilmesi gerekçesiyle filmin sansürlenmesini şimdilerde saçma sapan bulmamıza karşılık o zaman nasıl karşılanmıştı diye düşünmek lazım. Her türlü sansür, bunu makul bir şekilde karşılayacak bir toplumda üretiliyor. Yani sokaktaki biri için bu ‘yasak’ anlaşılabilir bir hal olabilir. Şimdi baktığımız zaman çok komik gelen bir gerekçe o günün şartlarında makul, anlaşılabilir ve giderek gerekli olarak kabulleniliyor; bugün de zamanın ruhuna uygun bu kabullenme hali geçerli ki, bu çok vahim. Bugün filmlerin başına gelen yasaklamalar sokaktaki adam, hatta sektördeki insanlar tarafından “Ama o da yani…..” diye başlayan cümlelerle gerekçelendirilebiliyor.

Emre Zeytinoğlu: Hatta politik olmasa bile duygusal olarak öyle olsun istiyorlar. Başaklar iyi olsun istiyorlar, onu görmek istiyorlar yani.

Tayfun Pirselimoğlu: Esas vahim olan şey bu; sokaktaki algının bu şekilde şekillenmiş olması.

Ercan Kesal: Bir Zamanlar Anadolu’da filminin çekimlerinde kasabanın biraz dışında, bir köyün yamacında köyü çekiyoruz, köye giren araçları çekiyoruz falan. Bir çoban, koyunlarını gönderdi geldi yanımıza, bizi izliyor. İzledi, izledi, biraz sıkıldı, sürekli aynı şeyi yapıyoruz ya. Sonra yanaştı bana. Dedi “Abi ne yapıyorsunuz?” dedim, “işte, film çekiyoruz.”, “Abi şurada daha iyi film çekilecek bir yer var”, “Neresi?” dedim. Beni yeşillik, çalılık, suların aktığı bir yere götürdü. Bunu yazdım sonra ben günceme. “Tam filmlik yer burası” diyordu çoban…

Tayfun Pirselimoğlu: Belki doğru söylüyordur!

Ercan Kesal: Aslında çok hoşuma gitti, onun filmle kendi dünyası arasında kurduğu ilişki.

Emre Zeytinoğlu: Malumdur, tek parti döneminde birtakım sanatçıları yurtdışına gönderiyorlar. Bunlar çok kalabalık bir grup, yurtdışında resim eğitimi alıyor bunlar ve tekrar buraya dönüyorlar. Sonra o sanatçıları Anadolu’ya gönderiyorlar. Onlardan istenen şey şu aslında, proje şu: Bu sanatçılar Batıda öğrendiklerini, Anadolu’da modernist resim yöntemine uygun sahneler ya da biçimlerle ortaya koyacaklar. Onlar ise Batı’da pek çok sanatçıyla çalışmış olmalarına ve pek çok örnek görmelerine rağmen, şöyle sahneler resmetmeye başlıyorlar: Pınarlar fışkırıyor, nehirler ve dereler akıyor, yeşillikler arasında kadınlar çok güzel, pembe yanaklı ve sağlıklı, çocuklar gürbüz, hayvanlar mutlu… Böyle resimler çıkıyor ortaya. Sanki orada hiç eğitim almamışlar gibi ve modernist yöntemlerle ilgisiz olarak. O sahneler köylerde bu sanatçıların çok ilgisini çekiyor, ama aslında uyduruyorlar, idealize ediyorlar diyelim… Duygu olarak, dolgun başaklar görmek istemeleri gibi. Yani çobanın dediği şaşırtıcı değil aslında.

Enis Rıza: Mesela 3. sinemadan söz ettim işte. Fransa’da Nazi işgalinden önce 210 milyon seyirci var izleme sayısı olarak. Nazi işgali sonrasında Underground sinema olarak devam etti. Yaklaşık 376 milyona çıkıyor. İşte Şili’de, Latin Amerika’da bu militan sinema, gerilla sineması dediğimiz filmler, bütün o otoriteye rağmen, hegemonyaya rağmen, imkânsızlıklara rağmen çekiliyor. Yeni üretim süreçleri ve seyirciye ulaştırılma mekanizmaları oluşturuluyor. Brezilya’da belgesel sinema yeraltında diktatörlüğe karşı kuruluyor ve müthiş bir sinematografi geliştiriyorlar. Yani sırf bir muhalif tavır olarak değil ona uygun bir sinematografi olarak da gelişiyor. Bence önemli bir sorun Türkiye’de bu. Baktığımızda bağımsız anlamda Genç Sinema Hareketi var ama bahsettiğime benzer bir üretim, seyirciyle farklı bir iletişim kurma süreci bir türlü kurulamıyor.

Emre Zeytinoğlu: Seyircinin de onlarla bir iletişiminin olması lazım. İhtiyaç duyması lazım.

Enis Rıza: : Tabi ki, özellikle sinemanın üçayağı var esas olarak: üretim süreci, seyirci ile iletişim ve disiplinlerarası ilişki. Türkiye’de bugün böyle bir şeyin gerçekleşmesini bekliyor insan. Biraz önce söz ettiğim, Bakur’un basın toplantısının foruma niye dönüşmediği sorusu önemli. Disiplinlerarası, aynı zamanda da organik ilişkilerin kurulamamış olması söz konusu olan. Oysa ister yer altı sineması ister militan sinema diyelim, ister başka bir ad verelim, farklı bir şekilde üretim süreçlerinin gerçekleştirildiği bir ortada. Ama seyirci ile kurulan ilişki zayıf. Kendi deneyimimizden biliyoruz: Devrimci Gençlik Köprüsü, Ayrılığın Yurdu Hüzün, Çöpte Dostoyevski Buldum gibi kimi filmlerimizin yirmi beş – otuz bin civarında seyircisi var parmakla saydığımız. Fiilen gösteriminde bulunduğumuz ve gösterim sonrasında tartıştığımız izleyiciden bahsediyorum. “38 Dersim” ve “5 No’lu Cezaevi” için de aynı şeyler söylenebilir. Bu filmler neden yaygınlaşamıyor, niye bir dayanışma ilişkisi içinde izleyici ile buluşmuyor? Evet, imgesel sinema daha ticari. Gerçekleştirilme süreçleri biraz farklı olabilir ama sonuç itibariyle özellikle belgesel sinemaya baktığımızda inanılmaz bir üretim süreci var ve çok iyi filmler de çekiliyor.

Tayfun Pirselimoğlu: Alıcısı mı yok.

Enis Rıza: Şimdi alıcısı da var gibi. Ama hem üretim sürecindeki ilişkilerin daha sistematik olması, hem de farklı mekanizmalar içinde kendini geliştirmesi, inşa etmesi lazım. Bunu sinemanın bütünü için de söylüyorum.

Mustafa Ünlü: Mekanizma yok, kurmaca filmlerde, ticari dolaşıma giren filmlerde bir mekanizma var. Birisi alıyor gösteriyor ama belgeselde üretim-dağıtım mekanizması yok, bir yol açılamıyor. İnternet bunun için bir ihtimal ama sürdürebilirliği yok şu anda. Yapıp internete koyabilirsiniz filminizi, sağda solda gösterebilirsiniz de o ikinci bir film yapmanın olanaklarını sağlamıyor size.

Tayfun Pirselimoğlu: Mesela 30-40.000 kişinin izlemesinin ticari olarak bir getirisi var mı?

Ayşe Çetinbaş: Yok, tam da onu söyleyecektim. Alıcısı yok dediğimiz şey izleyiciyle bir şekilde buluşabiliyor sonuçta. Bağımsız bir belgesel filmin milyonlarca insana ulaşması biraz ütopik, özellikle Türkiye koşullarında. Bir Micheal Moore değilseniz böyle bir izleyiciyle sinema salonunda buluşma şansınız yok. Bizim yaptığımız filmler özelinde bir değerlendirme yaparsak: 38 Dersim, 5 Nolu Cezaevi, Benim Çocuğum şimdi Bakur’un muhtemelen seyircisi artacak ama söylediğim gibi bir sonraki filmi yapacak koşulu yaratacak bir artıştan bahsedemiyoruz. Çünkü öyle bir sistem, öyle bir zemin yok Türkiye’de.

Enis Rıza: İlginç olan ona rağmen yapıyoruz.

Ayşe Çetinbaş: Ona rağmen yapıyoruz. BSB’nin yaptığı Online Dağıtımcılar toplantısı vardı. Yurtdışından bir grup belgesel dağıtımcısı geldi. Türkiye’de üretilen belgeselleri yabancı dağıtımcılara sunduk. Onlar da filmleri yurtdışında nasıl dağıtabiliriz üzerine geri dönüşler yaptılar. Projeler genellikle çevre filmleri, Kürt meselesi, Ermeni hikayesi gibi politik konular üzerineydi haliyle. Amerika’da yaşayan bir dağıtımcı vardı, ara verildikçe “Of içim şişti, bu ne böyle” gibi şeyler söylüyordu. Sohbet ediyorduk arada. “Ayşe” dedi,” ben anlamıyorum İstanbul çok güzel bir yer, Cihangir’de çok güzel sahaflar var, kitapçılar var… Neden boğuluyorsunuz bu geçmiş meselelerin içinde? Geçmişi bırakın artık önünüze bakın, neden bunları görmüyorsunuz” dedi. Ne demek istiyor bu kadın diye düşündüm, nasıl bunu algılayamıyor diye düşündüm. Muhtemelen Türkiye’ye çok yabancı biriydi. Almanya gibi geçmişiyle yüzleşmiş, geçmişi ‘kapatabilen’ bir ülke olmadığımızı, hala bu ‘tarihsel’ olayları yaşadığımızı muhtemelen kavramadı da. Yani çok komik gelmişti bana.

Enis Rıza: Belgeselci olarak temel problemlerden biri sinemanın yani belgeselciler ve imgesel filmciler, siz kurmaca diyorsunuz ben imgesel…

Tayfun Pirselimoğlu: Ne dersen de bir şey değişmiyor.

Enis Rıza: Tek bir alanda buluşamıyor olması aslında sorun.

Tayfun Pirselimoğlu: Açıkçası ben de tam bilmiyorum belgeselcilerin yaşadığı ıstırapları, yani arkadaşlarım olduğu için az çok aşinayım ama pratik karşılıklarının ne olduğunu bilmiyorum. Ben kendi derdimden size bakamadım!

Enis Rıza: İşte zaten problem bu.

Mustafa Ünlü: Mesela 2005’ten 2014’e kadar Kültür Bakanlığı belgesel-senaryo-kısa film olarak 1546 projeye destek vermiş. Bunların yarısının belgesel olduğunu varsayıyorum, aşağı yukarı 750-800 proje. İnternet sitelerindeki rakam bu.

Enis Rıza: 250-300 bin liralık bütçesi olan bir belgesel filme yirmi – otuz bin gibi bir destek sunuyor.

Mustafa Ünlü: Verilen toplam para 38 milyon lira. Bunun yarısının belgesel olduğunu düşünürseniz 17-18 milyon; bunu 700-800’e bölerseniz ortalama 30-35 milyar gibi bir para ediyor.

Ayşe Çetinbaş: Semih Kaplanoğlu en son 1.750 milyon gibi bir destek almıştı. Bir filme bu kadar verilirken 2005’ten beri bütün belgesellere verilen destek çok gülünç.

Mustafa Ünlü: Bir de 700-800 film diye düşünüyorsunuz. Bunun birkaç katı destek alınmadan yapılıyor onu biliyoruz. Peki, destek alınarak yapılan filmler nerede? Yani yılda toplam 200-300 belgesel film yapılıyor Türkiye’de minimum.

Ercan Kesal: 2014’te de 165 film yapılmış. Sinema sektörü içindeki bir arkadaşa soralım, şaşırmadan 20 tanesini saysın; ben sayamam.

Enis Rıza: Özellikle imgesel sinema filmlerini de topluyorum, çok iyi filmler var. Ama vizyona giremiyorlar. Zaten bir diğer problem de o. Bizim bir arkadaşımızın Çekmeköy/Underground filminin sadece galası yapıldı mesela. Bir de böyle seyirciye ulaşamayan, salon bulamayan filmler var. Her biri bundan sonraki filmini yapmak için 3-5 yıl bekleyecek çünkü var olan borçlarını ve aldığı desteği ödemek zorunda kalıyor.

Emre Zeytinoğlu: Bunların vizyona girememesinin nedeni, seyirci bulamaması mı?

Enis Rıza: Seyirci bulamamak değil, salon bulamaması.

Emre Zeytinoğlu: Salon bulamıyor evet, ama bağımsız bir salon olsa da ben böyle bir filmle para kazanamam diyecek, haklı olarak.

Enis Rıza: O bence spekülatif bir şey.

Ayşe Çetinbaş: Türkiye’de Kültür Bakanlığı dışında bir fon yok. Bu sene ilk defa Anadolu Kültür’ün “Yeni Film Fonu” açıldı. Bu kadar önemli işler yapıyoruz, sadece kendi filmlerimiz için değil bütün belgesel sinemacılar için söylüyorum, belgeselcilerin o anlamda yazık oluyor yapılan çalışmalarına, 100’lerce film yapılıyor, biz bize izliyoruz bunları. Bu yüzden birçok belgeselci farklı işlerde çalışıyorlar. Ben dil bildiğim için Alman televizyonlarına mihmandarlık yapıyorum, başkaları başka türlü şeyler yaparak geçiniyor. Tabi ki buradaki temel sorun sistem sorunu, salonların bulunmayışı, devletin politikası filan ama bir diğer önemli yanı aramızda bir örgütlenmenin olmayışı. Biz gücümüzün farkında değiliz gerçekten. Bakur’la İstanbul Film Festivali’nde yaşadığımız şey, gerçi tahmin ettiğimin çok daha üstünde bir tepki oldu, çok önemliydi. Arada bir iki çatlak ses bekliyordum. “Bir filmi görelim de öyle tutum belirleyelim” diyen kimse olmadı, hemen aynı gün refleks gösterildi. Büyük bir güç var bu gücün farkında değiliz, bu güçle çok daha farklı şeyler yapabiliriz. Bizler olmasak bu ülkede filmler de çıkmaz festivaller de yapılamaz. Dolayısıyla bizler çekilirsek bu sistem tıkanacak. Bunun bilincinde olmak gerekiyor bence. Onun dışında, Altın Portakal sürecinde yaşadığım en büyük hayal kırıklığı da Türkiye’nin en büyük sinema insanlarının bana “Hukuk sanatın üstündedir, yapabileceğimiz bir şey yok” tarzı cümleleri oldu. O nedenle sadece AKP ile sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Özetle AKP her şekilde kendisine mahkum kılarak hapsedici bir politika izlediğini düşünüyorum.

Mustafa Ünlü: AKP bunu kullanıyor zaten. AKP aslında bu politikaları üretmiyor, bu politikalardan besleniyor. Yılda ortalama 100 belgesel film destek alıyor demiştik. Bu desteği alanların bazıları aldığı paranın 5-10.000’ine bir şeyler yapıp veriyor Kültür Bakanlığı’na. O filmi bir daha görmüyoruz. Yönetmenin kendisi de görmüyor, kalan 20.000 ile de geçiniyor. Böyle bir alan da oluştu.

Enis Rıza: Şimdi tabi şunu not etmek de yarar var: Turgut Özal Amerika’ya gittiğinde ilk imzaladığı anlaşmalardan biri film dağıtımıyla ilgiliydi ve sinema salonu bulunmamasının bir nedeni de bu. Sinema salonlarının önemli bir bölümü istediği filmi gösteremiyor zaten. Seyirciyle ya da para kazanamaması ile alakalı değil durum. Filmler blok halinde geliyor ve o filmleri göstermek zorunda. Onun için 1968-69’da Fransa’da, Avrupa’da, Latin Amerika’da olduğu gibi underground sinema salonlarının, oluşturulması lazım. Çünkü “iş yapmaz” meselesini tersine çevirecek şey bu. 2000’ler çağı demiştim hani; o dönem yabancı filmden çok yerli film izlendi. Filmlerin kalitesiyle seyirciler arasında bir paralellik vardı, bunu da not düşeyim.

Emre Zeytinoğlu: Eskişehir’de Kılıçoğlu Sineması vardı, bin dokuz yüz elli dokuz yapımı çok iyi bir sinemaydı. Orayı yıktılar ve Anadolu Üniversitesi de bu sinema üzerine bir belgesel yapmış. Elli yıl boyunca oranın müdürlüğünü yapmış Ethem Arda bu belgeselde diyor ki: “Zaten bu sinemanın ayakta kalması mümkün değildi. Bugün Eskişehir’de kırk adet sinema salonu var ve bunların tümü de birkaç Amerikan şirketinin salonları. Dolayısıyla da her şirketin filmleri paketlendi ve sinemalar bu paketleri göstermek zorunda. Artık bir şirkete ya salon olarak dâhil olacaksınız ya da bunun dışında, film elde etmenizin mümkünü kalmadı. Onun üzerine de Kılıçoğlu Sineması kapandı ve yıkıldı zaten”.

Mustafa Ünlü: Kültür Bakanlığı desteklediği filmleri sözleşmeye bir madde koyarak, 9A maddesi, televizyonlara verme inisiyatifini kendinde topluyor. Yani sizin bilginiz bile olmadan filminizi yerel ya da ulusal televizyonlara verebiliyor. Telif haklarına aykırı bir şey yapılıyor. Gerekçesi de “rafta duruyor, gösterilmiyor” oluyor. Benim telif hakkımı korumak zorunda olan Bakanlık filmimi elimden alıyor, alakasız yerlerde gösteriyor. Eğer Bakanlığın filmlerin gösterilmesi gibi bir derdi varsa, filmlerin yapım sonrasını, dağıtımını, gösterime girmesini bunları programına alan salonları destekleyerek, TV kanallarına teşvik vererek belirli kotaları uygulayarak, festivallere sahip çıkarak yapması gerekir.

Enis Rıza: AKP’nin bir de başka bir politikası var. Meslek birlikleriyle, bizimle çatışmayın, bildiğinizi yapın aklı oluştu. Hani baskı demeyeyim de bir “telkin”.

Emre Zeytinoğlu: AKP yandaşı ya da karşıtı diye bir şey yok, bunun iktidar açısından bir önemi yok. Birileri o zihniyeti kullanıyorsa zaten iktidar açısından bir mesele kalmıyor. Yani işte adalet ve Recep İvedik arasındaki ilişki gibi. Dolaylı, ama aynı zamanda onun içinden bir şey.

Tayfun Pirselimoğlu: Bütün dünyada aynı problem var, sinema diye adlandırdığımız filmlerin gösterileceği yerler bütün dünyada sıkıntılı. Yurtdışında bunları bir şekilde seyirciye ulaştıracak mekanizmaları kurmuşlar. Ben Viyana’dan biliyorum; orada öğrenci olarak yaşadım bir süre. Belediyenin sinemaları vardı, bu ticari dağıtım ağının dışında, çok da iyi sinemalar. Böyle 3-4 tane sinema vardı, orada sahiden hiç bir yerde göremeyeceğiniz, sinema sanatı adına yapılmış filmleri izleyebilirdiniz; böyle bir gösterim ağı var. Çünkü, belediyenin kendini vatandaşına karşı sorumlu hissettiği alanlardan bir tanesi de sinema. Bunu ancak bu şekilde çözmüşler onlar. Tabi bunu çözmek için de onların geçtiği yollardan geçmek lazım. Çok vahşi bir şekilde dönüyor bu dağıtım işi Türkiye’de

Ercan Kesal: Fransa’da kendi kanallarında Fransız filmi gösterilme zorunluluğu var, kota konulmuş, mecbursun!

Enis Rıza: Yani dünyada müthiş sistemler var.

Tayfun Pirselimoğlu: Ama işte bu sistemlerin burada uygulamaya girmesi nasıl olur o işte sıkıntı.

Enis Rıza: İşte bunun mücadelesi verilmiyor. O örneği o yüzden verdim. Erkan Mumcu zamanı bir yumuşama, sinemacıları buluşturma girişimi oldu. O sırada sektör bir araya geldi, sinemacılar bir çok şey tartıştı ama bunun dışında sinemacıların bir araya gelip, taleplerini ortaya koyduğunu görmedik. Dayanışma gibi bir politikaları olmadı ki iktidara karşı bir duruş belirlensin.

Tayfun Pirselimoğlu: Zaten hiçbir iktidar, bütün hükümetlerden azade, bu alanı hiç boş bırakmak istemez. Çünkü bu çok etkili bir mecra ve her şekilde “Parayı veriyorum, kontrol de benim” denilebilecek bir zamanda yaşıyoruz. Öncesinde de böyleydi. Her iktidar için sinema netameli bir alandır, orayı da kontrol etmek ister.

Mustafa Ünlü: Yeşilçam’ın 1977 yürüyüşünü anımsayalım. Halkın gözünün önündeki tüm önemli starlar, Türkan Şoray, Fatma Girik, Tarık Akan, Kadir İnanır… Aklınıza kim gelirse, onlarla birlikte aklınıza gelebilecek figüranından set işçisine, yönetmeninden yapımcısına kadar herkes otobüslere dolup gidiyorlar Ankara’ya. Sansüre karşı başlayan bu yürüyüş 1978-79’dan sonra sinema örgütlerinin kurulmasına ön ayak oluyor. Ondan sonra bir takım düzenlemeler geliyor. Ama şimdi bakıyorsunuz, güç birliği denen bir şey var, bütün meslek birlikleri aynı bina da oturuyor ve onun kirasını Kültür Bakanlığı ödüyor! Hiçbir şekilde ortak bir örgütlenmeye gidilemiyor. Sinemanın gerçekten ayağa kalkması için örgütlenmeye ihtiyaç var!