3 Şubat 2005 tarihli gazetelerde küçük bir not göründü –manşetlere taşmamıştı elbette-. Gamalı haçın ve diğer Nazi sembollerinin kamusal teşhirinin yasaklanması için yapılan çağrıya cevap olarak çoğunluğu eski komünist ülkelerinden gelen Avrupa Parlamentosu’nun muhafazakâr üyelerinden bir grup aynı çağrının komünist semboller için de yapılmasını talep ettiler: Hem de yalnızca orak-çekiç değil, kızıl yıldızın bile yasaklanmasını istediler. Avrupa’nın ideolojik kimliğinde derin bir değişikliğe işaret eden bu öneri üzerine düşünmeden geçiştirilemez.

Dosdoğru söylemek gerekirse, şimdiye kadar Stalinizm hiçbir zaman Nazizmle aynı biçimde reddedilmedi. Stalinizmin canavarca yönlerinin hep farkında olunsa da Ostalgie[1] hala kabul edilebilir bir şeydir: Goodby Lenin’i çekebilirsiniz örneğin, fakat Goodby Hitler düşünülemez bile. Neden? Başka bir örneği alalım: Almanya’da Stalin Freund Genosse[2]’den Die Partei hat immer Recht[3]’e eski Doğu Almanya devrimci marşları ve parti marşlarını içeren sayısız CD’yi kolayca bulabilirsiniz. Nazi şarkılarından bir koleksiyon için ise çok daha fazla çaba harcamanız gerekecektir. Bu anekdot düzeyinde bile Stalinist evren ve Nazi evreni arasındaki fark açıktır; Stalinist göstermelik mahkemeleri hatırladığımız zaman olduğu gibi: Suçlanan kişi suçlarını kamusal olarak itiraf etmek ve bu suçları nasıl işlediğinin hesabını vermek zorundayken Naziler hiçbir zaman bir Yahudi’ye onun Alman ulusuna karşı bir Yahudi komplosunun içinde yer alıp almadığını sormamışlardır. Sebebi ortadadır. Stalinizm kendini aydınlanma geleneğinin bir parçası olarak konumlandırmıştır. Bu geleneğe göre hakikat her rasyonel birey için erişilebilirdir; dolayısıyla ne kadar ahlaksız olursa olsun herkese işlediği suçun sorumluluğunu alabilecek bireyler olarak bakılmalıdır. Fakat Naziler için Yahudilerin suçu onların biyolojik kuruluşundan kaynaklanan bir veridir: Onların suçlu olduğunu kanıtlamak için herhangi bir şeye ihtiyaç yoktur, çünkü onlar Yahudi olmaktan dolayı suçludur.

Stalinist ideolojik tahayyülde, evrensel akıl, tarihsel ilerlemenin değiştirilmez yasaları kisvesinde nesnelleştirilmiştir. Önder de dahil hepimiz onun hizmetkarlarıyızdır. Nutuk çeken bir Nazi önderi durur ve sessizce alkışları kabul eder fakat Stalinizmin hükmü altında, konuşması bittiğinde ve zorunlu alkış patladığı zaman önder kalkar ve alkışa karışır. Ernst Lubitsch’in To Be or Not to Be’sinde Hitler Nazi selamına –Heil Hitler– elini kaldırarak ve ‘Varolayım –Heil myself-’ diyerek yanıt verir.  Bu tam anlamıyla mizahtır çünkü gerçeklikte hiçbir zaman olmamıştır. Buna karşılık Stalin alkışların arasında diğerlerine karıştığında etkili biçimde kendini selamlamıştır. Stalin’in doğum gününde en karanlık gulaglardan mahpusların ona tebrik telgrafları göndereceğini düşünün: Auschwitz’den bir Yahudi’nin Hitler’e böyle bir telgraf göndermesi tahayyül edilemez. Bu tatsız bir farktır ama Stalin hükmü altında egemen ideolojinin önder ve tebaasının Tarihsel Aklın hizmetçileri olarak birlikteliğine ilişkin bir mekan varsayımı iddiasını destekler. Stalin’in önderliğinde herkes teorik olarak eşitti.

Nazizmde, Sovyetler Birliği’nde ve onun imparatorluğu içinde sosyalizmin bürokratik deformasyonuna karşı dövüşerek hayatlarını riske atan komünist muhaliflerin muadillerine rastlayamazsınız: Nazi Almanyasında Nazizmi bir insan suretiyle savunan hiç kimse yoktu. Bütün diğer girişimler gibi, nötr bir pozisyon adına neden komünistlere de Nazilerle aynı standartları uygulamıyoruz diye soran muhafazakar tarihçi Ernst Nolte’un girişiminin sakatlığı (ve önyargısı) tam da buradadır. Eğer Heidegger Nazizmle flörtünden dolayı bağışlanamazsa Lukács, Brecht ve diğerleri Stalinizm ile çok daha uzun süreli angajmanlarından dolayı neden bağışlanabilir? Bu sorunun sorulduğu konum Nazizmi, Bolşevizmde halihazırda var olan pratiklere bir tepkiye ve onun tekrarına indirger –terör, toplama kampları, siyasi düşmana karşı ölümüne mücadele-. Bu konumdan bakınca ‘ilk günah’ Komünizmdir.

Geç 1980’lerde Nolte, Revisionismusstreit (revizyonizm tartışması) adlı tartışmada Habermas’ın baş rakibiydi ve Nazizmin yirminci yüzyılın mukayese kabul etmez kötülüğü olarak görülemeyeceğini fikrini savunuyordu. Yalnızca komünizmin ortaya çıkışına tepki olarak gelişen Nazizm değil, aynı derecede Komünizm de kınanmalıydı: Nazizm Komünist tehdide karşı aşırı bir tepkiydi ve bütün dehşetini Sovyet Komünizminin uygulamalarından aynen kopyalamıştı. Nolte’un fikri Komünizm ve Nazizmin aynı totaliteryan biçimi paylaştığı ve aralarındaki farkın ayrı ayrı yapısal rollerini yerine getiren ampirik unsurlar (‘Yahudiler’ yerine ‘sınıf düşmanı’) arasındaki farktan ibaret olduğuydu. Nolte’a karşı alışılagelmiş liberal tepki onun Nazizmi, Komünist kötülüğün ikincil yansımasına indirgeyerek görelileştirdiğidir. Yine de -özgürleşme yolunda engellenmiş bir girişim olarak- Komünizm ile Nazizmin radikal kötülüğü arasındaki yararsız karşılaştırmayı bir kenara koysak bile hala Nolte’un temel argümanını ciddiye almalıyız. Nazizm Komünist tehdide karşı güçlü bir tepkiydi ve sınıf mücadelesinin yerine, Aryan ile Yahudiler arasındaki mücadeleyi koydu. Burada uğraştığımız Freudçu anlamıyla yerdeğiştirme terimidir (Verschiebung): Nazizm sınıf mücadelesini yerini ırksal mücadele ile değiştirmiştir ve bunu yaparken onun hakiki doğasının üzerine perde çekmiştir. Komünizmden Nazizme geçişte hangi değişikliklerin olduğu bir biçim sorunudur ve Nazilerin ideolojik mistifikasyonu ikamet ettiği yer burasıdır. Siyasi mücadele ırksal mücadele olarak doğallaştırılmış, toplumsal yapıya mündemiç olan sınıfsal çelişki Aryan topluluğunun uyumunu bozan yabancı bünye (Yahudiler) tarafından gerçekleştirilen istilaya indirgenmiştir. Bu Nolte’un iddia ettiği gibi hem Komünizmde hem de Nazizmde aynı biçimsel çelişkili yapıların varlığı anlamına gelmez; fakat düşmanın yerinin farklı bir unsur (sınıf, ırk) tarafından doldurulduğu anlamına gelir. Sınıf çelişkisi, ırksal fark ve çatışmadan ayrı olarak mutlak olarak toplumsal alana mündemiçtir ve onun esasıdır. Faşizm esas çelişkinin yerini değiştirmiştir.

Artık Ekim Devrimi’nin trajedisini teşhis etmek için uygun bir yere geldik: Hem onun eşsiz özgürleştirici potansiyeli hem de Stalinist sonucunun tarihsel gerekliliğine. Stalinist tasfiyelerin Faşist şiddete göre daha irrasyonel bir yol izlediğini onaylayacak dürüstlüğe sahip olmalıyız: Stalinizmin aşırılığı, Faşizme karşıt olarak, yolundan çıkmış sahih bir devrim vakasıydı. Faşizmin hükmü altında, Nazi Almanyasında bile, eğer kişi kendini herhangi bir muhalif siyasi aktiviteye dahil etmezse (ve tabii Yahudi değilse) ‘normal’ gündelik yaşamı sürdürüyor görüntüsünü vererek hayatta kalması mümkündü. Geç 1930’ların Stalin yönetiminde ise hiç kimse güvende değildi: herkes beklenmedik biçimde suçlanabilir, tutuklanabilir ya da bir hain olarak öldürülebilirdi. Nazizmin irrasyonalitesi anti-semitizmde –Yahudi komplosu inancında-  ‘yoğunlaşmıştı’. Stalinizmin irrasyonalitesi ise toplumsal bünyenin bütününe egemen olmuştu. Bu nedenle Nazi polis sorgucusu rejime karşı aktif muhalefetin izleri ve kanıtlarını ararken Stalin’in sorgucusu kanıt uydurmaktan zevk aldı, komplolar icat etti vs.

Ayrıca kabul etmeliyiz hala ki tatmin edici bir Stalinizm teorisinden yoksunuz. Bu bağlamda, Frankfurt Okulu’nun Stalinizm fenomeninin sistematik ve eksizsiz bir analizini yapmakta başarısızlığı olarak bir skandaldan söz ediyoruz. İstisnalar: aynı bürokratik, küresel olarak örgütlenmiş ve güdümlü topluma eğilimli üç büyük dünya sistemi – new deal kapitalizmi[4], Faşizm ve Stalinizm- kavrayışını öneren Franz Neumann’ın Behemoth’u (1942); Herbert Marcuse’nin Sovyet ideolojisine ilişkin hiçbir açık yargı içermeyen, garip bir nesnellik taşıyan analiziyle en tutkusuz kitabı Soviet Marxism’i (1958); ve son olarak 1980’lerde yeni karşıt fenomenler üzerine düşünen, sivil toplum nosyonunu Komünist rejime direnişin mekanı olarak açıklama çabasında olan bazı Habermasçılar tarafından başlatılan girişimler –ilginç, fakat Stalinist totaliteryanizmin bütüncül özgül bir teorisi ortada yok-. Özgürleşme projesinin yenilgisinin koşullarına odaklandığı iddiasını taşıyan bir Marksist düşünce okulu nasıl olur da kendini  ‘reel sosyalizm’ kabusunu analiz etmekten kaçınır? Ve Faşizmi odağına alması, gerçek travmayla yüzleşmedeki başarısızlığın sessiz bir kabulü müdür?

Tercih yapma zorunluğu olan yerdeyiz. Sol ve Sağ ‘totaliteryanizm’e karşı ‘saf’ liberal tutum –her ikisi de kötüdür, siyasi ve diğer farklılıklara karşı hoşgörüsüzlüğe dayanır, demokratik ve insani değerleri reddederler vs.- a priori yanlıştır. Taraf tutmak ve temelde Faşizmin Komünizmden ‘kötü’ olduğunu beyan etmek gerekir. Bunun alternatifi, iki totalitarizmin rasyonel biçimde karşılaştırılabilmesinin bile mümkün olduğu fikri, -açıkça ya da imalı olarak- şöyle bir sonuç üretmeye meyleder: Faşizm daha az kötüydü, Komünist tehdide karşı gelişen anlaşılabilir bir tepkiydi. 2003’te Silvio Berlusconi Musollini’nin; Hitler, Stalin ya da Saddam Hüseyin’den farklı olarak hiçbir şekilde kimseyi öldürmediğini söyleyerek şiddetli bir protestoyu kışkırttığı zaman, hakiki skandal Berlusconi’nin mizacının ifadesinin çok uzağındaydı. Söyledikleri, savaş sonrasından bugüne Avrupa kimliğini anti-Faşist bir birlik üzerine temellendiren terimlerin değiştirilmesine ilişkin sürmekte olan projenin bir parçasıydı. İşte bu Avrupa muhafazakarlarının Komünist sembollerin yasaklanması çağrısının anlaşılması için uygun olan bağlamdır.

Çeviri: Dinçer DEMİRKENT

2005 yılında Avrupa Parlamentosu’nda Naazi Sembollerinin yasaklanması konusundaki tartışmalar üzerine kaleme alınan bu yazının orijinaline şu adresten ulaşabilirsiniz: https://www.lrb.co.uk/v27/n06/slavoj-zizek/the-two-totalitarianisms

 

DİPNOTLAR

[1] Doğu Almanya’ya yönelik nostaljiyi ifade eden Almanca terim.

[2] Stalin, Arkadaş, Yoldaş.

[3] Parti her zaman haklıdır.

[4] Amerika’da 1933’ten 1938’e kadar bir dizi program eşliğinde kapitalizmi sosyal devlet lehine reforme eden sürece verilen ad.