Her dönemde yapılması gereken, geleneği, ona baskın çıkmak üzere olan konformizmin elinden bir kez daha kurtarmak için çaba sarf etmektir…. Geçmişteki umut kıvılcımını canlı tutma yeteneği, yalnızca düşman galip geldiğinde ölülerin bile bu yenilginin etkisinden kurtulamayacağını bilen tarihçide olacaktır. (Walter Benjamin, “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler)

Kültürel kuramcı Stuart Hall’a göre son yirmi yıldır yaşadığımız “Sol’un krizi” ne sol aktivistler veya akademik çevreler arasındaki bölünmelerden ne de sağın kitleleri kandırması ya da zengin mali kaynaklara sahip olmasından kaynaklıdır. Aksine Hall, bu krizin tam olarak Sol’un zamanın ruhunu kavrayamamasından, bu ruha uygun siyasal bir eleştiri ve ahlaki-siyasal bir vizyon geliştirememesinden kaynaklandığını söyler. Thatcher ve Reagan tarafından temsil edilen Sağcı siyaset, Hall’a göre bu krizin nedeni değil bir semptomu olduğu gibi, Sol’un kültürel siyaset karşısındaki kibirli ve şüpheli tavrı da sarsılmaz ilkelere sahip olmasından kaynaklı değil bu ilkeleri değiştirmeye dair çağdışı fikirleri, korkuları ve endişelerinden dolayıdır.

Peki bu korku ve endişelerin içeriği nedir? Bunları nasıl derinlemesine anlayabiliriz? Bu yazının sınırları içerisinde hepsine dair akıl yürütmek mümkün değil. Ben yıllar önce Walter Benjamin tarafından “sol melankoli” olarak adlandırılmış tek bir boyutu ele alacağım. Okuyucuların birçoğunun bileceği gibi Benjamin ne kategorik ne de karakterolojik olarak mutsuzluğun olumlu ve değerli olabileceği görüşüne karşıydı. Ayrıca birinin yaşadığı kaybın ardından daldığı düşünceler ile birlikte gelen potansiyel içgörülerin de farkındaydı. Ve hatta siyasal ve kültürel çalışma için miskinlik, üzüntü ve yas kaynaklı üretkenliğin değerine dair gelişkin bir takdir besliyordu. Charles Baudelaire üzerine yaptığı çalışmada melankoliyi yaratım için bir kaynak olarak ele almıştı. Ama Benjamin için sol melankoli bir siyasal analiz veya ideale ya da bu idealin başarısızlığına dair bir bağlanmayı tanımlıyordu. Yaşanan zaman içinde radikal bir dönüşüm yaratmak için fırsatları kullanma arayışından vazgeçmek demekti. “Şimdinin zamanının” diyalektik ve tarihsel bir kavrayışına dair Benjaminci muammalı vurgu içinde “sol melankoli yalnızca şimdinin kendine has karakteri ile uzlaşma konusunda bir reddiye yani tarihi ‘boş zaman’ ve ‘ilerleme’ dışında bir biçimde anlamaya dair bir başarısızlık” değildi. Aynı zamanda kişinin siyasal bağlılıklarına ve kimliğine dair bir tür narsisizm kaynaklı olarak siyasal seferberlik, ittifak ve dönüşüm imkanlarının es geçilmesiydi.[1]

Melankolinin ironik tarafı, kişinin yaşadığı dehşetli kayıp deneyimine geliştirdiği bağlılığın; iyileşme, şimdiki zaman içinde kaybın etkilerinden azade bir biçimde yaşama ve kaybın yükünden kurtulma arzularının yerine geçmesidir. Bu durum melankoliyi ölüm ve kayıp karşısında gelişen gelip geçici bir tepki değil; kalıcı bir durum, bir haleti ruhiye, ve hatta bir arzu sistemi yapar. 1917 tarihli çalışmasında Freud da melankolinin kendine has bu yönüne işaret etmişti. Buna göre melankoli bir ideal tipin kaybı anlamına gelmekteydi [yastan farklı olarak]. Nesne belki de gerçek anlamıyla yok olmaz ama bir sevgi nesnesi olma özelliğini yitirirdi. Dahası Freud’a göre melankolik özne bahis konusu nesne hakkında neyin tam olarak sevildiği ve neyin kaybedildiğini kesin olarak bilmezdi- “buna göre melankolinin bir biçimde bilinç dışında itilmiş bir kayıp nesne ile ilişkili olduğu öte yandan yas tutmanın ise kayba dair bilinçdışı bir boyut içermediği söylenebilirdi”.[2] Melankoliye neden olan kayıp çoğunlukla ifşa edilmemişti ve ifşa edilemezdi. Son olarak, Freud düşük özsaygıya sahip, çaresiz ve hatta intihara meyilli melankolik öznenin bir zamanlar sevgi nesnesine dair beslediği suçlamaları kendine yönelttiğini söyler. Bu suçlamalar sevgi nesnesinin kişinin koyduğu ideallere olan uzaklığından türemiştir. Melankolik özne tarafından kendine yöneltildiklerinde ise kaybın ardından yaşanan ızdırap durumunda dahi sevgi nesnesini ya da ona dair idealleştirmeyi korumaya yararlar.

Peki Walter Benjamin Sol’un bir formasyonu veya Sol’a dair bir formasyon hakkında konuşmak için neden bu kavramı ve onun temsil ettiği duygusal ekonomiyi seçti? Benjamin’in kendisi hiçbir zaman sol melankoliye dair net bir tanım sunmamıştı. Bunun yerine kavramı uzun süredir var olan hisler ve nesnelere bağlılıklarından ötürü yaşanan zamanda var olan siyasal dönüşüm imkanlarını kullanmayanlar için bir aşağılama olarak kullandı. Özellikle melankoliklerin “şey” lere yaptıkları duygusal yatırıma dair ilgisi vardı. Alman Tragedyası’nın Kökenleri’nde “melankolinin bilgi adına dünyaya ihanet ettiğini” öne sürdü. Bununla melankoliğin sadakatinin sevdiği hakkındaki gerçeği (“her sadık söz ve hafıza”) bir şeye dönüştürdüğü ve bu şey benzeri bir nitelik ile bilginin kendisini biçimlendirdiğini önerdi. Bu formülasyonun bir başka biçimi ise “kendiyle kurduğu direngen meşguliyet içindeki tefekküründe (melankoli) ölü nesneleri içine katar”dı. Daha basit olmak gerekirse Benjamin’e göre, melankoli “şeylerin dünyasına” sadıktı. Bir tür fetiş mantığı sunardı ve bu mantık fetişist arzunun ima ettiği tüm muhafazakarlık ve insan ilişkilerinden çekilmeyi barındırırdı.[3]  Weimar Cumhuriyeti döneminde yaşamış solcu bir şair olan Erich Kastner’e yaptığı eleştiride ilk defa “sol melankoli” tabirini kullanırken sol melankolik için hislerin birer şey haline geldiğini iddia eder. Buna göre melankoliğin “evvelki ruhsal iyiliklerin izlerinden duyduğu gurur burjuvanın maddi zenginliklerinden duyduğu gurura benzer”. [4] Solcu tutku ve akıl yürütmelerimizi, solcu analizlerimiz ve inançlarımızı bunlar aracılığıyla dönüştürmeyi düşündüğümüz dünyadan ve kuracağımız gelecekten daha çok sever hale geldik der. Kısaca Benjamin’e göre sol melankoli bir hisse, analize ya da ilişkiye duyulan kederli, muhafazakâr ve yüzü geriye bakan bir bağlılıktır. Bu bağlılık bir şey gibi ifade edilir ve mefruz solcunun kalbinde dondurulmuştur. Bu noktada Freud’tan yardım almak gerekirse, bu his yüzleşilmemiş bir kayıptan, yenilgiye uğramış bir idealin ifade edilemezliğinden türer ve günümüzde sol, sosyalizm, Marx ya da hareket terimleri ile işaret edilir.

Günümüzde sol için ifşa edilmiş ya da ifşa edilmemiş pek çok kayıptan söz etmek mümkün. Sosyalist rejimlerin ve Marksizm’in meşruiyetinin kelimenin tam anlamıyla çözülmüş olması bu kayıplardan en küçükleri olarak bile görülebilir. Bütünlüklü bir analiz ve bütünlüklü bir siyasal hareketin kaybı, siyasal analiz ve siyasal hareketlerin esas failleri olarak emek ve sınıfın kaybı, tarihin değiştirilemez ve bilimsel bir biçimde ileri gittiğine dair inancın kaybı ve kapitalizmin politik ekonomisine karşı uygulanabilir bir alternatif ekonomik modelin kaybı ile yüzyüzeyiz. Bu kayıplara ilaveten uluslararası ve hatta çoğu zaman yerel bir sol topluluğun eksikliği, toplumsal düzenin gerçeğine dair inanç eksikliği ve politik çalışmayı yönlendirecek ve sürdürmemizi sağlayacak zengin bir ahlaki-politik vizyon eksikliğini yaşamaktayız. Bu nedenle yalnızca kayıp bir hareket değil kayıp bir tarihsel an, yalnızca kaybedilmiş teorik ve ampirik bütünlük değil kaybedilmiş bir hayat izleği ve uğraşı ile dertleniyoruz.

Bu sıraladıklarım, her ne kadar hakkında ne yapılması gerektiğini bilmeseler bile, Sol’un büyük bir kısmı tarafından kabul edilmekte. Peki tüm bu kayıpların en derininde ve hatta belki de bilinçdışımızda ifşa edilmemiş bir başka kayıp mı var? Sol analizin ve sola bağlılığın takipçilerine iyiye, doğruya ve gerçeğe dair bir doğrultu sunacağı inancını mı yitirdik? Solcu olmaya dair duyduğumuz hazzın, solcular olarak kendimize ve diğer solculara duyduğumuz sevginin temeli bu inanç değil miydi? Ve eğer bu sevgiden tam da bu sevginin temeline ve siyasal olarak sevme ve bağlanma kapasitemize dair radikal bir dönüşüm geçirmeden vazgeçmezsek bir sol melankoliye mahkûm olmaz mıyız? Sadece hüzünlü olmakla kalmayıp aynı zamanda yıkıcı sonuçları olan bir melankoli. Yeniden Freud’a dönmek gerekirse: “Eğer nesneye dair sevgi -nesneden vazgeçilse bile vazgeçilemeyen bir sevgi – narsisist özdeşleşmeye sığınırsa, nefret bu yerine geçen nesneye yönelmeye başlar. Onu suistimal eder, küçük düşürür, eziyet eder ve onun eza çekmesinden sadistik bir tatmin duyar”.[5] Şimdi bize düşen bu yerine geçen nesnenin ne veya kim olacağını bulmaktır. Romantik sol önermenin bir idealizasyonunu koruyacağımız bir biçimde nefretimiz neye yönelmeli? Solun eski güvencelerini hiddetli hayal kırıklığımızdan kurtarmak için neyi cezalandırmalıyız?

Bu soruya güncel tartışma ve serzenişlerden iki tür yanıt çıktığı söylenebilir. İlki kültürel siyaset ya da kimlik siyaseti denilen toplumsal ve siyasal tertiplerdir. Burada Sol’un bir kısmından gelen suçlama kültürel kimlikler – rksal, cinsel, etnik ya da toplumsal cinsiyete dair –  üzerine inşa edilmiş siyasal hareketlerin yalnızca modernlik, kapitalizm ve onun temel biçimi olan sınıfların yapısını görmezden gelmediği aynı zamanda solun enerjisini ve ilgisini ittifakları imkansız kılacak şekilde böldüğüdür. Suçlulardan ikincisi de farklı isimlerle anılır. Postyapısalcılık, söylem kuramı, postmodernlik ve güncel edebiyat kuramları gibi. Burada da benzer suçlamaları görmek mümkündür. Özneye, hakikate ve toplumsal süreçlere dair kuruluş ötesi (post-foundational) teorilerin, kuramsal anlamda tutarlı ve dünyaya dair gerçeğe uygun bilgiyi imkansız kıldığı söylenir. İlaveten bu bakış açısından Solun ilkelerine temel olan önermeler sorgulanır hale gelir. Ayrı ayrı veya birarada anılarak bu iki olgu zayıf, bölünmüş ve doğrultusunu kaybetmiş sol siyasetin sorumluları olarak gösterilmekte. Bu kısmını pek çoğunuz biliyorsunuz. Fakat sol melankoli mefhumunu aklımızda tutarak bakarsak her iki suçlamayı biçimlendiren yer değiştirme daha net biçimde görünür olur. Çünkü böylelikle şu soruyu sormak zorunda kalırız: Sol analiz ve ortodoksinin hangi yönleri mecalini yitirirken, kimlik siyaseti ve postyapısalcılığa yöneltilen yukarıdaki gibi bir eleştiriye uğramaktan kurtulabildi? Ortodoks ilkelerimizin genç solculara daha az çekici geldiği ve siyasal alanda gücünü kaybettiğine dair yas tutarken yine bu ortodoks inançlara dair hangi tür bir narsisist özdeşleşme korundu? Bir zamanlar sol analizin sunduğu taahhüt ve teminatların artık paçavraya dönmüş olmasının sorumluluğunu başkalarına atarken, bu taahhüt ve teminatlara dair ne tür bir sevgi korunabildi? Ve bu noktada Sol’a dair bir şeyleşmeye de şahit oluyoruz denilebilir mi? Sol’un fantastik hafızada “bir zamanlar olan”, şimdiki zamanda kesinlikle olmayan, bir şey “olması”.

Şimdi melankolik bir sol siyasete dair bu spekülasyonları Hall’un Sol’un güncel durumuna dair açık sözlü eleştirileri ile birlikte düşünelim. Eğer Hall, Sol’un son çeyrek yüzyılda yaşadığı başarısızlığı zamanın kendine has karakterini anlamaya dair bir başarısızlık olarak kavrıyorsa, bu başarısızlığı zamanın galipleri (liberal merkezciler, neomuhafazakarlar ve Sağ) ve de bizden olanlara (ırkçılık karşıtları, feministler, Queer aktivistler, postmodernler, sabit fikirli Marksistler) dair eleştirilerimiz ile düzeltiyor değiliz. Yalnızca bahsi geçen başarısızlığı tekrarlıyoruz. Hall’a göre bu başarısızlık her ne kadar ilişkili olsa da yalnızca bir tür analitik ortodoksiye – sermayenin belirleyiciliği ve sınıfın birincilliği – bağlılık kaynaklı da değildir. Aynı zamanda öznenin ve öznelliğin, üslubun ve dilin önemini yadsıyan bir tür materyalizm de bu başarısızlığın ortaya çıkmasında etkilidir. İşte bu tür bir ortodoksi ve materyalizmin birleşimi korkunç sonuçlar doğurmaya gebedir. The Hard Road to Renewal’ın sonuç bölümünde Hall “katı fikirliliğimiz yalnızca şimdi geride kalmış (1930lar ve 1945) siyasal-ekonomik biçimler tarafından oluşturulmuş gündemlere dair savunma halinden kaynaklı değildir” der. Ona göre katı fikirliliğimiz bir siyasal tavırdan değil aynı zamanda bir tür düşünme alışkanlığından kaynaklıdır: “Adına “ekonomi” ya da “sermaye” dediğimiz bir soyut varlık tarafından sürüklenen dizisel ve geri döndürülemez bir siyasal mantığın kendi önceden belirlenmiş sonuna doğru gittiğini düşünüyoruz. Buna karşın Thatcherism siyasetin aslında dil gibi işlediğini göstermekte. Eğer yeterince uğraşırsanız siyaseti de başka bir yöne sokmanız mümkün”. Kesinlikle sermayenin yazgısı siyasette de neyin mümkün olduğunu belirlemekte fakat siyaset “ya ideolojik olarak yapılır ya da hiç yapılmaz”. Ya da Hall’un bir başka özlü bir başka formülü ile ifade edersek “siyaset çoğunlukları yansıtmaz, çoğunlukları yaratır”. [6]

Bu noktada açık olmak önemli. Hall ideolojinin küreselleşmenin yönünü belirleyeceğini söylemez fakat küreselleşmenin hangi siyasal amaç için kullanılacağını belirleyeceğini vurgular. Ve başarılı olduğunda belirli bir ideolojiye ait siyasal ve ekonomik stratejiler küresel kapitalist gelişmeler içinde belirli siyasal-ekonomik formasyonlar ortaya çıkarırlar:

“Şimdi … “Fordizm sonrası” döneme geçmekteyiz, bazı teorisyenler bu döneme düzensiz kapitalizm ya da “esnek uzmanlaşma” dönemi de diyor. Bu gelişmeleri yorumlamanın bir yolu “özelleştirmenin” Thatcher zihniyeti tarafından temelde yaşanan dönüşümleri belirli bir ekonomik ve siyasal stratejiye yönlendirme ve içermeye dair bir araç olduğu ve böylelikle gelişmeleri özel bir felsefeye göre biçimlendirmeye yaradığı. Bir noktaya kadar başarılı olduğu ve kendi felsefesinin tarihsel, siyasal, kültürel ve cinsel “mantıkları” ile güncel kapitalist gelişmenin en baskın eğilimleri arasında bir ortaklık yarattığını söylemek mümkün. Yüksek özgüveni ve ideolojik üstünlük havasını da buradan aldığı söylenebilir:” tarihin kendi yanlarında” olduğunu düşündüren ve geleceğin kaçınılmaz olarak getirecekleri ile uyumlu gözükmelerini sağlayan şey de bu. Buna karşın sol, yaşanan derin ve temel teşkil eden bir “dağılış ve çeşitlenme (demokrasinin düşmanı olarak görülmesi gerekli olmayan gelişmeler) “mantığı” karşısında kendi ekonomi, siyasal ve kültürel stratejilerini gözden geçirmek yerine dönüşümü reddetmekte. Eğer Thatcherism sahipleniyorsa bizim bir alakamız olamaz demekte. Kendi kendini çağdışı kılmak için daha kesin bir yol olmasa gerek.” [7]

Eğer günümüzde Sol, birleşik hareketlerin, toplumsal bütünlüklerin ve sınıf temelli siyasetin siyasal ve teorik analiz bakımından uygulanabilir kategoriler olarak görüldüğü başka bir çağın biçimlerine ve formüllerine bağlı kalıyorsa bu demektir ki kendisini muhafazakâr bir hareket olarak ilan etmektedir. Yalnızca şimdiki zamanı yanlış okumak değil aynı zamanda praxisin temeline, risk ve isyana bağlılığın olması gerektiği yere, geleneği yerleştirmek demektir. Benjamin, sol melankoli makalesinin de konusu olan, Kästner’e yönelttiği eleştirisinde bu olguyu tanımlar: “Bu şair tatminsizdir, sahiden de çok üzüntülüdür. Fakat bu üzüntü rutin kaynaklıdır. Bir rutinde olmak duyarlılıklarını kaybetmek anlamına gelir, beğenmeme kabiliyeti yitirilmiştir. Üzüntünün kaynağı budur.”[8] Hall bu sorunu bir başka tınıda Sol’un Thatcher’a karşı çıkışı için ifade eder:

“1979 seçimlerinde Mr Callaghan’ın son seçim çalışmalarından birinde söylediklerini hatırlıyorum. Bayan Thatcher’ın saldırıları karşısında oldukça şaşırmış bir biçimde “Toplumu temelinden yıkmaya çalışıyor” demişti. O zamanlar bu sosyal demokrat tahayyülde kabul edilemez bir fikirdi: statükoya karşı radikal bir saldırı. Gerçek şu ki, gelenekselci fikirler, toplumsal ve ahlaki itibar, sosyalist tahayyül içinde öylesine derinlemesine yer etmişlerdi ki temelinde geleneksel duygu ve hisleri barındıran radikal siyasal programlara inanan birileri ile karşılaşmak çok olasıydı.” [9]

Sol içerisinde gelenekselcilik yeni bir olgu değildir. Fakat son yıllarda bazı gelişmelerin ardında özellikle belirgin ve zararlı bir biçim almaya başladığı söylenebilir. İlk olarak, Thatcher-Reagan-Gingrich üçlüsü tarafından gerçekleştirilen “devrimler” (sosyal devletin ilgası ve önemli kamu işlev ve hizmetlerinin özelleştirilmesi) karşısında haklı bir savunma olarak; ikinci olarak, kültürel siyasetin özel olarak da cinsel siyasetin gelişmesiyle beraber; üçüncü olarak ise sosyalist rejimlerin çözülmesi ve bu çözülmeye eşlik eden bir biçimde solcu siyasal-ekonomik hedeflerin itibarsızlaşmasıyla daha görünür bir gelenekçilik sorunuyla karşı karşıya kaldık. Bu üç olgunun birleşimi sonucu solcu programlar öncelikli hedeflerini ilk olarak New Deal [Yeni Anlaşma] düzenlemelerinin -özellikle de sosyal devletin – korunması ikinci olarak ise temel hakların korunması olarak biçimlendiriyorlar. Kısaca, Sol kendini verili bir özgürlükler ve haklar setini korumaya adamış durumda. Fakat bunu yaparken ne o verili özgürlükler ve haklar seti içerisindeki iktidar biçimlerine dair bir karşı çıkış yapıyor ne de bu özgürlükler ve hakların günümüz kapitalist düzenlemeleri içerisindeki sınırlı değerine dair bir eleştiri yükseltiyor. Ve bu gelenekçilik kapitalist üretim biçimine dair sosyalist eleştirinin iki önemli ayağı olan eşitlikçi ve özgürlükçü vizyonlara olan inancın zayıflamasıyla birleştiğinde, sol içindeki niteliği oldukça ciddi bir sorun haline geliyor. Ortaya çıkan şey statükoya dair derinlikli ve radikal bir eleştirisi olmayan aynı zamanda da varolan düzene karşı ikna edici bir alternatif geliştiremeyen bir Sol siyaset oluyor. Belki de daha sorunlu olan ise Sol’un kendi üretken potansiyellerinden çok imkânsızlıklara bağlanmış halde olması. Umuttan çok kendi marjinalliği ve başarısızlığına saplanmış bir Sol. Kendi ölü geçmişinin izlerine dair melankolik bir bağlılığa yakalanmış, hayalet vari bir ruh taşıyan, arzu yapısı geriye dönük ve cezalandırıcı olan bir Sol.

Sol’a hâkim melankolik ve muhafazakar alışkanlıklardan kurtulmak ve Sol’u tekrar radikal (Latince “kök” manasına gelen radix kelimesinden türemiş), eleştirel ve vizyoner bir ruhla tanımlamak nasıl mümkün olacak? Bu ruh toplumu derinden ve sarsıcı bir biçimde dönüştürme fikrinden ürkmeyen ve aksine bu dönüşümü hedefleyen bir ruh olmalı. Çünkü ne bütünsel bir devrim ne de tarihin otomatik ilerleyişinin bizi yeniden tanımladığımız hayallerimize taşımayacağını fark edecek kadar bilge olmak zorundayız. “Tarihin bizim tarafımızda” olduğu yanlış inancından kendini kurtarmış ve yeni sol vizyon olarak tanımlanacak değerlerin her koşulda halk desteğine sahip olacağı fikrine kapılmayan bir siyasal umut neye benzeyecektir? Ne devlete dayanan ne de ütopyacı, ne baskıcı ne liberter, ne ekonomik olarak başarısız ne de kültürel olarak silik bir siyasal ve ekonomik düzeni nasıl hayal edebiliriz? Saygınlık, eşitlik ve özgürlük gibi sosyalist fikirlerden yaratıcı bir biçimde beslenirken bu fikirlerin bugünün koşullarından farklı tarihsel şartlar ve ihtimaller tarafından şekillendirildiğini nasıl akılda tutarız? Güncel solun bazı eğilimlerinde var olan melankolik mantığa dair vurgum, bu soruna dair çözüm olarak terapi önerdiğim anlamına gelmiyor. Bununla birlikte sol analiz ve sol projelere olan bağlılığımızı sürdüren duygu ve hislerin -tutulmamış sözlere ve kaybolan doğrultulara dair keder, öfke ve endişeleri de kapsayan-  ürettiği potansiyel olarak muhafazakar ve ilerici siyasal eğilimlerimize dair özyıkımcı etkilerinden dolayı sorgulanması gerektiğini öneriyorum.

Çeviri: Onur Yıldız

DİPNOTLAR

[1] Benjamin’in “O zaman” ve “Şimdi”yi, “Geçmiş” ve “Şu an” tarafından ulaşılamaz siyasal terimler olarak tanımlayan büyüleyici formülü için şu kaynaktaki metod üzerine notlarına bakınız; The Arcades Project, yayınlandığı ismiyle “N [Re the Theory of Knowledge, Theory of Progress],” için Benjamin: Philosophy, Aesthetics, History, derleyen: Gary Smith (Chicago: University of Chicago Yayınları, 1989) özellikle sayfalar 49, 51-52, 80.

[2] “Mourning and Melancholia,” The Standart Edition of Complete Psychological Works of Sigmund Freud cilt 14, çev: James Strachey (Londra, Hogarth, 1957), 245.

[3] Walter Benjamin, The Origin of German Tragic Drama, çev: John Osborne (Londra, Verso, 1977), 156-57.

[4] Walter Benjamin, “Left-Wing Melancholy,” içinde The Weimar Republic Sourcebook, ed: Anton Kaes, Martin Jay ve Edward Dimendberg (Berkeley and Los Angeles: California Universitesi Yayınları, 1994), 305

[5] Freud, Mourning and Melancholia,” 251.

[6] Stuart Hall, The Hard Road to Renewal: Thatcherism and Crisis of the Left (London: Verso, 1988) 273, 274, 266.

[7] Hall, Hard Road to Renewal, 275-76

[8] Benjamin, “Left-Wing Melancholy,” 305.

[9] Hall, Hard Road to Renewal, 193-94. Bir başka bağlamda benzeri bir olay için Michel Foucault’nun  “toplumun bütünün yok etmek istiyorum” diye ifade ettiği görüşüne James Miller tarafından verilen skandal yanıt hatırlanabilir. Miller yalnızca Foucault’nun eleştirisinin hedefi olan ve toplumsal tümlükler tarafından temsil edilen bir bütünselleştirmeyi bağlamından koparmakla kalmayıp aynı zamanda bu görüşü yoz bir hiçciliğin işareti olarak yorumladı. Oysa bu görüş varolan tüm toplumsal pratikleri yerinden etmeye talip radikal sol bir gelenek ile gayet uyumluydu. (Bkz. The Passion of Michel Foucault [New York: Simon and Schuster], 1993).