Yasanın egemen olmasını isteyen başka hiçbir şeyin değil, yalnız Tanrı’nın ve Zeka’nın egemen olmasını istiyor demektir; bir insanın egemenliğini isteyense, bir vahşi hayvanı işin içine sokmaktadır; çünkü insanların tutkuları bir vahşi hayvan gibidir ve güçlü duygular yöneticileri ve insanların en iyilerini bile yoldan çıkarır. Yasada, tutkuları olmayan zekâyı bulursunuz.

Aristoteles, Politik

Yozlaşma ve Çöküş Teması

Herhangi bir şeyin yozlaşmasından, çürümesinden, bozulmasından ya da sapmasından söz ettiğimizde, zihnimizin arka planında bir “iyi” olma durumu veya “doğru” olma haline ilişkin bazı yargılar ya da düşünceler var demektir. Dinsel düşüncede sık sık rastladığımız, insanın ve dünyanın “kirlenmesi”, “günaha” gömülmesi, doğru olandan sapması gibi temalar, mutlak bir ceza (cehennem ya da kıyamet) düşüncesi ile birlikte işlenir. Hatta cinsellikten siyasete, hayata ait olan, neşe, zevk, tutku ve yaratıcılık içeren edimler, “kirli” nitelemesi ile damgalanır, insanın kendisini bunlardan mutlak bir biçimde uzak tutması ya da “arıtması” beklenir. Kıyamet, batağa saplanmış insanlığın kökleriyle sarsılması, felaketlerin en büyüğü ile şiddetli bir yok oluş yaşaması ve ardından günahlarının kefaretini ödemiş olduğu için yeni, yepyeni bir dünyaya, beyaz bir sayfaya açılmasıdır. Her büyük yozlaşma, bir çöküşü ve ardından yeni, “temiz”, “diri” bir başlangıcı getirir.

Eskil toplumlardan itibaren dinsel düşüncenin, çürüme, ölüm ve yeniden doğuş temasını geliştirirken doğadaki yaşam döngüsünden ne derece etkilendiği ya da ne kadarının toplumsal düzeni sağlamayla ilgili olduğu konusunda mutlaka din tarihi, din sosyolojisi veya antropoloji bazı açıklamalar getiriyordur. Bu ayrı bir konu. Bizim için ilgi çekici ve önemli olan, aynı temanın, siyaset teorisinin en eski formlarında bulunması ve uzunca bir süre en etkili açıklama ve anlama biçimlerinden birini sunmasıdır.

“Kozmik bakış açısı” felsefecilere ait bir yetidir kuşkusuz. Dünyayı evrenin sonsuz penceresinden seyretme ve anlık olanın sıradanlığını, uçuculuğunu keşfetme, daha “yüksek” bir var oluşa doğru insanı aktarır: “Varlık”ın ya da “idealar”ın alanına doğru… Siyaset teorisi için bunun en tipik yansıması rejimlerin ya da yönetimlerin döngüsüdür. Kesintisiz bir biçimde doğma, büyüme, gelişme evrelerini, gerileme (çürüme, yozlaşma) ve çöküş (ölüm) izler. Bir döngü tamamlanır ve sarmal bir biçimde diğer döngüye geçilir; bir ölüm başka bir şeyin doğumunun nedenidir. Çöken bir rejimin içinden başka bir rejim doğar; ama o da eninde sonunda yozlaşmaya hazırdır, hatta bunu doğumunun ilk anlarından itibaren çekirdek gibi içinde taşır. Birinin diğerini izlediği tarih, döngüsel bir hareket şeklinde gerçekleşir, birbiri ardı sıra gelen belli sayıda rejimden sonra başa dönülür. Bir “ilerleme” yoktur, daire çizilmiş, döngü tamamlanmış ve ilk olana, başlangıca varılmıştır.

Platon’un Devlet, Devlet Adamı ve Yasalar adlı kitaplarında işleyerek geliştirdiği yönetimlerin döngüsü (ya da yönetimlerin dolaşımı) düşüncesi, her yönetimin taşıdığı kusurlar nedeniyle yok olmaya mahkûm olduğu ve bir yönetimin yok olurken diğerini doğurduğu zincirleme değişimi anlatır. Platon’un amacı yönetimlerin değişimine ilişkin tarihsel bir açıklama getirme ile sınırlı değildir; hatta bu ikincil bir anlatım olarak arka planda yinelenip durur. Bir siyaset felsefecisi ve doğru, adaletli bir devletin yaratılmasını hedefleyen bir filozof olarak, siyasal rejimlerin bozulmalarının nedenlerini göstermeye çalışır. Ona göre, insan aklı, öz-denetimi kurarak tutkularını ve dürtülerini frenleyebildiği sürece bu bozulmanın önüne geçmenin koşullarını doğurabilir.

Hocası Platon gibi bir “kamu düşünürü” olan ve kendisini bilimin saf teorik ve metodik sorunları kadar, kamusal sorunlara da hasreden Aristoteles, Politika kitabında içinde yaşadığı tarihin başta Atina polisi olmak üzere diğer Yunan polislerine dayattığı bir gerileme ve hatta çöküş döneminin sorunlarıyla yüzleşmiş; ama aynı zamanda onlara meydan okumuştur. Yüz elli sekiz Yunan polisinin anayasasını titiz bir biçimde inceler, bunları sınıflandırır. Bununla da kalmaz, iyi ve kötü olanlar arasında ayrım yapar, hangilerinin doğru anayasalar hangilerinin sapmış ya da yozlaşmış anayasalar olduğu konusunda hükümler geliştirir.

“İnsan” sorunu ile “anayasa” ya da “rejim” sorunu iç içedir.[1] Platon gibi Aristoteles’te insanın “iyileştirilmesi” daha erdemli hale gelmesinin içinde yaşadığı siyasal rejimli köklü bağlantısı konusunda kuşku duymaz. Siyasal rejim, bir toplulukta erklerin, özellikle de egemen erkin örgütlenişidir.[2] Devletin organlarının, işleyiş biçiminin, karşılıklı ilişkilerinin, yurttaşlığın ve yurttaşlık hakları ile ödevlerinin biçimsel düzenlemesidir. Bununla kalmaz, rejim, “yaşam biçimi” sözcükleriyle ifade edebileceğimiz gelenekleri, alışkanlıkları, adetleri, yordamları, kuralları, ahlaki eğilimleri ve kanıları ve bütün bunların belli bir biçimde bir araya gelişini içerir. Siyasal rejimin “doğru ve adaletli ” olması, içinde “doğru ve iyi” insanların yetişmesi için gerekli şarttır.

Bozulmuş yönetimler içinde yer alan tiranlık, oligarşi ve demokrasi, aşırılıklara sürüklenmiş (sınıfsal eşitsizlik ve adaletsizlik açısından) olmakla kalmaz, özellikle iki ölçüt, keyfilik ve kamu yararından uzaklaşma bu rejimlerin yozlaşmasının temel nedeni olarak sunulur. Sözgelimi tiranlık, dizginlenmemiş tutkuların, kibrin, kazanma hırsının, sınırsızlığın ve keyfiliğin hüküm sürdüğü bir yönetimdir; ayrıca kirli çıkar ilişkilerinin hâkim olduğu bir rejim olması dolayısıyla da en tehlikeli ve en ”soysuz” rejimdir. Yasaların belirlediği sınırların dışında ve ortak yararın yol göstericiliğinden uzaklaşmış bir yönetim, ister tek kişinin ister belli bir azınlığın isterse çoğunluğun olsun, yozlaşmış olmaktan uzaklaşamayacaktır.

Aristoteles, döngüsel tarih anlayışına ve yönetimlerin dolaşımı şemasına yer vermez; yatay ve analitik bir çerçeve kurar. Ancak, onun bu terk edişi, yönetimlerin dolaşımı ile ilgili düşüncenin sadece bir dönemlik kesintiye uğramasıdır. Siyasal rejimler ve anayasa sorunu üzerine Roma döneminde bir Yunanlı tarihçi Polybios[3] bu düşünsel mirası devralır ve yeniden işler. Roma’nın büyüklüğü, elli yıl gibi çok kısa bir sürede geniş bir imparatorluk haline gelmesinin temel nedeni ona göre rejiminin gücünden ve sağlamlığından kaynaklanır. Bu rejim, Platon ve Aristoteles’in felsefesinin ana temalarından biri olan karma yönetimdir. Karma yönetim, siyasal rejimlerin yozlaşmasına, çökmesine karşı alınmış anayasal-kurumsal bir önlemdir; farklı yönetimlerin özelliklerinin bir araya getirildiği bir sentezdir. Sınıfsal çatışmaların ve kliklerin arasındaki sonu gelmez ve rejimleri çökerten çatışmaları yumuşatmayı amaçlayan karşılıklı bir denge-denet sistemidir. Her sınıfın ya da kliğin siyasal temsil olanağına sahip kurumlarının oluşturulması ve bu kurumların karşılıklı olarak birbirlerinin sınırlandırmaları üzerine kurulu bir yönetim anlayışıdır özet olarak.

Roma cumhuriyeti bu yönetim fikri ve uygulaması üzerine oturur. Daha sonraki cumhuriyetçi düşüncenin temel esin kaynağını oluşturacak olan karma yönetim düşüncesinin modern döneme geçerken yeniden işlenişi Machiavelli sayesinde gerçekleşir.

Cumhuriyetçi Düşüncenin Dirilişi ve Machiavelli

Machiavelli, söyledikleri kadar belki de söylemedikleri ile de “kötü” üne sahip olan bir düşünür olarak tarihte yerini alır. İktidarda kalabilmek için, bir yöneticinin ya da liderin, özellikle yeni bir prens ise, her tür zorbalık ya da acımasızlığa başvurabileceğini öğütlediği düşünülür. Bu tam olarak doğru değildir. Geçmişindeki hümanist mirası terk etmiş olmakla birlikte Machiavelli’nin virtu sahibi lideri, egemen olan ama bunu bir görkem ve onur ile taşıyan kişidir.[4] Yine de ikiyüzlülük söz konusunu olduğunda, liderin büyük bir aktör ve taklitçi olması gerektiği yönünde ısrarlıdır. Bugünkü ifadesiyle, liderlik nasıl bir algı yaratıldığı ile ilgilidir.

Machiavelli hümanist cumhuriyetçi geleneğin temel temalarını ve sorunlarını, özellikle de siyasal rejimle ilgili olarak düşüncelerini Söylevler’de (Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler) geliştirir. Bu kitapta odağını, yönetimi ayakta tutmaya çalışan yeni prenslikler ve bunun için gereken liderlik vasıflarından, stratejilerinden, cumhuriyet rejimine doğru kaydırmıştır. Polybios’un sorunu ele alış biçimi ile büyük bir benzerlik gösterir Söylevler’i yazış nedeni. Temel soru şudur: Roma’nın görkeminin ve ihtişamının nedeni nedir? Hangi yöntemler bu ihtişamı ortaya çıkarmıştır?

Geçmişteki, antik dönemdeki bilgeliklerden yararlanıp, onları taklit etmenin insanlığın yararına olacağı düşüncesini taşıyan Machiavelli için “karma yönetim” ya da Roma modeli cumhuriyet rejiminin, yeni yönetimlere sunacağı muazzam dersler ve yöntemler yumağı söz konusudur.[5] Tarih çalışması, salt merak ve zevk için gerçekleştirilen bir çaba olmanın ötesine sıçramalı, “şimdi” yapılacak konusunda ışık sunan bir fener olmalıdır.

Bu derslerin en başında (hatta Machiavelli dersten ziyade Antik olanın taklit edilmesini önerir) şehirlerin ya da yönetimlerin özgür olması zorunluluğu gelir. Yozlaşmış özgür şehirler olabilir ya da kötü yönetilen; ancak iyi bir yönetimin kurulmasının biricik şartı politik bir köleliğin bir başka halkın ya da devletin egemenliği altında gerçekleşen bir esaretin olmamasıdır. Özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin bütün bir cumhuriyet felsefesi geleneği için ifade ettiği anlam Machiavelli de bir kez daha tezahür eder. Yine de belirtilmesi gereken bir şey daha var; Machiavelli bozulmuş yönetimlerin de özgürlüğünü yitirmeye mahkûm olduğunu tarihten örnekler vererek önümüze koyar. Sadece yönetimlerin değil, halkın da bozulmuş olduğu bir devletin özgürlüğünü yeniden kazanması ise artık neredeyse imkânsızdır.[6]

Machiavelli’nin yozlaşma üzerine geliştirdiği düşünceler Aristoteles ve Polybios gibi düşünürlerin etkisiyle oluşan geleneğe bir katkı olarak görülebilir. Yurttaşlık erdeminin yitimi, kamusal iyinin geri plana itilmesi ve hatta özel çıkarlar uğruna çiğnenmesi, başka bir deyişle halkın virtu’sundaki kayıp bozulmayı ve sonuç olarak özgürlüğün tehlike altına girmesini getirir. Kamusal iyi düşüncesi, Antik Yunan ve Roma düşüncesini kat ederek XVI. yüzyıl cumhuriyet düşüncesine ulaşır ve vazgeçilmez bir yer edinir.

Machiavelli, Söylevler’in en etkileyici bölümlerinden birinde, şehirlerin (devletlerin) tek bir kişi (bir kurucu baba) tarafından oluşturulmasının iyi bir gelecek için gerekli olduğunu; ancak yönetimin tek kişinin elinde kalmasının ise bir felakete neden olacağını vurgular. Krallık kadar cumhuriyet için de bu geçerlidir. Kurduğu yönetimi miras bırakmayacak kadar erdemli bir yönetici, çok kişinin yönetimde olduğu bir rejimi garantilemek durumundadır, çünkü “düzenlenmiş yönetimin yükü tek bir kişiye bırakılırsa uzun ömürlü olmayacaktır”.[7] Bu düşünce, Platon, Aristoteles gibi filozofların, tiranlık ya da despotluğun doğuşuna ilişkin yaptıkları uyarıları anımsatmaktadır. Ve Machiavelli onların tiranlık gibi bozulmuş yönetimlerin doğuşunu engelleme yönünde geliştirdikleri düşünceleri yine kendi tarihine uyarlama çabası içindedir. Kişisel önlemler ve çabalar asla yeterli değildir; yasal ve kurumsal düzenlemeler olmaksızın koruyucu mekanizmalar oluşturmak mümkün olmaz. Burada öne sürülen, cumhuriyet düşüncesinin bir başka vazgeçilmezi ve tarihten çıkarılabilecek en önemli ders olan “karma yönetim”dir. Büyük yasa koyucuların, kamusal bilgelerin geliştirdikleri, tarihin dehlizlerinden ve karanlıklarında geçerek süzülmüş anayasal bir düzenleme olan karma yönetim. Yunan ve Romalı düşünürlerin hümanist bakış açılarını terk eden Machiavelli, bu çözüme sıkı sıkıya sarılmaktadır. Halk ve zenginler arasında oluşan uçurum ve çatışmanın (iki karşıt klik arasındaki uzlaşmazlığın) yasal bir yöntemle dengelenmesi yöntemine dayanır karma yönetim ve Roma’nın ihtişamının, görkeminin dayandığı yöntem de budur: Karşılıklı bir denge, direnç ve denetleme mekanizması. Ama bir farkla, Machiavelli asla gerçek bir denge ve uyuma ulaşmayı gözetmez, tersine klikler arasındaki uzlaşmazlık devam ettiği sürece ancak bir denge durumu var olabilir.

Aydınlanma felsefesine gelinceye değin, döngüsel tarih anlayışının bir parçası olan yönetimlerin dolaşımı düşüncesi, siyasal rejimlerin doğuş, gelişme ve yok oluşlarını açıklama yöntemi olarak kalmaz, insan iradesinin ve dönüştürme kapasitesinin bu döngüde nasıl bir yerde durduğu sorusunu sordurur. Karma anayasa düşüncesi bu sorunun kısmi bir yanıtı gibi durur. Geçmişin bilgisi ışığında, yaşanan acı deneyimlerden ders çıkararak insan iradesi, insan aklı ile yapılan karma anayasa, hümanist geleneğin içinde benzersiz bir yere sahiptir.

Machiavelli, antik bilgelerin yol göstericiliğini tarih okumalarının belli başlı amacı haline getirmişti. Polybios, Roma’nın cumhuriyet rejimini, çekilen acılar ve ödenen bedeller sonucu ulaşılmış ender bir çözüm olarak gördüğü için önemsiyordu. Romalılar anayasalarını (karma yönetimlerini-cumhuriyetlerini) “bitmek bilmeyen mücadele ve güçlüklerle, felaketlerden edinilen bilgileri dönüşümlerde somutlaştırarak gerçekleştirmişlerdir.”[8] Ancak tarihçiye göre bu yeterli değildir; bir rejimi değerli kılan sadece kurumsal düzenlemeler değil, kamusal etiği geliştirici gelenekler (alışkanlıklar), ritüeller ve rol modeller oluşturma gücüdür.

Karma yönetim düşüncesi Amerikan kurucu babaları tarafından bir kez daha yorumlanacak ve ABD’deki sistemin temelini oluşturacaktır. Ne var ki, rejimin yozlaşması açısından yeterli bir çözüm olmadığı, ABD’deki büyük çıkar şebekeleri, suç örgütleri, skandallar, yolsuzluk davalarıyla sürüp giden uzun bir tarihsel süreç tarafından tanıtlanır.   Bir yerlerde yanlış giden bir şeyler vardır. Siyasal-hukuksal düzenlemeler yeterli olabilir mi? Her ne kadar Aristoteles karma yönetimin daha toplumsal düzeyde sınıfsal bir denge, orta sınıfın yaratılması üzerine oturabileceğini söylemiş olsa da, çağdaş tartışmaların kapitalist sistemin yapısal özelliklerini devre dışı bırakma gibi bir lüksü yok.

Kapitalizm ve Yozlaşma: Birkaç Değinme

Yozlaşma nasıl tanımlanabilir? Bütün rejimleri ve toplumları kat eden bir yozlaşmadan söz etmek mümkün mü? Başka bir deyişle yozlaşmanın normatif tanımını verebilir miyiz?

En kısa tanımıyla, yozlaşma, bir kamu görevinin ya da konumunun kişisel çıkarlar yararına kötüye kullanılmasıdır. Bu tanım içinde önemli görünen nokta, kamu görevlilerinin, doğal amaçları olan kamu yararını (ya da ortak iyiyi) gerçekleştirmekten uzaklaşmaları ya da bu hedefi tümüyle devre dışı bırakmalarıdır.[9]

Kamu yararı yüzyıllar boyu önemini koruyan bir kavram ve değer olmakla birlikte, özellikle liberal demokratik teori prizmasından bakıldığında pek çok soruna gebe olduğu görülür. Üstelik cumhuriyetçi gelenekte çok önemli bir yer tutan siyasal yozlaşma düşüncesinin, liberal kuram için benzer bir öneme sahip olduğunu söylemek zordur. Liberaller için yozlaşmaya dâhil edilebilecek rüşvet, kayırma, kamu kaynaklarının kötüye kullanımı gibi eylemler, yönetilebilir ve hatta ortadan kaldırılabilir “vaka”lardır. Oysa cumhuriyetçiler yozlaşmayı “moral bir çöküntü” olarak görürler; yozlaşma, yurttaşlık erdemlerinin hem kamu görevlileri hem de sade yurttaş için yitimine karşılık düşer. Bunun nedeni büyük ölçüde cumhuriyetçiler ile liberallerin ortak iyi (ya da kamu yararı, kamusal iyilik) düşüncesine atfettikleri anlam ve önemin farklılaşmasından kaynaklanır. [10]

Günümüzde liberal demokratik rejimler “çoğunluğun iradesi”nin seçimler yoluyla belirmesi üzerine kurulmuştur ve bunun anayasal ifadesi, ulus egemenliğidir. Temsili sistemlerde, çoğunluğun oylarıyla iktidara gelen temsilciler (meclis) seçildikleri bölgeleri değil, tüm “ulusu” temsil ederler. Temsilciler aynı zamanda ulusun yararını ya da kamu yararını (ortak iyiyi) gerçekleştirmekle yükümlüdür. Liberal teorinin kurucu ismi John Locke, Yönetim Üzerine İki İnceleme’de, yasama organının kamu yararını gerçekleştirmekle yükümlü olduğunu onu sınırlamada tek kriterin kamu yararı olacağını belirtir.[11]

Ancak yine liberal siyasal doktrinin temellerinden biri olan ve kapitalist sistemin meşruluk ölçütlerini oluşturan iktisadi liberalizme göre, (sözgelimi Adam Smith) kişisel çıkar hiç de yadsınması gereken bir şey değildir; tersine bireylerin kişisel çıkarlarının peşinden koşmaları ve onu gerçekleştirmeleri sayesinde ortak iyiye (en büyük yarara) ulaşmak mümkün olacaktır. Dolayısıyla kapitalist sistem, sonu gelmez bir “sahip olma” güdüsü tarafından yönlendirilir.

O halde, siyasal sistemde veya kamusal görevlerde kişisel çıkar peşinde koşmak, sahiplik dürtüsünü doyurmak ve siyasal iktidarı bu yönde kullanmak neden yozlaşmanın temelini oluştursun?

Böyle bir mantık yürütmeden yola çıktığımızda kapitalizm ile demokrasi (en azından liberal demokrasi) arasında yapısal bir uyuşmazlık varmış gibi görünür. Kapitalizmin bireysel fayda ve sahiplik güdüsü üzerine oturan felsefesi, siyasal düzeyde herkesin yararına (ulusun adına ve onun yararına) hareket etme felsefesi ile örtüşmemektedir.

Felsefe düzeyinde işler sarpa sararken, pratikte doku uyuşmazlığına pek de rastlanmaz; kapitalist şirketlerin ve lobi faaliyetlerinin siyaset üzerinde etkisinin başka hiçbir ülke ile kıyaslanamayacağı ABD başta olmak üzere, kapitalist sistemin olduğu hemen her ülkede, derecesi farklılaşmakla birlikte, çıkar ağlarının siyasal sistemin kurumlarına dolanmış olduğu bir vakadır.

Felsefi düzeyde demokratik teori ile kapitalist pratik arasında var olan uyuşmazlık, pratikte boş bir iddiaya dönüşür. Demokratik teorinin halkın iradesi ya da egemenlik iddiası, özel ve kamusal çıkarlar arasında yapılan ayrım, bir anda sönen bir balon gibidir. Kapitalizmin “gerçek yüzü” ile karşılaştığımızda, büyük çıkar gruplarının (sermaye gruplarının ve etkili toplumsal baskı gruplarının) kamusal yaşama nasıl eklendiklerini ve onun birer parçası olduğunu görmemek mümkün değildir. Tüm halkın ya da ulusun temsil edildiği ve onun yararı (kamu yararı) adına hareket edildiği iddiasına karşın, kamusal varlıklar özel çıkarların hizmetine koşulur. Bu kapitalizmin en temelindeki “yozlaşma” ve liberal demokratik teorinin de en zayıf halkasıdır.

Bu açıklamalar bizi kapitalizm ve demokrasi arasındaki sorunlu ilişkiye götürecektir. Bu ilişkinin daha derin bir tartışmasını şimdilik bir kenara bırakılım. Doğrudan ilgili birkaç hat üzerinden tartışmaya devam edelim. Birincisi, kapitalizmin yapısı gereği özel çıkarlarla bütünleşmiş bir sistem olduğu düşüncesi, onun içinde kamu yararının gerçekleşebileceği bir siyasal rejimin kurulamayacağı gibi bir sonuca götürür. Bu iddiayı genelleyip, sınıfsal eşitsizliğin olduğu toplumsal yapıların tümünde benzer bir sonucun geçerli olduğu yönünde bir başka düşünceye uzanabiliriz. Özel çıkarların hâkim olmadığı ya da olmasının koşullarının bulunmadığı; ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumsal sisteme ulaşılıncaya kadar, siyasal yozlaşma sorunun ertelenmesi ve hatta kamu yararından dahi söz edilememesi iddiasına da bizi götüren bir akıl yürütme ile karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir akıl yürütme, siyasi ve ahlaki olarak nasıl bir tavır benimseyeceğimiz konusunda son derece önemli bir yere sahiptir. Çok önemlidir, çünkü bizi yaşadığımız, yolsuzluk, rüşvet, hukuksuzluk gibi olaylarda, “bunlar sınıflı toplumların özellikle de kapitalizmin yapısal bir niteliğidir ve içinde bulunduğumuz sistemi reddetmedikçe hiçbir mücadele çizgisi geliştiremeyiz” gibi bir düşünceye itebilir. Böyle mi gerçekten? Yoksa tartışmayı başka bir noktadan kurmak ve farklı bir bakış açısı geliştirmek mümkün mü? Bunun için anlatımı Brecht üzerinden faşizme doğru kaydıracağım. Ama bu tartışmayı asıl olarak yazıyı bitirirken yapacağım.

Faşizm ve Uç Yozlaşma: Brecht’i Hatırlamak

Brecht’in 1957 yılında yayımlanan ve 1958’de dünya prömiyeri yapılan oyunu Arturo Ui’nin Yükselişi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde pıtrak gibi ortaya çıkan mafya örgütleri ve liderlerinin hikâyesi yoluyla faşist rejimin yükselişini anlatıma kavuşturur. Brecht’in bu oyunu, dönemin en tanınmış ve güçlü mafya lideri Al Capone’nin hayatını inceleyerek yazdığı ifade edilmektedir. Oyunda, Al Capone’yi temsil eden Arturo Ui, bir suç çetesinin lideridir; ama bununla sınırlı kalınmaz. Brecht, Ui’nun kişiliğinde iki ismi bir araya getirir: Al Capone ve Hitler. Ui, Hitler ve Al Capone’nin bir bileşimi ve onların temsil ettiği değerlerin kristalize olmuş halidir. Brecht’in “uyandırma işlemi” için yaptığı bu özdeşleştirme; Ui’nun kişiliğinde, “mafya lideri” ile “faşist lider” özdeşleştirmesi, verimli çıkarımlar yapabilmek için sayısız ipucu sunar:

Gansterlerin gansteri
Kötü ün sahibi Arturo Ui!
Bütün günahlarımızı, yolsuzluklarımızı
Zorbalıklarımızı, budalalıklarımızı ve zaaflarımızı
Temsil eden bir serseri![12]

Evet, Arturo Ui, eninde sonunda bir serseridir. Onun kişisel zayıflığının ya da gücünün pek de önemi yoktur. O, aslında, iş çevreleri, suç çeteleri ve politika arasındaki işbirliğinin, iç içe geçmelerin oluşturduğu yeni bir yönetim anlayışını temsil eden bir karakterdir. Kenar mahalle çete liderliğinden büyük mafya patronluğuna yükselmenin hikâyesidir onun yaşamı. Bir anlamda yeni bir kahraman idolü doğmaktadır; güçlü, zorba ama etrafına yardım dağıtan; şiddet kullanan ama belli bir “adalet” anlayışı olan.

Brecht, ABD’deki gangsterlerin kısa tarihi ile Almanya’daki 1932-38 arasındaki Nazi tarihi arasında benzerlikler kurar. “Doğu Yardımı Skandalı” adı altında gerçekleşen büyük yolsuzluk, Parlamento yangını, etkili bir Nazi subayı olan Röhm’ün “darbe” yapacağı düşüncesiyle bir gecede (Uzun Bıçaklar Gecesi) SA’larla birlikte katledilmesi, Avusturya Başbakanı’na yönelik suikast ve sonunda Avusturya’nın ilhakı.

Yolsuzluk, hukuksuzluk, iktidarın kötüye kullanımı, kayırmacılık vb. şeyler yanında onlarla birlikte fakat onları da aşan başka bir boyutu vardır faşizmin. En ilkel, en dürtüsel en vahşi güdülerin uyanışı ve koyu bir salgı gibi toplumun tüm gözeneklerine işlemesi… İnsanların her an dokunulabilir, şiddet uygulanabilir, hakarete uğranabilir, insanlık onuru elinden alınabilir, büsbütün korunmasız olma durumu… Korku ve aşağılanmanın en temel insani değerleri örtmesi… Öte yandan çıplak şiddete dolanmış çıplak çıkarın, mutlak iktidarın, paraya ve güce tapmanın, büyüklenmenin, böbürlenmenin, sınırsızlığın, keyfiliğin hüküm sürüşü… Acı vermenin ve zalimliğin sıradanlaşması… Her konuda karar verme, yargıda bulunma, belirleme ve hiçbir biçimde sınırlanmama, denetlenmeme, sorgulanmama durumunun başatlığı…

Tarih boyunca anlatılan yozlaşmanın, çürümenin, bozulmanın uç sınırı… Sinik bir karakter olan, başarısızlığa uğramış, nevrotik, korkak Hitler’in bir “kurtarıcı”ya ve “güçlü” bir lidere dönüşümü… Arturo Ui’nin, bir kenar mahalle gangsterinin, güçlü bir patrona, nüfuzlu bir işverene ve gençlere model olan bir “kahraman”a, bir “idol”e dönüşümü gibi…

Arturo Ui’nin Yükselişi’nin yayımlanmadan önce metin olarak ilk ortaya çıkışı 1953 yılıdır; Brecht 1941’de başlayan ilk yazım aşamasından 1956’da metnin son halinin ortaya çıkışına kadar bazı değişiklikler yapmıştır. Savaş sonrasında, faşizm çöküşü, özellikle Ön Oyun metni üzerinde bazı değişiklikleri gerekli kılmıştır. Gençlerin gangster kahramanları bir “rol model” olarak almaları ve faşizmin yeniden hortlayabileceği düşüncesi, tarihsel bir uyarı yapma zorunluluğu düşüncesine yöneltmiştir Brecht’i.[13] Ön Oyun’a yaptığı değişiklik bu uyarıyı içerir. Bu uyarıyı dikkate alalım!

Sayın seyirciler, müdüriyetimiz de biliyor
Bu çözümlenmesi zor konuyu.
Siz, saygıdeğer seyircilerin belli bir kısmı da
O günler anımsatılmasın istiyor bir daha.
Ama tam bunun için işte
Parmak basmak gerekmez mi bu kanayan yaraya?
Ciddiyetle, saygıyla yapamayız bunu,
Bokun bok olduğunu göstermeliyiz dünyaya.
Bu yüzden de ele alamayız konuyu incelikle,
Ama göstermeliyiz uygun bir biçimde.
Boyu devrilesi, mezar kaçkını,
O sefil ve katil, şarlatan ve alçak!
Bütün endamıyla bir kez daha karşınıza çıkacak;
Günümüzde çünkü bu acı daha belirgin
Nerden çıkmış bu böcekler
Size öfke, topluma utanç getirenler!

Bitirirken…

İçinden geçtiğimiz dönemin sorunlarıyla boğuşurken, kolaylıkla geleceğe yönelik umutlarımızı yitirdiğimiz, sorunları çözme kapasitemizin elimizden alındığı ve etkisiz bireyler haline getirildiğimiz, her şeyin boş ve ne yaparsak yapalım düzelmeyeceği duygu durumuna, bir nihilizme sürüklenebiliyoruz kolaylıkla. Bizim için en büyük tehlike de bu olsa gerek; toplumdan ayrışarak ayrı bir varlık edinen devasa devlet aygıtları ve bürokratik mekanizma; bizim irademiz dışında, hiçbir biçimde hükmedemeyeceğimizi ve değiştiremeyeceğimiz ayrı bir güç imgesi içinde varlığını sürdürüyor, kendisini daim kılıyor. Modern çağın bireyleri, bizler, küçük ülkelerde kurulmuş, az nüfuslu cumhuriyetlerin tersine, kalabalıklar halinde, çoğu zaman aynı fikirde olsak dahi birbirimizle temas halinde olmayan kitleler halinde siyasal hayata katılıyoruz. Buna “katılma” denebilirse eğer! “İşte sadece bir oy, ne fark eder?” düşüncesi de bu kalabalık, ama ortak irade geliştiremeyen bir kitle içinde yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor çoğu kez. Kendi hakkımızda geliştirdiğimiz “etkisiz ve çaresiz” olma düşüncesi de buna eklenince, rıza göstermesek dahi, bizi “bir şey yapamayız!” düşüncesine, kolayca var olanı “kabullenmeye” itebiliyor.

Oysa özellikle böyle çöküş dönemlerinde her bireyin, her yurttaşın elinden gelenin en iyisini yapması; kurumlarımızı ve değerlerimizi, demokratik, hukuk devletine bağlı bir biçimde yeniden inşa etmek açısından büyük önem taşıyor. Karma anayasa düşüncesi, birbirini denetleyen, sınırlandıran, birbirine karşı baskı oluşturan kurumların, sınırsız ve keyfi bir yönetim için ciddi bir engel olabileceğini bize gösteriyor. Bu modeli, modern siyaset terminolojisi içine “denge ve denetleme sistemi” ve “güçler ayrılığı” kavramları ile bir ölçüde ifade ediyoruz. Bu kavramlar liberal gelenekten çok, cumhuriyetçi bir gelenek içinden yükselen karma yönetimini asli parçalarıdır. Ancak kuşkusuz, cumhuriyetin, doğrudan katılımcı, eşitlikçi ve özyönetim modelleri üzerinden yeniden yeniden tartışılması gerekir.

Cumhuriyetçi düşüncenin ve değerlerinin temelini oluşturan yurttaşlık etiği, kamusal etik de şu an her zamankinden daha fazla acil bir gereksinim bizim için. Siyasete, siyasal yaşama etik üzerinden yeniden bağlanmak ve “kirli eller”in bıraktığı enkazı kaldırmak için, kamusal sorumluluğun hayatımızın bir parçası haline gelmesi; kamusal sorunlara ilgiyi ve kamusal, ortak iyiyi yükselten bir yeniden öğrenme sürecinin devreye sokmaya çalışmak… Şu çok açık; bir enkaz kaldırma sorumluluğu ile karşı karşıya kalacağız. Görev bilinci ile hareket etmemiz gerekecek… Çocuklarımıza, gençlere, gelecek kuşaklara neyi öğrettiğimizin büyük önemi olacak. Nasıl rol modeller olduğumuzun… Hangi değerleri taşıdığımızın ve onlara deneyimlerimizden çıkardığımız hangi dersleri aktardığımızın…

“Kapitalist sistemin kendisi baştan sona yozlaşmış bir yapıdır” düşüncesini bilgi olarak tamamen doğru kabul edebiliriz. Ama sistem içinde hiçbir şeyin düzeltilemeyeceği; insanca yaşam koşullarının asgari düzeyde kurulamayacağı gibi bir anlayışa varmamız bizi büsbütün edilgenliğe doğru sürüklemez mi? Hayal ettiğimiz, özlediğimiz, beklediğimiz dünya bambaşka, evet! Ama bu istek, “şimdi”, “şu an”, temel insan hakları, özgürlükler ve hukuk mücadelesinden bizi alıkoyabilir mi? Sosyalist deneyim de içinde olmak üzere, on binlerce yıllık insan tarihinden süzülüp gelen deneyimler, değerler, mücadeleler, kurumlar mirasını acaba ne ölçüde bilebiliyor ve kendimizin kılabiliyoruz?

 

DİPNOTLAR

[1] Aristoteles, Politika, çev. M. Tunçay, İstanbul: Remzi Kitabevi,1983, s. 6

[2] A.g.e., s. 79

[3] Bkz. Polybios, “Tarihler’den Seçme Parçalar”, Tunçay, M. (der) Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi-1, (çev. K. Fişek), Ankara: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1969, s. 123-154.

[4] Skinner, Machiavelli, (çev. Cemal Atila), İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, 2004, s. 66.

[5] Machiavelli, Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler, (çev. Alev Tolga), Ankara, Say Yayınları, 2009, s. 21-23.

[6] A.g.e. s. 90-91.

[7] A.g.e. s. 61.

[8] Poliybios, a.g.e, s. 134

[9] John Girling, Corruption, Capitalism and Democracy, Londra: Routledge, 1997, s. vii.

[10] Marksist kuramda ise, siyasal sistemin yozlaşması belirgin bir tema değildir. Marx’ta, ama özellikle Lenin’de işçi sınıfının liderlerinin yozlaşmasından söz edilir genellikle. Bkz. Robert Mayer, “Marx, Lenin and Corruption of Working Class”, Political Studies, XLI, 1993, s. 636-649.

[11] Bkz. John Locke, Second Treatise of Government, (ed. C. B. Macpherson), Cambridge, Hackett Publising Company, 1988, s. 357-63.

[12] Bertold Brecht, Bütün Oyunları, Cilt 9, (çev. Özdemir Nutku), İstanbul, MitosBoyut Yayınları, 1997, s. 194.

[13] A.g.e. “Açıklamalar”, s. 301.