Türk sinemasının tartışmasız en çarpıcı röntgencilik sahnesi Sinan Çetin’in Berlin in Berlin (1993) filmindedir. Filmin kahramanı Thomas Almanya’da yaşayan Mehmet’in karısı Dilber’i izlemekte ve fotoğraflamaktadır. Bunun açığa çıkması sonucu oluşan kavgada Mehmet kaza eseri ölür ve Thomas, Mehmet’in kardeşi Mürtüz, babası ve annesinden oluşan ailenin evinde mahsur kalır. Söz konusu sahneden Mürtüz kardeşinin karısı Dilber’i odasında mastürbasyon yaparken anahtar deliğinden gözetler. Buradaki kritik nokta röntgenciliğin herşeyin yabancı olduğu bir memlekette, kapalı bir evin içerisinde, kapalı kapılar ardında yaşanmasıdır. Filmin tamamı Alamancı tabir edilen bir ailenin evinde geçer. Karakterler kapalı kalmış, sıkışmıştır. Mürtüz kendisi memleketinden uzakta, gurbet elde tutsak hissederken; Thomas da can korkusuyla birlikte yaşamaya mecbur kaldığı Türk ailesinin yanında, kendi ülkesinde tutsaklığı tecrübe etmektedir. Dilber de kendine ayrı bir oda yaparak onun içinde yaşamaktadır. Mürtüz kendi evi içinde kendi ailesinden birini röntgenler. Röntgencinin dünyası yine tıpkı Hitckock’un Arka Penceresi’ndeki kahramanın mahkum olduğu gibi kapalı bir mekan içerisinde geçer, oraya sıkışmıştır. Dışarıyla ilişkisini bakış kurar. Filmde Mürtüz dışarıya, bu yabancı ülkeye adapte olamamıştır, Lacancı sözlerle semboliğe dahil değildir. Semboliğe dahil olamayan özne kendine imgesel bir arzu nesnesi yaratır ve tamlığını orada arar. Bu arzu nesnesi tamamen imgesel bir gerçektir. Kötü, olumsuz yanları yoktur, fazlasıyla sanaldır. Babanın yasasını tanıyıp Simgesel gerçeğe geçemediği için bu döngüde takılıdır. Biz fani izleyiciler röntgenciliği aslında fotoğraf çekerek bir kadını izleyen Thomas’tan beklerdik, oysa filmin başarısı odağı evin içinde kapalı Mürtüz’e kaydırarak asıl onu röntgenci haline getirmesidir.

İnternet ortamında birini saplantılı bir şekilde izlemek anlamına gelen ‘Stalk’ teriminin gelenesel röntgencilik ile olan ilişkisi ortada.[1] Öte yandan ‘stalker’ sözcüğü artık daha çok, izleme işinin web üzerinden yapıldığı bir duruma denk gelmekte. İnternetin sağladığı imkanlar kullanılarak bir kişiyi takıntı düzeyinde izleme, takip etme. Ama bu geleneksel izleme/röntgenleme pratiklerini de dışlamıyor, nasıl ki Lev Manovic yeni medyayı geleneksel olanı dışlamayan, içinde barındıran bir karışım olarak tanımlayıp ona meta-medya adını verdiyse stalking de geleneksel ve digital izleme yöntemlerinin bir karışımı. Bir tür meta-voyeurism diyebiliriz buna. Öte yandan stalk eyleminin röntgencilikten ayrıldığı çok yer var. Bu konuda düzenlenen bir sempozyumda[2] konuşmacıların çoğunun stalk eylemini röntgencilik/gözetleme ekseninde değerlendirdiğine tanık olduk. Oysa bu konuda daha dikkatli olmakta fayda var. Mulvey, Baudry, Metz gibi kuramcılar zamanında sinemanın Lacan’ın ayna evresine benzediğini ve imgesel bir özdeşleşme yoluyla ideoloji ürettiğini vurguluyorlardı. Stalk’da ise görmenin hazzından daha çok bilgi edinmenin hazzıyla karşılaşıyoruz, nesnenin adresini, telefon numarasını, düşüncelerini, gittiği mekanları, dinlediği şarkıları yani fotoğrafların yanında birçok şeyi ele geçirme çabası mevcut. Dolayısıyla imgesel üzerinden kurulmuş bir pratikten çok enformasyon üzerinden kurulmuş bir yapıyla karşılaşıyoruz. Bilmenin ona sahip olmak anlamına geldiği bir eylem stalk.[3]

Günümüzün stalkerları da arayüz denilen bir siber ortam üzerinde iz sürme peşindedirler.[4] Modern stalkerlar arayüzün katmanları arasında hedefledikleri arzu nesnesinin peşine düşerler. Onlar da tıpkı Mürtüz gibi arayüzün duvarları arasında kapalı kalmışlardır. “Stalklamak” sosyal/yeni medya üzerinden birini gizli gizli takip etmek, gözetlemek anlamında kullanılıyor. Stalker’ın follower’dan ayrıldığı yer kendini çok belli etmemesi, görünmemeye çalışmasıdır.[5] Stalk’ın etimolojisine baktığımızda 15. yy’da kelimenin hırsızlık için kendini belli etmeden dolaşan kişi anlamına geldiğini görürüz.[6] Ayrıca yine erken dönemde ‘stalker horse’ olarak da rastlanan kelimenin anlamı gizli amacını belli etmeden bir yarışa katılan kişidir. Hırsızlık, gizli amaçlar, hedef ne olursa olsun stalker’ın özelliği karanlık, tekinsiz olmasıdır. Follower kendini gösterir, izlenen de izleyen de bundan mutlu olur. Yeni tanımlanmış bir sosyalliğin içerisinde değiş tokuş yaparlar. Bu değiş tokuşunun özelliği sürekli bir karşılık içermesidir: ‘like’a like’ Arayüzün derinliklerindeki izlerin peşinde koşar stalkerın, bunu bir oyun haline bile getirdiği olur. Geleneksel stalkerların kullandığı, sinemada karşımıza çıkan bakma ve fotoğrafını çekerek avlama, kendine ait hale getirme pratiğinden çok daha fazlası var burada. Bir tür ‘investigation’dur bu. Stalker tıpkı dedektiflerin yaptığı gibi kurbanının peşine düşüp tüm bilgileri edinmeye çalışır. Zaten günümüzde bir kişi hakkında bilgi edinmenin en kolay yollarından biri onun sosyal medya hesaplarını izlemek değil midir? Mesela modern bir Sherlock Holmes uyarlaması olan Elementry (2012-) dizisinde dedektifin araştırmaları bolca sosyal medya incelemesi içerir. Yine Sherlock Holmes’in (2009-) yeni uyarlamasının üçüncü sezonunda dedektif kaybolduğunda arkadaşları onu sosyal medya üzerinden arar. Bu ilginç bir ters çevirmeyi içinde barındırır, çünkü siberalemde stalklanan asla stalklanmaz[7], burada araştırma yapanın araştırılması söz konusudur.

Andrey Tarkovski’nin unutulmaz Stalker filminde iz sürücü bir ressam ve bir yazar ile birlikte zone adı verilen bir bölgede hayatlarının anlamını arar. Bu filmdeki -kompleks yapısını basitleştirme riskini göze alarak söylersek- iz sürme erkeklerin aslında -nice yolculuk filminde olduğu gibi- kendilerini geçmişleri vasıtasıyla bulmaya yaptıkları yolculuktur. Bu tür bir iz sürme açıkça içe dönüktür. Anlamın izini sürer Stalker. İz sürmek elbette bir şeyin peşinden gitmeyi gerektirir. İz süren birşeyin ardına düşmüştür. Kendisi geridedir, takip eder. İzi sürülense kaçar, küçük arzu nesnesi olmuştur artık o. Elde edilemez, Çünkü izini sürdüğümüz nesne üzerinden kendimizi arıyoruzdur aslında.

Peki bizim internette peşinden gittiklerimiz kimler olabilir? Çoğunlukla bizim için önemli olan birinin: eski-yeni-ulaşılamayan sevgilinin, kıskanılan üçüncünün,[8] nefret edilen komşu-arkadaşın izini süreriz. Zihnimizde güçlü duygularla taşıdığımız ötekinin ne yaptığını, nerelere, kimlerle gittiğini, mutlu, üzgün olup olmadığını takip etmeye çalışırız. Ve bunu   takıntılı (kompulsif) bir biçimde tekrar ederiz. Stalker peşinden gittikleri üzerinden tanımlanır. Stalk davranışını batıda klinik bir şekilde inceleyen çalışmalar üç tip stalker/kurban ilişkisi tanımlıyorlar. (Zona vd. 1993, s.67) Zona ve arkadaşlarının çalışmalarına göre stalkerların ilk türü basit takıntılı (simple obsessinal) olarak tanımlanıyor. Bu tür stalkerlar genelde iş, komşuluk, müşterilik, flört gibi ilişkilerle tanıdığı insanların peşine düşüyor. İkinci tür stalkerlara ise Erotomania adı veriliyor, burada izleyici kurbanıyla bir perfect match (ideal kişi) uyumu yakaladığını düşünüyor.[9] Cinsel yönelimden ziyade duygusal bir bağlantı söz konusu. Daha çok kişinin kendinden daha ‘yüksek’ bir seviyede kişilere bağlanması söz konusu. Bu kişiler tanıdık ya da tanımadık olabiliyor. Üçüncü tip ise aşk takıntısı (love obsessional) yaşayanlar. Bunlar genelde kişisel olarak tanımadıkları, internet üzerinden bildikleri bir kişiye aşk ve cinsel bağlılık hissederek peşine düşüyorlar. Bu tiplerin tehlikeli olduklarını da eklemek gerekli. Bu üç tür izleme pratiğinin de temel pratiği sanal dünya üzerinde onun her anını adım adım izlemektir. Stalker Swarm/Foursquare benzeri uygulamalar sayesinde gittiği her yeri, Twitter sayesinde düşündüğü her şeyi, Facebook sayesinde çektiği her resmi, katıldığı her etkinliği, Instagram sayesinde giydiği her şeyi, yaptığı her makyajı vs bilmek istemektedir. İzlenen kişi de paylaşımları sayesinde peşinden gelene tüm bu malzemeleri sağlamaktadır. Sanal dünyada paylaşım yapmayan kişiyi kimse stalklayamaz. Buradaki can alıcı nokta ‘her şeyi’ kelimesidir.  Stalklayan kişi her an akıllı telefonundaki yenile tuşuna basarak yeni enformasyon bekler. Oysa hakkında herşeyi biliyor olmak arzu nesnesinin gerçekliğini yok eder. Şöyle açıklayalım, Zizek’in vurguladığı gibi (Zizek, 2002, s.197) bir şey hakkında ‘herşeyi söylersek’ doğrudan gerçeğe ulaşamayız.[10] Gerçek boşluklarda, söylenmeyenlerde, fantezide saklıdır. Sibermekanda gerçeklik kaybını yaratan şey boş oluşu değil aksine aşırı dolu oluşudur. Bu öteki hakkında aşırı enformasyona sahip olduğumuz dünyada ötekinin sembolizmi ortadan kalkar. Öteki tamamen imgesel hale gelir.  Bu anlamda stalker yanlış yoldadır. Peşinde koştuğu kişiyi aşırı-mevcut hale getirmeye çalışmaktadır. Robin Williams’ın Sy adlı bir Stalker’ı oynadığı One Hour Photo (2003) filmindeki gibi onunla aşırı yakın olmaya çalışmaktadır. Bu yüzden ona, gerçek anlamda asla ulaşamayacaktır. Zaten şunu da unutmayalım ki stalklanan kişi internet üzerinden sanal seks yaptığınız bir yabancıya benzer. Böyle bir durumda karşı taraf size karşı sınırsızdır, en gizli fantezileri konuşabilir, en açık sözleri söyleyebilir. Sekse dair aşırı enformasyona hakkındadır konuşulanlar. Ve bu nedenle yoktur, tıpkı pornografide olduğu gibi. İzlenilen kişi dakika başı bile paylaşım yapsa aslında yoktur. Bu anlamda hiper gerçektir.

One Hour Photo’ya dönelim. Sy karakteri yıllardır bir süpermarket’in “Bir saatte baskı” bölümünde, bir fotoğrafçıda çalışan yalnız bir adamdır. Ama karakter işini, üstlenmiş olduğu bir misyon olarak görmektedir, süpermarketin müşterileriyle eski zamanlardan kalma bir bağlılık içerisine girmektedir. Sy, Yorkin ailesinin her evresini izleme şansını yakalamıştır ve filmin başından itibaren onlara “rahatsız edici” bir yakınlık gösterir. Onların fotoğraflarını basarak evine asar, onları izler, fotoğraflar vasıtasıyla onlara dahil olmaya çalışır. Bu filmde karakter rüyasında gözlerinden kan fışkırdığını görür. Fotoğraflar sayesinde dahil olmaya çalıştığı gerçekliğin sahte olduğunu anlatır bu rüya. Herşey görüldüğü için artık görülecek birşey kalmamıştır. Stalker herşeyi görmek isteğiyle hareket ettiğinde sonu olmayan bir kuyuya düşmüştür artık. Söylediğimiz gibi muhatabını aşırı-gerçek haline getirmek onu bizden uzaklaştırır. Dolayısıyla öteki üzerinden kendimizi kurma şansımız da kalmaz.

Stalker’ın gerçeklik algısı takip ettiği kişinin yaptıklarıyla belirlenmiştir, çektiği fotoğraflarla, gittiği yerlerle, yaptığı yorumlarla. Stalker arzu nesnesinin yapmadıklarını bilemez. Dolayısıyla onu sürekli bir şeyler yapan bir film karekteri gibi izler. Birgün buraya gitmiştir, öteki gün şurdadır, bugün öyle bir fotoğraf vermiştir, öteki gün şunu demiştir. Sürekli bir eylemler bütünü. Stalker aradaki boşlukları doldurmaz, fantezi burda devreye girmez, arayüz herşeydir. Zizek’in kıskançlık tanımını hatırlayalım, “Kıskançlık bizim dışlandığımız bir cennet tahayyülüdür’ (Zizek, 2010) Stalker burada peşinde olduğu kişiyle ilgili bir cennet hayali kurar, enformasyon akışı üzerinden kurulmuş bir tasvir.[11] Boşlukları doldurmaz, boşluklarda nesnesinin ne yaptığıyla ilgili fantezi kurmaz. Tek derdi o fantazi cennetini izleme derdidir. Ne kadar görürse o kadar elde edebileceği yanılsamasına sahiptir, WYSIWYG (gördüğün gibi – what you see is what you get) düsturuna inanır, görmeye çalışır. Modern stalker’ın iz sürücülüğü Tarkovski’nin karakterinden farklıdır. Oradaki kendine yolculuk burada arzu nesnesinin arayüz üzerindeki bıraktığı uçucu imgelerden ibarettir.

İnternet üzerinde kişi gayr-i maddidir. Herşey tamamen metinsel ve görseldir. Kişinin verdiği tüm bilgiler onun varlığını ispat eder. Bu bilgiler için kanıt gösterilmesi gerekli değildir, Le Breton’un söylediği gibi “Başkalarının da onun kadar oyuncu olduğu evrenle bağlantıya geçtiği anda kim olduğunu düşünüyorsa odur” (Le Breton, 2016, s.154)  Bu anlamda özne hakkında bilgi sahibi olmak zordur, çünkü bunlar sadece verilerden ibarettir. Stalker’ın izleri aslında bir dizi enformasyondan ibarettir, bilgiden değil. Bilgi tıpkı Danny Boyle’un Slumdog Millionaire (2008) filmindeki karakterin yaptığı gibi bir şeyi hayatının bir parçası haline getirmektir. Bildiğiniz şey, üzerine konuşabileceğiniz, yorumlayabileceğiniz, sevip nefret edebileceğiniz birşeydir. Enformasyon ya da malumat ise data akışıdır. Stalker sadece, örneğin nesnesinin nereye gittiğini bilir, orada ne yaptığını, neye kızdığını neden zevk aldığını, nasıl vakit geçirdiğini bilmez. elindeki veri ona başka birşey anlatmaz. Dolayısıyla yapabileceği tek şey like’lamaktır. Çoğu zaman bu kendini afişe edeceğinden bunu da yapamaz, büyük bir açlıkla arzu nesnesinin bıraktığı yeni bir datayı arşivine katmaya çalışır.[12] Instagram örneğinden gidelim, izlenen kişi bir fotoğraf paylaşır ve çoğu zaman izleyicisine birer hashtag bahşeder. Hashtag tek kelimeden oluşan bir veridir. Bir cümle değildir. Saussure gibi yapısalcıların söylediği dilde herşeyin sistem içerisinde belirlendiğini unutmazsak ortada bir yorumun olmadığını görürüz. İzlenen ortaya bir kavram atmıştır, çoğunlukla da trend olan, bu kavram stalkera atılmış bir yemdir.[13]

Başkalarına dair bu kadar bilgi sahibi olma ihtiyacı pornografiktir. Çünkü bütün bu bilgiler birer hiper-gerçek yaratırlar. ‘Porno hakikiden daha hakiki olduğu için simülakrın doruk noktasıdır.’ derken Baudrillard bundan bahsetmektedir. Pornografi bir cinsellik taklidi olarak sahte olduğu bilinen bir şeydir, böylece bir yerlerde hala sağlıklı bir cinselliğin olduğu yanılsamasını yaratır. Stalker için de bütün bu bilgiler tamamen kurmaca olmasına rağmen (izlenenin bilinçli olarak kurduğu bir dünya) bir yerlerde arzuladığı öznenin ‘gerçek’ olarak var olduğu yanılsaması yaratırlar. Burada o öznenin ne olduğu önemsizdir. Stalker kamusala dahil olmak yerine o insanın özeline bir gün gerçekten dahil olabileceği tesellisiyle avunur. Hasan Bülent Kahraman bunu ‘Sapkınlıklarımız içinde en acımasız ve vazgeçilmez olanı röntgenciliktir ve yirmi birinci yüzyılın asıl meselesi pornografi olacaktır’ şeklinde ifade eder. Bu enformasyon yığını başka bir tanımla müstehcendir, çünkü müstehcen yine Baudrillard’ın tanımıyla ‘görünenin görünenden daha görünür kılınması’dır. Müstehcen ‘fazla’dır, ve hem izlenenin hem de izleyenin eksikliğini gizleyen birer ‘fazla’.  Müstehcen olan, sınırsız ve sürekli bir data akışı, bu aşırı-mevcut durum muhatabın belirsizliğini ortadan kaldırır. Salecl’in belirttiği gibi ‘belirsizlik olmadan, aşk mümkün değildir çünkü aşkın gizemli hali, arzunun deşifre edilmesine ve tutkunun giderek büyümesine katkıda bulunur.’ (Salecl, 2014, s 60)

Stalker peşinden gittiği kişiyle ilgili enformasyona bir arayüz (interface) üzerinden ulaşır. Arayüz bizim diğerine ulaşmak için kullandığımız bir ara alan, bir katmandır. www dediğimiz bu arayüz üzerindeki ikon ve semboller ‘ben’im göstergemdir. Örneğin bir fotoğraf benim ikonumdur, like işareti benim beğenimin işaretidir. Ama buradaki sembolik düzen bir ortak kabul üzerinden değil bir takım internet şirketlerinin hazır formatları üzerinden yapılanır. Babanın yasası belirsizdir, bu anlamda özne tanıyabileceği bir yasayı bulamadığı için gözetleme eylemini gerçek hayattan çok daha kolay bir şekilde gerçekleştirir. Önüne koyulan her engeli teknik olarak aşabileceği yöntemler mevcuttur. Birilerini izlemek muhtemelen insanlık tarihi boyunca hiç kolay olmamıştı, çünkü insanlık hem bu kadar izlenilmeyi istememiş hem de röntgenci teknik olarak bu kadar donanımlı olmamıştı. Web arayüzü bir sünger gibi öznelerin paylaştıklarını içine çeker. Bundan birgün kaçıp kurtulmak çok zordur.[14] Sosyal medyadan silmek, izini kaybettirmek Stalk’ın bir nevi karşı kutbudur, İnternet jargonunda çekip gitmek anlamında bir tabir belki de. Gavurların ‘go clear’ dediklerinden, evet arayüz üzerinden herşeyi temizleyip atmak. Bu ciddi bir şekilde kişinin mahremiyete duyulan ihtiyacından kaynaklanıyor. Amerikalı ünlü aktris Lena Dunham’ın sosyal medya hesaplarını kapatırken yaptığı açıklama bu konuda önemli bir noktaya değiniyor, Re/code Decode‘a konuşan feminist oyuncu, Twitter’dan ayrılmasının nedeninin, sosyal medya platformunun güvensiz bir alan olması ve kendisinde “kanserli” bir şeyler yaratması olarak açıklıyordu. Sürekli birilerini izlemenin, data alışverişinin, beğenme çılgınlığının ve dahi zorunluluğunun, iğneleyici laflar etme veya zekice bir sohbetin içinde yer almaya çalışma çabasının metastatik bir şekilde yayılmasının insanları yorgun düşürdüğü açık. Artık bir şey hissetmeniz yeterli değil, hissettiğiniz şeyi yaşamaktansa tanımadığınız insanlardan gelecek yorumları beklemek, bu onay sayesinde hissettiğinizin gerçek olduğunun tescillenmesi yıpratıcı bir süreç. Bu yüzden Z jenerasyonu ve milenyum gençleri nin buraları terk ettiğini sıklıkla görebiliyoruz. Ama dikkat etmek gerek, her zaman iyi bir iz sürücü çıkabilir ortaya, bırakılan her digital iz bir yerlerde öylece bulunmayı bekliyordur çünkü. İzini kaybettirme güdüsü zaten baştan iz bırakmış olmayı gerektirir. Sosyal medyada kullanıcı, içeriğin ta kendisidir, var olmak iz bırakmak, içerik üretmek anlamına gelir. İz bırakan, izlenmek isteyen özne tıpkı bebeğin kendisine bakılması sayesinde varlığını anlamlandırması, birisi bana bakıyorsa bakılmaya değerim, eksik değilim duygusuna denk gelir. Yine imgesel gerçeğe dönüyoruz. Sosyal medyada izlenme, giderek daha çok izlenme duygusu “seks yaparken üçüncü bir kişi tarafından izlenme fantezisi”yle ilişkilidir. Sembolik düzende başarılı olmayan, kendini toplumda rahat gösteremeyen özne yatakta başarılı olmanın ve başkalarının gözünde odak noktası olmanın hazzının peşine düşer. Benzer şekilde sosyal medyada sürekli varlığını göstermek ister. Bu teşhircilik dürtüsü, fallusundan emin olamama hali stalker’ın işine yarar. Karşılıklı bir anlaşma halidir sanki söz konusu olan, bana bak beni tescille, bana imgeni bahşet kendimden emin olabileyim.

Burada stalker olan özne, uyanışından uykuya dalışına kadar olan sürede ancak sapkın bir şekilde var olabilmektedir.[15] Lacan’ın dediği gibi: “Dikizcinin edim anında özne nerededir, nesne nerededir? söylemiştim, tıpkı görme söz konusuyken olduğu gibi, görme dürtüsü seviyesinde de özne orada değildir. Sapkın olarak oradadır ve ancak döngünün bitişinde yer alır. Nesneye gelince, döngü onun etrafında döner, güdümlü mermidir o, sapkınlıkta hedef onunla vurulur.” (Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı) Döngünün nesnesi ortadan kalktığında stalker boşluğa düşer ve yeni saplantı nesnesi bulmak/yaratmak zorunda kalır.

Stalk meselesinde izlenen nesnenin çoklukla kadın olduğunu not düşmek de gerekiyor. Laura Mulvey’in Lacan Üzerinden incelediği gibi günümüzde röntgenci bakış daha çok erkektir. Bildiğimiz gibi Mulvey sinemanın röntgenci bakışının eril olduğu yönündeki çalışmasıyla önemli bir yol açtı.[16] Sinemada olduğu gibi sosyal ağlar üzerinde de izlenen daha çok kadınlardır. Onaltı bin kişiyle yapılmış Kadınlara Karşı Ulusal Şiddet adlı araştırmasından (The National Violence Against Women Survey) öğrendiğimiz kadarıyla erkeklerin 45’te 1’i hayatları boyunca stalklandıklarını söylerken bu oran kadınlarda 12’de 1’dir. Yine aynı araştırma erkeklerin stalk eylemini gerçekleştirdiklerini, suç olarak bildirilen stalk vakalarının beşte dördünün kadın mağdurlar olduğunu söylemekte. Bu Mulvey’in kadınların bakılan varlıklar olarak kurgulandığı görüşünü doğrular. John Berger’in de özetlediği gibi tüm batı sanatı aslında erkek arzusuna göre şekillenen eril nazarın meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir. “Erkekler eyler, kadınlarsa görünür”. Sinema bu noktada, seyircinin bakışını eril imgeye göre oluşturmasını sağlarken, dişil imgeyi de seyirlik bir arzu nesnesine dönüştürür. İnternet üzerinde izlenen kadın daha çok ideal bir kadın performansı sergilemektedir. Judith Butler’in Cinsiyet Belası (Metis Yay, Haziran, 2008) adlı meşhur eserine göre toplumsal cinsiyet kategorisi diye bir şeyden söz edilemez. Kadın, kadın olma davranışında bulunarak, kadınlığı taklit ederek dişil kimliğine ulaşır. Burada stalkera sunulan imge tam bir kadınlık performansıdır, izlenen gerçek ve tam bir kadın olduğunu gösterir. Ayrıca başarısız bir nesne ilişkisi sonrasında bu başarısızlığın kapatılmasının da bir yoludur izlenme arzusu. Yine araştırmalara göre Stalker genelde tanıdığı insanları izler, çoğunlukla da biten bir ilişkinin ardından eski sevgililerini. Biten ilişkilerin ardından hayatlarına mutlu bir şekilde devam ettiklerini gösteren paylaşımlarda bulunan insanları hatırlayalım, öte yanda yasını tutamayıp diğerini gözetlemeye devam edenleri. Freud’a göre bellek, yas karşısında direnir, çünkü yitirilen sadece bir kişi/nesne değil, insanın o kişi/nesneyle kurduğu ilişkidir aynı zamanda. Yaşanan kayıplardan sonra hayata devam edilebilmek için bir “yas çalışması”na, yani “öleni öldürme süreci”ne gerek duyulur. Freud, 1917 yılında yazdığı “Yas ve Melankoli” makalesinde bu meseleyi ele alır, “Kayıp” kelimesi, bize ilk olarak ölümü çağrıştırırsa da bir ilişkinin bitmesi de kayıptır. (Freud, 1964) Bu süreçte benlik kaybedilen kişi ya da nesnenin artık var olmadığını görür ve yatırım bu kişi ya da nesneden geri çekilir. Freud burada “sağlıklı/başarılı yas” ve “patolojik/başarısız yas” ayrımı yapar. Başarılı yasta, kaybedilen nesnenin/kişinin yerine başka bir nesneyi/kişiyi koyabilirsiniz, başarısız yas ise patolojik bir durumdur ve melankoliye yol açar. Bu patolojik durumda, ego kaybedilen nesne tarafından ele geçirilir, kaybedilen nesneye kendini adar. Başarısız yas durumunda bellek, yitirilene takılıp kalmakta ve obsesif/kompülsif saplantılarla, yani yoğun tekrarlarla yası sürdürür. Özne sürekli olarak eski sevgilinin, eşin internet üzerindeki izlerini sürer. Stalker biten ilişkisinin ardından ‘yas’ sürecini yaşayamaz, onu izler, kendisinden sonra ne kadar mutlu olduğunun bitmek bilmez imgelerini görür ve ‘küçük a’sını asla bulamayacağının kederini yaşar. Yas sağlıklı bir süreçtir ancak geçmişin kalıntılarının sürekli karşısına çıkması özneyi zedeler. İnternet sayesinde kaybettiği nesnenin imajını sürekli görmek başka bir şeyin kaybını da ortaya çıkarır “bir arzu nesnesi edinebilme” yetisinin kaybını.[17] Bu anlamda stalk nesnenin herşeye rağmen kaybedilmediğini, imgeleriyle ve aksiyonlarıyla hala orada durduğunu görmesini sağlayan bir geçici semptom gidericidir.  Bahsettiğimiz şeyi diğer kayıplarda da görürüz, öznenin stalkladığı, sadece kaybettiği şeyin ta kendisi değildir. Geçmişten gelen başka kayıplar da araştırmalara göre stalklama davranışına neden olmaktadır. (Meloy, 2001, s.58) Bir evliliğin bitmesi, kişinin işinden ayrılmak zorunda bırakılması, aileden birinin ciddi hastalığı ya da kaybı, çocuk kaybı gibi durumların da bunu yaşayan kişilerin kaybı başkalarını izleyerek/sahip olmaya çalışarak stalkladıkları bildirilmektedir. Bu stalking halinin en uç noktasında öznenin başkalarına zarar verecek kadar durumu ileriye götürmesine kadar varabilmektedir.[18]

Stalker’ın nesnesiyle gerçek bir ilişkiye girdiği bir durumu hayal edelim. Stalker a)hiç tanımadığı ama takip ettiği biriyle, b) tanıdığı ama yakın olmadığı halde takip ettiği biriyle c) beraber olduğu ama kaybettiği biriyle internetin, arayüzün olmadığı gerçek bir zaman ve mekanda karşı karşıya geldiğinde ne olur? İki örnek üzerinden cevap vermeye çalışalım.

Craig Gillespie tarafından 2007’de çekilen Lars and the Real Girl (Gerçek Aşk) adlı filmin kahramanı Lars, doğduğundan beri annesizdir. Hiç görmesek de bazı alt vurgularla hafif depresif bir baba tarafından büyütüldüğünü biliriz. Gus adında bir de abisi vardır. Yengesi Karin onu hayatlarına, insanlarla daha sıkı ilişkiler içine çekmeye çalıştıkça Lars şiddetle direnir. Abisi Gus da kardeşinin bu yalnız haline üzülmektedir. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, onu yalnızlığından kurtaramazlar. Ta ki günün birinde Lars’ın onlara internet yoluyla tanıştığı kız arkadaşı Bianca’nın geldiğini haber vermesine kadar. Bianca gelir ve herkes şok olur, çünkü Bianca gerçeğe yakın tasarlanmış ve umumiyetle seks oyuncağı tabir edilen plastik bir bebektir. Dehşete düşerler, ne yapmaları gerektiğini bilmezler, nasıl davranılmalıdır böyle bir durumda. En sonunda, psikolog da olan kasaba doktoruna başvurmaya karar verirler. Çünkü Lars, Bianca ile konuşmakta, tabağına konan yemeği yemesine yardım etmekte hatta onun adına yengesinden daha basit giysiler, gecelikler, atkı ve bereler istemektedir. Lars için Bianca plastik falan değil, enikonu aşkla bakıştığı bir sevgilidir. Hikayenin bundan sonrası daha da ilginç hale geliyor, Lars’a yardım etmek isteyen kasabalılar Bianca’nın varlığını tanır gibi yaparlar. Yavaş yavaş görürüz ki bütün kasabalılar bir Bianca’ya ihtiyaç duymaktadır. Burada Bianca bir fantezi nesnesidir, imgesel bir arzu nesnesi. Ve onun sahte olması sonsuza dek varolmasını sağlar. Filmde Bianca’ya verilen çiçekler için Lars şöyle diyor “çok güzeller değil mi, iyi ki sahteler. Böylece sonsuz dek dayanacaklar” Arzu nesnesini uzakta tutmak, ona sahip olma fantezisi kurmak her zaman ilişkinin kendisinden daha güçlüdür. Bu yüzden Lars bir kez olsun Bianca’ya dokunmaz. Özne gerçek bir ilişki kurmaktan korkar. Sevmek Zamanı’ndaki Halil’in diyalogunu hatırlayalım: “Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.”

Sembolik ilişkilerden korkan, fallus yoksunu özne arzu nesnesini uzakta tutar. Bu noktada din bilgini ve matematikçi olan Pascal’ın sözü imdadımıza yetişmektedir: “Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz.” Çünkü mutluluk bir fantazmadır ve gerçekleşmemesi gerekir nihayetinde gerçekleşmez de dolayısıyla da birey daima bir şeylerin umuduyla hareket eder. Bu yüzden Filozof Kierkegaard da sevilen kadının fiili yakınlığını reddetmiş ve bir aşk nesnesiyle ilişki kurmanın tek sahici tarzının yalnızlık olduğunu savunmuştur. Stalker bir gün nesnesiyle temas etmek zorunda kalsa içindeki Lacancı yarık daha da büyür. Fransız şair Charles Baudelaire’in yıllarca platonik aşk yaşadığı ve sürekli olarak arzuladığı kadınla yaşamış olduğu ilk birlikteliğin ardından sabah erkenden uyanıp bir mektup yazarak kadını terk etmesi de bu yarığın tatminsizliğini gösteren başka bir örnek olarak verilebilir. Stalker sonsuza dek bu yarığın var olmasını arzular.

 

DİPNOTLAR

[1] Röntgenci bir stalkerdır, ama bir stalker sadece röntgenci değildir.

[2] Beykent Üniversitesi, Görüntü Etik Kimlik Sempozyumu: Stalk, 27 Aralık 2016, İstanbul

[3] Metnin ilerleyen kısımlarında bunun bilmek değil enformasyon biriktirmek olduğunu iddia ediyorum, bu enformasyonun da izlenen tarafında arayüz üzerine serpiştirildiğini de. konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için kısaca not düşmek gerekli ki bu yığının datalardan oluşması zaman zaman özneyi zor durumda da bırakır. Stalker’ın peşinde koştuğu ama aslında izleneni tanımlamayan bu veriler onun sıkışmasını da sağlar. Örneğin kişi ‘ben öyle yazmıştım ama aslında öyle demek istememiştim’ şeklinde kendini savunur, zor durumda kaldığında bunu sadece trend olan bir şeyi paylaşma, öylesine yazıverme olduğu düşüncesine sığınabilir.

[4] Bu yazıda geleneksel izleme yöntemlerinden çok internet üzerinden yapılan takip etme, izleme pratiklerini konu alıyoruz. Ayrıca metinde Türkçe karşılık olan izleme, takip etme yerine artık internet jargonunda yerleşmiş olan stalk/stalklama kelimesi kullanılacaktır.

[5] ‘Follower’ Türkçe’de takipçi olarak karşılanıyor, bunun bir diğer akrabası ‘subscribe’ ise abone şeklinde yer buluyor dilimizde. Follower olmak web üzerinde artık -stalkerdan tamamen farklı olarak- bir etkileşim kurma yöntemi olarak yerleşmiş durumda. Tüm sosyal ağların, Spotify gibi bir müzik dinleme platformunun ya da Runtastic gibi bir fitness uygulamasının bile insanların birbirilerini eklemesini sağlayan ağları var, bu mecralarda follower olmak sadece tanıdıklarınızın ne yaptığını öğrenmek değil aynı zamanda mecranın amacına uygun olarak üretkenliğinizi artırmanızı da hedefliyor. Örneğin başkalarını izleyerek yeni müzikler keşfediyor ya da onların yaptıkları bir egzersizi beğenip siz de yapabiliyorsunuz. Follower’lık başkalarının yaptıkları ve paylaştıklarını kelimenin gerçek anlamıyla beğenme üzerinde yürüyor.

Ayrıca bu beğenme durumunun o sosyal hesabı popülerleştirdiğini ve bu popülerleşmenin de pazarlama açısından işlevsel olduğu için satış odaklı olarak da kullanıldığını not düşmek gerek.

[6] http://www.etymonline.com/index.php?allowed_in_frame=0&search=stalker

[7] Stalkerlar sıklıkla sahte bir sosyal profil kullanarak diğerlerinin peşine düşerler. Çoğu zaman gerçek bir profilden ayırması zor olan bu sahte hesaplar aslında şunu da sordurur insana; peşine düştüğünün de bir sahte hesap olmadığını nerden biliyorsun?

[8] Bu tür bir stalk eyleminin kökeninde Othello Sendromu denilen sendrom yer alabilir. Bu sendrom takıntılı bir kıskançlık türüdür, büyük oranda özgüven eksikliğine dayalı ve artık “patolojik” denebilecek kıskançlık türü. Stalker eski sevgilisi/karısının yeni biriyle beraber olduğuna dair saplantılı düşünceleri kafasından atamaz, internet üzerinde sürekli olarak bunun kanıtlarını arar durur. Bir fotoğrafta gördüğü herhangi bir kişiyi kolayca ona sevgili olarak atfedebilir.

[9] Buna iyi bir örnek olarak The Bodyguard (1992) filmindeki stalker verilebilir. Withney Houston’un oynadığı Rachel Marron karakterine kendini bağlı hisseden stalker filmde ona ait nesneleri toplar. Bu izlediği kişiyle yakın olduğunun bir kanıtıdır onun için.

[10] Dave Eggers’in bütün sosyal ağları ve neredeyse tüm interneti bünyesinde birleştirmiş bir kurululun hikayesini anlattığı Çember adlı romanında şirketin mottolarından biri ‘Olup biten herşey bilinmeli’dir. Şirketin sahibi Bailey toplantılarda tüm çalışanlarına bu cümleyi ezberletir. Toplumsal olarak herşeyin biliniyor olması bizi yeni bir tür panoptikon fikrine götürürken bireysel olarak birbirimiz hakkında herşeyi biliyor olmamız da aslında kendi gerçekliğimizin yok olmaya başlamasına neden olur. (Dave Eggers, Çember, Siren yay, İstanbul, 2016)

[11] Baumann Akışkan Modernite kitabında ötekini kurma şeklimizi şöyle tanımlıyor: “ Tanıdıklarımız, özellikle de uzaktan tanıdıklarımız söz konusu olduğunda, varoluşları gerçekte sahip olamayacakları fakat uzaktan bakan için bariz bir bütünlük ve uyum içindeymiş gibi görünür. Elbette ki bu bir görsel yanılgıdır.” (Baumann, 2016, s. 130)

[12] Burada Eric Fromm’un Sahip olmak ya da Olmak (Say Yay.2016, İstanbul) adlı kitabında değindiği ikilem üzerinden de düşünmek yararlı olabilir. Fromm’a göre ‘sahip olmak’ nesneleri ya da insanları elde edip onları kendi egemenliğine almak ve saklamak şeklinde bir tutkudur. İnsanın doğumuyla birlikte var olmaz, toplumsal gelişmeler ve koşullar sonucu ortaya çıkar. Aksine ‘olmak’ ise öz ile ilgilidir, insanın varolan özelliklerini, insancıl yanlarını değerlendirmesi ve zenginleştirmesiyle oluşur. Sahip olmak temeli üzerine kurulu kapitalist topluma ağır eleştiriler bulunur bu kitapta Fromm ve “olmak” temelli daha insani topluma bir an önce geçilmesi gerektiğini söyler. Bu anlamda internetin olanaklarıyla birlikte olabildiğince dataya sahip olmak ötekine de sahip olabildiğimiz yanılsamasını yaratır. Kapitalist sistem içerisinde ötekine ait dataların bir nevi satışı anlamına da gelir bu. Kişilerin sosyal profillerindeki bilgilere reklamların, tanıtımların eşlik ettiğini düşünün. Veriler diğer verilerle karışır, içi içe geçer, paketlenir.

[13] Gerçek hayatta hashtag’in kullanımının nasıl iletişimsiz olacağını gösteren bir deneysel Black Mirror’vari bir video için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=n150AXUr2G0  Erişim 25 Aralık 2016

Hashtag aynı zamanda follower için de bir çağrıdır. Bir yön işareti.

[14] https://www.accountkiller.com gibi ücretli servisler sizin için bu işi detaylı olarak yapabildiklerini iddia ediyor. Bu gibi siteler web üzerinizdeki kimliğinizi öldürmek için tuttuğunuz kiralık katillere benziyorlar.

[15] Eskiden hackerlar için geçerli olan AFK (away from keyboard: offline olunan durumu belirleyen bir tanım) artık herkes için geçerli. Çok daha bir erken örnek de akla geliyor, William Gibson’un Neuromancer romanında kahraman bilgisayarı fişe takamadığı durumu uzuvların kesilmesi ve lobotomi kavramlarıyla ifade etmekteydi. Lacan’ın olumsuzla tanımlama yöntemine benzer şekilde günümüzde çoğumuz bilgisayar başında olduğumuz değil olmadığımız durumu tanımlıyoruz. Bir dönem popüler olan, gün içerisinde ne kadar online olduğumuzu ölçen uygulamaların modası çoktan geçmiş durumda.

[16] Bu yol elbette Lacan’cı teoride deformasyona yol açtı. Mulvey’in toptancı erkek bakış düşüncesi Anne Doane, Carol Clover ve birçok eleştirmen tarafından eleştirildi, bu eleştirmenler izleyici özdeşleşmesinin birinden diğerine değişebileceğini vurgulayarak bunu Lacancı teorinin başarısızlığına da kanıt göstermiş oldular. Kuşkusuz aynı şey stalkerlar için de sözkonusudur. Ancak medyada ve sinemada Mulvey’in düşüncesini kanıtlayacak örneklerin sürekli karşımıza çıkması gibi stalkerların da çoğunlukla de erkek izleyici oldukları genel olarak ifade edilebilir.

[17] Burada sosyal ağlar üzerinde ölen kişilerin profillerinin hala aktif halde oldukları, kişinin yakınlarının bu hesapları kapatmayıp güncel tuttukları durumları hatırlayalım. Başta bir anma nesnesi gibi görünen bu durum aslında çok daha patalojiktir. Yas’ın tutulup arından sevilen nesnenin bırakılması gerekirken bu yaşıyor görünme fantezisi öznenin sevgi yatırımlarını zedeler.

[18] Freud’un Redundancy dediği şey, bir şeyin kopyalarının bulunması, yedeklerinin tutulmasıdır. Böylece bir şey kaybedildiğinde onun yerine başkası konur.

 

Kaynakça:

Baumann Zygmunt, Akışkan Modernite, Can yay, İstanbul, 2016

John Berger, Görme Biçimleri İstanbul: Metis Yayınları 2012

Le Breton, David, Bedene Veda, Sel yay., İstanbul, 2016,

J. Reid Meloy, The Psychology of Stalking: Clinical and Forensic Perspectives

Tjaden, P., & Theonnes, N. (1998). Stalking in American: Findings from the national violence against women survey. Washington, D.C.: U.S. Department of Justice. NCJ Report No. NCJ 169592.

Salecl, Renata, ‘Aşk Mektuplarının Anksiyetesi’, Lacan ve Çağdaş Sinema içinde, s.60-80, Say Yay, İstanbul, 2014

Zona, M. A., Palarea, R. E., & Lane, J. C. (1998), The psychology of stalking: Clinical and Forensic Perspectives (s. 85-112). New York: Academic Press.

Zizek, Slavoj, Kırılgan Temas, Metis, Yay., İstanbul, 2002

Zizek, Slavoj, Ahir Zamanlarda Yaşarken, Metis Yay., İstanbul, 2010

Web sitesi: http://www.etymonline.com/index.php?allowed_in_frame=0&search=stalker

Web Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=n150AXUr2G0 , Erişim: Aralık 2016