“Birleşik Devletler’in nispeten başarılı sosyal demokrasisini örnek alan kıta Avrupa’sının refah devleti. Tam da ihtiyaç duyulan şey. Bu işi Amerikalılar gibi çözün.” Avrupa’nın izlemesi gereken bu yol tarifi, yeni realizm için çağrıda bulunan Economist’ten ya da Wall Street Journal aracılığıyla konuşan Amerikan emperyalizminin sesi veya Tony Blair kabinesinin bir üyesinin özel görüşmesinde yakalanmış bir çalıntı söz değil. Bir zamanlar yaratıcı Marksizm’in canlandırılması için umut ve mesken olmuş New Left Review’de Avrupa için bir alternatif üzerine yayınlanan bir makalenin son satırları bunlar.[1]

Sosyalist tahayyülün bu dejenerasyonu solun içine sinmiş bir karamsarlığı yansıtıyor. Bu durum kendimizi içinde bulduğumuz daha genel bir siyasal bataklıktan hem etkileniyor hem de bu siyasal bataklık için bir miktar sorumluluk taşıyor. Daha iyi bir dünya imkânı için umudun engellendiği bir dönemde yaşıyoruz. Hayatlarını gözden geçiren ve bütün hepsi bu kadar mı diye merak eden insanlar bile kapitalizmin ötesinde bir yaşamı gerçekleştirmenin bir yolunu görmüyor ya da bunu gerçekleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin sadece başka bir kabusla sonuçlanabileceğinden korkuyorlar. Bu güçten düşüren siyasal kötümserliği aşmak ve bir miktar dönüştürücü ihtimallerin hissini diri tutmak toplumsal değişim ile ciddi bir şekilde ilgilenen herkesin yüzleşmek zorunda olduğu en önemli meseledir.

Kimi zaman solda bugün alternatiflere yönelik bir ilgisizlik olduğu ileri sürülmesine rağmen, aslında son yıllarda ütopik hedefi yeniden düşünmeye ve yeniden formüle etmeye yönelen girişimlerin eksikliği çekilmemiştir. Sadece geçtiğimiz yıl önde gelen ilerici fikir adamları tarafından ortaya konan üç kitap bu tür bir projeye odaklandı. Fakat her biri farklı çağdaş düşünce akımlarından etkilenen bu eserler maalesef bugün daha ziyade ütopik düşünüşün cesareti kırılmış mahiyeti üzerine net bir bakış açışı sağlamaktadır.

Postmodernizmin tesirini yansıtan James C. Scott’un “Seeing Like a State: How Certain Schemes to Improve the Human Condition Have Failed?” kitabı ütopik ideali kurtuluş ve özgürlük açısından çok “incelikli bir şekilde ayarlanmış toplumsal denetimin” sınırlandırılması yönünden nitelendirir. Tehlike, Sovyet kolektivizasyonu ve Tanzanya Ujamaa zorunlu köyleştirme (villigization) örneklerinde somutlaşan “yirminci yüzyılın devlet destekli büyük felaketleri”dir. [2] [3] Bu nedenle Scott aşina olunan yerel kurumlara (aile, küçük topluluk, küçük çiftlik ve belirli iş kollarındaki aile işletmesi) inanır ve “el yordamıyla amaçları gerçekleştirme bilimi” ve “kopuk adımlarla ilerleme”ye geri döner. Öte yandan, “Recasting Egalitarianism: New Rules for Communities, States and Markets” kitabında arz-yönlü iktisadın harekete geçirdiği Sam Bowles ve Herb Gintis bize işçilerin sahip olduğu firmalar arasındaki rekabetin ütopyasını sunar.[4] Robert Unger’in “Gerçekleştirilmiş Demokrasi: İlerici Alternatif” kitabı ise sosyalist ütopyacı tasavvurun radikal demokrasisine en iyi şekilde olanak sağlayacak bir biçimde devletin yeniden yapılandırılması hakkında önemli şeyler söylemektedir.[5] Ancak bunun da temelini, Unger’in işçilerin ve “öncü” firmaların ihracata dayalı ortaklık stratejisinin iğvasına kapılması teşkil eder.

Bu tür alternatiflerin kurumsal içeriği sosyal demokrasinin ötesine geçtiği halde, aynı yenilgiyi kabul etme hali ve buna ilişkin aşırı ihtiyatlı pragmatizm müşterek kalmaktadır. Bunlar değişim ideasından vazgeçmedilerse de konuklarının büyüklüğünü yatağının boyuna sığdıran Yunan tanrısı Procrustes gibi, değişimin manasını sermayenin ve devletin yerleşeceği yere uyacak şekilde daraltıp kısaltırlar. Sonuç, Ernst Bloch’ın “soyut ütopyalar” olarak adlandırdığı şeydir: büyük vaatlerini yerine getiremeyecek kadar küçük ve oraya varmak için politik bir çizgiden yoksun dünyalar.[6]

Bütün sınırlarına rağmen eski zamanların ütopyaları en azından var olan toplumun değerlerine özünde meydan okudular. Yüzyıllar boyunca, ütopyacı yazarlar alternatifi seçilmiş kurumsal değişikliklerden ziyade başka türlü bir dünya olarak ifade ettiler. Marx’tan çok önce, özel mülkiyeti –ve dolayısıyla sınıfların varlığını- verili olarak kabul eden bir ütopyanın, ütopya olarak adlandırılmaya değer olmadığı konusunda ısrarcıydılar. “Eski büyük ütopyacı kitapların gücü”, diyor Bloch, “hepsi neredeyse her zaman aynı şeyi söylemiş olmalarıydı: Omnia sint communia, her şey müşterektir” Thomas Moore’un (1516) Ütopya’sındaki başkahramanın açıkça öne sürdüğü gibi, “… özel mülkiyet tamamıyla terkedilmekçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır.” [7]

Buna karşılık, alternatifleri ortaya koyan son zamanlarda yazılmış kitaplar, “gerçekçi olmak” adına devletten demokratik beklentilerini ve iktisadi dönüşümlerin ölçeğini kısıtlıyor. Ayrıca bütün “mega-projeler” den vazgeçerek, mevcut var olan kapitalizm ve kapitalist devlet ile baş edebilmenin “mega-gerçekliğini” göz ardı etmeyi başarabiliyorlar. Kapitalist firmanın doğasını değiştirmeye odaklanan Bowles, Gintis ve Unger gibi yazarlar hem firmanın hem de sendikanın depolitizasyonuna yöneliyorlar. Yazarlar sermayenin toplumsal gücünü ve ister istemez bunu değiştirmek çabasında olan muhalif siyaseti hafife alıyorlar. İktisadi rekabeti ilerici olan bir şeye dönüştürme fikrine bağlı bu kişiler, alternatifler üzerine eğilmenin bütün meselesinin sadece rekabetçilik ile üretken kapasitelerimizin gelişimini karşılayabileceğimiz düşüncesinden kendimizi kurtarmak olduğunu akıllara durgunluk verircesine göremiyorlar. Rekabetin gaye olarak kabullenilmesi –hatta yoksul bir ülke için ve “ilerici rekabetçilik” olarak nitelendirilse bile- daha başlamadan sosyalist projeden vazgeçmektir.

Bütün bu çalışmalarda faillik (agency) ve tasavvur (vision) örtüşür. Scott için, faillik sorunu devletin bir kenara itilmesine indirgenmiştir. Bowles ve Gintis, eğer en nihayetinde verilen iktisadi kararlar rekabetçi piyasalar tarafından belirlenecekse neden işçiler sermaye varlıklarının kontrolü için mücadeleye kalkışılar ki sorusunun üzerinde durmaya zahmet bile etmezler. Unger ise ihracata yönelik “öncü” firmalarla sınıflar arası ortaklıklar önerir ve dolayısıyla bir zamanlar çağrısında bulunduğu “ezilenin, yoksulun ve öfkelinin” militan örgütlenmesinin imkanını erozyona uğratır.[8] Eğer dikkate alınan dönüşüm hiçbir suretle gerçekten bir dönüşüm değilse, faillik hakkında endişelenmek için çok az neden vardır –tıpkı eğer o hayalleri gerçekleştirebilecek failliğin mevcudiyetine olan itimat az miktarda ise, hayal kurmak için çok az neden varmış görünmesi gibi.

Marx ütopyacı düşünceyle çok az ilgilenmesine rağmen, bir ütopyacı hassasiyet baştan sona onun metinlerinin içinden akar. Bu sadece doğası gereği herhangi bir devrimci hedefin ulaşmaya çalıştığı kurgusal geleceğin bir unsurunu içermesi zorunluluğu değildir. Bu ayrıca, tam da Marx’ı Ütopyacılardan ayıran şeyin –failliğe olan vurgusunun- kendisi de ütopik olanın sınırında olan işçi sınıfının başarısına dair bir derece kendinden eminliği kapsamasıdır.

Marksizm’in sağladığı tüm değerli iç görüler, ümit verici işaretler ve zengin ipuçlarına karşılık, nesillerce sosyalistlere ilham vermiş olan tarihi iyimserlik, sosyalist hayalin boyutu ve kapsamı ile kapitalizmin yarattığı failin bu hayali gerçekleştirerek yerine getirdiği—ya da yüklendiği—kapasiteler arasındaki uçurumun hafife alınmasını da beraberinde getirdi. Marks’ın devrim tasavvuru ve ekonomi-politiğin ayrıntılı eleştirisi arasında, Marksistlerin daha sonra zaman zaman değindiği, ancak hiçbir zaman üstesinden gelemediği, işçi sınıfının kapasitesi sorununa değinmeden çözülemeyecek analitik ve stratejik bir boşluk vardı. Bu sorun, yakın zamanda geliştirilen toplumsal hareket teorisiyle de çözülemedi. Çünkü gerekli olan yeni düşünce biçimi, sorunun bir grup çeşitli yeni toplumsal hareketi, eski işçi hareketlerinin yerine koyarak çözülebileceğini hayal etmekten daha derin olmalıdır. Emek hareketinin kurumlarında gördüğümüz ideallerin taviz verilerek baskılanması, yeni toplumsal hareketlerde de ortaya çıktı. Her ilerlemeci toplumsal hareket, er ya da geç, kapitalizmin kapasitelerimizi zedeleme, hayallerimizi cılızlaştırma ve siyasetimizi soğurma yönündeki güçlü eğilimiyle karşı karşıya gelmek zorunda kalacaktır.

Fail, elbette, bir sosyo-ekonomik düzenden diğerine geçişte anahtardır. Ancak, içinde bulunduğumuz bu dönemde, işçi sınıfının (veya başka herhangi bir failin) devrimci potansiyeline dair ikna edici ampirik kanıtın bu kadar az olduğu bir zamanda, yalnızca sosyalist amacı yaşatabilmek başlı başına çok önemlidir. Dolayısıyla, sosyalist tasavvurun taşıdığı daha büyük bir yük vardır. Nazizm’in Almanya’daki tüm işçi hareketi kurumlarını yok etmesinden sonra sürgünden yazarken Ernst Bloch, Marksizm’deki “yenilmiş insanın dünyayı tekrar denemesini sağlama” ütopya kategorisinin daha iyi olan eski haline getirilmesinde ki kritik önemi vurgulamıştır.[9] Burada mesele, Marksizm’de idealist bir dönüş değil, somut bir güç olarak Marksizm’in, analize dayanan “soğuk akım”ına olduğu kadar, Bloch’un “sıcak akım”ı olarak adlandırdığı arzu, tutku ve hayallere de ihtiyacı olduğuna dair bir farkındalıktır.

Değişime bağlılığımızı motive eden ve sürdüren nedir? Değişim için duyulan arzuyu, yaşanan gerçeklik (şimdiki haliyle hayat) ve tahayyül (olabileceği haliyle hayat) arasındaki mesafeyi kapatmak için duyulan güçlü bir istek olarak tanımlayabiliriz.[10] Bu ikisi birbirinden bağımsız değildir: deneyimimizin sosyal inşası —ve onun çelişkileri—tahayyülümüzü etkiler. Saint Simon Komünist Manifesto’dan yirmi yıl önce yazarken: “… İşçi maddi, entelektüel ve ahlaki olarak sömürüldüğüne göre… entelektüel yetilerini ve ahlaki arzularını geliştirebilir mi?” diye cevabı açık bir soru sormuş ve sonra da eklemişti: “Hatta bunları yapmayı isteyebilir mi?”.[11] Barbara Kingsolver, yaşanarak edinilen deneyimlerin, hayali olasılıklar yelpazesinin sınırları üzerindeki bu etkisini, Havyan Rüyaları romanında direkt olarak yakalamıştır. Bir kadın sevgilisine sorar: “Rüyanda hiç uçabildiğini görmedin mi?”. Adam cevap verir: “Bütün gün fındık cevizi toplarken, hayır.” Kadın ısrar edip “Ama gerçekten, daha önce rüyanda hiç uçmadın mı?” diye üsteleyince, adam cevap verir: “Yalnızca gerçek hayatta uçmaya yakın olduğum zamanlarda… Rüyaların, umutların ve bunun gibi şeylerin hiçbiri hayatından bağımsız değildir. Hayatın tam ortasından çıkıp büyürler.”[12]

Günlük hayatın savaşımları arzularımızı şekillendirir ve odaklar – arzuyu “eğitir”, zenginleştirir ve daha ileriye veya daha farklı bir şekilde ulaşmasını öğretir.[13] Eğitilmiş arzu radikal (dünyayı değiştirmek istiyorum) ya da muhafazakâr (dünyadaki yerimi değiştirmek istiyorum) olabilir. Üstelik radikal olduğunda bile, yapıcı ya da yıkıcı, bencil ya da toplumsal olabilir. Sosyalist ahlak, arzuyu, tam anlamıyla insan olma potansiyelimizi gerçekleştirme ve bu ilkeyi toplumun tüm bireylerine ulaşacak şekilde genişletme amacı yönünde eğitir. Sosyalist tahlil ise, kapitalist toplumun dinamiklerinde o yeni dünyanın olasılığını keşfeder ve fail, “diğerini-yapma” süreci içinde hem kendini (hayalleri de dahil olmak üzere), hem de toplumu değiştirir ve böylece, “diğer-olur”. Bu terimleri kullanarak Bloch, bir “somut ütopya” kavramı geliştirmekteydi.

Sosyalist ahlakın ve sosyalist tahlilin arzu üzerindeki etkisi sosyalist umudun temelidir. Bu umut, gelecekteki sosyalist faildeki belirli sosyal kapasitelerin ortaya çıkması ve gelişmesinin hem bir parçasıdır hem de bununla harekete geçer. Kapasiteler kavramı içkin olarak dinamik ve gelişmecidir, işçi sınıfındaki bir süreç ve potansiyele hitap eder. “Toplumsal” sıfatı bu potansiyelin yalnızca bireyde değil, kolektifte de bulunduğunu vurgular. Toplumsal kapasiteler bu nedenle idealin ve o ideale ulaşma olasılığının, amaç ve aracın arasındaki bağdır. İstekten sosyalizme olan yolculuğu tamamlayabilmek için işçiler hayal kurma, anlama, katılma ve siyaseten hareket etme sosyal kapasitesini geliştirmelidir.

Bunların her birini tek tek değerlendirin. Sosyalist hayal veya idealin kapladığı alanın coğrafyasını liberal köklerinden ayıran, insan kapasitelerinin filizlenmesinin, bireyin toplumsaldan özgürleştirilmesi olmadığına, aksine, ancak toplumsalın aracılığıyla ulaşılabilir olduğuna dair bir ısrardır. Benzer hayalleri paylaştığımızda ve hayaller bir ortak kültürün parçası olduğu zaman, kolektif tahayyülün toplumsal kapasitesi, bugünün ötesinde hareket edebilmek için bir kapı açar. Bilgiye gelince, o her zaman toplumsal bir iştir, ama toplumsal burada yine de bir azınlığın aktivitesi anlamına gelir. Eğer ortadaki mesele, bir alt sınıfın, tarihsel olarak özgün bir yeni bir dünya yaratma projesi ise, bilgi ve genelleştirişmiş toplumsal anlama kapasitesi, o sınıfın yalnızca bilgi edinmesinden daha fazlasıyla, onların, teorinin radikal bir demokratikleştirilmesiyle anlamanın gelişmesine dahil edilmesiyle ilgili olmalıdır. Bir gün, topluma tam anlamıyla katılabileceğimize dair genel inancın artması, yeni bir topluma uygun bir üretici gücün geliştirilmesini (ve üretici kavramının eşzamanlı genişlemesini) gerektirir. Bu özel olarak sosyalist üretici güç, kolektif olarak günlük yaşamlarımızı yönetmemizi sağlayan demokratik kapasitedir.

Sonuç olarak, politik hareket etme kapasitesi diğer kapasiteleri koordine eden bir sınıf kabiliyetidir, yeni forumları ve yapıları yaratır ve onları ileri götürmek için mücadele eder. Her şeyden öte de toplumsal kapasitemizin gelişimini, hâkim rüzgarlara karşı dağınık ve savunmasız bırakmak yerine, kümülatif bir yapıya çevirmeye çalışır.

Andre Gorz, “işçi sınıfına veda etmek” için yaptığı tekrar eden denemelerine rağmen değişim için tek umut olarak onun örgütlü ifadesine geri dönüp durmuştur. “Sendikal hareketin daha geniş kapsamlı toplumsal hareket içerisinde en iyi örgütlü güç olduğu ve olacağı gerçeği, sendikal harekete özel bir sorumluluk veriyor ki bu, toplumsal hareketteki diğer bütün unsurların başarısı veya başarısızlığına yüksek oranda bağlıdır.”[14] Bu nedenle değişimle ilgili herhangi bir tartışma, işçi örgütlerinin tabiatını ve rolünü, bu örgütlerin demokratikleşme ve kapasite geliştirme alanları olma ve özellikle işyerinin ötesine geçme potansiyellerini değiştirerek başlamalıdır.

Bir kez sınıf ve dönüşüm meselesine kapitalistlere olan bağımlılığın aşılması (insani kapasitelerin olabildiğince gelişeceği yönde) ile ilişkili olarak yaklaştığımızda, başkaca beklentiler işçilerin en ön cephedeki iktisadi örgütü olarak sendikaların, imkanlar dâhilinde neler yapabileceği sorusu etrafında ortaya çıkar. Bu da dolayısıyla, kendi mücadelesini nasıl seçtiği ve şekillendirdiği, kaynaklarını nasıl kullandığı, içsel demokrasinini ve katılımı nasıl tanımladığı, üretici ve hizmet sağlayıcı olarak rolüne nasıl karşılık verdiği ve toplumla ve devletle nasıl bir ilişki kurduğu açılarından farklı türde bir sendikacılığı işaret eder.

Birçoklarının düşündüğünün aksine sendikalarla ilgili problem fazla müdafaacı olmaları değil, birçok durumda yeterince -en azından sadece tepkisel olmalarının ötesine geçebilecek kadar- savunmacı olmamalarıdır. Savunmacı olmak hareketsiz olmak demek değildir. Müdaafacılığını harekete geçirmeye adanmış bir sendikacılık, bir direniş kültürü geliştirmeye de adanmış olacaktır. Hiçbir şey gelecekteki sosyalizm ihtimali için; kararlı bir şekilde muhalif ve örgütsel olarak bağımsız, madun bir pozisyonda olduğunun farkında ve taleplerinin meşruluğundan ideolojik olarak emin ve kendi örgütünün demokratikliği konusunda ısrarlı ve bu popüler aktivizmi ve militanlığı somutlaştırma konusunda sorumlu bir güncel işçi sınıfının varlığından daha önemli olamaz. Geleneksel talepler için agresif bir şekilde savaşmanın yanı sıra, sendikal taleplerin içeriği bu temelde yeni boyutlar kazanabilir ve yaratıcı bir şekilde diğer mücadelelere öncülük edebilir.

Örnekler şunları kapsar: verimlilik kazançlarını işten izin şeklinde ve hem işyerinde hem de işyeri dışında eğitim için almaya çabalamak; sağlık ve güvenlik konularının işin nasıl düzenlendiği ve teknolojinin öncelikleri hakkındaki taleplerle ilişkilendirilmesi; işverenlerden öğrenen odaklı eğitimleri talep etmek ve sendika içi eğitim programları aracılığıyla üyeler arasında güvenin ve dolasıyla da katılım gösterme kabiliyetinin geliştirilmesi; dış baskıların liderliğe karşı olan bütün iç muhalefeti sabotaj olarak tanımlanması eğilimini kuvvetlendirdiği kriz anlarının baş göstermesinden evvelce görüşme ve ihtilafa düşmenin –müzakere etmenin- kolektif kapasitesinin büyütülmesi.

Bir direniş kültürü inşa etmenin parçası olan bir müdaafacılığın aksine, “kapasite geliştirme” ve “ekonomik “güçlendirme” dilini daha önce tartıştığımız arz-yönlü yenilgicilik gibi aynı amaçların içine dahil eden bir takım sendikal alternatifler bulunmaktadır. Bunlar mevcut iktidar yapısı içerisinde rahatlıkla çalışırlar ve bu durum üretimde müştereklik, rekabet gücü için ortaklıklar, işler için ittifaklar, şirketlerin yönetim kurullarında işçi temsiliyeti için yapılan önerilerde ve emeklilik maaşlarının ve çalışan fonlarının sosyal yatırım amaçlı kullanımı konusundaki birçok tartışmada kendini gösterir. Bunlar emek ve sermayenin sahip oldukları ortak noktaları herhangi farklılıklarından daha önemli farz ettiklerinden dolayı “sorun çözme” konusunda işçi temsilcilerini yönetim ile yan yana koymaya yönelmişlerdir.

Ortaya çıkan şey alternatif kapasiteler değil, yalnızca sermayeyi tekrar eden uygulamalardır (ör. kapitalistlerin yaptığı gibi işleri ve para kaynaklarını yönetmeyi öğrenme). Bu uygulamalar bile “kurumsal gizlilik” nedeniyle üyelerinden bilgiyi saklamaya iştirak eden bir avuç dolusu işçi temsilcisi ve yetkilisi ile sınırlandırılmıştır. Tesir gücü olan kararlara fiili erişim şaşırtıcı olmayan bir şekilde mobilizasyon yoluyla kazanılmadığı ve mobilizasyonu sınırlamayı önerdiğinden dolayı son derece kısıtlıdır. Bu erişimler için yapılan ödünleşimler –materyal ödünler ve liderlerin üyelerden sembolik olarak uzak durması- avam (rank-and-file) itimatsızlıklar ve önderlik güvenirliliği açısından tehlikeli kurumsal çıkarımlar taşır. Ayrıca son olarak, bilgiye erişim ve bazı kararlara katkı sunmak gibi girişimlerden ortaya çıkan olumlu bir şey olsa dahi, genellikle bu yaklaşımın bir kenara ittiği mobilizasyonun ta kendisi aracılığıyla daha az maliyetle çok daha uzun ömürlü sonuçlar ile elde edilebilir.

Bu sözde alternatifler bizi yalnızca geriye götürmenin yanı sıra, işçi sınıfının işlerine duydukları güvensizliğe karşılık verme kaygısıyla ortaya çıkıyorlar. Sendikaların birincil işlevi işçilerinin emek gücünün satışının koşulları ve şartları ile bağlantılı olsa bile, sendika üyelerinin önemi gittikçe artan bir endişe de işlerini ellerinde tutmak olmuştur ki bu işlerin korunması uğraşı sendikaların, azaltılmış çalışma süreleri yolu ile iş paylaşımının müzakere edilmeye çalışılması haricinde, güvence altına almakta güçlük yaşadığı şeydir. Yalnızca müdafaaya yönelik gibi görünen bir kaygıyı üstlenmek, sendikaların, işçilerin kendilerini sadece emeğini satan kişiler olarak değil, aynı zamanda üretici ve hizmet sağlayıcıları olarak görmelerine ve bu sayede, yalnızca ne kadar işe ihtiyaç olduğunu değil, bu işlerin amaç ve doğalarını da irdeleyebilmelerine nasıl katkı sağlayabileceğine dair stratejik bir zorluk ortaya çıkmaktadır.

Bu durum özel sektörde faaliyet gösteren sendikaları iş yerinden ve tekil firmalardan öteye, ekonomik sektörü bir bütün olarak düşünmeye taşırken, buna ek olarak kamu sektörü sendikalarını da hizmet ettikleri insanlarla birlikte mobilize olmak doğrultusunda başkaları için bir şeyler yapan kamu çalışanlarını temsil etme rolünden öteye, sosyal hak ve alanlara erişimin genişletilmesine taşıyacaktır. Birikim ve rekabet tarafından yönlendirilen tekil şirketlerin aksine, bir bütün olarak ekonomik sektör düzeyinde, işçi ve tüketici konseyleri hem üretimi kullanım değerleri ve ekonomi genelinde teknolojik bağlantılar ile daha iyi ilişkilendirebilir hem de ekonominin demokratik yönetimi için kolektif kapasitelerin geliştirilmesine çalışabilir. Kamu sektörü konseyleri ise gerek kamu sektöründe görevli çalışanlar ile müşterileri gerekse bu çalışanların emeği ve yapılan işin metaların tüketiminde gerçekleştirilene kıyasla taban tabana zıt “tüketimi” arasındaki ayrımın aşınması için zorlu süreci başlatabilir.[15]

İş ve hizmetlerin bu şekilde ele alınması, bunun devletin ve sermayenin yavaş yavaş işgal edilmesi ve nihai olarak ele geçirilmesi için anında uygulanabilir bir strateji olduğu anlamına gelmekten ziyade yeni kapasitelerin ve tasavvurun, ve sendikaların “başka bir şey olmak” noktasında “başka bir şey yapmak” ile nasıl bağlantı kurduğuna dair fikirlerin zaman içinde gelişmesini içerir. Örneğin, bir bütün olarak toplumda ve ekonomide ki kendi durumlarını inceleyebilme kabiliyetlerinin geliştirilmesi için hem sektör içinde hem de sektörler arasında işçi toplantılarının düzenlenmesine öncelik verir. Sendikaların araştırmalarının devlet tarafından finanse edilmesi ve devlet dairelerinin toplandığı bilgiye erişim için ısrar ederken bilginin kapsamının genişletilmesi gibi devlete yöneltilen taleplerin öneminin altını çizer. Bunun yanı sıra bu yönde ilerlemek için iş geliştirme kurulları ve kentsel mülkiyetten sermaye akışlarını dağıtan ve kontrol eden kamuya ait demokratik finansal kurumlara uzanan bir yelpazede yeni siyasal ve iktisadi yapıların yaratılmasını gerektirir.

Emek hareketi tarafından bu çeşit bir kapasite geliştirme diğer bir yandan toplumla yeni bir ilişki konusunu gündeme getirmektedir. Burada içerilen şey işçi sınıfı yaşamının potansiyel merkezleri olarak sendikaları konumlandırmak için daha kapsamlı bir stratejik meydan okumadır. Bu basit bir şekilde işçileri diğer insanlarla bağlayarak toplumda sendikalar için destek bulma konusu değil, aynı zamanda işçilerin çok boyutlu hayatlarını vurgulama meselesidir. Bu işçilerin ihtiyaçlarının şu anki sınırlı yurttaşlık deneyimlerinin gücünün yettiği ölçüde potansiyellerinin işaretlerine değer verecek şekilde ele alınması ve şimdiki sosyal statülerinin izin verdiğinden daha dolu insanlar haline gelme beklentilerinin yükseltilmesi anlamına gelmektedir.

Toplumla olan bu ilişkinin retorik olmasından ziyade gerçek ve esaslı olabilmesi için sendikaların devlete ve işverene yönelttiği taleplerin niteliğini etkilemesi gerekir. Bir işyerinin çevresel etkileri, iş paylaşımı için azaltılmış çalışma zamanları ve yarı-zamanlı işlerin alt derece statüsünü sonlandırmak gibi konular toplu pazarlıklarda öncelikli mesele haline gelmek zorundadır. Örneğin okul eğitimi, sağlık yönetimi, dinlence için kamusal alanlar, kentsel ve bölgesel hizmetler ve yapılardaki değişimler için harekete geçmek amacıyla gençleri ve eşleri kapsayacak yerel sendika komitelerinin kurulması gibi yollarla sendika yapılarının doğasının da dönüştürülmesi şarttır. Böylesi yerel halkın yaşamını iyileştirmeyi ve geliştirmeyi taahhüt eden bir yeni sendikacılık, burada özetlendiği şekliyle radikal sendikal stratejinin gerek sektörel gerekse toplumsal yönleri açısından ifade edilen demokratik bir yönetim türünün geliştirilmesi amacıyla baskı yapılması için kaçınılmaz olarak devlet ile hem içeriden hem dışarıdan her düzeyde temas etmek üzere diğer hareketlerle bir araya gelmede başrol oynamak zorunda kalacaktır.

Bundan dolayı şu açık ki hem rollerini işyerlerinin ötesine taşıma da hem de militan müdaafacılığın da, sendikalar seçim ittifakları için verilen destekleri ve kulis faaliyetlerini aşan şekilde kaçınılmaz olarak hem yerel yönetimlerle hem de devletle mücadele etmek mecburiyetindedir. Ekonomiyi demokratikleştirme savaşımı en nihayetinde siyaset ile iktisat ayrımının devletin doğasını değiştirecek bir şekilde sonlandırılması mücadelesidir. Böylece devlet bir bürokratik düzenleyici olarak gündelik iktisadi hayata dışsal kalmaz, tersine toplumsal ilişkileri dönüştürmek için verilen mücadeleye dahil edilir.

Sosyalist tahayyülü yeniden alevlendirmek

“Özgürüz…özgürüz.” Arthur Miller’ın başyapıtı Satıcının Ölümü’nün bu son sözleri, Linda Loman tarafından kocası Willy’nin mezarında söylenmişti.[16] “Gülümseme ve ayakkabı cilası” satmakla geçen bir yaşamın ardından yorgun ve çulsuz, fakat yaşam sigortasının toplumdan kopuk oğlunu teşvik edeceği rekabet ve “başarı” düşüncesiyle büyülenmiş Willy Loman’ın intiharı, Amerikan kapitalist rüyasının kalbindeki amansız rekabetin trajik boyutunun ünlü bir sembolüdür. Bir oğlu “O hep yanlış rüyalara sarıldı. Hepsi, hepsi yanlıştı” diyerek hayıflanırken, diğer oğlu ise kendisini “bu mücadeleyi kazanmaya” adar, bunu da “Willy Loman boş yere ölmedi … Sahip olunabilecek tek hayal bu: birinci olarak en üste çıkmak” sözleriyle açıklar. Oyunun sonunda, Linda mezarın üzerinde yalnız başına durmaktadır. Willy’ye ipoteğin son ödemesini yaptığını söylerken, boğazında bir hıçkırık düğümlenir: “Borçsuz ve özgürüz … özgürüz … özgürüz”.

1949’da, Soğuk Savaş’ın başında sahnede ilk kez söylenirken, bu sözler “özgür dünyada” özgürlüğün neyi temsil ettiğine dair muğlaklığı temsil ediyorlardı. Elli yıl sonra Satıcının Ölümü yeniden popülerlik kazanırken Linda Broadway’de “özgürüz” dediğinde, yirminci yüzyıl sonunda Amerikan rüyasının sarmaladığı dünyada kaygıyı canlandırıyor gibi gözüküyor. Küreselleşmenin kendisi kadar, “mücadeleyi kazanmanın” engellerine dair biriken bir kaygı ve rekabet özgürlüğü olarak tanımlanan bir hayatın değerine yönelik kuşkular da her yerde gözlemlenebiliyor.

Can sıkıcı olan gerçeklik şu ki, biz sosyalistler olarak özgün bir dönemden geçiyoruz: komünizmin çöküşü ve sosyal demokrat partilerin radikal değişim hedeflerini bırakması, bizi bir asırdan uzun bir süredir ilk kez amaçlarımız için örgütlenebilecek bir odaktan yoksun bıraktı. Yüzleştiğimiz bu boşluk, vurguladığımız üzere, beraberinde büyük miktarda karamsarlık getiriyor. Fakat bu karamsarlığı aşmanın yolu yeni ancak aynı ölçüde basiretsiz bir iyimserlik ileri sürmekten geçmiyor. Bilakis, esin kaynağımızı dünyanın her yanında halkların somut olarak farklı yollardan sürdürdüğü insanlık mücadelesinde bulmalıyız. Aktivist solun siyasal projesinde ütopyacı duyarlılıkla kapasite inşasını bir araya getiren idealleri kapsaması bize cesaret vermeli.

Bu ideallerin en iyileri aşağıda özetleniyor. Sol için teşvik edici bir tasavvurun en azından bu on boyutu kapsaması gerekir:

Yabancılaşmayı aşmak. Burada kastedilen hayatımızı doyasıya yaşamak için çalışmayı reddetmek değil, aksine çalışmanın doğasını dönüştürmek ve iş dünyasının dışındaki insanlara da “eğlencenin pasif tüketicileri” olmanın ötesinde “üretken etkinlik dahil olmak üzere, ilgi alanlarını geliştirme ve özerk etkinliklerde bulunma olasılığını” vermektir.[17]

İş bölümünü azaltmak. Sosyalist projenin çekirdeğindeki her birimizin bütünlüklü insanlar olabilme potansiyeli, “katılımı zorlaştıran ve tüm çalışanların tüm fırsatlara eşit erişimini engelleyen” hiyerarşik yapılar içerisinde gerçekleştirilemez.[18] Bu ulaşması güç bir hedef olduğu için, sosyalistler bunun için gereken süreçleri kendi partilerinde, sendikalarında, hareketlerinde, sivil toplum örgütlerinde, iş yerlerinde, fabrikalarında ve üniversitelerinde başlatmalılar.

Tüketimi dönüştürmek. Sosyalistler, “üretim ilişkileri ve emeğin örgütlenmesindeki dönüşümün yaşam ve tüketim tarzındaki bir takım farklı ve eşit derecede dramatik değişimlere bağlı” olduğunun bilincinde olmalılar.[19] Bu durum salt ekolojik akıl sağlığı meselesinden öte, tüketicilerin neyin üretildiğine dair kararlara bağlanması, türdeştirilmiş metaları tüketmek yerine farklı hazlara erişebilecek kapasitelerinin gelişimi ve toplumsal ve kolektif tüketim için erişilebilir ve eşitlikçi alanların açılması ile ilgili bir meseledir.

Alternatif yaşam şekilleri. Ev idaresinde sosyalist kapasitelerinin görünür gibi olması, çekirdek aile ve diğer hane ilişkilerinin ötesinde “yoğun duygusal bağların” genişletilebileceği komünal yaşam deneylerinin “farklı paylaşım ilişkileri ve toplumsal alanlar ile prefigüratif bir siyasete çarpıcı bir giriş noktası” olabileceklerine işaret ediyor.[20]

Piyasaları kamusallaştırmak. Tüketim ve yaşam tarzındaki dönüşümlerin yanı sıra sermayenin dağılımına dair kararları kamu denetimine getirmek, “parayı ve piyasayı ele alıp değiştirmenin yollarını tasavvur etmeye, böylece onlardan ekonomik gücün eşitlikçi dağıtımının gerçekleştiği bir ekonomide, karşılıklı fayda sağlayacak takas ve iş bölümünü yaratmak için araçlar” olarak yararlanmamıza olanak sağlayacaktır.[21] Ancak bu türdeki piyasa ve sosyal ilişkilerle, bugünlerde ütopyacı düşünceyi hapseden çelikten rekabet kurallarından uzaklaşabiliriz.

Ekolojik planlama. Sosyalist proje, her devletin zaman ve kaynaklarının demokratik dağılımını sağlayacak kapasitesini geliştirmeyi ve üretim ve tüketim arasında nicel ve nitel denge kurmayı imler. Burada, “finansal sermaye ve üretim ilişkilerini küresel alandan ulusal ve yerel alanlara yeniden yerleştirerek farklı ulusal toplulukların demokratik olarak kendi kalkınma yollarını seçme yeteneklerini, diğer ülkelere karşı (doğaya zarar verme gibi) olumsuz dışsallıklar dayatmadan azami seviyeye çıkartmak” amaçlanmaktadır.[22]

Eşitliği uluslararasılaştırmak. Ulusal seviyede bu tür bir planlama tahayyülü uluslararası ittifaklar geliştirmeyi ve zamanla bu gayretleri baltalamak yerine kolaylaştıran bir uluslararası sistem kurmayı gerektiriyor. Bu da zengin ülkelerden fakir olanlara doğru dayanışmacı bir kaynak aktarımı için özveri ve fakir ülkelerin ekonomik kalkınmalarını ve sosyalist kapasitelerin gelişimini jeopolitik sınırları aşacak şekilde ortak bir mücadelede buluşturacak bilinci ve kapasitenin gelişimini devletler içinde eşitlikçi sosyal ilişkiler yoluyla meydana getirmeyi kapsamak zorundadır. Burada gerekli olan yalnızca emperyalizmin güncelliğinin değil, işçi sınıfının varlığının “coğrafi koşulları ve çeşitliliğinin” tanınması ve sosyalist siyasetin yeniden canlanmasında bu farklılıkların ve uzamsal ölçeklerin arasında “arabulucuk ve çeviri” yapılabilmesidir.[23]

Demokratik iletişim. Sosyalistler günümüzün meta-temelli medyasının yerine çoğulcu ve çeşitli iletişim araçlarını oluşturacak bir tasavvur ve strateji oluşturmayı öncelik edinmelidir. Farklı iletişim araçları aydın ve kolektif diyaloğun gerçekleşmesine önayak olmakla beraber zengin kültürel gelişim fırsatını da filizlendirecektir. “Toplumsal örgütlenmenin temel prensipleri üzerine yeniden kolektif bir tartışma yürütmek ve yeni bir sosyalist projenin detaylandırılarak kitlelere ulaştırılması için yeni bir medya düzeni gerekmektedir”.[24]

Demokrasiyi gerçekleştirmek. Kişisel ve kolektif kapasitelerin geliştirilmesini merkezine alan bir sosyalizm tahayyülünün temel meselesi demokrasinin genişletilmesi ve derinleştirilmesidir. Bu yöneticiler ve işçiler, siyasetçiler ve yurttaşlar, önderler ve takipçiler arasındaki ayrımın kurumsal temellerini kıran temsilcilik ve yönetim biçimleri üzerine fikir yürütüp bunları uygulamayı, olduğumuz ve olabileceklerimiz arasındaki engelleri aşmayı beraberinde getirir.

Omnia sint communia. Günümüzün ilerici aydınları, muazzam bir çaba ile Marksizm öncesi ütopyacılara açık olana vardılar: şüphesiz üretim araçları, finans, ticaret, iletişimde özel mülkiyetle eş zamanlı olarak yabancılaşmamış, toplumsal adaleti tesis etmiş demokratik bir sosyal düzene ulaşamazsınız; ayrıca, edinmeci ve rekabetçi dürtüleri baz alarak ütopyaya bir adım yaklaşamazsınız. Sosyalist tahayyül, bu temel prensip anlaşılmadan yeniden alevlendirilemez, bunun için birçok sebep sıralanabilir, ancak en önemli sebeplerden birisi bu yolun demokratik kollektivist kapasiteleri gerçek potansiyellere çevirmenin önünde duran sorunları hasıraltı etmesidir.

Kötümserliği aşmak her şeyden önce sermayenin hayatımızın her alanına yayılıp, onu daraltarak kendine tabi kılmaktaki gücü ile sehven bize duyurduğunu, kapitalizmin “yanlış rüya” olduğunu, ve ancak aynı derecede evrensel ve hırslı olduğu gibi, kolektif özgürleşme kapasitemize içkin olan bir alternatifin onun yerini alabileceğini anlamaktan geçiyor. Önümüzdeki asıl görev, ütopyanın verdiği ilham ve öngörüyü daraltmak değil, onun bu işlevini genişletmektir.

Çeviri: Ali İPEK & Onur ACAROĞLU

DİPNOTLAR

[1] James K. Galbraith, Pedro Conceição, and Pedro Ferreira, “Secrets of U.S. Economic Strength,” New Left Review 237, September-October 1999.

[2] Çn. Ujamaa Swahili dilinde bir aileye mensup olma veya aile durumu olma anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Ujamaa, 1964-1985 yılları arasında Tanzanya başkanı J.K. Nyerere tarafından geliştirilen ve ‘zorunlu köyleştirme’ sürecinin altında gerçekleşen tarımın kolektivizasyonun merkezinde olduğu, aynı zamanda bankaların ve sanayinin kamulaştırılması gibi uygulamaları da içeren sosyal ve ekonomik politikalardır.

[3] James C. Scott, Seeing Like a State: How Certain Schemes to Improve the Human Condition Have Failed (New Haven and London: Yale University Press, 1998).

[4] S. Bowles and H. Gintis, Recasting Egalitarianism: New Rules for Communities, States and Markets (New York: Verso, 1998).

[5] Roberto Mangabeira Unger, Democracy Realized: The Progressive Alternative (New York: Verso, 1998).

[6] Ernst Bloch, The Principle of Hope, translated by N. Plaice, S. Plaice and P. Knight (Cambridge, MA: MIT Press, 1986).

[7] Thomas More, Utopia (London: Penguin Classics, 1965), p.66. Cf. Bloch, The Principle of Hope, pp. 530, 582.

[8] Roberto Mangabeira Unger, False Necessity, Part I of Politics: A Work in Constructive Social Theory (Cambridge, Eng.: Cambridge University Press, 1987)

[9] Ernst Bloch, The Principle of Hope, esp. pp. 148, 197-198, 209, 622-623.

[10] Bu isteğin bünyesinde yazınsal tahhüyülün oynadığı rol Northrop Frye tarafından incelenmiştir (The Educated Imagination, CBC Massey Lectures, 1963).

[11] The Doctrine of Saint-Simon, Translated with an introduction by Georg G. Iggers (New York: Schocken, 1972), p.83.

[12] Barbara Kingsolver, Animal Dreams (New York: Harper Collins, 1990), p. 133.

[13] Bu kavram H. H-M. Abensour’dan alınmıştır. E.P. Thompson da kendisine şu kaynakta atıfta bulunmuştur: 1976 postscript William Morris, Romantic to Revolutionary (London: Merlin, 1977).

[14] Andre Gorz, Critique of Economic Reason (London: Verso, 1989).

[15] Bkz. Greg McElligott, “An Immodest Proposal, or Democracy Beyond the Capitalist Welfare State,” Socialist Studies Bulletin, no. 52 (Winnipeg, 1998).

[16] Arthur Miller, Death of a Salesman (London: Penguin, 1998), pp. 111-112.

[17] Gorz, Critique of Economic Reason, p. 231.

[18] Michael Albert and Robin Hahnel, Looking Forward: Participatory Economics for the Twenty-First Century (Boston: South End Press, 1991), p. 35.

[19] Kate Soper, “Other Pleasures: The Attractions of Post-Consumption,“Socialist Register 2000 (New York: Monthly Review Press, 1999). Juliet Schor’un tartışmasından: “The New Politics of Consumption” inBoston Review 24 (Summer 1999), 3-4.

[20] Johanna Brenner, “Utopian Families,“ Socialist Register 2000.

[21] Diane Elson, “Socializing Markets, Not Market Socialism,” Socialist Register 2000.

[22] Greg Albo, “The World Economy, Market Imperatives and Alternatives,” Monthly Review vol. 48, no. 7 (December 1996), p. 19. Ayrıca Albo’nun on maddeden oluşan programı için bkz. “A World Market of Opportunities? Capitalist Obstacles and Left Economic Policy,“ Socialist Register 1997.

[23] David Harvey, “The Geography of Class Power,” Socialist Register 1998, esp. p. 70.

[24] Colin Leys, “The Public Sphere and the Media: Market Supremacy versus Democracy,” Socialist Register 1999.