Savaştayız. Düşünce dünyasından en son Etienne Balibar kurmuştu böyle bir cümleyi Paris katliamının ertesinde.[1] Daha ziyade, artık hepimiz bir şekilde savaşın içerisindeyiz.  Darbeler alıyoruz ve bunlara karşılıklar veriyoruz. Yas tutuyoruz ve ölü gömüyoruz: Her an bir kez daha gerçekleşebileceğini bildiğimiz bu korkunç olayların ertesinde insanların bedenlere ve sayılara indirgenmesini izliyoruz ve belki de bizzat bu sürecin içerisinde yer alıyoruz. Bir ya da birden fazla savaş çizgisi, gündelik ilişkilerimizin neredeyse çoğunu belirler ve hatta düzenler halde.  Devamlı ve kalıcı bir savaş cephesi toplumun bütünün içerisinden geçiyor ve bu cephe her birimizi başkalarının karşısına ya da yerleştiriyor, mevzi tutmaya zorluyor. Nötr öznelerden bahsetmek oldukça güç görünüyor; kaçınılmaz olarak birilerinin düşmanıyız; olmaya zorlanıyoruz.[2]

Nasıl bir savaş peki bu? Balibar’ın da belirttiği üzere, tanımlamak epey zorlu bu savaşı, çünkü zaman içerisinde birbiriyle kesişmeye zorlanmış ve şimdi ayrılamaz gözüken çeşitli farklı çizgi ve biçimin kesiştiği bir noktada şekilleniyor ve yer alıyor: devletler arasındaki (IŞİD gibi sahte-devletlerle dahi olan) savaşlar, ulusal ve evrensel iç savaşlar, “medeniyet” savaşları (ya da kendini böyle görmeyi tercih edenler), çıkar ve emperyal hâkimiyet için verilen savaşlar, din ve mezhep savaşları. Ve bütün bu savaş taktik ve stratejilerinin kesiştiği noktada, eğer büyük bir hasar almadan kurtulabilirsek gelecekte geçmişin büyük savaşlarıyla kıyaslanabilecek, 21. yüzyıla ait bir stasis’in, “bölünmüş kent”in, yeni bir iç savaşın yattığına işaret ediyor.

Stasis (στάσις) kavramının geçmişi oldukça ilgi çekicidir: Eski Yunanca’daki istamai ya da istemi eyleminden türeyen sözcük doğrulmak, ayağa kalkmak ya da doğrulmuş olmak, ayakta beklemek anlamlarına gelir – stasimos, trajedilerde koronun ayağa kalktığı ve konuştuğu andır;  stas ise ayaktayken yemini eden kişidir. Öyleyse temel olarak iki farklı, hatta zıt anlama geldiğinden söz edilebilir; ilkin durağanlık, hareketsizlik, “istikrar” demektir: daha sonra Latince’de bir karşılığını bulacağı status quo’da da olduğu gibi. Bu anlamını bazı Batı dillerinde Devlet sözcüğünün (State, Staat, État vb.) kökeninde kalarak da korur. İkinci olarak ise, sözgelimi Thomas Hobbes’un  Thucydides’in Pelopenez Savaşı’nı çevirirken kullandığı anlamı vardır: stasis sözcüğünü sedition (isyan) ile karşılar Hobbes: Solon ve Thucydides gibilerinin metinlerine bakıldığında da stasis, iç savaş, hizip, uyuşmazlık ve devrim anlamına gelecek şekilde kullanımlarına rastlanır: dolayısıyla, ilk anlamının, yani durağan, sabit bir durumun, devletin mevcudiyetinin koruma altına aldığı bir  tam tersi söz konusudur burada: hareketlilik ve istikrarsızlık. O halde, stasis, hem durağanlık hem devingenlik hem hareketin eksikliği hem de fazlalığı, siyaset terimleriyle söylersek hem bir egemen iktidar durumunu ifade eder, hem de bir olağanüstü hali.

Fakat stasis’in sık rastlanmayan üçüncü bir anlamı daha vardır; hastalık ya da enfeksiyon; bununla yasakoyucu Solon’un şehrin varlığını tehlikeye sokmuş hizip ve uyuşmazlığın nasıl giderileceğine dair yazdığı şiir Eunomia’da karşılaşılabilir. Birçok önemli yorumcu bu anlamın ikinci anlama, yani iç savaşa yakın bir noktada durduğu düşünse de – bu bağlamda “hizip, şehrin hastalığıdır” denebilir – Platon’un Timaeus’unda (81e – 82a) sözcüğün doğrudan bedensel hastalık ve bozulmalara ithafen kullanıldığını görürüz.[3] Burada kullanıldığı haliyle fiziksel ya da siyasal bedenin dengesini bozan şeye verilen addır stasis; bir sistemin dengesini bozarak onu asimetriye, çelişkiye doğru sürükleyen ani bir etki, itici bir kuvvettir. Bu anlamın izlerine günümüzün tıp terminolojisinde rastlamak da olasıdır: kan veya ülser stasis’inde olduğu gibi. Bu yazıda sözcüğün bu üçlü anlamından, çelişkilerinden ve kıvrımlarından yola çıkarak günümüzde kendimizi içerisinde bulduğumuz iç savaşın kavramsal haritasını çıkartmaya, bu küresel savaş haline dair bir sorgulamaya girişmeye uğraşacağız.

Giorgio Agamben’in de vurguladığı üzere iç savaşa dair kapsayıcı bir teorinin eksikliğini çekmekteyiz: Bugün bir “polemology”ye, savaşa ilişkin kuramsallaştırmalara ve bir “irenology”ye, barışa dair çalışmalar bütününe sahibiz fakat etkin bir iç savaş teorisi, bir “stasisology” ortada görünmemekte.[4] Bir zamanlar bu eksikliği dile getiren Roman Schnur’un eklediği gibi iç savaşa gösterilen ilginin azalması küresel bir iç savaşın yükselmesiyle neredeyse eş zamanda gerçekleşir. Zamandaşımız olarak Hannah Arendt gibi bir düşünürün İkinci Dünya Savaşı’nı “dünyanın dört bir yanında verilen bir iç savaş” olarak tanımladığında küresel bir iç savaşın teorisiyle uğraşmakta ve bu yeni biçim ve pratikleri anlamaya çalışmakta olduğu söylenebilir; daha yakınlardaysa Franco Berardi yaklaşan küresel bir iç savaşın haberciliğini yapmaktaydı.[5] Carl Schmitt’in tartışmalı de ismi kuşkusuz bu kavramı bizzat kullanan ve iç savaş dinamiklerinin kurduğu yeni ‘iç düşman’ı tanımlamaya ve bu dinamikler içerisinde nasıl işlevselleştiğini açıklamaya uğraşanlar arasında anılmayı gerektirir. Bir Maocunun değil de ilginç bir şekilde Schmitt’in teorisini yapmaya kalkıştığı partizan ya da guerilla figürü İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde savaşın artık yalnızca kolonyal ve iç savaş biçiminde tezahür ettiği bir dünyanın rasyonalitesini anlamak için kavramsal bir araçtır – nitekim Schmitt’in partizan teorisine dair bu ufak kitabının Fransızca çevirisinde kullanılan başlık da Küresel İç Savaş’tır.[6] Schmitt’e göre ayrımcı bir savaş anlayışının gelişmesi geleneksel savaşı uluslararası bir iç savaşa döndürmektedir; 16. ve 17. yy’larda aequalitas hostium (düşmanların eşitliği) ilkesi yalnızca devletler-arası savaşta güdülmekteydi[7]; dolayısıyla kolonyal ve iç savaşları tanımlayan unsurlardan bir tanesi bu düşmanlar arasında eşitliksiz, belirsizlik ve düzensizliktir. Jus publicum Europeaum’da tanımlandığı haliyle devletlerarası savaşların ve orduların muharebelerinin ortadan kaybolmakta olduğu bizimki gibi bir çağda ise yeni politik özne olarak ortaya çıkan, belirsizliği, yakalanamazlığı, hareketliliği ve düzensizliği ile tanımlanan partizan gibi figürler savaş pratiklerinde yeni bir safhaya girildiğine işaret eder.

Gerçekten de,  bilhassa 1970’lerden bu yana, başka bir deyişle devrim ya da siyasal iktidarı ele geçirme fikrinin Batı’da politik bir gerçeklik olmayı yitirmeye başlamasının ardından, farklı savaş biçimlerinin ortaya çıkışıyla ve bu biçimlerinin savaşı geleneksel anlamından daha farklı bir konuma oturtmasıyla birlikte istisnai bir durum olarak “savaş hali” ortadan kalkmış gibidir.  Geleneksel anlamda, devletlerin verdiği bir savaş görümüne sahip son çarpışma olarak sayılabilecek Körfez Savaşı’nda dahi birçok devlet, savaş hali ilan etmemiştir. Brüksel’deki katliamın ertesinde Fransa başbakanı Manuel Valls, Avrupa’nın savaşta olduğunu belirtmesin karşın bu savaşın kime karşı verildiği ve verilmediği, asker ve sivillerin, dost ve düşmanın kimler olduğu, dahası barış durumundan ne ölçüde farklılaştığı tanımlanabilir bir durumda değildir. Bu farklı alanları da içerisini alan ve devamlılığını sürdürmek için daha fazla alan keşfetmek durumda olan göçebe, tanımlanmaz ve çokbiçimli savaş modeli, uluslararası bir çatışmanın da ötesine geçmekle beraber geleneksel iç savaş tasavvurlarından da belli noktalarda ayrışmakta; böylece,  siyasal sisteminin değişimi ya da denetimi için verilen bir mücadelenin aksine, kargaşanın git gide arttırılmasını hedefleyen taktiksel saldırılarının ve bir devamlılık ya da ilişkisellik arz etme zorunluluğu gütmeyen olayların bütününü oluşturur hale gelmekte. Böyle bir savaş ise paradoksal bir şekilde ifade etmek gerekirse ‘savaşılamaz’; fakat yalnızca yönetilebilir: bir darbe alındıktan sonra olabildiğince az kamuoyu tepkisi çekecek siyasal manevralar izlenebilir ya da bir darbe alma ihtimali belirdiğinde önlemek adına bir dizi güvenlik önlemi alınabilir ya da çeşitli teknik hesaplamalar ile saldırının etkisi asgari düzeye indirilmeye çalışılabilir. Fakat bu savaşın kendisi asla meydana gelmemektedir; çünkü gerçekleşmek için bir “meydana” ihtiyacı yoktur. Savaş anı yakalanamaz bir noktadadır artık: bir şimdisi ve işte-buradalığı yoktur; bir darbe almanın öncesi ve sonrasına dair bir takım idari tekniklere ve hesaplama işlemlerine tabi haldedir.  Dolayısıyla savaş kavramının edindiği bu yeni biçim ya da çok-biçimlilik, bir iç savaş teorisinden ziyade, bir idare modeline, içsel çatışmaların yönetilmesine, kullanılmasına ve uluslararası düzleme taşınmasına dair bir doktrin oluşturabilmiştir yalnızca.[8]

Bir stasis ya da iç savaş teorisine en çok yaklaşanlardan birinin Fransız tarihçi Nicole Laroux olduğunu söylemek hatalı olmaz.[9] Laroux’nun fikri, önemli makalesinin adından anlaşılabileceği gibi, stasis’in evde, yaşamın ikamet ettiği oikos’ta temellendiği ve aynı evi paylaşanlar arasında bir savaşı ifade ettiğiydi; bir stasis emphlyos, yani phylon’a, kan bağıyla bağlanmış olanlara içsel bir çatışma olarak iç savaş.[10] Bu gibi bir düşüncenin, ailedeki yaşam ve iç savaş arasındaki bağın izlerine trajedi de rastlamak pekâlâ olasıdır; nitekim Laroux da, Atridi evinde meydana gelen birçok aile içi cinayetin üstesinden Areopagus’ta kurulan mahkeme ile gelinmesiyle sonlanan Oresteia örneğini verir.[11] Bu bağlamda, stasis temel olarak “aile içerisindeki bir savaş”tır, bir oikios polemios, ailede temellenen bir çatışmanın şehri ve vatandaşları yok sayması ve nihayetinde ailenin yeniden kurulmasıdır; hem aileye içkin bir çatışma hem de o çatışmanın üstesinden tekrardan yeni bir aile kurumunun tanımlanması ile üstesinden gelinmesidir. Siyasete, yani polis’e, atfedilen ise burada ikincil bir görevdir: ailedeki uyuşmazlığın çözüm ve üstesinden geliminin yeri şehirdir.

Ancak, Laroux’nun da alıntılamaktan çekinmediği, Platon’un Yasalar’ında (869c-d), bir Atinalılanın söylediklerinin stasis’in aileye ve şehre ilişkin durumu farklı bir noktadan görmemize olanak sağlar:

İç savaş sırasında kardeşini öldüren kardeş (adelphos, kan kardeşi) düşmanını (polemios) öldürmüş gibi temiz (katharsos) sayılacaktır; aynı koşullar altında bir vatandaş başka bir vatandaşı, ya da bir yabancı başka bir yabancıyı öldürdüğünde de aynısı gerçekleşecektir.

Bu pasajın söylediklerinden biri iç savaşın aile ve ev içerisinde temellenen bir çatışma olmaktan ziyade aile ve vatandaşlar, ev ve polis arasındaki ayrımları ortadan kaldırıyor, bir belirsizlik mıntıkası yaratıyor olmasıdır. Öyleyse, iç savaşı, oikos içerisinde meydana gelen şiddetli bir karşılaşma, bir tür “kardeş kavgasının” aksine, oikos’un dışlanarak, polis’te içerilmesine, yasal-siyasal düzene entegre olmasına olanak sağlayan, ev ve şehri, kardeş ve düşmanı farksızlaştıran, siyasal olanı ekonomikleştiren ve ekonomiyi siyasallaştıran bir eşik, bir aygıt olarak düşünmek de pekâlâ mümkündür. Thucydides’in Tarih’inde stasis’in “aile bağlarını hizipçi bağlardan daha yabancı” bir hale getirdiğine dair yorumu (III. LXXXII, VI) da iç savaşın bir tür çifte kıskaç olduğu, mahrem-ev içi olan ile siyasal-şehirde olan arasında bir karar-verilemezlik alanı inşa ettiği, yabancı birini öldürmek ile bir akranı öldürmeyi farsız kıldığı yorumunu güçlendirir.  Ancak iç savaşın bu niteliğine dair en berrak ifade Solon’un iç savaşta iki taraf için savaşmayan yurttaşları atimia (sivil hakların kaybı) ile cezalandıran yasasında bulunabilir:

Kim ki şehir bir iç savaş halindeyken iki tarafta da savaşmayı reddeder,  o kişi alçaklık (atimos enai) ile cezalandırılacak ve siyaseten men edilecektir.[12]

Bu yasanın gösterdiği üzere iç savaş, ailevi olmaktan çok siyasal bir meseledir; domestik değil, politiktir. Politik olanla olmayan arasındaki bir ayrımın belirlenmesini içermekle beraber iki taraf içinde savaşmayan kişinin polis’ten dışlanarak eve kapatılmasını, vatandaşlığının oikos’taki özel yaşamın politik olmayan koşullara dayandırılarak sürdürülmesini gerektirir.  İç savaş, tıpkı modern toplumlarda olağanüstü halin işlevine benzer bir şekilde, siyasal olanın ne olduğunu ve siyasetin hangi biçimlerde sürdürülebileceğini, kimlerin sokağa çıkarak şehrin yönetiminde aktif rol alabileceğini ve kimlerin bunu yapmaktan alıkonularak yalnızca işlevsiz birer beden olarak eve kapatılabileceğini belirleyen ve düzenleyen bir toplumsal-siyasal paradigmadır. O halde, iç savaş, geçici ya da geçmişte meydana gelmiş bir takım muharebeler silsilesi olmanın ötesinde siyasal iktidarın bir matrisidir; iktidara karşı ve onunla ilgilenen mücadele taktikleri ve stratejilerini anlamamıza olanak sağlayan kalıcı bir durumdur.

II.

Michel Foucault’nun bir dönemler iç savaş kavramına duyduğu ilginin bununla ilintili olmuş olabileceğini düşünmenin yanında belki de Foucault’nun yarım kalmış olduğunu söylenebilecek bu ilgisini daha da ileriye taşımak gerekir. Foucault, Gözetleme ve Cezalandırma kitabının çıkışından önce araştırmalarını paylaştığı College de France’daki Ceza Toplumu derslerinde iç savaş kavramına daha sonra kitabında hiçbir izine rastlanmayacak bir önem atfeder.[13] Foucault’nun buradaki temel meselelerinden bazıları – en azından burada bizi en çok ilgilendirenleri –  ilkin iç savaşı, Hobbescu bir “herkesin herkesle savaşı”nda ayırmaktır; ikinci olarak ise, Marksizm’in bir iç savaş olarak tanımladığı sınıf savaşının ötesinde bir iç savaş kavrayışı geliştirmektir. Hobbes’a dair tartışma ve eleştirisinin temel aldığı nokta iç savaşın siyasal iktidarla – Leviathan’ın Hobbes’un yönlendirmeleri ile tasarlanan meşhur kapak illüstrasyonu hatırlanacak olursa, egemenin şehir üzerinde yükselmesiyle – üstesinden gelinen bir doğa durumu olarak tasavvur edilmesidir. Foucault’nun burada eleştirdiği esasen iç savaşı “herkesin herkesle savaşı”na asimile eden, onunla özdeş kılan siyaset teorisi geleneğidir; yaptığı, daha ziyade hakiki ya da arkaik bir durumda meydana gelmiş veya egemenliğin sekteye uğraması durumunda yeniden gerçekleşebilecek bir savaşın varlığına bir reddiyedir. İç savaş, siyasal iktidarın bastırdığı ya da bastırabileceği bir doğal durum değil, fakat siyasal iktidarın mevcut işleyişini mümkün kılan toplumsal dinamiklerin toplamıdır. Ve bu noktada Hobbes’a getirdiği eleştiri daha açık olarak sezilmeye başlanır; Hobbes’un “herkesin herkesle savaşı” rekabet, kin, bencillik, açgözlülük gibi sebeplerden doğan bireysel bir olaydır; iç savaş ise kolektiftir; toplumsal gruplar arasında meydana gelir:

Gerçekten de, kolektif unsurların bir çatışması olmayan iç savaş yoktur: soylar, dinler, etnik gruplar, dilsel topluluklar, sınıflar vb. İç savaş her zaman kitleler, kolektif ve çoğul unsurlar arasından yükselir, açımlanır ve uygulanır. Dolayısıyla, hiç de bireylerin bireyler olarak aralarındaki ilişkilerin doğal boyutu değildir. Her zaman bir iç savaşta gruplar grup olarak rol alırlar. Dahası, iç savaş yalnızca kolektif unsurları sunmakla kalmaz, onları kurar da. Kamusallıktan bireyselliğe, egemenlikten doğa durumuna, kolektif düzenden herkesin herkesle savaşına bir geçiş süreci olmanın çok ötesinde iç savaş, o ana kadar gün yüzüne çıkmamış bir takım yeni kolektivite [biçimlerinin] kendilerini kurdukları ve geçtikleri süreçtir.[14]

İç savaş, o halde, siyasal iktidarla bir zıtlık içerisinde, ona dışsal veya önceleyen bir konumda olmanın, tersine onunla pozitif bir ilişki çizgisinde ilerleyen, ona canlılığını ve hareketini, etkileşim kapasitesini veren kolektif mücadeleler ve stratejilerin toplamıdır. Clausewitz’in meşhur formülasyonunu hatırlamak ve ters yüz etmek gerekir bu noktada: “Savaş siyasete başka araçlarla devam etmek değil, fakat siyaset iç savaşa başka araçlarla devam etmektir.” Burada “başka araçlar” olarak nitelenmekte olan ise o yıllarda vermekte olduğu derslerin konuları da göz önünde bulundurulduğunda temel olarak cezai ve psikiyatrik kurumlar ve pratikler, daha genel bir düzeydeyse gündelik aktivitelerdir. Bu çıkarımın bir sonucu olarak, Foucault iktidarın gündelik uygulanışlarının iç savaş düzeyinde ve terimleriyle anlaşılması gerektiğini vurgular.[15]

Burada iç savaş kavramının Foucault’nun çalışmalarında edindiği yeri araştırmalarının bütünü içerisinde bir değerlendirmesini yapmak, kavramın hangi soruna bir cevap olarak devreye sokulduğu ve kullanıldığını anlamak için fayda sağlayabilir. Sözünü ettiğimiz üzere, Foucault, iç savaşa dair bu tartışmalarını Gözetleme ve Cezalandırma kitabı için yaptığı araştırmalarını paylaştığını ve geliştirmeye çalıştığını varsaydığımız derslerinde yapmaktadır; ancak kitapta, derslerde bu kadar mühim bir noktaya çekilen, iktidarın gündelik pratiklerini anlamak için neredeyse nihai bir matris olarak sunulan, bu kavramın, Hobbes’a ve Clausewitz’e dair tartışmaların izlerine rastlanmamaktadır. Peki, ne olur da kavramsal açıdan ehemmiyeti bu denli yüksek bir nosyon, çalışmanın kitaba dönüştürülmesi aşamasında neredeyse bütünüyle saptanamaz ve görünmez hale gelir?  Bu sorunun cevabını Foucault’nun kavramsallaştırdığı haliyle iç savaşın Marksizm’in sınıf savaşı kavramıyla farklılaştığı yerlerde ve Gözetleme ve Cezalandırma’yı bu derslerin ışığında yeniden okumakta aramaya çalışabiliriz.

Derslerinin bir noktasında, bahsetmekte olduğu iç savaşı “zenginin fakire, varlıklıların hiçbir şeyi olmayanlara, efendilerin/işverenlerin proletaryaya karşı savaşı” olarak tanımlar Foucault.[16] Ve bu tanım, hiç şüphe yok ki, bizi iç savaşın sınıf mücadelesiyle bir karşılaşmasının doğrudan ortasına fırlatır. Foucault’nun Marksizmle yakınlıkları ve uzaklıkları kuşkusuz bu yazının sınırlarını aşmakta; dolayısıyla burada, stasis kavramına ilişkin soruşturmamızı sürdürmek adına, tikel bir kopuş noktasına yoğunlaşmakla yetineceğiz. Bilindiği üzere, Marx ve Engels, Komünist Parti Manifestosu’nda burjuvazi ve proletarya arasındaki ilişkiyi “neredeyse varolan toplum içerisinde gizli bir iç savaş”[17] olarak nitelemekle beraber Marx, Kapital’in birinci cildinde işgününe dair bölümde sıradan bir işgününün tesis edilmesini kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki uzun süreli ve az çok gizli bir iç savaşın ürünü olduğunu belirtir.[18] Lenin de Emperyalizm üzerine çalışmasında sınıf savaşının bir iç savaş olduğundan söz eder ve meşhur “işçi sınıfı aristokrasisini” bu savaşta burjuvazinin yanında konumlandırır[19]; genel olarak, Lenin’in emperyalizm teorisi emperyalist savaşın sınıflar arasında bir savaşa diyalektik dönüşümünü varsayar.  Foucault’nun iç savaşıysa toplumdaki bütün ilişkilerin arkasında yer alan ve onları belirleyen sınıf savaşı olmaktan ziyade toplumsal bir düşmana karşı yönetilen bir savaştır; bu toplumsal düşman, mevzubahis derslerde ve kitapta incelendiği haliyle suçludur; ancak farklı noktalarda ve farklı araştırma ve analizlerde bu düşmanın aldığı biçimlerin deli, sapkın, proleter ve toplumsal kalıpların içerisine her almayan sayısız başka figüre kadar da çoğaltılabileceği görülebilir. Foucault, başka yerlerde de yapacağı üzere, sınıfa indirgenemeyen bir olgu yakaladığını fark eder ve sınıfa değil, fakat bir biçim olarak savaşa odaklanır burada: savaş, sınıfı önceler.  Sınıf, iç savaş aracılığıyla kurulan kolektif mücadele gruplarından ya da toplumu bölen, neyin siyasal olup olmadığının sınırını çeken unsurlardan yalnızca biridir. “İçerideki düşman” sınıfsal olmayan unsur ve dinamikler aracılığıyla da üretilebilir, ne kadar onlarla her zaman bütünleşik ve ayrılamaz bir ilişki içerisinde olsa da.

Öyleyse, siyasal-toplumsal ilişkiler bütünün bir tür mikrokozmosu olarak iç savaşın temel işleyişi toplumun bölünerek bütünleşmesine, bir ‘dışlanarak içerlemeye’  dayanır; iç savaş, toplum içerisindeki kimlik çoğulluğunu kurar, bu kimliklerin kalbine bir çatışma idealini yerleştirir ve belli durumlarda, varlıklı olanın hiçbir şeyi olmayan, usun usdışı olanla, mülk sahibinin başıboş gezenle, işverenin proleterle, eli sopalının protestocuyla, sömürgecinin sömürülenle karşılaşması gibi anlarda bir takım pratikler aracılığıyla kurulan bir düşmanı ya dışlayarak içselleştirir, yani damgalar, döver, cezalandırır, kapatır ve abluka altına alır ya da içeriye dâhil ederek dışsallaştırır, yani artık algılanamayacak ve hiçbir eylemde bulunamayacak seviyeye gelene kadar un ufak eder, kapatmaya gerek bile kalmadan üzerinde tahakküm kurar, ölme hakkını dahi elinden alarak bir çürümüş beden üretme makinesi halini alır –  bu  iki eksenin ender de olsa kesiştiği noktalar vardır ve stasis’in bütün mantığı bütün çıplaklığıyla kendini orada sergiler: bunların en bilinenlerinden biri kamp olarak adlandırılıyor.

III.

Daha önce stasis’in çelişkili anlamından (hareket/hareketsizlik) ve buna nazaran üçüncü anlamından (hastalık) söz etmiştik. Şimdi bu üçlü anlamın beraber çalışma ve işleme kapasitelerinin bir izahını sunmaya çalışabiliriz: stasis, kimlikler, toplumsal katmanlar ve onların tanımlanmış işlevleri ve mekânları arasındaki çelişkilere dayanarak hastalıklı bedenler, “iç düşmanlar” üretir: “iktidarın hastalıklı insanlara ihtiyacı vardır ki bunlar hastalıklarını sağlıklı insanlara geçirebilsinler.” Ancak eklenmeli ki hiçbir durumda herkes birden “hasta” ya da herkes birden “sağlıklı” addedilmez; hastalığın ne olduğu ve hastanın kimliği sağlıklı bir bedenin tanımamıza olanak sağlayan öğelerle beraber sürekli yeniden tanımlanır ve kodlanır. Hastalıklar üstelerinden gelinemediklerinde, yönetilmeye başlanır ve toplumsal ilişkiler bu yönetim mantığınca yeniden düzenlenir. Stasis, istisnai bir durum, bir hareketlilik tanımlar ve o hareketi bir çelişki haline getirerek, mevcut toplumsal düzen içerisinde ‘kriz’ kabul edilecek bir konum atfederek, sorunsallaştırarak kendi devamlılığını sağlar. Dolayısıyla, hastalık bir sınıf ya da kimlikten ziyade bir hareketlilik vektörüne verilen bir ad, o hareketin örgütlenmesidir. Her örgütlenme, bir iç savaş çığlıdır. Birçok isim verilmiştir hastalıklı bedenlere tarih boyunca: göçebe, işçi, barbar, başıboş (çingene, fakir, hırsız, fahişe vb.), suçlu,  Musulmann, göçmen, terörist. Ve toplumsal iktidarı etkin kılan bu hareketin yakalanması, kodlanması ve yönetilmesidir: ücretli emek, akıl hastalığı, suçluluk, göçmen kampı ve daha birçoğu olarak. İç savaşın ne şekillerde ve hangi yollarla hastalık gibi biyolojik bir karaktere büründüğünü ve onun aracılığıyla uygulanır hale geldiğini görmek için Hipokrat Yeminini etmesine ve insan yaşamını koruyacağına dair ant içmesine rağmen Yahudilerin kitlesel katliamında nasıl yer alabildiği sorulan Nazi doktorunun cevabında bir doktor olarak görevinin insanlığı bağışıklıklardan ve hastalıklarından kurtarmak olduğunu ve Yahudilerin de insanlığın hastalığı olduğunu vurguladığı meşhur anektod yeterlidir.

Stasis’in hastalıkla ve hastalıkların üretimiyle olan ilişkisi iç savaşın biyo-politik niteliğini anlamak açısından da anahtar bir önem taşır. Biyo-politik bir savaş, nüfusun bizzat kendisi üzerine açtığı bir savaştır. Düşman, halkın sağlığını ve yaşayışını tehdit eden bir sapkın halini alır. Artık savunulacak olan sınırlar değil, fakat gündelik yaşam biçimlerinin olabildiğince korunarak yeniden üretimlidir. Bu noktada artık bir biyo-politikayla nekro-politika arasındaki ince ayrım görünürlüğünü yitirir: Yaşamı koruyacak bir siyaset için siyasal iktidar öldürme hakkını etkin kılmaya, ölüm ve yaşamı birbirlerinin önkoşulu olarak addetmeye başlarlar. Öteki’nin, bozulmuşun, sapkının ölümü yalnızca güvenliği sağlamakla kalmaz, fakat tanımlanmış belli bir yaşam biçiminin daha sağlıklı ve daha ‘olması gereken’ şekilde yaşanması da mümkün kılar. Hayat sigortası ve kitlesel katliam arasındaki çizgi hiç de şeffaf değildir. Toplumun bizatihi kendisine yönelttiği bir ırkçılıktır bu: toplumu, topluma karşı savunmaktır. Ve bu savunma ya da yaşatma taktikleri, yani iç savaşın kendisini sosyo-politik bedenin yüzeyinde gösterdiği araçlar ve aygıtlar, bir dizi yeni iktidar teknolojisi de beraberinde getirir. Bu, artık bireyleri eğitmeyi değil, fakat bireyleri bir bütün halinde içsel tehlikelerden koruyacak bir güvenlik ve denge etrafında şekillenen bir toplum mekaniği kuracak türden bir homeo-stasis oluşturmayı hedefleyen bir teknolojidir.[20]  Homeo-stasis, Foucault’nun da başvurduğu bir kavram. Ve stasis’in doğrudan hastalıklı bedenler ve halk düşmanları üretimiyle kurduğu organik ilişkiyi de bir nevi aydınlatan bir nitelik taşıyor. Tıp terminolojisinden alınmış bu kavram canlı bir organizmanın dışsal koşullar karşısında bedenin devamlılığını sağlayabilmesi, iç ortamının sabit ve dengede kalabilmesi için devreye soktuğu bir takım denetleme süreçlerini imler: örneğin,  kan basıncı yükselirse, kalp yavaşlayacaktır. Foucault’nun, biyo-politik süreçleri betimlerken bu kavramı, tek bir sefer için olsa dahi, neden kullandığı şaşırtıcı gelmeyecektir: yaşamın sürdürülebilirliğini ve o ana dek sürdürüldüğü koşulları muhafaza etmek adına bedenin kendini denetlemesi, içerisinde hastalık ve tehdit olarak gördüğü unsurlara karşı önlemler alması ve bu önlemler aracılığıyla bedenin sıradan düzeninden geçici bir istisnai duruma aktarılması gibi süreçler,  analizini yapmakta olduğu, biyolojik bir model üzerine temellenen ve nesnesini nüfus ve bios’un kendisi olarak belirleyen iktidar teknolojilerinin işleyişini tarif edişinde kuşkusuz ufak ama önemli bir rol oynamıştır. Ancak Foucault’nun belki de fark etmediği ya da fark edip de üzerine gitmeyi tasarlamadığı nokta modern toplumların işleyişi için neredeyse paradigmatik bir rol atfettiği homeo-stasis ile bundan dört yıl önceki derslerinde yine bir anahtar role oturttuğu iç savaş ya da stasis arasındaki ilişki veya dolayımdır: hastalığın kurulduğu, insanların kendilerini bir hastalığın, suçun, cinselliğin ve sayısını daha da arttırabileceğimiz öznel deneyimlerin öznesi olarak görmelerini sağlayan söylemsel ve söylemsel-olmayan pratikler ile bir iç savaştaki dost-düşman ayrımlarını, tarafları, politik ve domestik olan arasındaki sınırları belirleyen düzeneklerin çoğu zaman kesiştiği ve hatta belli noktalarda özdeşleştiğidir.

Stasis, şeylerin mevcut durumunu korumak, yaşatmak ve sürdürmek vaadiyle sürekli kriz çıkartmak, yeni hastalıklar türetmek ve bu krizin ertesinde şeyleri yeniden düzenlemek mecburiyetinde olan bir siyasal paradigmanın, toplumsal bir makinenin tarifidir. Bir toplumsal makinenin ölümü ya da siyasal paradigmanın değişimi hiçbir zaman uyuşmazlıktan, uyumsuzluktan ya da çalışamamaktan dolayı ilan edilmemiştir; tersine, bu gibi makineler ortaya çıkardıkları krizlerden, kışkırttıkları çelişkilerden, sebep oldukları kaygılardan beslenmeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Çelişkiler kimseyi öldürmemiştir: daha da bozuldukça, daha da krize girdikçe, daha fazla hastalık üretir, daha fazla beden damgalar, daha da iyi çalışır.[21] İç savaş, bir rejimin iflası ya da krizi değil, fakat rejimin devamlılığının sağlanabilmesi için gerekli koşuldur; toplum içerisindeki kolektivite biçimleri ve öznelliklerin bozulduğu, yeniden kurulduğu, düzenlendiği ve böylece yönetildiği bir prosedürüdür.

O halde, eğer stasis, belirttiğimiz üzere, siyasal olanla olmayan arasındaki, onları düzenleyen ve belirleyen eşik ve yaşamla bizzat saf yaşamı ilgilendiren unsurları siyasal bir oyun haline getiren, bir siyaset aracılığıyla yaşamı kurmaya, örgütlemeye ve yönetmeye başlayan, bedenleri damgalayan, hastalık bulaştıran ve kelimenin gerçek anlamıyla eve, oikos’a kapatan – hastalık bugün bile işe, okula, fabrikaya gitmeyip evde kalma olarak deneyimlenir –  bir aygıt ise, o halde, aile ve şehir, ekonomi ve siyaset gibi kavramlar az da olsa anlamlarını koruduğu müddetçe, iç savaş Batı’nın siyaset sahnesinden kaybolmayacaktır;[22] dahası, gündelik hayat stratejilerinin bütünü nihai ifadesini bir iç savaşta bulacaktır. Yaşamın kendisi bu bitimsiz ve olağan hale gelmiş savaşın gerçekleştiği düzlem halini aldığında, iç savaş küresel dünyada gündelik karşılığını, terörizmin yüksek hızdaki hareketliliği ve güvenlik siyasetinin mevcut durumu olduğu gibi koruma çabaları arasındaki kanlı çemberde göstermektedir: bir araç olarak terörizmin icadının siyasal iktidarın kaynağını yaşamsal öğelerden – ulusdan, yani Batı dillerinin birçoğunda doğum sözcüğünden gelen nation’dan – almaya başlaması ile çakışması kuşkusuz basit bir tesadüften ibaret değildir.

 

DİPNOTLAR

[1] Libération gazetesinin Balibar’la yaptığı kısa söyleşi için bkz. http://www.liberation.fr/debats/2015/11/16/nous-en-payons-le-prix-et-nous-en-portons-le-deuil_1413920 (Erişim Tarihi: 22/03/16)

[2] Michel Foucault, Il faut défendre la société : Cours au Collège de France, 1976, Paris, Hautes Études : Gallimard/ Seuil, 1997, sf. 44

[3] Dimitris Vardoulakis, “Stasis : Beyond Political Theology” Cultural Critique, No. 73 (Sonbahar, 2009), sf. 125-147

[4] Giorgio Agamben, “The State of Exception,” Politics, Metapyshics and Death: Essays on Giorgio Agamben’s Homo Sacer içinde, Durham: Duke University Press, sf. 84

[5] Bkz. Hannah Arendt, On Revolution, New York: Viking Press, 1963, sf. 8; Franco Berardi, “The Coming Global Civil War: Is There Any Way Out?”  http://www.e-flux.com/journal/the-coming-global-civil-war-is-there-any-way-out/ /Erişim Tarihi: 22/03/2016)

[6] Carl Schmitt, La guerre civile mondiale, Essais (1943-1978), çev. C.Jouin, Paris: Editions ere, 2007.

[7] Carl Schmitt, The Nomos of the Earth in the International Law of the Jus Publicum Europauem, çev. G.L. Ulmen, New York: Telos, 2003, sf. 309.

[8] Giorgio Agamben, Stasis: Civil War as Political Paradigm, Stanford University Press, 2015, sf. 3

[9] Nicole Laroux, La cité divisée: l’oubli dans la mémoire de l’Athènes. Paris: Payot, 1997.

[10] Nicole Laroux, “La guerre dans la famille,”  Clio : 5, sf. 21–62, 1997.

[11] Laroux, a.g.e, sf. 37

[12] Akt. Agamben, Stasis, sf.17

[13] Michel Foucault, La société punitive: Cours au Collège de France (1972-1973), Paris : Gallimard/Seuil, 2013, özellikle birinci, ikinci ve on üçüncü derslere bakılabilir.

[14] Foucault, La société punitive, sf. 19-20

[15] Foucault, a.g.e, sf. 22

[16] Foucault, a.g.e, sf. 23

[17] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Manifesto of the Communist Party,” Marx: Later Political Writings içinde, New York: Cambridge University Press, 1996, sf. 11.

[18] Karl Marx, Capital: A Critique of Political Ecnomy, 1. Cilt, çev. Ben Fowkes, New York: Vintage, 1997, sf. 412.

[19] V.I. Lenin, “Imperialism, the Highest Stage of Capitalism” Collected Works içinde, 22. Cilt, ed. George Hanna, çev. Yuri Sdobnikov, Moskova: Progress Publishers, sf. 194.

[20] Foucault, Il faut défendre la société, sf. 164

[21] Gilles Deleuze ve Félix Guattari, L’anti-Oedipe: Capitalisme et schizophrenie, Paris: Minuit, 2000, sf. 178

[22] Agamben, Stasis, sf. 24