Türk sinemasının tartışmasız en çarpıcı röntgencilik sahnesi Sinan Çetin’in Berlin in Berlin (1993) filmindedir. Filmin kahramanı Thomas Almanya’da yaşayan Mehmet’in karısı Dilber’i izlemekte ve fotoğraflamaktadır. Bunun açığa çıkması sonucu oluşan kavgada Mehmet kaza eseri ölür ve Thomas, Mehmet’in kardeşi Mürtüz, babası ve annesinden oluşan ailenin evinde mahsur kalır. Söz konusu sahneden Mürtüz kardeşinin karısı Dilber’i odasında mastürbasyon yaparken anahtar deliğinden gözetler. Buradaki kritik nokta röntgenciliğin herşeyin yabancı olduğu bir memlekette, kapalı bir evin içerisinde, kapalı kapılar ardında yaşanmasıdır. Filmin tamamı Alamancı tabir edilen bir ailenin evinde geçer. Karakterler kapalı kalmış, sıkışmıştır. Mürtüz kendisi memleketinden uzakta, gurbet elde tutsak hissederken; Thomas da can korkusuyla birlikte yaşamaya mecbur kaldığı Türk ailesinin yanında, kendi ülkesinde tutsaklığı tecrübe etmektedir. Dilber de kendine ayrı bir oda yaparak onun içinde yaşamaktadır. Mürtüz kendi evi içinde kendi ailesinden birini röntgenler. Röntgencinin dünyası yine tıpkı Hitckock’un Arka Penceresi’ndeki kahramanın mahkum olduğu gibi kapalı bir mekan içerisinde geçer, oraya sıkışmıştır. Dışarıyla ilişkisini bakış kurar. Filmde Mürtüz dışarıya, bu yabancı ülkeye adapte olamamıştır, Lacancı sözlerle semboliğe dahil değildir. Semboliğe dahil olamayan özne kendine imgesel bir arzu nesnesi yaratır ve tamlığını orada arar. Bu arzu nesnesi tamamen imgesel bir gerçektir. Kötü, olumsuz yanları yoktur, fazlasıyla sanaldır. Babanın yasasını tanıyıp Simgesel gerçeğe geçemediği için bu döngüde takılıdır. Biz fani izleyiciler röntgenciliği aslında fotoğraf çekerek bir kadını izleyen Thomas’tan beklerdik, oysa filmin başarısı odağı evin içinde kapalı Mürtüz’e kaydırarak asıl onu röntgenci haline getirmesidir. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---